Belki duadaki cümlede bulunan azizden maksat, kahredicilik, malik olan, tek olan, bir olan, döndürme gücü olan ve bunun gibi kuvvet ve galebe gücü olan bir sıfattır. En çok izzet sahibi azizden maksat ise bu isimler arasında galebe ve kahrediciliğin zuhurunun onda daha çok ve daha kâmil olanıdır. Örneğin, tek ve kahredici isimlerinde olduğu gibi. Nasıl ki yüce Allah kahredici ismi hakkında şöyle buyuruyor: “Bugün hükümranlık kimindir? Kahhâr olan tek Allah'ındır.” Ve yine yüce Allah malik ismi hakkında şöyle buyuruyor: “Din gününün malikidir.” Tam dönüş günü mutlak saltanatın olduğu gündür. Tek olan kahredici isminin devletinin günü, bütün varlık silsilesinin O’na döndüğü ve O’nun kahrediciliğinde yok olduğu gündür. Ta ki yok olsun. Daha sonra da diğer bir âlemde icat edilir. Nasıl ki Mesnevi ona işarette bulunmuştur: Sonra organon gibi yok olurum, Söylerim “Biz O’na dönücüleriz”. Allah’ım! Senin en geçerli olan meşiyetinin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm meşiyetin geçerlidir. Allah’ım! Senin tüm meşiyetinin hakkı için senden diliyorum! Benim görüşüme göre, sen geçmiş konulara müracaat ettikten ve hak ettiği kadar onun üzerinde düşündükten sonra artık senin için meşiyet konusu için fazla bir açıklama yapmama, anlatmama, işarette ve tasrihte bulunmama ihtiyaç kalsın. Ama yine de insanı açıkça görmekten ihtiyaçsız kılmıyor. Zira ibaretler kısa, işaretler güçsüz, beyanlar doğru olmayan ve diller laldır. Bu konulara ulaşmak ancak onların üzerindeki ince örtülerden geçmekle mümkündür. Bu konular kolay bir şekilde idrak edilmez. Ancak eğer insan dünyevi bağlılıklarını bir kenara iterse, insaniyet kapılarının kapısına doğru sefere çıkarsa, bencilliğin bütün mertebelerinden dışarı çıkıp nefsanî şehvetleri terk ederse idrak edebilir. Öyle ki ancak bağlar kırılarak mutlak olma makamı müşahede edilebilir ve ancak sınırlar atılarak gönderilme ve sınırsızlık kapısına ulaşmak kolaylaşır. Ey habibim! Öyleyse şuhud makamına ulaşmak için çaba sarf et. Zira şuhud makamına ulaşan mesuttur. Sevgilinin yüzüne âşık olmak için çaba göster. Zira aşk yolunda ölen şehit olarak ölmüştür. Gamının kılıcının altına oynayarak gidilmeli, Öyle olursa onunla ölmek ne güzel sondur. Meğer nefis ayağından şehvet ve gazap ayakkabılarını çıkarmadan, heva ve hevesi terk etmeden ve Hazreti Mevla’ya yüreğini tamamen vermeden O’na yakınlaşma, civarına ulaşmak mümkün mü? Zira orası mukaddes vadidir. Orası temiz ulu makamdır. Her kim cismani elbise giyer, karanlık heyula abasını omzuna atarsa, ilahi meşiyet makamını, meşiyetin her şeyi nasıl sarışını, nüfuz ettiğini, yayıldığını ve mutlak oluşunu müşahede edemez. Öyleyse Allah’ın verdiği başarıyla gayıp ve aşikâr âlemlerinden oluşan varlık silsilesinin tamamının meşiyetin var oluşu ve mazharları olduğu bilinmelidir. Meşiyetin onların hepsine olan nispeti eşit bir nispettir. Her ne kadar onların meşiyete olan nispetleri farklıdır. Yüce ariflerin yöntemine göre (r.a) meşiyet, gayıp âleminden ilk gelen şeydir. Varlığın diğer mertebeleri ise onun vesilesi ile var olmuşlardır. Nasıl ki Kafi kitabında İmam Sadık’tan (a.s) nakledilen rivayette şöyle yer almıştır: “Allah meşiyeti, meşiyetin kendisiyle yarattı. Diğer şeyleri de meşiyetin vesilesi ila yarattı.” Rivayeti şerifin manasına dikkat edildiğinde ortaya çıkan ve hakikat ashabı suluk ve tarikat efendilerinin araştırmalarının neticesi şudur: Yaratılış mertebelerinin hiç birisinde mutlak ilahi meşiyet dışında hiçbir varlık yoktur. Kendi zatıyla var olan varlık ve bütün var oluşlardan ve bağlılıklardan soyut olan meşiyettir. Hakiki hak olan vahdetin gölgesinin altında gölgesel hak olan vahdet meşiyete mahsustur. Ama var oluşlar, onlar varlığın kokusunu almamışlardır. Onlar, susuz birisinin onu su zannettiği seraptır. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir.” Ve yine yüce Allah şöyle buyuruyor: “O'nun veçhinden başka her şey yok olacaktır.” Neticede benim üzerine yazdığım bu kâğıt, kullandığım kalemim, o ikisini kendi kudreti altına alan kaslarım, o kaslarda olan güç, istekten kaynaklanan irade ve insanla ayakta duran ilim, bunların hepsi ilahi meşiyetin tecellilerinden ve zuhurlarındandır. Var oluşların hepsi de itibari ve hayalidir. Nasıl ki büyük şeyh (Muhyiddin Arabî) söylemiştir: Âlem hayal içinde hayaldir. Öyleyse meşiyetin zuhuru dışında hiçbir zuhur yoktur ve meşiyetin tecellisi dışında hiçbir tecelli yoktur. İşte bu, meşiyetin kapsamasının, varlığın sirayeti, ilahi hüviyetin mutlak oluşu, rahmetin yayılması ve ilahi makamın manasıdır. HİDAYET (HAKİKATE BİR YOL)Şimdi senin içi şu ispatlanmış oldu: Varlıklar, şerif ve alçak olmadaki farlılıklarıyla, fiillerde ve zatlarında değişik olmalarıyla, eserlerde ve sıfatlarda birbirlerinden ayrı olmalarıyla, yüce ve aşağı bütün mertebeleri bütün bu ihtilaflarına rağmen bir ilahi hakikattirler. Ve o da mutlak ilahi meşiyetten ibarettir. Varlıklar sahip oldukları farklı dereceler ve değişik tabakalarla birlikte aynı meşiyette yok olmuşlardır. O meşiyet, doruk noktadaki genişliğiyle, vahdetinin kemaliyle ve tek oluşuyla bütün şeylerdir. Bu itibari olan çokluk, onun vahdetine bir zarar vermiyor. Hatta daha çok onun vahdetine vurgulamada bulunuyor; nuru alçak yerlere ve yüksek göklere nüfuzda bulunuyor. Hakikatlerden hiçbir hakikat için onun tecellisi dışında hiçbir tecelli yoktur. Onun zuhuru dışında da hiçbir zuhur yoktur. Ve yine senin için şu da ispatlanmış oldu: Tekvini işlerde isyan yoktur. Her şey Allah’ın kibriyasının altında ram olmuştur. “O bir şeyi irade ettiğinde ona ol der ve o da oluverir.” Vücuda gelmesinde (oluşmasında) isyan edemez ve hatta uymama ve isyan gücü dahi yoktur. Bütün mahiyetler onun emrine boyun eğmişlerdir ve O’nun saltanatının altında zelildirler. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “Hareket eden hiçbir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın.” Eğer göklerin ve yerin yaratılışında derinine düşünürsen, gök ve yer âlemindeki sınıf sınıf olan meleklere ve Allah’ın grup grup olan ordularına iman edersen ve tabi buların hepsi de tamamen bencillikten kurtulmuş olman, yüreğinin Kâbe’sinin butlarını Alevi vilayetin tecellisiyle kırman ve karanlık hicapları yırtman şartıyla gerçekleşirse… Senin kendin hicapsın Hafız, aradan çekil! İşte o zaman ilahi meşiyetin nüfuzunun hakikati, onun kesin oluşu, onun yayılması ve ihata etmesi senin için keşfedilmiş olur. Şu hakikati idrak etmiş olursun: Allah meşiyetiyle her şeyi yarattı; yaratıklar ve onların yaratıcıları arasında bir vasıta yoktur; O’nun fiili meşiyetidir; O’nun sözü, kudreti ve iradesi O’nun icat etmesidir ve Allah’ın en yüce ismi meşiyettir. Nasıl ki Muhyiddin Arabî şöyle demiştir: Varlık, Bismillahirrahmanirrahim vesilesi ile zahir olmuştur. Meşiyet, Allah’ın ilahi gökler ile yaratılmış yerler arasındaki sağlam ipidir; vahidiyet gökyüzünden sallanmış muhkem kulpudur; vahidiyet makamıyla sabit olmuştur; her kimin ufku, meşiyetin ufkuyla bir olursa, işte yer ve gök arasını birbirlerine bağlayan sebep odur; Allah onun vesilesi ile varlığı başlattı ve onunla da bitirecektir; Muhammedi (s.a.a) ve Alevi (a.s) hakikat odur; mahiyetlerin varlıklarına Allah’ın halifesi odur; mutlak vahidiyet makamı ve karanlık yerlerin onunla aydınlandığı işraki nispet odur; karanlık kabiliyetlere onunla feyizde bulunulduğu mukaddes feyiz odur; her şeye sirayet etmiş olan abı hayat odur. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “Biz her canlı şeyi sudan yarattık.” O, öyle bir sudur ki tabiatın kirleri, zulmani necisler ve imkân âleminin pislikleri onu necis edemez. O, göklerin ve yerin nurudur. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah göklerin ve yerin nurudur.” Onun ulûhiyet makamı vardır. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O'dur.” İlk heyula odur. Gökle gök, yerle yer olan odur. Her şeye mutlak kayyum (ayakta tutan) makamı onundur. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “O, hareket eden hiçbir varlık yoktur ki, onun perçeminden tutmuş olmasın.” O, rahmani nefestir. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ve ona kendi ruhumdan üfledim.” Yayılmış feyiz, mutlak varlık, iki yay arası kadar kalma makamı, yaklaşma makamı, yüce ufuk, sirayet eden tecelli, öz nur, dağılmış kağıt, zikredilmiş kelam, yazılmış kitap ve varlığın ‘ol’ kelimesi ve Allah’ın baki kalacak veçhi odur. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin veçhi bâki kalacak.” Bunun dışında lakaplar ve işaretler vardır. Şöyle demişlerdir: “İbaretlerimiz farklı ama senin güzelliğin bir tanedir.” Ve yine ne kadar güzel söylenmiştir: Yirmi dokuz ipten dokunmuş elbise, Nasıl senin selvi boyuna ulaşabilir ki. Bil ki (Allah seni dosdoğru yola hidayet etsin müminlerden ve yakin etmişlerden karar kılsın) meşiyet, her ne kadar varlığın hakikatinin zuhur makamı, her göz ve basiret için görülen ve hatta bütün duyu organları tarafından idrak edilen olsa; onun dışında idrak edilen ve müşahede edilen bir şey yoktur ve yine meşiyetin zahir olması dışında bir zahir olma olmasa bile bütün bu zuhura rağmen varlıkların örtüsüyle örtülmüş, cevheri meçhul ve hakikati gizlidir. Hâlbuki âlimlerin idraklerinde olan ilmi hakikatler bu meşiyetin vesilesi iledir. Her ne kadar hüviyet ve varlığı müşahede edilir olsa bile kendisi, onlar için malum değildir ve hakikati ve zatının cevheri âlimler için keşfedilmiş değildir. Kimse meşiyetin mutlak oluşunu, sirayetini, yayıldığını ve feyizlerini müşahede edemez. Ama onu kendi varlığının kapasitesince müşahede eder ve irfanının makamına göre de onu tanır. Öyleyse Allah’a doğru yolculuk eden salik, dünyevi şehvetlerin sevgisini kalbinden çıkarmadıkça, tabiatın korkunç heyula zindanından azat olmadıkça, kendi yüreğini ruhani ilimler çeşmesinin hayat suyuyla yıkamadıkça ve onun nefsinde bencillikten bir zerre dahi baki kalırsa, sevgilinin cemalini hicapsız olarak mutlak haddinde müşahede etmesi mümkün değildir. Bu en aşağı menzile, en alçak kuyuya ve alçak yere yükünü atanlara ve bu ehli zalim olan yurtta oturanlara ve ölüler yurdunu kendisine mekân edinenlere Hak cilve etmeyecektir. Ancak birbirinin üzerine yığılmış bin tane karanlık ve nur hicabın arkasından cilve edebilir. Zira yüce Allah bir milyon âlem ve bir milyon da Âdem yaratmıştır. Ve sizler o âlemlerin en aşağısında yer alıyorsunuz. Allah için yetmiş bin nurdan ve yetmiş bin de karanlıktan hicap bir vardır. Bu zindandan ve zincirlerinden, tabiat ve onun sınırlarından kurtulanlar, cismani heyula âleminin pisliklerinden ve onun şekillerinden, madde âleminin karanlığında ve onun tabakalarından uzak durup melekût âlemine ulaşanlar O’nun veçhini, cemalini ve güzelliğini tabiat âlemine tutulanlardan bir milyon defa daha çok müşahede ederler. Ama onlar da nurdan ve karanlıktan olan hicaplardadırlar. Ama melekût âleminin şekillerinden ve bağlılıklarından, hayal ve misal âleminin darlığından kurtulup soyut olanlar ve temiz yurdu ve mukaddes ve pak mekânı kendilerine seçenler, güzellikten, cemalden celal sahibi baki olanın veçhinden hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir vehmin onu ihata etmediği, hiçbir fikrin onu düşünmediği ve hiçbir aklın ona ulaşmadığı sırları, nurları, tecellileri ve kerametleri müşahede ederler. Ama onlar da yine var oluşlar ve mahiyetlerin hicaplarındadırlar. Kapıların kapısına ulaşanlar ise sevgilinin cemalini hicapsız müşahede ederler ve mutlak vilayet makamında sabitlenmişlerdir. Onlar hem dünyadan ve hem de ahiretten dışarı çıkmışlardır; hem gayıp ve hem de aşikâr âleminden soyutlanmışlardır ve salih ameli kötü amelle karıştırmamışlardır. Vahdetten söz ettiğinde Hafız perişan haldedir, Tevhidin kaymağını kaynaşma ve can sayfasına sür. Canımın çehresinin hicabı bedenime konmuş toz olur, O ne güzel şaraptır ki bu çehreden perdeyi kaldırırım. Bu makam öyle bir makamdır ki Rabbin veçhinde yaratılış yönü yok olur ve imkân (var oluş) ayakkabıları çıkarılır. Bundan daha yüce makam ancak bu makamda sabitlenme, güçlenme ve vahdeti koruyarak çokluğa dönme makamıdır. Zira bu, insaniyet menzillerinin sonuncusudur. Bu konuda şöyle söylemişlerdir: “Abidlerin şehrinden sonra bir şehir yoktur.” Şu rivayet de bu makama işarettir: “Bizim için Allah’la öyle hallerimiz vardır ki biz O’yuz ve O biz ve O O’dur ve biz de biziz.” Ve yine Peygamber’e (s.a.a) mensup olan şu rivayet de vahdette olduğu halde çokluk ve çoklukta olduğu halde vahdete işarettir: “Kardeşim Musa’nın (a.s) sağ gözü görmüyordu. Kardeşim İsa’nın (a.s) sol güzü görmüyordu. Ama benim her iki gözüm görüyor.
|