Cuma 10 Eylül 2010 - 23:17

الجمعة ٢ شوال ١٤٣١

شنبه ۲۰ شهريور ۱۳۸۹ - ۰۰:۴۷

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

 

Aziz ve  Daha Azizin Manası

Belki duadaki cümlede bulunan azizden maksat, kahredicilik, malik olan,  tek olan, bir olan, döndürme gücü olan ve bunun gibi kuvvet ve galebe gücü olan  bir sıfattır. En çok izzet sahibi azizden maksat ise bu isimler arasında galebe  ve kahrediciliğin zuhurunun onda daha çok ve daha kâmil olanıdır. Örneğin, tek  ve kahredici isimlerinde olduğu gibi. Nasıl ki yüce Allah kahredici ismi  hakkında şöyle buyuruyor: Bugün  hükümranlık kimindir? Kahhâr olan tek Allah'ındır.” Ve yine yüce Allah malik ismi hakkında şöyle  buyuruyor: “Din  gününün malikidir.” Tam dönüş günü mutlak saltanatın olduğu gündür. Tek olan kahredici  isminin devletinin günü, bütün varlık silsilesinin O’na döndüğü ve O’nun  kahrediciliğinde yok olduğu gündür. Ta ki yok olsun. Daha sonra da diğer bir  âlemde icat edilir. Nasıl ki Mesnevi ona işarette bulunmuştur:
        Sonra organon gibi yok olurum,
      Söylerim “Biz O’na dönücüleriz”.

Allah’ım! Senin en geçerli olan meşiyetinin  hakkı için senden diliyorum. Senin tüm meşiyetin geçerlidir. Allah’ım! Senin  tüm meşiyetinin hakkı için senden diliyorum!

eşiyetinin Mazharları ve Var Oluşlarıdır

Benim görüşüme göre, sen geçmiş konulara müracaat ettikten ve hak  ettiği kadar onun üzerinde düşündükten sonra artık senin için meşiyet konusu için  fazla bir açıklama yapmama, anlatmama, işarette ve tasrihte bulunmama ihtiyaç  kalsın. Ama yine de insanı açıkça görmekten ihtiyaçsız kılmıyor. Zira ibaretler  kısa, işaretler güçsüz, beyanlar doğru olmayan ve diller laldır. Bu konulara  ulaşmak ancak onların üzerindeki ince örtülerden geçmekle mümkündür. Bu konular  kolay bir şekilde idrak edilmez. Ancak eğer insan dünyevi bağlılıklarını bir  kenara iterse, insaniyet kapılarının kapısına doğru sefere çıkarsa, bencilliğin  bütün mertebelerinden dışarı çıkıp nefsanî şehvetleri terk ederse idrak  edebilir. Öyle ki ancak bağlar kırılarak mutlak olma makamı müşahede edilebilir  ve ancak sınırlar atılarak gönderilme ve sınırsızlık kapısına ulaşmak  kolaylaşır. Ey habibim! Öyleyse şuhud makamına ulaşmak için çaba sarf et.  Zira şuhud makamına ulaşan mesuttur.  Sevgilinin yüzüne âşık olmak için çaba göster. Zira aşk yolunda ölen şehit  olarak ölmüştür.
        Gamının kılıcının altına oynayarak gidilmeli, Öyle olursa onunla ölmek ne güzel sondur.
        Meğer nefis ayağından şehvet ve gazap ayakkabılarını çıkarmadan, heva  ve hevesi terk etmeden ve Hazreti Mevla’ya yüreğini tamamen vermeden O’na  yakınlaşma, civarına ulaşmak mümkün mü? Zira orası mukaddes vadidir. Orası  temiz ulu makamdır. Her kim cismani elbise giyer, karanlık heyula abasını  omzuna atarsa, ilahi meşiyet makamını, meşiyetin her şeyi nasıl sarışını, nüfuz  ettiğini, yayıldığını ve mutlak oluşunu müşahede edemez.
        Öyleyse Allah’ın verdiği başarıyla gayıp ve aşikâr âlemlerinden oluşan  varlık silsilesinin tamamının meşiyetin var oluşu ve mazharları olduğu  bilinmelidir. Meşiyetin onların hepsine olan nispeti eşit bir nispettir. Her ne  kadar onların meşiyete olan nispetleri farklıdır. Yüce ariflerin yöntemine göre  (r.a) meşiyet, gayıp âleminden ilk gelen şeydir. Varlığın diğer mertebeleri ise  onun vesilesi ile var olmuşlardır. Nasıl ki Kafi kitabında İmam Sadık’tan (a.s)  nakledilen rivayette şöyle yer almıştır: “Allah  meşiyeti, meşiyetin kendisiyle yarattı. Diğer şeyleri de meşiyetin vesilesi ila  yarattı.”

Meşiyetin  Manasında Daha Derin Bir Araştırma

Rivayeti şerifin manasına dikkat edildiğinde ortaya çıkan ve hakikat  ashabı suluk ve tarikat efendilerinin araştırmalarının neticesi şudur:  Yaratılış mertebelerinin hiç birisinde mutlak ilahi meşiyet dışında hiçbir  varlık yoktur. Kendi zatıyla var olan varlık ve bütün var oluşlardan ve  bağlılıklardan soyut olan meşiyettir. Hakiki hak olan vahdetin gölgesinin  altında gölgesel hak olan vahdet meşiyete mahsustur. Ama var oluşlar, onlar  varlığın kokusunu almamışlardır. Onlar, susuz birisinin onu su zannettiği  seraptır. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: Bunlar  (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir.  Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir.” Ve yine yüce Allah şöyle buyuruyor: O'nun veçhinden başka her şey yok  olacaktır.”
      Neticede benim üzerine yazdığım bu kâğıt, kullandığım kalemim, o  ikisini kendi kudreti altına alan kaslarım, o kaslarda olan güç, istekten kaynaklanan  irade ve insanla ayakta duran ilim, bunların hepsi ilahi meşiyetin  tecellilerinden ve zuhurlarındandır. Var oluşların hepsi de itibari ve  hayalidir. Nasıl ki büyük şeyh (Muhyiddin Arabî) söylemiştir: Âlem hayal içinde  hayaldir. Öyleyse meşiyetin zuhuru dışında hiçbir zuhur yoktur ve meşiyetin  tecellisi dışında hiçbir tecelli yoktur. İşte bu, meşiyetin kapsamasının, varlığın  sirayeti, ilahi hüviyetin mutlak oluşu, rahmetin yayılması ve ilahi makamın  manasıdır.

HİDAYET (HAKİKATE BİR YOL)

Varlık  Âleminde İlahi Meşiyetin Nüfuz Etmesinin Hakikati

Şimdi senin içi şu ispatlanmış oldu: Varlıklar, şerif ve alçak olmadaki  farlılıklarıyla, fiillerde ve zatlarında değişik olmalarıyla, eserlerde ve  sıfatlarda birbirlerinden ayrı olmalarıyla, yüce ve aşağı bütün mertebeleri bütün  bu ihtilaflarına rağmen bir ilahi hakikattirler. Ve o da mutlak ilahi meşiyetten  ibarettir. Varlıklar sahip oldukları farklı dereceler ve değişik tabakalarla  birlikte aynı meşiyette yok olmuşlardır. O meşiyet, doruk noktadaki genişliğiyle,  vahdetinin kemaliyle ve tek oluşuyla bütün şeylerdir. Bu itibari olan çokluk,  onun vahdetine bir zarar vermiyor. Hatta daha çok onun vahdetine vurgulamada  bulunuyor; nuru alçak yerlere ve yüksek göklere nüfuzda bulunuyor.  Hakikatlerden hiçbir hakikat için onun tecellisi dışında hiçbir tecelli yoktur.  Onun zuhuru dışında da hiçbir zuhur yoktur.
        Ve yine senin için şu da ispatlanmış oldu: Tekvini işlerde isyan  yoktur. Her şey Allah’ın kibriyasının altında ram olmuştur. “O bir şeyi irade ettiğinde ona ol der ve o da  oluverir.” Vücuda gelmesinde (oluşmasında) isyan edemez  ve hatta uymama ve isyan gücü dahi yoktur. Bütün mahiyetler onun emrine boyun  eğmişlerdir ve O’nun saltanatının altında zelildirler. Nasıl ki yüce Allah  şöyle buyuruyor: Hareket  eden hiçbir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın.”

Meşiyetin  Hakikatiyle Muhammedi Hakikatin Bir Oluşu

Eğer göklerin ve yerin yaratılışında derinine düşünürsen, gök ve yer âlemindeki  sınıf sınıf olan meleklere ve Allah’ın grup grup olan ordularına iman edersen  ve tabi buların hepsi de tamamen bencillikten kurtulmuş olman, yüreğinin Kâbe’sinin  butlarını Alevi vilayetin tecellisiyle kırman ve karanlık hicapları yırtman  şartıyla gerçekleşirse…
        Senin kendin hicapsın Hafız, aradan çekil!
        İşte o zaman ilahi meşiyetin nüfuzunun hakikati, onun kesin oluşu, onun  yayılması ve ihata etmesi senin için keşfedilmiş olur. Şu hakikati idrak etmiş  olursun: Allah meşiyetiyle her şeyi yarattı; yaratıklar ve onların yaratıcıları  arasında bir vasıta yoktur; O’nun fiili meşiyetidir; O’nun sözü, kudreti ve  iradesi O’nun icat etmesidir ve Allah’ın en yüce ismi meşiyettir. Nasıl ki  Muhyiddin Arabî şöyle demiştir: Varlık, Bismillahirrahmanirrahim vesilesi ile  zahir olmuştur. Meşiyet, Allah’ın ilahi gökler ile yaratılmış yerler arasındaki  sağlam ipidir; vahidiyet gökyüzünden sallanmış muhkem kulpudur; vahidiyet  makamıyla sabit olmuştur; her kimin ufku, meşiyetin ufkuyla bir olursa, işte  yer ve gök arasını birbirlerine bağlayan sebep odur; Allah onun vesilesi ile  varlığı başlattı ve onunla da bitirecektir; Muhammedi (s.a.a) ve Alevi (a.s)  hakikat odur; mahiyetlerin varlıklarına Allah’ın halifesi odur; mutlak vahidiyet  makamı ve karanlık yerlerin onunla aydınlandığı işraki nispet odur; karanlık  kabiliyetlere onunla feyizde bulunulduğu mukaddes feyiz odur; her şeye sirayet  etmiş olan abı hayat odur. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “Biz her canlı şeyi sudan  yarattık.” O, öyle bir  sudur ki tabiatın kirleri, zulmani necisler ve imkân âleminin pislikleri onu  necis edemez. O, göklerin ve yerin nurudur. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah  göklerin ve yerin nurudur.” Onun ulûhiyet makamı vardır. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da  O'dur.” İlk heyula  odur. Gökle gök, yerle yer olan odur. Her şeye mutlak kayyum (ayakta tutan)  makamı onundur. Nasıl ki yüce Allah  şöyle buyuruyor: “O, hareket  eden hiçbir varlık yoktur ki, onun perçeminden tutmuş olmasın.” O, rahmani nefestir.  Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ve ona kendi ruhumdan üfledim.” Yayılmış feyiz, mutlak varlık, iki yay arası kadar kalma makamı,  yaklaşma makamı, yüce ufuk, sirayet eden tecelli, öz nur, dağılmış kağıt,  zikredilmiş kelam, yazılmış kitap ve varlığın ‘ol’ kelimesi ve Allah’ın baki  kalacak veçhi odur. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: Yeryüzünde bulunan her canlı yok  olacak. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin veçhi bâki kalacak.” Bunun  dışında lakaplar ve işaretler vardır. Şöyle demişlerdir: “İbaretlerimiz farklı  ama senin güzelliğin bir tanedir.” Ve yine ne kadar güzel söylenmiştir:
        Yirmi dokuz  ipten dokunmuş elbise, Nasıl senin  selvi boyuna ulaşabilir ki.

AYDIN NUR

Varlığın  Hakikatini İdrak Etmeye Nispetle Evliyanın Seyir Mertebeleri

Bil ki  (Allah seni dosdoğru yola hidayet etsin müminlerden ve yakin etmişlerden karar  kılsın) meşiyet, her ne kadar varlığın hakikatinin zuhur makamı, her göz ve  basiret için görülen ve hatta bütün duyu organları tarafından idrak edilen olsa;  onun dışında idrak edilen ve müşahede edilen bir şey yoktur ve yine meşiyetin  zahir olması dışında bir zahir olma olmasa bile bütün bu zuhura rağmen  varlıkların örtüsüyle örtülmüş, cevheri meçhul ve hakikati gizlidir. Hâlbuki  âlimlerin idraklerinde olan ilmi hakikatler bu meşiyetin vesilesi iledir. Her  ne kadar hüviyet ve varlığı müşahede edilir olsa bile kendisi, onlar için malum  değildir ve hakikati ve zatının cevheri âlimler için keşfedilmiş değildir.  Kimse meşiyetin mutlak oluşunu, sirayetini, yayıldığını ve feyizlerini müşahede  edemez. Ama onu kendi varlığının kapasitesince müşahede eder ve irfanının  makamına göre de onu tanır.
        Öyleyse Allah’a doğru yolculuk eden salik, dünyevi şehvetlerin  sevgisini kalbinden çıkarmadıkça, tabiatın korkunç heyula zindanından azat  olmadıkça, kendi yüreğini ruhani ilimler çeşmesinin hayat suyuyla yıkamadıkça  ve onun nefsinde bencillikten bir zerre dahi baki kalırsa, sevgilinin cemalini  hicapsız olarak mutlak haddinde müşahede etmesi mümkün değildir.
        Bu en aşağı menzile, en alçak kuyuya ve alçak yere yükünü atanlara ve bu  ehli zalim olan yurtta oturanlara ve ölüler yurdunu kendisine mekân edinenlere  Hak cilve etmeyecektir. Ancak birbirinin üzerine yığılmış bin tane karanlık ve  nur hicabın arkasından cilve edebilir. Zira yüce Allah bir milyon âlem ve bir milyon  da Âdem yaratmıştır. Ve sizler o âlemlerin en aşağısında yer alıyorsunuz. Allah  için yetmiş bin nurdan ve yetmiş bin de karanlıktan hicap bir vardır.
        Bu zindandan ve zincirlerinden, tabiat ve onun sınırlarından  kurtulanlar, cismani heyula âleminin pisliklerinden ve onun şekillerinden,  madde âleminin karanlığında ve onun tabakalarından uzak durup melekût âlemine  ulaşanlar O’nun veçhini, cemalini ve güzelliğini tabiat âlemine tutulanlardan  bir milyon defa daha çok müşahede ederler. Ama onlar da nurdan ve karanlıktan  olan hicaplardadırlar.
        Ama melekût âleminin şekillerinden ve bağlılıklarından, hayal ve misal âleminin  darlığından kurtulup soyut olanlar ve temiz yurdu ve mukaddes ve pak mekânı  kendilerine seçenler, güzellikten, cemalden celal sahibi baki olanın veçhinden  hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir vehmin onu ihata  etmediği, hiçbir fikrin onu düşünmediği ve hiçbir aklın ona ulaşmadığı sırları,  nurları, tecellileri ve kerametleri müşahede ederler. Ama onlar da yine var  oluşlar ve mahiyetlerin hicaplarındadırlar.
        Kapıların kapısına ulaşanlar ise sevgilinin cemalini hicapsız müşahede  ederler ve mutlak vilayet makamında sabitlenmişlerdir. Onlar hem dünyadan ve  hem de ahiretten dışarı çıkmışlardır; hem gayıp ve hem de aşikâr âleminden  soyutlanmışlardır ve salih ameli kötü amelle karıştırmamışlardır.
        Vahdetten söz ettiğinde Hafız perişan haldedir, Tevhidin kaymağını kaynaşma ve can sayfasına sür.

Canımın çehresinin hicabı bedenime konmuş toz olur, O ne güzel şaraptır ki bu çehreden perdeyi kaldırırım.
        Bu makam öyle bir makamdır ki Rabbin veçhinde yaratılış yönü yok olur  ve imkân (var oluş) ayakkabıları çıkarılır. Bundan daha yüce makam ancak bu  makamda sabitlenme, güçlenme ve vahdeti koruyarak çokluğa dönme makamıdır. Zira  bu, insaniyet menzillerinin sonuncusudur. Bu konuda şöyle söylemişlerdir: “Abidlerin  şehrinden sonra bir şehir yoktur.”

Şu rivayet de bu  makama işarettir: “Bizim için Allah’la öyle hallerimiz vardır  ki biz O’yuz ve O biz ve O O’dur ve biz de biziz.” Ve yine  Peygamber’e (s.a.a) mensup olan şu rivayet de vahdette olduğu halde çokluk ve çoklukta  olduğu halde vahdete işarettir: “Kardeşim Musa’nın (a.s) sağ gözü görmüyordu.  Kardeşim İsa’nın (a.s) sol güzü görmüyordu. Ama benim her iki gözüm görüyor.

Total Visit: 92
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.