| SOSYAL DURUM VII/XIII. ve VIII/XIV. yüzyıllar, peş peşe gelen katliamlar, öldürmeler, yağmalamalar ve yıkımlar açısından İran tarihinin en korkunç ve talihsiz dönemidir. Bu durum, tüm bu musibetlerin başında olan ve ilahî bir bela olan Moğol ve Tatar saldırısıyla başladı ve Muhammed-i Harezmşah’ın oğullarının ve o tarafa bu tarafa dağılmış sahipsiz ordularının hüzün verici saldırıları ile sürdü ve Moğolların Hulâgû ve oğulları zamanındaki yeniden saldırılarıyla devam etti. Moğol ileri gelenlerinin İlhânlılar döneminde özellikle de Ebû Sa‘îd Bahâdır’ın ölümünden sonraki ihtilafları ve çeşitli emirlerin İran bölgelerine hükmetme noktasında birbirleriyle girdikleri çekişme ve çatışmalar, sonunda da Timur ve onun beraberindekilerin vahşice saldırı ve katliamları, bu iki yüzyıl boyunca İran’ın her yanında tehlikeli bir durum meydana getirmişti. Cengiz ve ordularının yapmış olduğu katliamlarla ilgili olarak tarih kitaplarında düşünülmesi bile dehşet verici ve korkutucu örnekler zikredilmiştir. Maveraunnehir ve Horasan şehirlerinin birçoğu iki veya daha çok kez viran edilip katliamdan geçirildi. İşin ilginç noktası da Moğolların ayağının deydiği her yerin ilahî bir azap ve Allah’ın verdiği bir bela olarak düşünülüyor olmasıydı. Cengiz’in kendisi de “Allah’ın günahkarlar üzerine indirmiş olduğu bir azap!” olduğu inancındaydı. Moğolların ilk seri saldırılarında kendilerine nasip olan hoşnutluk, insanların bunun ilahî bir üstünlük ve talihin onlardan yana olduğuna ve onlara karşı koymanın boş ve sonuçsuz olduğuna inanmalarına sebep oldu. Bu doğru olmayan düşünce uzun bir zaman boyunca onların fetih, zafer ve geniş alanlarda ilerlemelerinin kaynağı olarak sayılmaktaydı. Bu vahşetler ve halkın Moğollardan son derece korkmaları konusunda İbnu’l-Esîr, ibret dolu hikayeler aktarmıştır. Bu cümleden olarak şöyle demektedir: “Tatarlardan birisi, bir adamı tuttu. Fakat onu öldürmek için bir silahı yoktu. Ona, başını yere koymasını ve yerinden kıpırdamamasını emretti. Adam öylece kaldı. Tatar bir kılıç bulup böylece onu öldürdü”. İran halkından geriye kalanlar ve diğer Müslümanlar üzerine çöreklenmiş olan bu korkunç olaydan ve amansız cinayet, öldürme ve yağmalamadan meydana gelmiş olan üzüntü ve kaygı, hakikatten elem verici ve hüzünlendiricidir. O dönemlerde bir tarih yazan veya bu büyük musibet konusunda bir şerh yazmış olan her yazarın kaleminden kan damlamaktaydı. Bu büyük bela Cengiz’in saldırısıyla son bulmadı. Aksine Tatarların Hulâgû’ya kadar gelen katil komutanları ve ordularının saldırısıyla, Hulâgû’dan sonra da İlhânlılar döneminin sonuna kadar, ondan sonra da uzun bir müddet devam etti. Bu olayların bir şahidi olan ‘Atâ Melik Cuveynî’nin ifadesiyle, Horasan ve Irak’ın uzun süren sıkıntısı insan bedeninden çıkmayan gerekli bir ter gibiydi. Fakat zulüm görmüş İran halkının teslim olma ve düşmanın isteğine boyun eğme yapısı, yavaş yavaş yerini karşılık verme ve direnmeye bıraktı. Hatta öyle ki Moğol liderlerinin 626/1228 senesindeki Curmâgun komutasındaki büyük bir ordunun Celâluddîn-i Harezmşah’ın takibi ve Moğolların fetihlerinin devamı için İran’a yöneldikleri kurultayından sonra İranlılar, güçleri yettiği oranda bunun karşısında durdular. Celâluddîn-i Harezmşah’ın kıyamı da şehirlerdeki birçok insanın Moğol muhafızlarına karşı isyan etmesine ve o vahşilerden bir kısmını öldürmesine yol açmıştı. Bu isyanlarda ve karşılık vermelerde kimi zaman Moğollara ağır yenilgiler verildi. Bu cümleden olarak 620/1223 yılında tüm Moğollu saldırganlar kılıçtan geçirildiler. Timur Melik (Melek)’in kahramanca karşılık vermesi, Tarabî kıyamı ve Abbâsî halifesinin ümitsizce savunması plansız, tedbirsiz ve birlikteliksiz bir şekilde olduysa da etkisiz de değildi. Müslüman İlhânlı padişahı Gazan Han’ın işbaşına gelmesi ve onun yasasının uygulamaya girmesiyle birlikte Moğolların amansız eziyetleri az da olsa eksildi. Fakat Ebû Sa‘îd Bahâdır Han’ın ölümünden sonraki inkılaplar matemli İranlılar için yeni sıkıntılı bir dönem oluşturdu ve emirlik arayan komutanlar eliyle yeni katliam ve yağmalamalara yol açtı. Taife meliklerinin peş peşe gelen saldırıları İlhânlılardan sonra da başlı başına eski durum ile dolmuş ve İlhânlılar dönemi sonlarında oluşmuş bir tür güven ortamını tamamen ortadan kaldırdı. İran İlhânlıları zamanında her ne kadar bunların bir kısmı tarafından güven ortamını sağlayacak çabalar gösterilmişse de onların komutanları ve askerleri tamamıyla Moğollardan oldukları için gerekli gördükleri her zaman ve yerde eski şiddet uygulamalarını tekrarlamaktaydılar. Bundan dolayı görünürde güvenli bir dönem olarak düşünülen İran’daki İlhânlılar hükümdarlığı istikrarı da Moğol saldırı ve hücumları dönemi sıkıntılarından boş değildi. Atabekler döneminde ihtilaflar ve dağılmalar, basit ve zorbacı insanların dalkavukluğu, kıtlık ve açlık, kimi saldırganların yağmalama ve saldırıları sonucu Fars halkının büyük bir kısmı ortadan kalktı. Doğrusu Gazan Han’ın dönemi ve aldatıcı yasasının dönemiyle eşzamanlı olarak yani 698/1298 senesi kıtlığı ve vebasından sonra 699/1299 yılında İlhânlılar, Fars’ta adaletsizlikten bir ateş yaktılar ve değişik yollarla insanlara eziyet ettiler. Vergileri de kıtlıktan önceki yıllar ölçüsünde isteyip onu zor, tehdit ve baskıyla alıyorlardı. Moğol saldırıları temelde Arapların ekonomik amaçlarla yaptıkları saldırılarına benzemekteydi ve kapsamlı yada Sultan Muhammed Harezmşah’tan intikam almak açık bir bahaneydi. Moğolların yetkisine giren her şehir ve bölge ya düşürme ve galebe yoluyla idi yada teslim olma ve il olma şeklindeydi. Bu son şekille yıllık haraç belirlemeyle yetinilir ve haracın merkezi hükümete zamanında ödenmesi amacıyla o bölgenin mali ve askerî işlerindeki gözetim için bir görevli belirlenirdi. Fakat bu durum az görülür bir şeydi. Moğollar genellikle şehir ve bölgeleri saldırılarla ve askerî düşürme yoluyla ele geçirirlerdi. Bu durumda şehrin yağmalanması kesindi ve yağmalama esnasında genellikle sokak sokak, ev ev saldırı olur ve her nerede cevher benzeri değerli bir şey varsa şiddet ve zorbalıkla ele geçirilirdi. Bu yağmalama yüzünden ne çok kimseler elden ayaktan düşüp yok oldu. Moğollar, İran Moğol İlhânlıları ve onların komutan ve derebeyleri sadece yağmalamalarla da yetinmiyorlardı. Aksine İran’da yerleştikten sonra her yıl zor ve şiddetle kimi zaman da işkence ve baskıyla halktan aldıkları ağır vergi ve haraçları da her bir bölgede belirlemişlerdi. |