Perşembe 29 Temmuz 2010 - 16:23

الخميس ١٨ شعبان ١٤٣١

پنجشنبه ۷ مرداد ۱۳۸۹ - ۱۷:۵۳

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       


SEYİT RAZİ’NİN ŞAHSİYETİNE KISA BİR BAKIŞ

     
       
SEYİT RAZİ
     
     

    Hüseyin bin Musa Alevi'nin ikinci oğlu olan Muhammed b. Hüseyin Musevi  Bağdadi, Seyit Razi adıyla tanınmaktadır Hüseyin b. Musa Alevi'nin  ikinci oğludur. Seyit Razi hem anne ve hem de baba ta­rafından  Peygamber (s.a.a)'in soyundan gelmektedir. Babası Hüseyin b. Musa,  zamanının ünlü şahsiyetlerin­dendi Ebu Talip soyundan gelen Hüseyin bin  Musa Alevi Abbasi halifelerinin özel ilgisini kazanan bir kimseydi.  Ülkenin bir çok problemle­rini kendi tedbir ve idareciliğiyle  çözümlüyordu. H. 403 yılında Bağdat'da vefat etmiş ve orada defn  edilmiştir.

     

  Seyit Razi'nin annesi ise Fatıma Hanım, Bağdat  alevilerinin başkanı olan Hüseyin b. Ahmed alevinin kızı ve Nasır-i  Kebir diye bilinen Hasan b. Ali Alevi'nin torunudur. Nasır-i Kebir ilim  ve cihat ehliydi. Allah yo­lunda yaptığı cihat sebebiyle Gilan ve  Mazenderan halkının bir çoğu Müslüman oldu. Orada bir çok cami yaptı ve  İslam'ın yayılması için çalışmalarda bulundu. Nasir-i Kebir H. 301  yılında Mazenderan'a girdi Bağdat halifelerinin uşağı olan Sa­man  Emirleriyle savaştı. Onları Mazenderen'dan çıkara­rak burada Şia  mezhebini yaydı. H. 303 veya 304 yılında İran'ın Amul şehrinde vefat  etti ve orada defnedildi. Na­sır-i Kebir ayrıca fıkıh, kelam ve hadis  ilimlerinde de bir çok kitap yazmıştır. Örneğin; fıkıh dalında yazdığı  Sed Mesele (yüz mesele) kitabını zikredebiliriz. Torunu ve aynı zamanda  Seyit Razi'nin büyük kardeşi olan Seyit Murteza'da bu kitabı şerhetmiş  ve son zamanlarda basıl­dığı şekliyle Mesail-i Nasiriyat diye  adlandırmıştır. Seyit Razi'nin annesi Fatıma asrındaki büyük faziletli  kadınlardan biri sayılmaktaydı. Büyük Şia alimlerinden Şeyh Müfid de  kadınlara özgü bilinmesi gereken konuların yer aldığı Ahkam'un-Nisa  kitabını onun isteği üzere yazmıştır.

     

  İbn-i Ebi'l-Hadid-i  Mutezili Şerh-u Nehc'ul-Belağa kitabının en sonunda şöyle yazmaktadır:  Tarihçilerin yazdığına göre Şeyh Müfid bir gün rüyasında Hz. Fatıma'yı  gördü. Hz. Fatıma oğulları Hasan ve Hüseyin (a.s)'ın elinden tutarak  yanına getirdi. Selam verdikten sonra şöyle dedi: Ey Şeyh bunlar benim  çocuklarımdır, onlara fıkıh ilmini ve dini hükümleri öğret. Şeyh Müfid  uykudan uyandı ve bu ilginç rüyanın ne anlama geldiğini düşündü. Ertesi  gün her zamanki gibi Bağdat'da Şiilerin oturduğu Kerh mahallesindeki  camide ders verirken aniden vakarlı bir kadının iki çocuğunun elinden  tutarak camiye girdiğini gördü. Kadın selam vererek şöyle dedi: Ey Şeyh  bu ikisi benim çocuklarımdır, onlara fıkıh il­mini ve dini hükümleri  öğret. Bu vakarlı kadın şeyh Müfid'in rüya aleminde gördükleri sözlerin  aynısını ifade etmişti. O kadın Hasan b. Musa Alevi'nin eşi Fatıma idi.  Çocukları Seyit Murteza ve Seyit Razi'yi Şeyh Müfid'in yanına getirmiş  ve kendilerine fıkıh ilmini ve dini hükümleri öğretmesini istemişti.

     

   Şeyh Müfid o rüya ve bu tabir karşısında şaşkınlığa düşmüş, ağlamıştı.  O kadına ve iki çocuğa saygı göstere­rek yerinden kalktı onları  selamladı ve kendilerine gör­düğü rüyasını anlattı. Ardından büyük bir  arzu ve ihlas ile o iki çocuğu terbiye görevini üstlendi. Onların  yüksek ilmi ve ameli makamlara ulaşması hususunda büyük bir çaba  harcadı. Böylece o iki kardeş zamanının büyük alimlerinden ve  dahilerinden sayıldılar. Annesi Fatıma H. 385 yılında vefat ettiğinde  Seyit Razi 26 yaşındaydı. Seyit Razi gam ve hüzün dolu bir şiirinde  onun hak­kında şöyle demiştir: Bütün anneler senin gibi iyi olsaydı  çocukların babaya ihtiyacı kalmazdı.

     

  Büyük kardeşi Alem'ul-Hüda  Seyit Murteza Ali b. Hüseyin b. Musevi H. 355 yılında Bağdat'ta dünyaya  geldi. Şeyh Müfit ve diğer büyük alimlerden ders aldı. Böylece Şia ve  hatta kendi asrındaki alimlerin en büyüğü, mütekellimi ve fakihi oldu.

     

   Seyit Murteza akli ve nakli ilimlerde, fıkıh, usul, kelam, tefsir,  hadis, şiir ve edebiyat dalında çok çeşitli kitaplar kaleme almıştır.  Şeyh Tusi gibi bir çok büyük insan yetiştirmiştir. Aynı zamanda da  büyük bir şairdi ve şiir divanı iki cilt halinde basılıp  yayınlanmıştır. Seyit Murteza H. 436 yılında Bağdat'ta vefat etti.  Özetle Seyit Razi'nin ailesi İmamiye Şiasının dini ve ilmi bü­yük  aile­lerinden biri olmuştur. Soyu baba tarafından beş göbekten İmam  Musa Kazım (a.s)'a ve anne tarafından ise dört gö­bekten İmam Zeynul  Abidin (a.s)'a ulaşmaktadır.

     

Seyit Razi

     

  Seyit  Razi diye meşhur olan Muhammed Hüseyin Musevi Bağdadi, Seyit  Murtaza'nın doğumundan dört yıl sonra H. 359 yılında gözlerini dünyaya  açtı.

     

  Seyit Razi kendi asrının şairlerinden sayılıyordu.  Görüş sahipleri onu Ebu Talib soyunun en büyük şairi kabul etmişlerdir.  Seyit Razi dini ilimlerde bir çok kitaplar ve nefis eserler kaleme  almıştır. En meşhur eserlerinden biri olan Nehc'ul Belağa tarihe  geçmiş, ebedileşmiştir.

     

Seyit Razi Şii Ali Buye ve Abbasi  halifeleri tarafından zamanında büyük bir makam sayılan Seyit ve  Alevilerin başkanlığına tayin edilmişti. Aynı zamanda adliye  başkanlığına getirilmiş ve bütün İslam dünyasından gelen hacıların  başkanlığını üstlenmiştir. Bütün bu makamlar akıl ve tedbirinin yanı  sıra İslami ilimlerde de büyük bir üne sahip olan bu alimin sorumluğuna  verilmişti. Seyit Razi'nin vefatından sonra bu makamlar büyük kardeşi  Seyit Murtaza'ya verilmiştir.

     

  Seyit Razi Dar'ul İlm diye  bilinen bir okul kurarak, öğrencilerin bütün ihtiyaçlarını karşılıyor,  onlara aylık veriyordu. Büyük bir kütüphane kurmuş ve tam dona­nımlı  bir anbar tesis edip talebelerin her birine birer anahtar vermişti.  İsteyen herkes anbara gidiyor ve istediği her şeyi oradan alıyordu.  Dar'ul İlm medresesinin anbar sorumluluğunu ise coğrafya ilminde büyük  bir üne sahip olan Ebu Ahmet Abdusselam b. Hüseyin Basri'ye ver­mişti  ama, herkese anbardan istediğini alma hakkını da tanımıştı. Dar'ul İlm  medresesi Seyit Razi'den sonra bu kuruluş kardeşi Seyit Murteza  tarafından idare edildi. Seyit Razi'nin tesis ettiği Dar'ul İlm  medresesi, Hace Nizam'ul Mülk Tusi tarafından tesis edilen Nizamiye  medreselerinden yüz yıl önce tesis edil­miştir. Sonunda Seyit Razi  bütün bu kıvanç dolu hayat ve üstünlüklerden sonra çok çabuk gelen  ölüme yenik düştü ve 47 yaşında H. 408 yılında Bağdat'ta vefat etti.

     

   Salebi Yetimet'ud- Dehr kitabında şöyle yazmıştır: Şerif Razi on  yaşında şiir söylemeye başladı. Bugün de asrının en büyük şairi,  Irak'ın ileri gelenlerinin en soylusu, hasep ve nesebi bulunan şerafet  sahibi birisi, üstün bir edep apaçık bir fazilet ve bütün güzellikleri  haiz biridir.

     

  Seyit Razi'yi gençlik yıllarında gören Hatibi  Bağ­dadi Tarih-i Bağdat adlı kitabında çeşitli yerlerde onun adını  zikretmektedir. Örneğin vefat yılında (408) şöyle demiştir. Seyit Razi  büyük bir fazilet, edep ve ilim sahibiydi. Ahmet b. Amr b. Ruh şöyle  nakletmiştir: Seyit Razi çocukluk yıllarında Kur'an'ı öğrendi çok kısa  bir sürede Kur'an'ı hıfzetti.Sözlerine şöyle devam ediyordu: Seyit Razi  Kur'an'ın anlamı hususunda çok az bulunur eşşiz kitaplar yazmıştır.

     

   H. 598 yılında vefat eden İbn-i Cevzi'de Tarih'ul-Muntezem adlı  kitabında detaylı bir şekilde Seyit Razi'yi anmakta ve büyük  şahsiyetini överek şöyle demektedir: Seyit Razi fıkıh ilmi ve dini  farizeler hususunda büyük bir makama sahipti. Seyit Razi fazilet sahibi  bir bilgin, yazar, şair, temiz bir ruh sahibi, yüce bir himmet ehli ve  dinine çok sıkı bağlı bir insandı.

     

  İbn-i Ebil-Hadid ise Şerh-u  Nehc'ul-Belağa adlı kitabının önsözünde şöyle demektedir: Seyit Razi  edip bir bilgin ve söz ehli bir şairdi. Şiirleri oldukça bu güzel  uyumlu ve hoştu. Hiç kimseden ödül kabul etmezdi. Hatta babasının  ödülünü bile almamıştı. Bu da onun ruh şerafetini göstermeye  yeterlidir. Al-i Buye sultanları kendisine her ne kadar hediye vermek  istediyse de o asla ka­bul etmedi.

     

Seyit Razi ve Ebu İshak Sabi

     

   Ebu İshak Sabi Seyit Razi'nin çağdaşı olan güçlü bir yazardı.  Saltanatın bütün önemli mektupları onun kale­miyle yazılıyordu. Aynı  zamanda da büyük bir şairdi. Seyit Razi ile dost olmuş ve aralarında  karşılıklı olarak çeşitli mektup ve kasideler yazmışlardır. Sa'lebi ise  Seyit Razi ve Sabi arasında karşılıklı yazılan ilmi ve edebi mektupları  tam üç cilt halinde bir araya gelmiştir.

     

  Ebu İshak H. 384  yılında 91 yılında vefat ederken Seyit Razi onun mateminde yazılmış  olduğu kaside bir darb-ı mesel haline gelmiştir.

     

Şu tabutlarda kimi götürdüklerini bildin mi?

     

Gördün mü nasıl da meclis ışıkları sönüverdi?

        
Bağdat Şiileri Seyit Razi'yi kınayarak neden onun gibi kafir biri  hakkında böylesine kaside yazdığını sordular. Seyit Razi onlara şöyle  cevap verdi: Ben onun fazilet ve kemalini övdüm bedenini değil.     
     

   Seyit Razi o zamanlar henüz 25 yaşındaydı. Bu da onun üstün zekasını ve  nitelendirilmesi zor duygularını göstermektedir. O genç yaşında Ebu  İshak gibi yaşlı bi­riyle yazışıyor, Müslümanların başkanı olduğu halde  Müslüman olmayan birini ilim ve fazileti sebebiyle övüyor, vefatından  dolayı büyük bir üzüntü duyuyordu.

     

  Ebu İshak Kur'an-ı  ezberlemiş ve yazışmalarında Kur'an ayetlerine yer veren biriydi. Seyit  Razi 7 yıl sonra H. 393 yılında bir grup ile birlikte Bağdat Şunize  mezarlığından geçerken gözü Ebu İshak'ın mezarına ilişti ve ona hitaben  şu kasideyi okudu:

     

Eğer yanımdakiler senin yanında durmamı kınamasalardı

     

Yüksek bir sesle mezarını selamlardım ey Ebu İshak

     
       
SEYİT RAZİ
     
     

Seyit Razi ve Abbasi Halifeleri

     

   Abbasi Halifeleri de Emevi Halifeleri gibi İslami hilafeti gasb etmiş  kimselerdi. Onların çoğu hilafeti ele ge­çirdikten sonra Ehl-i Beyt ve  Seyyitlere karşı düşmanlık hususunda Emevilerden de kötü idi. Elbette  onlardan bir kaçını istisna olarak kabul etmek etmek gerekir. Seyit  Razi zamanında ya­şayan Ettayilillah ve Elkaimbillah adlı iki halife bu  istisna halifelerden idi.

     

  Seyit Murtaza ve Seyit Razi'nin bu  halife ile araları oldukça iyiydi. Ayrıca bu halifeler Haşimi soyundan  idiler ve Alevi Seyyitler ile kendilerini aynı soydan ka­bul  ediyorlardı. Hilafet sarayını eline geçiren Şii Al-i Buye sultanlarının  sultası sebebiyle de bu ilişkiler daha da güçlenmiş idi.

     

  Sözü  edilen halifeler de Al-i Buye sultanları gibi Seyit Murtaza ve Seyit  Razi'ye büyük bir ilgi duyuyorlardı. Onlara saygı gösterme hususunda  ellerinden geleni yapıyorlardı. Bu yüzden her iki kardeşin de iki  halife hakkında söylediği bu kasideler kendi divanlarında da yer  almıştır. Onlar halife ile kurdukları bu ilişki sayesinde Şia camiasını  korumayı amaçlıyorlardı. Halifeler ile şahsi bir alış verişleri yoktu.

     

Seyit Razi'nin Değerli Eseri Nehc'ül-belağa

     

   Daha önce de Nehc'ül-Belağa'nın Seyit Razi'nin ebedi eserlerinden biri  olduğundan söz etmiştik. Seyit Razi büyük bir edebiyatçı ve yüce bir  şair olup daha kırk yaşlarında iken H. 400 yılında bu değerli eseri  kaleme almıştır.

     

Seyit Razi o zamana kadar, Şii ve Sünni  âlimlerin kitaplarında yer alan müminlerin emiri Ali (a.s)'ın sözlerini  seçerek üç bölüm halinde bir araya topladı. Birinci bölümde hutbe ve  emirleri, ikinci bölümde kısa ve uzun mektupları, üçüncü bir bölümde  ise hikmet ve öğütleri yer almıştır.

     

  Seyit Razi oldukça güzel  bir tabirle Nehc'ül-Belağa'nın önsözünde şöyle demektedir: Dostlar  benden Emir'el-Mü'minin Ali (a.s)'ın hutbelerini, mektuplarını,  öğütlerini, hayat tarzını belirten ifadelerini bir araya getirmemi  istediler. Onlar bu esas üzere yazılacak bir kitabın fesahat ve belagat  açısından eşsiz bir eser olacağını dini ve dünyevi sayısız sözleri  barındıracağını biliyorlardı.

     

  Bu sözler başka hiçbir yerde  bulunmayacak, hiçbir ki­tapta görülmeyecekti. Müminlerin emiri Ali  (a.s) fesahat ve belagat açısından kaynak durumdadır. Belagat ondan  vücuda gelmiş, ondan türemiş ve kanunları ondan alınmıştır.

     

  Her  konuşmacı konuşmalarında ondan istifade etmiş, her güçlü hatip onun  sözlerinden güç almıştır. Buna rağ­men hiç kimse belagat ve fesahat  açısından ona ulaşa­mamıştır. Hz. Ali (a.s)'ın sözleri ilahi ilmin bir  örneğidir ve ondan Peygamber-i Ekrem (s. a. v)'in sözlerinin kokusu  gelmektedir.

     

  Seyit Razi bu kitabını Nehc'ül-Belağa olarak  adlandırmıştır, gerçekten de adıyla ayan söyleyen bir kitaptır. Bundan  daha iyi, daha çekici ve daha uygun bir isim hiç kimsenin aklına  gelmemiştir.

     

  H. 573 yılında vefat eden büyük fakih ve  mütekellim Kutbuddin Ravendi Şerh-i Nehc'ül-Belaga'nın sonlarında şöyle  diyor: Seyit Murtaza'nın kızı Nehc'ül-Belağa'yı amcası Seyit Razi'den  dinlemiştir. Yani Seyit Razi Nehc'ül-Belağa'yı kardeşinin kızına ders  olarak vermiş­tir. Onun Arapçayı çok iyi bildiğini ve  Nehc'ül-Belağa'daki derin anlamları kolayca anladığını görünce ona  başkalarına da ders verebilmesi için izin vermiştir. Oysa bu ders ve  izin o zamanlar ne erkekler ve ne de kadınlar arasında görülmemiş bir  şeydi.

     

  Bu da İslam toplumu için çok değerli bir anlam ifade  etmektedir. Bundan bin yıl önce Avrupa ortaçağ ka­ranlığında yaşarken  İslam'da ilmin ulaştığı yüce zirveye bakın. Bir kadın  Nehc'ül-Belağa'nın ilk ravisi olarak ta­rihe geçmektedir. Bundan da  ilginci Biyografi âlimlerinin yazdığına göre H. 548 yılında vefat eden  kardeşinin oğlu Bağdadi de Şiraz'da Seyit Murtaza'nın kızından  Nehc'ül-Belağa'yı rivayet etme hususunda izin alan birisiydi.

     

Nehc'ül-Belağa'nın Meşhur Şerhleri

     

   Şii ve Sünni alimlerin çoğu H. 6. asırdan günümüze Arapça veya Farsça  olarak Nehc'ül-Belağa'ya bir çok şerh yazmışlardır. Bunlar yaklaşık 350  şerh olup günümüzde de hala devam etmektedir.

     

  Zamanımızda en  meşhur olanı ise Ehl-i Sünnet âlimlerinden olan İbn-i Ebil Hadid'in  Şerh-u Nehc'ul-Belağa kitabıdır. İbn-i Ebil Hadid H. 655 veya 656  yılında Bağ­dat'ta vefat etmiştir. Bu değerli eserini son Abbasi  hali­fesi Mu'tasım'ın Şii veziri olan İmad'ud-Din İbn-i Alkame için 20  cilt halinde şerh etmiştir. Buna Nehc'ül-Belağa'nın en iyi şerhi olarak  kabul etmişlerdir. İkinci olarak da İbn-i Ebil Hadid'in çağdaşı olan  büyük Şii âlimi İbn-i Meysem Behrani'nin yazdığı şerhtir. Ayrıca da  Mı­sır el Ezher üniversitesinin reisi olan Muhammed Abduh'un yazdığı  şerhtir. Muhammed Abduh daha çok Nehc'ül-Belağa'nın zor kelimelerini  açıklamaya çalışmış ve çok da güzel bir önsöz yazmıştır. Ayrıca Mirza  Habibullah Hui de 14 cilt halinde Nehc'ül-Belağa'yı şerh etmiştir.

     

   Günümüz alimlerinden Hacı Şeyh Muhammed Taki Şuşteri de Behc'us-Sebağe  adında 14 cilt halinde Arapça olarak Nehc'ül-Belağa'yı şerh etmiştir.  Bu şerh araştırma, yenilik ve buluşlar açısından Nehc'ül-Belağa'nın  diğer şerhlerinden daha üstündür.

     

  Geçen çeyrek asırda İran'da  Nehc'ül-Belağa'nın yay­gın bir şöhret elde etmesine neden olan şey  Merhum Cevat Fazıl'ın yazdığı, Sohenan-i Ali adlı serbest bir uslub ile  yapılmış tercümedir. Nehc'ül-Belağa'nın bu tercümesi defalarca  basılmıştır. Ayrıca Merhum Seyit Ali Naki Feyz'ul-İslam'da  Nehc'ül-Belağa'yı tercüme ve özel bir şekilde şerh etmiştir.  Feyz'ul-İslam'ın bu tercüme ve şerhi diğer Farsça tercüme ve şerhlerden  daha meşhurdur. Bu güne kadar milyonlarca cilt basılmış ve satılmıştır.  Bu kitaptaki Merhum Hacı Tahir Hoşnivis-i Tebrizi'nin hattı da kitaba  ayrı bir güzellik katmıştır.

     

  Mısır'ın çağdaş alimlerinden,  el-Ezher üniversitesi mezunu, Lübnan'da yaşayan ve orada Üniversite  üstadlığı yapan doktor Suphi Salih'in Nehc'ül-Belağası da bu sa­hada  yapılmış son işlerden biridir. Nehc'ül-Belağa'yı bu vesileyle  evrenselleştirmiş ve özellikle Arapça bilenler arasında yaygın hale  getirmiştir. Süphi Salih'in Nehc'ül-Belağa'sı özel bir öneme sahiptir.  Yıllarca süren bu çalışması neticesinde Nehc'ül-Belağa için çok  kapsamlı bir fihrist hazırlamıştır. Hiç kimse onun kadar güzel ve derin  bir çalışma ortaya koyamamıştır.

     

Nehc'ül-Belağa'nın ve Şerhlerinin Vakfedilmesi

     

   Bir çok tarihi kaynaklarda ve dini kitapların fihristinde de görüldüğü  gibi bazı hayır sahiplerisürekli Nehc'ül-Belağa ve şerhlerinin nefis  hat nüshalarını bazı medreselere veya oradaki talebelere  vakfetmişlerdir. Kur'an'dan sonra bu tür vakfedilen kitapların başında  Nehc'ül-Belağa gelmektedir. Bu gerçekten de övülecek ve takdir edilecek  bir şeydir.

     

  Çünkü o zamanda hatta bu gün bile bir çok  medrese, mescit ve kütüphaneleri kitap alımı konusunda yeterli bir  bütçeye sahip değildir. Hayır sahiplerinin katkı ve yardımlarını  beklemektedir. Dolayısıyla ilim ehlinin Kur'an, Nehc'ül-Belağa,  Sahife-i Seccadiye ve şerhlerine olan ihtiyacını bilen hayır sahipleri  isteyen herkes faydalansın diye onu gerekli yerlere vakf ediyorlardı.  Böylece hem kitap­ları korunuyor ve hem de vakfedenler sevap  kazanıyorlardı.

     

  Özel bir geçmişe sahip olan Nehc'ül-Belağa'nın  nüshalarının çoğu bu vakfedilen nüshalardır. Bu da hayır sa­hiplerinin  dini eserleri koruma düşüncesinde ne kadar hassas ol­duklarını, İslami  kültür ve ilmin yayılması için çalıştıklarını göstermektedir. Bu  övülmesi gereken düşünce tarzının toplumumuzda da yaygın hale gelmesini  ümit ediyoruz.

NEHC'ÜL-BELÂĞA VE ŞİÎ DÜŞÜNCE

Nehc'ül Belâğa Bir Şaheserdir

NEHC’ÜL-BALAĞA’DA HİTABETİN ROLÜ

Nehc'ül Belağa’nın Şerhleri



Total Visit: 297
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.