| SEYF-İ FERGANİ 11- Seyf-i Fergânî: Mevlânâ Seyfuddîn Ebû’l-Mehâmid Muhammed el-Fergânî, VII/XIII. ve VIII/XIV. yüzyılların üstad şairlerinden olup şiirdeki üstün makamına rağmen dünyadan ilişiğini kesip kötülüklerden köşeye çekilmesi ve zamanın zalim ve bozguncu emirlerini övmekten kaçınması nedeniyle küçük bir şehir olan “Aksaray”ın hankahlarından birinde ismi kayıp bir halde vefat etti. İsminin Fars edebiyatı tarihinde kayıp olarak kalmasının nedeni, bu değerli şairin Anadolu’nun İlhânlıların ve acımasız Moğolların hakimiyeti altında fakirlik, perişanlık ve güvensizlik içinde olduğu ve buradaki şehirlerin İran ile bağlantısının zayıf olduğu bir zamanda dünyayı terk etmiş olmasıdır. Fergânî olarak meşhur olması, aslının ve dedelerinin Maveraunnehir Fergâna’sından olmasıdır. Doğum tarihi hakkında elde herhangi bir bilgi yoktur. Ancak şiirlerindeki bazı karineler, onun VII/XIII. yüzyılın ikinci yarısının ortalarından önce gençlik dönemi başlarını geride bıraktığı ve yetenekli bir şair olduğunu göstermektedir. Uzun sayılacak bir ömür geçirmiş, vefatı sırasında seksenin üzerinde bir yaşı vardı. Ölüm tarihini 705/1306 ile 749/1348 yılları arasında kabul etmek mümkündür. Seyf-i Fergânî, Sa’dî’ye karşı büyük ve tam bir saygı beslemiş, onunla yazışmalarda bulunmuştur. Bir süre Tebrîz bölgesinde de kalmış, Humâm-i Tebrîzî’nin şiiriyle tanışması da Tebrîz’de ikamet ettiği bu dönemde başlamıştır. Seyfuddîn-i Fergânî’den bir divan geriye kalmış olup kaside, gazel ve rubailerinden oluşan şiirlerinin toplamı 12 bin beytin üzerindedir. Görüldüğü kadarıyla şiirlerinin tamamını kendisi toplamış ve manzum dibace kısmında bu konuya işaret etmiştir. Seyf-i Fergânî’nin kasidelerinin konusu –ki onun Fars dilindeki maharetini gösterir–çoğunlukla Allah’a na’t, Resulün menkıbeleri, vaaz, öğüt, hakikat, zamanın uygunsuzluklarını eleştiri ve kendinden önceki Rûdekî, Hâkânî, Kemâluddîn İsmail, Sa’dî ve Humâm-i Tebrîzî gibi üstatlara karşılık ve cevap konularından oluşur. Çok kısa bir konu dışında hiçbir zaman kasideyi zamanın şahlarını, emirlerini ve vezirlerini övme hizmetinde kullanmamıştır. Bu şair, kasidelerinde zor redifleri seçerdi. Seyf-i Fergânî’nin divanındaki görüntüsü, riyazet ve Mücahedet dönemlerini geçirmiş ve zamanın şeyhleri arasına girmiş saf ve vareste bir sufi görüntüsüdür. Divanının yazarı Muhammed b. Ali Katib-i Aksarâyî de kendisinden “Seyyidu’l-Meşâyih ve’l-Muhakkikîn” diye söz eder. Fakat onun süluk ve Mücahedet dönemlerinin nerede ve zamanın hangi şeyhlerinin hizmetinde geçtiği bizim için açık değildir. Seyf-i Fergânî üslup olarak VI/XII. yüzyıldaki Horasan şairlerinden etkilenmiştir. Belki de bunun en büyük sebebi şairin Fergâna topraklarına ve Semerkand vilayetine bağlı oluşudur. Bu etki, terkiplere ilave olarak bazı müfredleri ve fiilleri kullanmasında da belli olmaktadır. Sadelik ve akıcılık onun sözünün en açık özelliklerindendir. Sözünde Arapça kavramlar azdır. Ancak kimi zaman Arapça terkipleri Farsça terkiplerle birlikte şiirlerinin bazısında kullanmış, kimi zaman da bir mısraı tamamen Arapça olarak getirmiştir. Şairin daha çok eğilim duyduğu gazelleri, tabii olarak vaazlar, sosyal eleştiriler ve irfanî hakikatlerin beyanı olup diğer şairlere de “bu paraya tapan köleler”i övmekten sakınmaları ve bir yetenekleri varsa gazel söylemeye, maşuku övmeye veya vaaz ve nasihate ayırma tavsiyesinde bulunur. Sosyal eksiklikleri açıklama, toplumdaki bozguncu sınıfların kötülüklerini ve şeytanlıklarını sayma ondan korkusuz ve kahraman bir pehlivan ortaya çıkarmış ve kendi döneminde böylesine açık, ciddi ve hezel ve mutayibeden uzak bir şekilde açıkça mücadele etmiş en büyük şairdir. Şair, kendi zamanının aşufte dünyasının hakkın ‘urvetu’l-vuskasına (Allah’ın sağlam ipine) sarılarak, İslamî öğretileri tam ve tamamen takip ederek ve Kur’anî hükümleri uygulayarak rahata ve huzura ereceğine inanırdı. Ehl-i Sünnet ve Hanefi mezhebine mensuptu. Aynı zamanda da Kerbela şehitlerinin mersiyesi üzerine şiir söyleyen en eski şairlerdendir. Aşağıdaki şiirler ona aittir: Gittin de senin adın dilimden gitmez, senin düşüncen yüreğimden ve ruhumdan gitmez. Gerçi sana ulaşma hadisi bizim haddimize değildir, ancak bu hadise dilim varmaz. Sen şahitsin gaib değil, zira senin hayalin endişe eden hatırımdan gitmez. Aşk derdinden ağlarım da durumun ne olduğunu söylemem, ki bu özür tüm beraberimdekilere gitmez. Senin dudağının zikrini çektim yıllarca ey dost, tatlılığı asla ağzımdan gitmez. Kendi visal meşrebinden bu susamış cana bir su ver de el ekmeğime gitmez. Kesin olarak bilirim ki ay katilimin yanağıdır, ey güzel senden başkasına inancım gitmez. Suyum gözden akar, uykum gözden olmuş, bu gelmez o ise gitmez. Seyf’ten sabır ve gönül gitti ve her an keder, çağırmadan gelir, kovsam da gitmez. * * * Ey ruhu toprak misaferihanesinin misafiri olan, kuşağını kuşanma zira toprağa yakışmazsın. Cennet mülkünde senin adın Süleyman, burada karınca gibi toprak mülkünde ne ev yaparsın. Ey karıncanın birikintilerini götürmek için bu toprak yığınları arasında fare gibi saklanmış olan. Ey basit dünya için ömrünü rüzgara salmış kişi toprağa karşılık cevheri su gibi harcama. |