Perşembe 19 Ekim 2017 - 03:09

الخميس ٢٩ محرّم ١٤٣٩

پنجشنبه ۲۷ مهر ۱۳۹۶ - ۰۴:۳۹

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

SENAİ

 

 Hekîm Ebû’l-mecd Mecdûd b. Adem Senâî, VI/XII. yüzyılın çok de­ğerli şa­irlerinden, yüce bir makama sahip ariflerinden ve Fars şiirinin ke­sin üstatla­rın­dandır. Lakap ve ismi birkaç şekilde yazılmış­tır. Fakat ken­disi yukarda aktar­dı­ğımız şekilde zikretmiş ve Hadîkatu’l- hakîka’da şöyle demiştir:

Her kim talip olmuşsa o Mecddir, onun ilacı Ebû’l-mecd sözünden­dir.

Şairler için sözden maksadımın, bundan önce ismimin Mecdûd ol­masıdır.

Onun çağdaşlarından da Hadîkatu’l-hakîka’nın dibacesini ya­zan Muhammed Ali er-Rikâ onu, “Ebû’l-mecd Mecdûd b. Adem es-Senâî” diye zikret­miştir. Bu işaretler de bazılarının yazmış olduğu Mecdeddîn ve Muhammed isimlerinin yanlış olduğunu ve onun doğru isminin tahrif edilmiş şekli olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır.

Senâî’nin Divan’ında, şairin bir başka adına işaret eden bazı beyitler de gö­rülmektedir. Yani bu beyitlerde şair kendisini “Hasan” diye niteler. Şu beyitte ol­duğu gibi:

Adaşlığıyla iyi olsun diye Kul Hasan Hâce Hasan’ın huzuruna gider.

Bundan dolayı da kimi araştırmacılar, adının aslında Hasan oldu­ğunu, daha sonraları “Mecdûd” diye değiştirdiğine inanır. Hadîka’da yer almış olan ve bizim  nakletmiş olduğumuz beyitlerde Mecdûd isminin sonradan alındığı ve onun bir lakabı ve unvanı oldu­ğuna yönelik kapalı ve şüpheli işaretlerdir.

Doğumu V/XI. yüzyıl ortalarında ya da ikinci yarısında Gazne’de ol­malı­dır. Şairlikte olgunlaştıktan sonra bu alanda ma­haret ve başarı elde edince zamanın adeti gereği sultanların sarayına yöneldi ve Gazneliler sa­rayına girerek bu devle­tin ileri gelen ünlü kişi­leri ile tanıştı. Senâî’nin Di­van’ında övmüş olduğu en eski sultan Mes‘ûd b. İbrahim’dir (492-508/1099-1114). Ondan sonrada Yemînu’d-devle Behrâmşah b. Mes‘ûd’un (511-552/1117-1157) Di­van’ında ve Hadîka’da zik­redildiğini görmekteyiz. Her halükarda Senâî, işin başında övgü ile ilgilenmiş ve saray şairlerinin içinde bu­lundukları şatafatlı ve debdebeli hayatı yaşamıştır. Fa­kat gerek­tiği gibi hayattan umduğunu bulamadı ve üstadane ve­rimli şiirlerinden bir na­sip alamadı. Cömert kimseler ve kendilerini övdüğü kişi­ler, arzusuna uy­gun bir cevabı gerektiği şekilde vermediler. Dertli ve muhtaç bir şe­kilde şiddetli bir ihtiyacın kollarına tutsak oldu. Nihayet aniden mut­luluk per­desi güzel yü­zünü gösterdi ve onu hırs karanlığından kur­tardı, hakkın ce­mali yü­zünü gül­dürdü. Hatta öyle ki dünyadan ve dün­yalık olandan elini çekti. İnsanlar­dan koptu zamanın iyilik ve kötülü­ğünden ve zekanın üs­tünlüğünden şüpheye düştü. Müstağni bir şair oldu. Behrâmşah onun üstünlüğünden dolayı kız karde­şini ona ver­mek istediyse de kabul etmedi. Bundan önce iki parça ekmek için aşa­ğılık cimrilerin yanına giden Senâî, mal toplamayı mekruh, hırsı da boş olarak sayı­yordu. Zamanın zorlu ko­şullarıyla elde etmiş olduğu bilgileri, öğ­retim ve irşad müzesinin eline verdi. Hankâh ehli onun bu hal değişikliği konu­sunda bir efsane söyler ve şairin tevhide yöneliş ve dünyadan uzaklaşmasının se­bebini “Lay-hâr” diye meşhur meczuplardan birinin kınaması ve iğneli konuş­ması oldu­ğuna inan­maktaydılar.[1] Bu hikayenin uydurulmasının sebebi, suluk ehli­nin, tari­kat erbabı­nın halinin değişmesinin her zaman nefis tesirinden ya da şeyh ve kutuplardan birinin nazarı ile olduğuna inanmalarıydı. Fakat şurası ke­sindir ki bu hal, Senâî’de onu kendi işinden alıkoyacak bir te­sirin sonucudur ve tüm fazilet, ilim, ince ve güçlü yapısına tahammül etmiş ol­duğu bir doyumsuz­luktur. Bu mana onun ilk zamanki şiirle­rinde yer yer görülmektedir. Ondaki ilim olgunluğu ona hakikat ale­minde rehberlik etti ve yer ve makam ehli kimselerin hafif meşreplik­lerine tahammül etmenin üstesinden geldi. Belki de bu işte Senâî’nin o dönem­lerde bir çok bölgede özellikle de doğu bölgelerinde dağılmış olan irfan yolunun salikleri ile olan muaşereti çok etkiliydi. Özellikle de Senâî, hızla Gazne’den çıktı ve Horâ­sân bölgesine gelip buradaki ilim ve irfan ehli çeşitli kimselerle bir arada bulundu. Gençlik döneminin birkaç yılını Belh, Serahs, Herât ve Nişâbûr şehirle­rinde geçirdi ve ga­liba Belh’te olduğu dönemlerde Kabe yolu kendi­sine göründü. Bunu aşağı­daki matla’da Kabe’ye duyduğu aşkı anlatan ka­side­sinde ifade etmek­tedir:

Yiğitlerle meydana doğru gitmemizin zamanı geldi. eyvandan dışarı bir yol bulup Keyvan’a (Satürn gezegeni) yol alma zamanı geldi.

Öyle anlaşılıyor ki Senâî, eşi, çocukları ve ailesiyle birlikte Horâ­sân’da yaşa­mış ve Hacca gittiği zaman anne ve babası hayatta idiler. Bundan do­layı da Senâî, Hacca giderken yaşlı değildi. Yine bu dönemdeyken irfanî düşün­celer ve dünya­dan uzaklaşıp kopma fikri onda kuvvet bulmuş, ebedî şarabın sar­hoşu ve “kendi varlığında fani” olmuştu.

Mekke yolculuğundan döndükten sonra, şair bir süre Belh’te yaşadı. Oradan Serahs, Merv ve Nişâbûr’a gitti. Her gittiği yerde ora­nın ilim bü­yükleri­nin ve ileri gelenlerinin sevinçli karşılamaları ve gö­zetimlerinin gölgesi altında bir süre ya­şadı. Nihayet 518/1124 yılları civarında Gazne’ye geri döndü.

Bu uzun süreli yolculuğun çok değerli anıları, Senâî’nin Horâ­sân’da söylemiş olduğu kaside ve şiirlerinde bir de Belh’te yazmış ol­duğu Kar-nâme-i Belh’te yer almaktadır. Senâî’inin yaşamında büyük bir etki mey­dana getiren ve kendisi için bu yolculukta hasıl olmuş olan daha önemli şey de onun özellikle Belh, Serahs ve Merv’deki din bü­yüklerinden bir ke­simle yapmış olduğu görüşmeler sonucu ken­disinde meydana gelen hal değişikliği ve meczubiyetidir. Bu görüşme ve irti­batla­rın etkisi ondan ge­riye kalmış şiirlerinde ve mektupla­rında açıkça görülmektedir.

Kimi hayat hikayesi yazan kimseler, Senâî’yi, Şeyh Ebû Yûsuf Yakûb-i Hemedânî’nin talebesi ve takipçisi olarak nitelemişlerdir. Ebû Yûsuf Hemedânî, uzun yıllar Horâsân’da yaşamış ve o bölgede büyük bir önem ve üne sahip olan tasavvuf şeyhlerinin büyüklerindendir. Daha çok Merv ve Herât’ta kalırdı. Galiba Senâî, buralarda onun huzu­runda bulunmuş ve onun üstün bereketinden yarar­lanmıştır.

Senâî, Gazne’ye döndükten sonra dünya ve dünyalıklardan uzaklaşıp kendi şiirlerini yazmaya devam etti ve Hadîkatu’l-Hakîka kitabını ta­mamlamaya ça­lıştı. Nihayet 535/1140 yılında vefat etti ve Gazne’de top­rağa verildi. Mezarı şu anda da yerinde durup havas ve avamın bir ziyaret yeri haline gelmiştir.

Senâî’nin Medih, zühdiyat, gazeliyat, kalenderiyat, rubaiyat ve mukatta‘attan oluşan Dîvân’ı elde mevcut olup birkaç kez basılmıştır. Senâî’nin kendisinin Dî­vân’ına yazmış olduğu giriş ve ondan geriye kalmış olan birkaç mektup, onun ne­sirde de güçlü biri olduğunu gös­termektedir. Dîvân’ı on üç bin beytin üzerinde­dir. Dîvân’ı dışında kendisinden birkaç mesnevisi daha kalmıştır:

1) Hadîkatu’l-Hakîka, İlahi-nâme olarak da adlandırılır. Bu man­zume, hafif bahrinde olup on bin beyitten oluşmaktadır. İrfanî, felsefî ve kelam konuları gibi değişik konuları ve ilahî konuları içer­mektedir.

2) Seyru’l-‘İbâd, hafif bahrinde yazılmış olup yedi bin beyittir. Bu ese­rinde insanın yaratılışından, nefsin ve aklın çeşitleri ve ahlakî konular ele alın­makta­dır.

3) Tarîku’t-Tahkîk de hafif bahrinde olup Hadîka ve Seyru’l-‘İbâd tar­zında yazılmıştır. Kar-nâme-i Belh, ‘Işk-nâme, ‘Akl-nâme ve Tecribetu’l-İlm gibi başka manzumeler de Senâî’den geriye kalmıştır ki di­ğer üç mesnevisi ile birlikte “Sitte-i Senâî” diye adlandırılır.

Senâî, hiç şüphesiz Fars dilinin en büyük şairlerinden biridir ve Fars şiiri üslubunun değişiminde, yenileşme ve değişmeyi meydana getirme nokta­sında etkin olan söz sahiplerindendir. Eserleri, kendisinden sonra gelen şairlerin sözle­rinde ve şiirlerinde mükemmel değişimlerin kaynağı olmuştur. Senâî’nin şiirle­rini ve eserlerini okurken okuyucu, iki tür söz üslubu ve iki dü­şünce sınıfıyla kar­şılaşmaktadır. Senâî’nin üslubunun ve düşüncesinin bu iki türlü­lüğü, onun ya­şamının iki merhalesi ile bağlantı­lıdır. Birinci merhalede Senâî, saray şairi ve gö­nül eğlendirme şairi olup dinar ve dirhem elde etmek için hiç kimseyi övmekten geri durmamış, elde ettiklerini de sema ve eğlence meclis­lerinde harcamıştır. Şaka yap­maktan, mizah­tan, hatta kimi zaman kendi üstadane sözlerinde çirkin ke­limeler kul­lanmaktan da sakınmamıştır. Bu dö­nemde Senâî’nin şiiri, her ne ka­dar üstadane, maharet ve letafete yakın ise de kendinden önceki ‘Unsurî, Ferruhî, Mes‘ûd-i Sa’d, özellikle de Ferruhî gibi üs­tatların üslu­bundan etkilen­miştir. Bu dönem kasidelerinde ince tegazzüller ve çekici teşbihler bulmak müm­kündür. Her ne kadar ilk dönem şiirleri­nin gene­linde ve taklit eserlerinde açıkça görülüyorsa da bununla bir­likte onun içinde bulunduğu bu dönemin sözlerinde üslup değişimin olgunlaştığına dair işaretler vardır ki bunlar taklit olmakla bir­likte onu kendinden önce­kilerden uzaklaştır­maktadır. Kesinlikle şairlerin di­linde ve düşüncelerinde meydana gelen zaman etkeni ve değişim ve aynı zamanda Senâî’nin bilim­sel derecesi, onun dönemin­deki diğer şairlerin eserlerinde de et­kili olduğu üzere ona da taklitle birlikte yeni kendine özgü bir üslupta öncülük et­mekteydi. Bu özgün üslubun kul­lanılmasına ve ortaya koyulmasına olan eğilim, şairin ruhsal bir teka­mülü ile birlikte gerçek­leşmeli ve kuvveden fiile geçmelidir. Bu durum gerçekleşmedi. Ancak şairin hal değişikliğinin ve manevî olgunluğu­nun dönemi olan yaşamının ikinci devresinde ger­çekleşebildi. Şair, bu devrede bir süre afak ve enfus seyrinde geçirmiş bir müddet Horâ­sân’ın ileri gelen insan­larıyla görüşmelerde bulunmuş, bir süre de bü­yük şeyhlerin önünde diz çöküp öğrencilik yapmıştır. Uzun bir zaman tefekkür ve düşünce içinde yaşamış ve kendi bilimsel temelini, bu yol­larla tekamüle erdirmiş yeni fikirler, dinî ve irfanî düşünceler edinmiş, bu arada da kendi yeni fikrî yapısının temelini ve yeni şa­irlik üslubunu ortaya koymuştur. Bunu da kendi değişik kasaid, gazeliyat, kalenderiyat ve terciatlarında göstermiş bu üslupla ta­nınmış ve meşhur olmuş­tur. Senâî’nin bu tür eserleri ve şiirleri, irfanî ve fel­sefî bilgi ve gerçeklerle, dinî düşünce, zühd, öğüt, terk ve güzel açıkla­malarla beyan edilmiş olan öğre­tici ör­neklerle doludur. Bu kasidelerde Senâî, Arapça kelime, hatta terkip ve ibareler kullanmaktan da fazla sakınmamıştır. Kendi sözünü ha­dis, ayet, aklî temsil ve istidlaller ile desteklemiş, maksadını açıklamak için onlar­dan yararlanmış, tü­mün­den haberdar olduğu zamanın çeşitli ilimle­rini geniş bir şekilde kul­lanmış ve söylediklerini bunlarla süslemiştir. Bundan dolayı da beyit­lerinin çoğu anlaşıl­ması zor olup şerh ve tefsire muhtaçtır.

Senâî’nin şiirde kullandığı bu üslup, Fars şiirinde büyük bir değişimin kay­nağı ve şairlerin sade şeylerden, normal tavsiflerden uzak durmaları­nın ve kendi üstatlıklarını ve maharetlerini göstermek amacıyla daha zor konulara yö­nelmele­rinin sebeplerinden biridir. Senâî’den sonra felsefî, irfanî, dinî ve öğüt konula­rına girmiş olan şa­irlerin çoğu, bu şairi ve onun eserlerini göz önünde bulun­durmuş, Hâkânî gibi kimileri de açıkça kendi­sini bu konuda Senâî’nin bir de­vamı olarak görmüş ve saymışlardır. Fakat Senâî’nin şiirlerindeki sö­zün sağlamlık ve düzenliliği, seçici kelimelerin ve yeni terkiplerin kulla­nımındaki dikkat ve dakik anlamların kullanılmış olması, öyle bir de­recededir ki kendisini taklit et­mek çok güçlü şairler için bile sorun çıkarmıştır.

Senâî, mesnevilerinde kasideden daha çok zor konulara ve la­fızlara ve çeşitli ilmî, felsefî, irfanî ve dinî konulara yönelmiştir. Bu açıdan da onun Seyru’l-‘İbâd, Tarîkatu’t-Tahkîk ve Hadîka’daki be­yitlerinin çoğu okuyu­cunun tam anlaması için geniş bir açıklamaya muhtaçtır.


 

 

[1] Bu hikaye şöyledir (Nefahâtu’l-uns, Hindistan baskısı, sayfa 538): “...Sultan Mahmûd Sebuk Tekîn (kesinlikle gazneli sultanlarından örneğin Mesud ya da Arslan gibi bir sul­tanın ismi bu efsanede kullanılmış olmalıydı) kış mevsiminde bazı küfür memleketlerini ele geçirmek üzere Gazne’den çıkmıştı ve Senâî, onun medhi konusunda bir kaside söy­lemişti. Ona ulaştırmak üzere gidiyordu, Gulhan kapısına ulaştı ki sorumluluk sınırlarını haddinden fazla aşmış ve Lay-hâr diye meşhur olmuş sürekli şarap içen meczuplardan ve mahbublardan biri oradaydı. Şöyle bir ses duydu: “kendi şarapçısına Sebuk Tekîn’in Mahmûdcuğunun körlüğüne bir kadeh kaldır da içelim” dedi. Saki, “Mahmûd, gazi bir adamdır ve İslam padişahıdır!” dedi. O, “çok sevimsiz bir adamcağızdır. Onun hükmü­nün altına giren şey onun hükmü altına girmez, nerede kaldı ki bir başka memleketi zabtetsin” dedi ve bir kadeh kaldırıp içti. Tekrar “şair Senâîciyin körlüğüne de bir kadeh kaldır” dedi. Saki , “Senâî, fazilet ehli ve ince yapılı bir adamdır” dedi. O, “şayet o ince yapılı biri olsaydı kendi işine yarayacak bir işle meşgul olurdu. Bir kağıt parçasına birkaç boş şey yazmış ki onun işine hiç yaramaz ve ne için yaratılmış olduğunu da bilmez” dedi. Senâî, bunu duyunca durumu değişti ve o sarhoş Lay-hâr’ın öğüdüne uyarak kendine geldi ve yola koyulup Suluk ile meşgul oldu”.

 

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.