Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 06:22

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۷:۵۲

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

SELMAN-İ SAVECİ

 

29- Selmân-i Sâvecî: Selmân-i Sâvecî olarak bilinen, Selmân mahlaslı Meliku’ş-Şu‘arâ Hâce Cemâluddîn Selmân b. Hâce Alâuddîn Muhammed, VIII/XIV. yüzyılın tanınmış şairlerindendir. 709/1309 yılı dolaylarında Sâve şehrinde tanınmış bir ailede dünyaya geldi. Babası Hâce Alâuddîn Muhammed Sâvecî, kalem ehli bir insandı ve siyakatta (söz ve yazı tarzı) yetenekliydi. Selmân’ın şiirde kendini göstermesi ve bu alanda ün kazanması, İlhânlılar döneminin sonlarında ve Giyâsuddîn Muhammed (ö.736/1336)’in vezirliği zamanında ilk ilimleri kazandıktan, divan adabını ve siyakat ilmini öğrendikten sonra olmuştur. Selmân, işin başında bu edebiyat sever veziri birkaç kez övdü. Onun Bedâyi‘u’l-Eshâr adlı ünlü kasidesi de bu ilimsever vezirin övgüsü üzerinedir. Şeyh Hasan-i İlekânî’nin saltanat bağımsızlığıyla birlikte 740/1340 yılından itibaren onun hizmetine girdi. Selmân’ın Şeyh Hasan’ın hizmetine nasıl girdiği konusunda tezkire yazarları bir hikaye zikretmişlerdir ki bunun uydurma olduğunda bir şüphe yoktur. Selmân, Şeyh Hasan-i İlekânî ve hanımı Dilşad Hâtûn ile birlikte Bağdat’a gitti ve oraya yerleşti. Ün kazandığı ve yaptığının revaç bulduğu dönem de bu şehirde geçti ve İlekânî Sarayı Meliku’ş-şu‘arâlığı makamına sahip oldu. Birkaç kasidede Şeyh Hasan ve hanımı Dilşâd Hâtûn’u övmüştür. Selmân’ı koruyan Dilşâd Hâtûn zama­nının geçmesi (755/1354) ve Şeyh Hasan’ın ölümünden (757/1356) sonra Selmân, Sultan Uveys-i İlekânî (757/1356-776/1374)’nin sarayına girdi. Saltanattan önce şairin ilim ve irşadının etkisi altına girmiş olan Sultan Uveys, Selmân’a yine kendi üstadı gözüyle bakardı. Şair de sultanın öv­güsü ve zaferlerinin kutluluğu üzerine değişik kasideler söyledi. Onun dö­neminde büyük bir saygı ve servet edindi. Selmân, Sultan Uveys’ten sonra yerine geçen oğlu Hüseyin (776/1374’dan 784/1382’e kadar)’i de birkaç kasidede övdü. Diğer övdükleri arasında Şah Mahmûd Muzafferî ve kar­deşi Şah Şuca’ Muzafferî’yi de zikretmek gerekir.

Selmân şiirlerinde memduhuyla birlikte çıktığı yolculuklar sonu­cunda gözünde ve ayağında meydana gelen ağrılarına da yer yer değin­miştir. VIII/XIV. yüzyıl şairleri arasından şairlik mesleğinden geniş bir şekilde yararlanma konusunda Selmân-i Sâvecî gibisi yoktur. Döneminin en gıpta edilen şairi olan Selmân, İlekânî padişahlarının sarayında sahip olduğu görev ve özel konumuna rağmen ömrünün sonunda Uveys’in em­riyle Rey ve Sâve sınırında kendisi için bir yer belirlendi. Bu yer, şairin uzlete çekilme ve padişahların sarayından hizmet etmekten uzaklaşma düşüncesi taşıdığı bir döneme denk geldi. Ancak görüldüğü kadarıyla in­zivaya çekilme ve köşesinde oturma lezzetinden faydalanamadı. Çünkü Sultan Uveys, ona saraydan uzaklaşıp uzlete çekilme ve köşede oturma izni vermedi. Galiba hayatının son yılını, o da Sultanın gazabına uğradı­ğından dolayı mecburi ve yoksulluk içinde bir inziva içinde geçirdi. Niha­yet 778/1376 yılı Safer ayının on ikisi Pazartesi akşam namazında hayata gözlerini yumdu. Vefat tarihi konusunda da tezkire yazarlarının çoğu ha­taya düşmüşlerdir.

Selmân’ın şiirlerinin toplamı kaside, gazel, kıta, terci’, terkib, rubai ve mesneviden oluşan on bir bin beyte ulaşmaktadır. Tüm bu şiir türlerinde ustaydı. Nitekim onun dönemindeki ve ondan sonraki söz eleştirmenleri bu gerçeği dile getirmişlerdir. Şîrâz’ın Lisânu’l-gayb’ı (Hâfız), onun şairli­ğinin derecesi konusunda şöyle der:

سر آمد فضلای زمانه دانی کيست      جمال ملت و دين خواجه جهان سلمان

(Zamanın faziletlilerinin başında gelenin kim olduğunu bilir misin? Millet ve dinin cemali, cihanın hocası Selmân’dır.)

Bununla birlikte bu şair kasidede daha güçlüydü ve zamanının padi­şahları ve büyüklerine övgü noktasında akıcı kasideler söyledi. Bu kasi­delerinde Menûçihrî, Senâî, Enverî, Hâkânî ve Zâhir gibi önceki üstatların kasidelerine cevap vermiş, önceki fasihlerin gençlik dönemlerindeki üslu­buyla maşukun tavsifi veya tabiatın güzelliği ile uğraşmış ve bunların tü­münün üstesinden en güzel şekilde gelmiştir. Genel olarak sözü sağlam, aynı zamanda akıcı, dili kasidelerinde akıcı ve anlaşılır, üslubu VI/XII. yüzyılın ve VII/XIII. yüzyıl başları kaside şairlerinin üslubuna yakındır. Onu gerçek anlamıyla Farsça kasidecilerin özellikle de övgü kasidecileri­nin sonuncusu olarak görmek mümkündür. Divanında Allah’a övgü, pey­gambere ve temiz imamlara na’t konusunda birkaç güzel kaside de göze çarpar.

Selmân’ın meşhur olmasının sebeplerinden birisi, gençlik döneminde söylediği Bedâyi‘u’l-Eshâr adlı sanatlı kasidedir. Selmân bu kasideyi Seyyid Zulfekâr-i Şirvânî ve Kıvâmî-yi Gencevî’yi taklit ederek Giyâsuddîn Muhammed’i övme üzerine söylemiştir. Kasidenin baş kısmında şöyle der: “Bu kaside, bedi’ sanatlarını, bahir usulünün açıklaması, zihaf ve şu­belerini açıklar. Nitekim atmış dört bahir ve yaklaşık yüz yirmi sanat ve altı devir olup on altı vezin ve bahirlerin tefkikini içerir. Bunların tümü bu kasidede yer almaktadır. Birkaç sanatlı kıta da yer almaktadır…”

Selmân gazelde de başarılı şairlerdendir. Onun sözünün açıklığı ve mazmun bulması, gazelde aşıkane ve arifane düşünceleri karıştırması VIII/XIV. yüzyılın en iyi gazelcileri arasına girmesine konu olmuştur. Hatta öyle ki bazı gazelleri Şîrâzlı Hâfız’ın gazellerine benzer. Bu iki usta şair, gazelde birbirine benzer güzel fasih bir dil ve anlam dolu mazmun­lara sahiptirler. Bundan başka Hâfız ile Selmân’ın kimi gazellerindeki ve­zin, kafiye ve mazmun birliği bizi, bu iki usta şairin mektuplaşma yoluyla birbirleriyle görüştükleri düşüncesine sürükler. Selmân’ın gazelleri kimi zaman Sa’dî ve Mevlânâ’nın gazellerine bir karşılık, kimi zaman da bazı konularda irfan tadı ve kalenderce bir yapı sergiler. Selmân’ın divanı dı­şında Cemşîd u Hurşîd ve Firâk-nâme adlarıyla iki mesnevisi de vardır. Cemşîd u Hurşîd, hezec-i müseddes-i maksur veya mahzuf bahriyle Çin Fağfurunun oğlu Cemşîd’in Rum Kayserinin kızı Hurşîd’e olan aşkını konu alır. 753/1352 yılında söylenmiştir. Hikayesi yeni bir hikayedir. Fi­râk-nâme ise mütekarib-i müseddes-i maksur veya mahzuf bahriyle dü­zenlenmiş bin beyitlik bir mesnevi olup Sultan Uveys ile Hâce Mercân’ın oğlu Bayramşah arasındaki muhabbet ve ayrılık ve onun 769/1367 yılında Gilân’da ölümünü konu alır. Bu manzumenin sonunda şair, Leyla ile Mecnûn, Vamık ile Azra, Şîrîn ile Ferhad gibi aşıkane yaşamlardaki ayrı­lıklardan söz etmiş ve Sultan Uveys’e bu yolla teselli vermiştir.

Aşağıdaki şiirler ondandır:

Yolumuz harabata ve yaşlı pirimizin tortusuna gider, bizim pirimiz­den başka tedbirimizin olduğunu kimse bilmez.

Toprağın özelliğini eksir altına çeviriyorsa ey saki şarap ver zira biz toprağız şarap ise iksirimizdir.

Bizler ezelden beridir sarhoşuz şimdiye dek ise aşığız, galiba bundan sonra şeklimiz değişmez.

Ben o özgür selvinin Hindusuna köleyim ki o yasemenin üzerine bi­zim yazdığımızı yazdı.

Ey seher rüzgarı eğer zülüflerinin ucundan geçecek olursan ona bi­zim gece iniltilerimizden sakın diye söyle.

İmdada yetişen gözyaşlarımızın suyu olmasaydı biz bir alemin gönlünün ateşiyle yanardık.

Ey zülüflerinin delisi olma diyen kişi, sabah rüzgarına zincirimizi kıpırdatmamasını söyle.

Bizden sana layık bir hizmetimiz olmadı, sen bizim kusurumuzu ba­ğışlamazsan eyvahlar bize.

Ben kendimi ona feda ederim demişsin ey Selman, bir an evvel, acele davran, zira gecikmemiz afettir.

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.