Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 06:16

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۷:۴۶

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

SADİ

 

10- Sa’dî: Muhakkık, Şeyh, İmâm, sözün meliki, söz sahiplerinin en olgunu Ebû Muhammed Müşereffuddîn (Şerefuddîn) Muslih b. Abdullah b. Müşerref es-Sa’dî eş-Şîrâzî, Firdevsî’den sonra Fars edebiyatı sema­sında parlamış olan, halen de parlayan en büyük şairdir. Bu büyük üsta­dın ismi, nesebi ve vefat tarihi noktasında yazarlar arasında görüş ayrılığı vardır. Bu görüş ayrılıklarının baş kaynağı Sa’dî’nin sahip olduğu eşsiz şöhret ve yüce adının havas ve avamdan olan herkesin ağzına düşmüş ol­masıdır. Ancak güvenilir kaynaklarda yapılan incelemelerden anlaşıldı­ğına göre, onun doğru adı ve nesebi yukarıda zikrettiğimiz şekildedir. “Sa’dî” mahlası, bu söz üstadının Sa’d b. Ebi Bekir b. Sa’d b. Zengî’ye olan bağlılığından dolayıdır. Doğum tarihini, Gulistân’da söylediği sözden ka­rine yoluyla 606/1209 yılı dolayında kabul etmek mümkündür. Şîrâz’da “din alimlerinden olan” bir ailede dünyaya geldi. Çocukluğunu babasının eğitimi altında geçirdi ve onun hidayet ve nasihatlerinden yararlandı. Fa­kat daha küçük yaşta yetim kaldı, görüldüğü kadarıyla da annesinin terbi­yesi altında yetişti. Edebî ve Şer‘î ilimlerin başlangıç kısmını Şîrâz’da öğ­rendi. Öğrenimini tamamlamak için Bağdat’a gitti ve bu şehirdeki meşhur Nizamiyye Medresesinde eğitimine devam etti. Ebû’l-Ferec b. el-Cevzî’nin torunu “el-Muhtesib” lakaplı Cemâluddîn Ebû’l-Ferec Abdurrahman Cevzî (656/1258 yılında öldürüldü)’nin hizmetine de bu şehirde girdi. Sa’dî, bu büyük insandan “mürebbi” ve “şeyh” diye söz eder. Elbette Sa’dî’nin şeyh ve mürebbiden amacı, kendisini tasavvufta değil de dinî ve Şer‘î ilimlerde eğitim süzgecinden geçiren kişi demektir. Görüldüğü kada­rıyla Sa’dî’nin yirmi dört, yirmi beş yaşları dolayında bu üstadın hizme­tine girmiş olması gerekir. Sa’dî’ye nispetle böylesi bir eğitim ve terbiye­nin nimeti, kendi zamanının pirlerinden birkaç kişi için bu cümleden ola­rak Şihâbuddîn Ebû Hafs Ömer b. Muhammed Suhreverdî (ö.632/1234) için hasıl olmuş ve Sa’dî, onun hizmetinde bulunup yanında ikamet et­mekten ve arifane sözlerini dinlemekten nasibini almıştır. Sa’dî, ariflerin görüşlerini kazanmak ve terbiyelerini kabul etmek noktasında bir tek Pîr ve muradla yetinmemiş aksine bunların bir kısmına bağlanmış ve onlar­dan feyizler almıştır. Onların gerçek bir müridi, tabisi ve memuru gibi olmamasıyla birlikte onlarla sohbet ve bağlılık yoluyla sözlerinden ve gö­rüşlerinden yararlanmış ve normal olarak bir takım görüşlerini de kabul etmiştir. Fakat Devletşah ve Hidâyet’in Sa’dî’yi Şeyh Abdulkadir-i Geylânî (ö.561/1166)’nin müridi olarak yazmış olmaları açık bir yanlıştır.

Sa’dî, Bağdat’taki öğrenim yıllarından ve zamanın en büyük müderris ve şeyhlerinin derslerinden yararlandıktan sonra Hicaz, Şam, Lübnan ve Rum tarafına yaptığı uzun yolculuklarına başladı. Kendi işaret ettiğine göre, alemin ötelerine gitti ve herkesle gün geçirdi. Her köşede bir fayda buldu, her harmandan bir başak aldı. 620/1223-621/1224 yılları civa­rında başlayan bu yolculuklar, 655/1257 yılı civarında Şîrâz’a geri dönü­şüyle sona erdi. Şîrâz’a dönüşünde Sa’dî, Sa’d b. Ebi Bekir b. Sa’d b. Zengî’nin yakınları arasına girdi. Ancak Salgurluların sarayına intisap etmiş olmasına, bu hanedanın padişahlarını methetmesine ve zamanın büyük insanlarından bir kısmını övmesine rağmen asla bir saray şairi ol­madı. Aksine hayatını özgürce irşad ve halka hizmetle geçirdi. Ondan sonra da ömrünü Şîrâz’da kasideler, gazeller nazmedip çeşitli risalelerini yazarak, belki de vaaz ve zikirle geçerdi. Bir kere de Mekke’ye yolculuk yaptı ve Tebrîz yoluyla Şîrâz’a döndü. Şemsuddîn Sâhibdîvân ve kardeşi ‘Atâ Melik Cuveynî ile görüşmesi de bu yolculuk sırasındadır. Sa’dî’nin vefatı kaynaklarda birkaç şekilde yazılmıştır. Ancak 690/1290 yılının Zil­hicce ayı gerçeğe daha yakındır.

Sa’dî, daha hayattayken Anadolu’dan Hindistan’a kadar çeşitli ülke­lerdeki Fars bilimcileri arasında büyük bir ün kazanmış şairlerdendir. Emir Husrev-i Dihlevî ve Hasan-i Dihlevî gazellerinde Sa’dî’yi takip et­mişlerdir. Seyfuddîn Muhammed Fergânî, şiirlerini büyük söz üstadının huzuruna göndermesinden dolayı kendisini şöyle eleştirmiştir:

Parlaklığının çokluğundan dolayı gönlüme bu mana gelmedi, zira çukur suyunu Kevser havuzuna doğru göndermek mümkün değil.

Parlaklığından ben ateşteki demirdim, paslı demiri altın potasına göndermek cahillikten olduğunu bilemedim.

Senin su gibi tabiatının önünde şiirimi söylemenin hikayesi Zer­düşt’ün ateşkedesine kül göndermek gibidir.

Öylesine bir cevhere böyle bir şiir götürmek örümceklerin yaptığını altın işleyenlere göndermek gibidir…

Sa’dî, daha çok Salgur Atabeklerini, vezir ve valilerini, Farsın büyük yetkililerini ve kendi zamanının diğer birkaç büyük şahsiyetini övmüştür. Salgurlular arasından onun en çok övdüğü kişi Sa’d b. Zengî (623/1226-658/1259)’nin oğlu Atabek Muzaferuddîn Ebû Bekir’dir. Bûstân veya Sa’dî-nâme adlı eserini de ona sundu. Sa’dî’nin bir diğer memduhu –ki şair, hakikatte ona bağlıdır –on iki günden daha fazla Atabeylik unvanı taşımamış olan Sa’d b. Ebû Bekir (ö.658/1259)’dir. Sa’dî, Gulistân’ı 656/1258 yılında ona sundu. İsmini Bûstân’ın mukaddimesinde, bazı ka­sidelerinde ve onun ölümü nedeniyle söylediği iki müessir mersiyede zik­retmiştir.

Sa’dî’nin diğer memduhları arasında Şemsuddîn Sâhibdîvân ve kar­deşi Alâuddîn ‘Atâ Melik Cuveynî, herkesten daha çok onun övgüsüne konu olmuşlardır. Üstadın onların methi konusunda zengin kasideleri, o iki büyüğün de üstad hakkında övgüleri ve saygınlıkları vardır. Şeyhin di­vanının Arapça ve Farsça kıtalarını içeren ve çoğunlukla Sâhibdîvân-i Cuveynî’nin övgüsü için söylemiş olduğu bir bölümü onun adıyla Sahibiyye diye isimlendirilmiştir. Bu isimlendirmenin şairin kendisi ta­rafından verilmiş olması uzak bir ihtimal değildir.

Sa’dî’nin eserleri, manzum ve mensur olmak üzere iki gruba ayrılır. Onun mensur eserleri hakkında daha sonra yeri geldiğinde söz edilecek­tir. Sa’dî’nin manzum eserlerinin başında Fars şiirinin tartışmasız şahe­serlerinden olan eski nüshalarda Sa’dî-nâme külliyatı olarak adlandırılan fakat daha sonraları Bûstân diye ün kazanmış eserdir. Hangi tarihte ya­zımına başlandığı tam bilinmeyen bu manzume, 655/1257 yılında sona ermiştir. Ahlak, terbiye, vaaz ve tahkik konularını içerir. On bölümden oluşan eserin bölüm başlıkları şöyledir: Adalet, ihsan, aşk, tevazu, rıza, zikir, terbiye, şükür, tevbe, münacat ve Hatm-i kitab. Sa’dî’nin ikinci kı­sım manzum eserleri Arapça kasidelerinden oluşan şiirleridir. Bunlar, yedi yüz beytin biraz altında olup lirik anlamlar, övgü ve nasihat konula­rını içermektedir. Bir kaside de el-Musta’sım Billah’ın mersiyesi üzerine­dir. Üçüncü kısım, vaaz, nasihat, tevhid, şahların ve büyüklerin methi hakkında söylenmiş olan Farsça kasidelerdir. Dördüncü kısım, el-Mu’tasım, Ebû Bekir b. Sa’d b. Zengî, Sa’d b. Ebû Bekir, Emir Fahruddîn Ebi Bekir ve İzzuddîn Ahmed b. Yusuf’un mersiyeleri konusunda söylediği birkaç kasidesinden ve Atabek Sa’d b. Ebi Bekir’in mersiyesi üzerine söy­lediği etkili bir terci-i benden oluşan mersiyeleridir. Beşinci kısım, Sa’dî’nin Mulema‘ât, Müsellesât, Terci‘ât, Tayyibât, Bedayi’, Havatim ve Gazel-i Kadim’den oluşan gazelleridir. Altıncı kısım, adı geçen Sahibiyye’dir. Yedinci kısım, Habisât olup bunlar, hezel şiirlerinden iki tatlı eleştirel mesnevi ve kırıcı olmayan aksine manzum güzellikler taşı­yan birkaç gazel, kıta ve rubailerinden oluşan mecmuadır.

Sa’dî’nin eserlerini kendisinden sonra ilk toplayanın kim olduğu bi­linmemektedir. Fakat şeyhin kendi eserlerini kendisinin toplayıp düzen­lediği kesindir. Sa’dî’nin eserlerinin külliyatını toplayan en ünlü kişi Ali b. Ahmed b. Ebi Bekir Bîsutûn olup buna göre, gazellerin diziliş şekli beyit­lerin sonunda yer alan harfe göredir. Külliyatın fihristi de onun tarafın­dan yapılmıştır. Ancak Bîsutûn’un mukaddimesinden anlaşılan kendisi şeyhin eserlerini yeniden düzenlemeye başlamazdan önce bir başka der­leyici bu işi yapmıştır.

Sa’dî’nin hayatında kazanmış olduğu ün, ölümünden sonra eşsiz bir hızla arttı ve çok kısa bir zaman içinde Fars dilinin en iyi şairi unvanını aldı veya onların en büyüklerinden ve en iyilerinden biri olarak tanındı. Sözleri, Fars diliyle okuyup yazan fesahat ve belagat sahiplerinin mihenk taşı oldu. Sa’dî’nin önemi ve ünü üzerinde taşıdığı birkaç özellikten kay­naklanmaktadır. Birincisi, Sa’dî sahip olduğu açık dili ve mucizevî beya­nını sadece medih veya aşıkane duyguları beyan etmeye vakfetmedi, ak­sine daha çok onu her türün hizmetine sundu ve insanoğlunun mutluluğu yolunda kullandı. İkincisi onun dünya görmüş, zamanın soğuğunu ve sı­caklığını tatmış ve bilgi sahibi bir yazar ve şair olmasıdır. Üçüncüsü, sı­cak, nazik ve ince sözünü gönle hoş gelen hikaye ve atasözleriyle birlikte anlatmasıdır. Dördüncüsü, medih ve gazelde yeni ve taze bir üslup ve yol geliştirmesidir. Beşincisi de vaaz, hikmet ve halkı hi­dayet yanında şakacı, latife ve şirin sözlü bir şair olup okuyucu ister istemez ona cezb olur. Bunların hepsinden daha üstün olanı Sa’dî’nin sözdeki fesahat ve akıcılı­ğının, gerçekten onu “Sa’dî-yi Ahiru’z-zaman”  [1] un­vanına layık biri kılacak noktada olmasıdır. O, önceki üstatların sade ve fasih dilini ihya edebildi ve VI/XII. yüzyıl ikinci yarısının ve VII/XIII. yüzyılda Fars dilinin boy­nuna yapışan tekellüf zincirinden kurtarabilmiş ve Rûdekî, Dakîkî, Ferruhî ve Firdevsî’den sonra git gide şartlanma, ibham ve anlam tekra­rına bulaşan ve muğlak, zor, kimi zaman da güzel zevkten uzak lafızlarla karışmış Fars şiirini Firdevsî’nin ulaştırdığı kemal, güzellik, yücelik, par­laklık, lütuf ve gönül çelicilik derecesine ulaştırabildi. Sa’dî, bu hareket ve ilk fesahat sahiplerinin üslubuna geri dönüşte haki­katte onların söyle­diklerinin zahirine değil yaptıklarının esasına ve teme­line yöneldi. Bu açıdan Sa’dî şiirde, nesirde de olduğu gibi yeni bir üsluba sahiptir. Bu üslup da çok yeni ve latif anlam ve mazmunların kullanılması ve sade, akıcı ve kolay lafızlardaki yaratıcılığıdır ki aynı zamanda tüm fe­sahat şartlarını en üst derecede barındırmaktadır. Sa’dî, Arap edebiya­tında, Şer‘î ve dinî ilimlerde yeterli bir derinliğe sahip olmasına rağmen hiçbir zaman Farsçayı garip Arapça lafızlara feda etmedi. Öyle ki kullan­mış ol­duğu Arapça kelimelerin tamamı Fars dilinde sık sık kullanılan, yaygın olan ve gayet iyi anlaşılan kelimeler türündendir. Anlaşılması zor Arapça kavram ve terkipleri kullanma noktasında aşırılık göstermiş olan VI/XII. ve VII/XIII. yüzyıl şairlerinin üslubu Sa’dî’nin şiir ve nesrinde düzgün ve doğru bir hal aldı. Fars dili yolunda yürüyen kimseler, Sa’dî’nin şiirinin tasavvufî yönü noktasında onun divanını “şiirin tuzluğu”[2] diye nite­lemişler­dir. Gerçekten de bu ifade yerinde, doğru ve ona yakışır bir söz­dür. Zira gerçek olarak Sa’dî’nin şiiri hep “tuz”, “lezzet”, “tatlılık” ve “le­tafet”tir.

Aşağıdaki şiirler ona aittir:

Geldin vah ki ne istekli ve perişandım ben, yanımdan gittiğin ana dek ruhsuz bir yüzdüm ben.

Sensiz gül bahçesi kenarında bir gece olsun uyumadım,

Kavuşma ümidi beni an be an diri tutardı, yoksa senden uzakta hic­ran ölüsü olurdum.

Sana dayanmakla mihnet ateşinde tıpkı Halil gibi sanki lale ve rey­han bahçesindeydim.

Sabah vakti nefesim senin azıcık bir kokunu alır diye tüm gece boyu seher vakti öten kuşu beklerdim.

Sa’di, senin ayrılığının sıkıntısından tüm gün şunu söylerdi: sözünü tutmadın ve ben hala sözümdeydim.

*              *              *

Duydum ki bir bayram günü sabaha karşı Bayezid hamamdan çıkı­yordu.

Hiç haberi yokken birisi bir kova  külü saraydan başına döküverdi.

Saçı, sarığı kirlenmiş bir halde elini yüzüne sürüp şükür etti:

“Ey nefsim, ben ateşe layıkım, biraz kül için yüzümü ekşitir miyim?”

Büyükler kendilerine iltifat etmezlerdi, kendini görenden Allah’ı görmeyi bekleme.

*              *              *

Köpeğin biri bir yörüğün ayağını ısırdı, sanki dişinden zehir damlar gibi bir kızgınlıkla ısırdı.

O gece acıdan dolayı o zavallının gözünü uyku tutmadı, çadırında küçük bir kızı vardı.

Babasına kızıp bağırıyordu: “senin de keskin dişin yok muydu?”

Günboyu ağlayıp inleyen adamcağız güldü ve “ey gönlümün nuru yavrucuğum,

Benim büyük bir saltanatım olmakla birlikte amacım ve dişlerimi kullanmakta geç kaldım.

Başıma kılıç dayasalar dahi dişimi köpeğin ayağına götüremezdim.

Soysuzlara karşı soysuzluk etmek mümkündür. Ancak insan olanın elinden köpeklik gelmez.

*              *              *

Sarhoşun biri koltuğunda bir kopuz tutuyordu, gece vakti bunu bir ağabeydin kafasında parçaladı.

Sabah olunca o temiz kalpli adam bu taş yürekliye bir avuç gümüş para götürdü.

Dün gece mazeretin vardı ve sarhoştun, bu yüzden senin kopuzun benim de kafam kırıldı.

Benim yaram iyileşti, korkulacak bir şeyim kalmadı, seninkiyse gü­müş para olmadan iyileşmeyecek.

Allah dostları halktan çok cefa gördükleri için hep baş üstündedirler.

 


 

[1] Herkes kendi zamanında vardı,   ben, son zamanın Sa’di’siyim.

هرکس بزمان خويش بودند     من سعدی آخر الزمانم

[2] Tezkiretu’ş-şu‘arâ, s.233.

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.