Salı 7 Şubat 2012 - 04:33

الثلاثاء ١٥ ربيع الأول ١٤٣٣

سه شنبه ۱۸ بهمن ۱۳۹۰ - ۰۶:۰۳

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       
                           
Rehber'in, Hz. Ali'nin Şehadet Yıldönümündeki Cuma Hutbesi
                                                                                   
12/07/2001
Birinci hutbe:             

بسم‌اللَّه‌الرّحمن‌الرّحيم
                الحمدللَّه  ربّ العالمين. نحمده و نستعينه و نستغفره و نتوكّل عليه و نصلّى و نسلّم  على حبيبه و نجيبه و خيرته فى خلقه سيّدنا و نبيّنا ابى‌القاسم المصطفى  محمّد و على آله الأطيبين الأطهرين المنتجبين، سيّما بقيّةاللَّه فى  الأرضين و صلّ على ائمّة المسلمين و حماة المستضعفين و هداة المؤمنين. قال  اللَّه تعالى فى محكم كتابه: «و من النّاس من يشرى نفسه ابتغاء مرضات  اللَّه واللَّه رؤوف بالعباد

             

Bugün Emirül Müminin  Hz. Ali (S)'in şehadetinin yıl dönümü ve muttakilerin o büyük önderinin  makamının azametini anımsatan gündür. En başta hem kendimi, hem siz  değerli namaz ehlini ve tüm dinleyicileri takvaya riayete davet  ediyorum. Eğer Hz. Ali'nin hepimizin imamı olmasını istiyorsak en başta  mümin ve muttaki olmalıyız, çünkü o, İmamül Muttakin ve Emirül  Müminin'dir.
                O büyük insanla ilgili olarak unutulmayacak şey, geniş  İslam topraklarında Hz. Ali'nin kısa iktidarı döneminde sergilediği ve  tarihte ebedileşen üstün pratik ve davranışlarıydı. O büyük insanın  manevi konumu ve kişisel davranış özellikleri bir kenara, -ki eğer  kitaplara müracaat edecek olursanız emirülmümininin seçkin davranış ve  eylemleri hakkında bir çok şey göreceksiniz- onun ilmi, takvası,  cesareti, İslam dinine verdiği önceliği ve benzeri özellikleri  gerçekten de saymakla bitecek gibi değildir ve hepsi birer harikulade  ve ilginç şeyler olup her biri parlayan birer güneş gibidir, ama bence  tüm bunların üstünde gelen şey, o büyük insanın iktidarındaki  siyeridir. Esas sınanmamız gereken alan da budur işte. Düşünün iktidar  Hz. Ali'nin elinde olsun, hem de öylesine büyük bir hükümetteki bu  eşsiz ve enteresan davranışları bizim için örnek olmalıdır. Hz. Ali'yi  bu hükümet davranışı ile tanıyanların, onun iktidarının kısa  sürmesinden esef duymalarının sebebi şudur ki eğer bu yöntem uzun  yıllar sürseydi belki de tarihin akışı değişecekti. Eğer bu örnek  sürseydi ve bir kaç yıl için halkın iradesine teslim edilseydi, belki  de beşeriyetin kaderi değişecek ve fesad, para, şehvet, zorbalık ve  insafsızlık temellerine dayalı güçler, -ki tarih boyunca dünyada  görüldü ve beşeriyetin kaderini karanlığa gömdüler- ortaya  çıkmayacaklardı. Şimdi ise bu model bizim karşımızdadır. Benim  dikkatimi çeken en önemli konu, bu gün bizlerin İslam Cumhuriyeti  nizamında kendimizi mümkün mertebe bu modele yaklaştırmamızdır. Eğer  böyle olursa bizim İran toplumumuz ve onun sonucu olarak tüm İslam  dünyası ve tüm beşeriyet camiası bizim hükümetimizden faydalanacaktır.  Bizim tüm çabalarımızın kendimizi bu modele yakınlaştırmanın üzerinde  odaklanması gerekir.
                İmam Ali'nin hükümeti adaleti ikame etmek,  mazlumu desteklemek, zalimle mücadele etmek ve her türlü şartlar  altında hakkı savunmak açısından izlenmesi gereken bir modeldir. Bu  model eskimez de ve tüm ilmi ve sosyal şartlarda insanların mutluluk ve  saadeti için model olabilir. Biz o dönemin idari yöntemlerini taklid  etmek istemiyoruz veya bu yöntemlerin zamanla değiştiğini ve örneğin  her gün yeni bir yöntem ortaya çıktığından bahsetmek istemiyoruz. Biz  bu hükümetin ebediyen yaşayacak olan tutumunu izlemek istiyoruz.  Mazlumu savunmak her zaman parlak bir noktadır. Zalimle uzlaşmamak,  zorbadan ve zenginden rüşvet kabul etmemek, hakikati ayaklar altına  almamak, dünyada asla eskimeyen değerlerdir. Her türlü şartlar altında  tüm bunlar birer daimi değer sayılır. Biz bunları izlemeliyiz. İlke,  bunlardı. Eğer ilkeci hükümetten söz ediyorsak bunun anlamı işte bu tür  değerlere sadık kalmaktır. Zaten dünyanın zorbaları ve kabadayıları da  bizim bu ilkelere bağlı kalmamızdan rahatsızdır. Onlar neden İran İslam  Cumhuriyeti mazlum Filistin milletini destekliyor veya Afganistan  halkını savunuyor veya neden dünyanın falanca zorba devleti ile  uzlaşmıyor, diye rahatsızdır. Eğer sizler köktencilik veya  fundamentalizm sözcüklerinin bu milletin düşmanlarının dilinden bir  küfürmüş gibi düşmediğini görüyorsanız bunun içindir.
                Bu ilkeler,  dünya zorbaları ve kabadayılarının zarar gördüğü ve bu yüzden karşı  çıktığı şeylerdir. O günlerde de Ali, bu ilkeler için savaştı. Bizim  hükümetimizin de çabaları bu yönde olmalıdır.
                Tabi birileri çıkıp da  neden bu konuları halka anlatıyorsunuz, diye sorabilir, gidin bunlara  genelge olarak yetkililere tebliğ edin veya gidin yetkililere nasihat  edin de diyebilir. Evvela tüm bunlar genelgelerle veya emir vermekle  olmuyor. Bunlar iman ve inançla ve bir gerçeğe gönül vermekle ve  imandan kaynaklanan demirden irade ve azimle olur. Tabi genelge olması  gereken şeyleri de genelge yapıyoruz, emir verilmesi gerekenleri de  öyle. Yetkililere emir veriyoruz. Ama emretmek veya genelge yayınlamak  her şeyi çözmüyor. Yetkililere nasihat de ediyoruz, ama bu da yeterli  değil. Bu gerçekler toplumda birer örf ve adet şeklini almalı ve  toplumun taleplerini oluşturmalıdır. İslam Cumhuriyeti nizamında  insanlar yetkililerden zalim ve fasıklarla mücadele etmesini  istemelidir. Toplumun bir hükümdar veya bir yetkiliyi benimseme kriteri  bu tür şeyler olmalıdır. Zulümle mücadele, zalimle uzlaşmamak,  zorbalara karşı teslim olmamak, insanların ve insanlığın kerametini  korumak, hakkı elde etmeye çalışmak hangi şekilde ve çerçevede olursa  olsun, bunlar kriterler olmalıdır. Ben bunları halkın huzurunda gündeme  getiriyorum, nitekim Ali de halka hitaben aynı şeyleri söylüyordu. O  büyük insanın mektupları gerçi belli şahıslara hitaben yazılmıştı,  lakin tüm insanlar haberdar olurdu. Hutbeler de zaten halkın huzurunda  okunurdu.
                Hükümetinin başlarında Emirül Müminin beytülmalın  dağıtımında tüm insanlara eşit davrandı. Çünkü Ali'den önce hemen hemen  20 yıllık bir süre için İslam'da şöyle bir adet yerleşmişti ki bazı  insanlar İslam dinine daha önce inandığı için veya muhacir veya  ensardan olduğu için başkalarına üstün tutulurdu. Beytülmalda biriken  paralar, -ki savaş ganimetleri veya zekatlardan toplanmıştı-  paylaştırıldığında kişi başına dağıtılırdı. O dönemin mali geleneği  öyle idi ve bu günkü dünyamızın kamu kurumları gibi değildi. O dönemde  bazılarına daha fazla vermek adet olmuştu. Hz. Ali İslam devletinin  başına geçtiğinde şöyle dedi: ‘Hayır, kim daha dindar ve daha mümin ise  Allah mükafatını verir. Kim daha fazla gücü varsa, hayatında daha fazla  çaba harcar ve eğer mal peşinde ise mal kazanır. Ancak ben beytülmalı  eşit olarak dağıtacağım.'
                Bazıları geldi ve nasihat etmeye başladı  ve şöyle dediler: ‘Ey Emirülmüminin, bu iş sizin yenilginize sebep olur  ve bazılarını sizin karşınızda durmaya zorlar.' Hz. Ali şöyle karşılık  verdi:

             

اتأمرونى ان اطلب النّصر بالجور فيمن ولّيت عليه من اهل الاسلام واللَّه لا اطور به ما سمر سمير و ما ام نجم

             

Siz  benden hükümetimde zaferi zulümle elde etmemi mi istiyorsunuz? Evet,  ben galip olacağım da bazıları karşı çıkmayacak. Ama ben bu zaferi  istemiyorum. Eğer Emirül Müminin'e zulümle destek verilecekse Emirül  Müminin bunu istememektedir. Ben asla böyle bir şey yapmam.
                Bir başka yerde Osman Bin Hanif'e yazdığı ünlü bir mektubunda şöyle buyuruyor:

             

الا و انّ لكلّ مأموم اماما، يقتدى به و يستضى‌ءُ بنور علمه

             

Herkesin bir imamı vardır ki onun ilminden ve nurundan yararlanması ve onu izlemesi gerekir.
                Daha sonra şöyle diyor:

             

الا و انّ امامكم قد اكتفى من دنياه بطمريه و من طعمه بقرصيه

             

Emirül  Müminin o dönemin en fakir insanları kadar olan yiyeceğini ve  elbiselerini gündeme getirerek şöyle diyor: Ben ki sizin imamınızım  böyle yaşıyorum.
                Osman Bin Hanif'e şöyle diyor: Siz benim gibi yaşayamazsınız, yani bunu kimse de beklemiyor zaten.

             

ولكن اعينونى بورع و اجتهاد

             

Ama  günahtan sakının ve bu mevkiye ulaşmak için çaba sarf edin. Bu, bugün  de Hz. Ali (S)'in bize söylediği şeydir. Yanlış, günah ve gayri meşru  olan konulardan sakının ve kendinizi mümkün mertebe onun gibi olmaya  veya ona yakınlaştırmaya çalışın.
                Bizim Hz. Ali karşısında bir  tutumu seçmemiz kabul edilemez. O kendine zorluk yolunu seçerdi de  düşünün bizim hükümet yetkililerimizin sorumluluk ve görev üstlenmekten  amacı kendi dünyalarının imarı olsun. Bu uygun ve mümkün değildir. Ben  geçen yıl da benzer günlerde arz ettim ki İslam Cumhuriyeti'nin üst  düzey yetkilisinin örneğin tüccarlar gibi sorumluluğunu bir ticaretmiş  gibi görmesi asla kabul edilemez. İslam Cumhuriyetinde yüksek  sorumluluklar ticaret veya sermaye değil ki insanlar kendi dünyalarını  idare etmek için peşinden gitsin. İslam Cumhuriyeti nizamı yetkilisinin  zenginlere bakmaya ve kendi hayatını onlarla mukayese etmeye hakkı  yoktur. Kendini tağut hükümetlerindeki benzerleri ile kıyaslamaya hakkı  yoktur. Evet, tağut düzenlerinden bir bakan, bir genel müdür ve bir  başkan o biçim yaşar. Şimdi biz bugün gelip kendimizi onlarla mukayese  edip ‘biz de bakan veya genel müdürüz' mü diyelim? Hayır, İslam  nizamında böyle değildir. İslam nizamında bu görev bir mal değil, bir  sorumluluk ve bir hizmet ve insanın omzundaki bir görevdir. Ali, işte  bunu öğretir.
                Hz. Ali, bir yerde İbni Abbas'a şöyle yazdı:

             

فلايكن حظّك فى ولايتك مالا تستفيده و لا غيظا تشتفيه

             

Seni  göndermiş olduğumuz bölgede hükümetinden ve valiliğinden elde edeceğin  yarar, bir mal elde etmek veya birine karşı öfkeni yenmek olmasın. Farz  edelim ki gücünden bizlerle kötü olan falanca kişi veya falanca  topluluk veya falanca kesim aleyhinde yararlandın. Böyle bir şey caiz  değildir.

             

ولكن اماتة باطل و احياء حقّ

             

Ancak senin bu hükümetten edindiğin zevk batılı yok etmek veya bir hakkı diriltmek ve ayakta tutmak olmadılır.
                Adamın  biri İmam Ali'nin huzuruna çıktı ve ondan para istedi. Ali, şöyle  karşılık verdi: Bu mal ne bana ait, ne de sana. Bu beytülmala ve halka  aittir. Eğer sen de İslami fetihlerde bulunursan kendine düşen payı  alırsın. Halkın alın teri ile elde ettiği mal, kendilerine aittir.
                İşte bu, Emirül Müminin'in bu tür taleplere karşı tepkisiydi.
                Hz.  Ali için adaleti uygulamak, mazlumu savunmak ve zalime karşı durmak,  kim olursa olsun, yani zalim kim olursa olsun ve mazlum kim olursa  olsun, çok önemliydi. Mazlumu savunmak için onun müslümüna olması  şartını da koymamıştı. İslam dinine onca bağlı olan Hz. Ali, o bir  numaralı mümin insan, o İslami fetihlerin en büyük kumandanı, mazlumu  savunmak için müslüman olmasını şart koşmamıştı. Anbar olayında, -ki  Irak'ın kentlerinden biridir- bir grup insan Şam hükümdarı tarafından  gittiler ve Hz. Ali'nin bu kente atadığı valiyi katlettiler, insanlara  saldırdılar, evleri yağmaladılar ve bazılarını öldürerek döndüler. Hz.  Ali, bu olaydan ötürü okuduğu hutbede, ki Nehcül Belaga'nın en sarsıcı  hutbesi işte bu cihad hutbesidir, halkı bu büyük zulüme karşı koymak  için harekete geçirmek istiyor ve şöyle diyor:
                ولقد بلغنى انّ الرّجل منهم كان يدخل على المرأة المسلمة و الأخرى المعاهدة
                Bana gelen haberlere göre o grubun yağmacı adamları müslüman, yahudi, hristiyan ve mecusi kadınların bulunduğu evlere girmişler.
                Ali  için saldırıya uğrayan kadının ehli kitap, yahudi veya hristiyan ya da  mecusi, ya da müslüman kadın olması fark etmez ve hepsinden tek bir  dille söz ederdi:

             

فينتزع حجلها و قلبها و قلائدها و رعثها

             

O  saldırgan adam gelip kadınların küpesini, bileziğini, gerdanlığını,  altınlarını ve halhallarını koparıyormuş. Ki bu müslüman veya gayri  müslim kadının o saldırgana karşı yalvarmaktan başka hiç bir savunma  aracı yoktu.
                Hz. Ali, şöyle devam ediyor:

             

 فلو انّ امرأً مسلما مات من بعد هذا اسفا ما كان به ملوما

             

Eğer  müslüman bir insan bu olaydan esef duyarak ölecek olursa ona serzenişte  bulunmamak gerekir. Bence her namuslu insanın böyle olaylardan esef  duyarak ölmesi gerekir.
                Malik Eşter'e yazdığı ünlü mektubunda  insanlara karşı şöyle ol, böyle ol ve yırtıcı bir kurt gibi onlara  saldırma dedikten sonra devamında şöyle diyor: ‘İnsanlar iki gruptur.  Birileri senin din kardeşindir ya da insanlıkta sana ortaktır, yani  senin gibi insandır. Dolaysıyla görüldüğü üzere Hz. Ali için mazlumu  savunmakta ve insanların hakkını elde etmekte İslam söz konusu değildir  ve müslüman ve gayri müslim olan herkes bu hakka sahiptir. Bakın bu ne  yüce mantık ve ne yüksek bir bayraktır ki Hz. Ali tarih boyunca onu  yükseltmiştir. Şimdi ise dünyada bazıları insan haklarını savunma  iddiasında bulunuyorlar. Bu kesin bir yalandır, mutlak riyakarlıktır ve  hiç bir yerde, hatta dünyanın her yeri bir tarafa, kendi ülkelerinde  bile insan haklarına uymuyorlar. İnsan haklarını gerçek manada Hz. Ali  böyle ifade etti ve böyle uyguladı.
                Bugün biz Alevi davranış yılı  olarak adlandırılan bu yılda onun davranışını izlemekle görevliyiz.  Bugün eğer mali ve iktisadi yozlaşmayla mücadele sloganı atılıyorsa,  her kim Hz. Ali'nin izleyicisi olduğunu iddia ediyorsa bu mücadeleye  katkıda bulunmalıdır. Kim kelimenin gerçek anlamı ile salah ve ıslah  peşinde ise bu mücadeleye yardımcı olmalıdır. Sorumlu kurumlar, yargı  erkinden yürütme erki veya yasama erkine kadar kendilerini bu sloganın  gerçekleşmesi ile yükümlü görmeli ve boş bir slogan ve laf safsatası  şeklinde kalmasına izin vermemelidir. Yolsuzluklarla mücadele İslami  nizamın ve hükümetin temel ilkelerinden biridir. Bu, Hz. Ali'nin  yöntemidir. O, hiç bir zaman kimseyi kayırmadı, hatta kendisinden bazı  şeyler bekleyenlere de ayrıcalık tanımadı. Nerede fesad varsa onunla  mücadele etti. Biz onun gibi yapamayız, bunu iddia da etmiyoruz. Biz,  kendimi kasdediyorum, Hz. Ali'nin arkasından gitmeye bile layık  değiliz, lakin çabalarımızı sarf etmeliyiz. Bunu herkes kendisinin  görevi bilmeli, bir kurum fesad ve müfsidle mücadele ettiğinde yine tüm  baskı unsurları harekete geçip de gürültü koparmaya ve bu yolda hareket  edenlerin elini ayağına dolaştırmaya kalkışmamalı. Tabi ki hiç kimsenin  elinin ayağına dolaşmaması gerekir. Bu yolda kesin kararla hareket  etmelidir, böyle bir durumda Allah da yardımcı olur, halk de destekler.
                Benim  anladığım kadarı ile hiç bir şey halkı, İslam Cumhuriyeti nizamının  halk kitlelerinin haklarını iade etmekte zorbalar, müfsidler, aşırılar  ve bedavacılarla mücadele etmesinde olduğu kadar sevindirmez. Meclis,  hükümet ve yargı erki de bu konuda sorumludur ve hepsi bu yönde hareket  etmelidir ve yola koyulmalıdır. Bugün çok sevindiricidir ki insan bazı  hareketleri görüyor, lakin köşede kenarda işbirliği yapması gerekenler  bazen müsamahakar davranıyor ki umarız bu müsamahakarlıklar devam etmez.
                Eğer  biz Emirül Müminin'in adını saygı ile anıyorsak bunu amel etmek için  yapmalıyız. Biz insanlara sürekli siz tıpkı onun gibi davranın  diyemeyiz. Bugün İslam Cumhuriyeti nizamında sorumlu olan bizler çok  büyük bir sorumluluğu taşıyoruz ve çok büyük görevler bizlerin  omuzlarındadır. Umarım İslam Cumhuriyeti yetkilileri de Hz. Ali gibi bu  tevfike kavuşur ve o yolu, o büyük insanın parmağı ile işaret ettiği  çizgiyi takip eder. Tabii ki, Hz. Ali bu yolda çok zorluk çekti. Bu gün  o büyük insanın şehadet yıldönümüdür. Belki o büyük insanın yaşadığı  dönemde hiç kimse şikayetlerini mübarek dilinden duymadı. Elbette o,  çok kez minberde insanlara sitem etti ve onlara serzenişte bulundu.  Ancak Ali'nin şikayetleri sadece insanlara ‘neden cihad meydanlarına  katılmıyorsunuz ?' şeklinde değildi. Onun gönlü dertlerle dolu idi.  İmam Ali, kendisinin yazdığı Komeyl duasında yüce Allah'a hitaben bazı  konuları şöyle arz ediyor:

             

الهى و سيّدى و مولاى و مالك رقّى

             

Örneğin şu ibare benim kulağıma ve zihnime çok hassas geldi:

             

يا من اليه شكوت احوالى

             

‘Ey benim şikayetlerimi kendisine arz ettiğim.'
                O,  Allah'a şikayette bulunuyordu. Onun gönlü dertlerle dolu idi. Ali, hem  toplumun durumundan kaygı duymaktaydı, hem dinin gittiği yol ve o  dönemde henüz ayakta durmaya çalışan İslami nizamda dinin durumunu  dikkatle izliyordu ve hem de kendisinin taşıdığı ağır sorumluluk  duygusu onu etkiliyordu. Elbette Hz. Ali, bu sorumluluğunun binde  birini bile aksatmadı.
                İbadet mihrabında Hz. Ali'nin mübarek başına  kılıç indiği anda ondan bir cümle duyuldu ki kitaplarda anlatıldığı  kadarıyla şöyle idi:
                بسم‌اللَّه و باللَّه و على ملّة رسول‌اللَّه فزت و ربّ الكعبة
                ‘Allah'ın  adıyla, Allah'ın yardımıyla, Resullah milletive Kabenin Rabbine  andolsun ki, ben galip ve başarılı oldum.' Tüm müslümanlara yas ve  musibet olan o büyük gece, Hz. Ali için zafer, sevinç ve başarı gecesi  olmuştu. Zaten kendisi de bunu bekliyordu. Görünen o ki o gece cumaya  bağlanan gece idi. Bazı rivayetlerde ramazan ayının 19. gecesi cumaya  bağlanan geceydi, ama bazı diğer rivayetlerde de 21. gece, cumaya  bağlanan geceydi. O gece Ümmü Gülsüm evinde, o büyük insan orucunu  duyduğunuz gibi bozdu. Orucunu ekmek ve tuz, yani gerçekte sadece  ekmekle bozdu ve sütü sofradan kaldırdı ve sadece kuru ekmekle o gün  orucunu bozdu. Geceyi sabaha kadar ibadetle geçirdi. Sabah ezanından  önce camiye girdi ve camide köşede kenarda uyuyan insanları uyandırdı,  ezan okudu ve ibadet mihrabına girdi. Namazın ortasında birden bir ses  yükseldi: ‘Hidayet temelleri yıkıldı.' Muhtemelen o dönemin insanları  hidayet temellerinin yıkıldığının ne demek olduğunu biliyordu, ama  rivayetlere göre haykıran kimse ardından cümleyi açıkladı ve şöyle bir  ses geldi:

             

قتل علىّ المرتضى، صلّى اللَّه عليك يا اميرالمؤمنين

             

بسم‌اللَّه‌الرّحمن‌الرّحيم
                قل هو اللَّه احد. اللَّه الصّمد. لم يلد و لم يولد. و لم يكن له كفوا احد.

             


                Ey  Rabbimiz, Muhammed ve Al-i Muhammed'in hürmetine sana yakarıyoruz, en  iyi selamlarını ve rahmetlerini ve faziletini Hz. Ali'nin mutahhar  ruhuna indir. Ey Rabbimiz, bizi o büyük insanın izleyicilerinden eyle.  Ey Rabbimiz, Emirül Müminin'in izleyicilerini dünyanın neresinde olursa  olsun başarılı kıl. Hz. Ali'yi sevenleri dünyanın hangi noktasında ve  hangi konumda ve hangi ad altında olursa olsun gün be gün o büyük  insana yakınlaştır. Ey Rabbimiz, İslam'ı ve müslümanları onurlandır,  İslam ve müslümanların düşmanlarını ve Ali'nin düşmanlarını onu  sevenlerin yolu üzerinden kaldır. Onların tedbirlerini ve İslam  dünyasına karşı hilelerini batıl eyle. Ey Rabbimiz, milletimizi  onurlandır ve aziz eyle. Ey Rabbimiz, şu mümin ve fedakar insanların  sorunlarını ve düğümlerini çöz. Ey Rabbimiz, kim bu insanlara ve İslam  ve müslümanların yolunda hizmet ediyorsa ondan rahmetini ve lütfunu ve  yardımını esirgeme. Ey Rabbimiz, insanların gönüllerini gün be gün bir  birine yakınlaştır.

             

İkinci hutbe:

             

بسم‌اللَّه‌الرّحمن‌الرّحيم
                الحمدللَّه  ربّ العالمين. والصّلاة والسّلام على سيّدنا و نبيّنا ابى‌القاسم المصطفى  محمّد و على آله الأطيبين الأطهرين المنتجبين، لاسيّما علىّ اميرالمؤمنين  والصّدّيقة الطّاهرة سيّدة نساء العالمين و الحسن و الحسين سبطى الرّحمة و  امامى الهدى و علىّ‌بن‌الحسين زين‌العابدين و محمّدبن‌علىّ باقر علم  النّبيّين و جعفربن‌محمّد الصّادق و موسى‌بن‌جعفر الكاظم و علىّ‌بن‌موسى  الرّضا و محمّدبن‌علىّ الجواد و علىّ‌بن‌محمّد الهادى والحسن‌بن‌علىّ  الزّكىّ العسكرى والحجّةبن‌الحسن القائم المهدى صلوات‌اللَّه‌عليهم‌اجمعين  و صلّ على ائمّة المسلمين و حماة المستضعفين و هداةالمؤمنين. اوصيكم  عباداللَّه بتقوى اللَّه.

             

Tüm aziz namaz ehlini  takvaya uymaya ve bu günlerin feyizlerinden ve Allah'ın feyz ve  faziletinin madeni olan bu ayın geriye kalan bölümünden yararlanmaya  çağırıyorum.
                İslam dünyasının temel meseleleri arasındaki iki konu  hepsinden daha önemlidir ki tesadüfen her ikisi de İran milleti ve  ülkemizin maslahatları ile yakından ilgilidir. Biri Afganistan meselesi  ve diğeri de Filistin meselesidir. Her iki yerde de müslümanlara  yönelik bir saldırı söz konusudur. Afganistan meselesi bir nevi çözüme  doğru ilerliyor. Umarız Afganistan'ın müslüman halkının hayır ve  maslahatı neyse, bir an önce gerçekleşir. Lakin Ramazan ayında bu iki  mazlum millet saldırıya uğramıştır. Ramazan ayının başlarında Amerika  ve İngiltere'nin Afganistan halkına yönelik bombardımanları tüm şiddeti  ve acımazsızlığı ile sürdü. Onlar oruçlu insanlara, çocuklara,  kadınlara ve yaşlılara acımadı, sivillere saldırdı. Bazen öyle işler  yaptılar ki bunlar asla unutulmayacak savaş cinayetleridir ve bunlar  kayda geçecektir. Örneğin bir hapishaneye saldırdılar ve bir kaç yüz  insan katledildi ve çeşitli yerlerde de sivillere saldırdılar. Öte  yandan son bir kaç gün içinde benzer bir saldırıyı Amerika'nın ortağı,  yani gaspçı siyonist rejim, Filistin kentlerinde bu toprakların  müslüman insanlarına yönelik olarak başlattı ve tanklarla, uçaklarla,  helikopterlerle ve fırkateynleri ile savunmasız insanların evine,  sivillere, çocuklara, okullara ve hastanelere saldırdılar. Çok tuhaf  bir durum. İslam ümmeti bir an önce gereken sonucu çıkarmalı ve bu  gafletten kurtulmalıdır. İslam dünyası yer yer saldırıya uğruyor. Onlar  ‘biz bu kadarı ile yetinmeyeceğiz, başka ülkelere de saldıracağız' diye  müjdeler de veriyor. Irak ve Somali'den söz ediyorlar. Anlaşılan İslam  dünyası terörle mücadele adına kendi çıkarlarını korumak için çeşitli  meydanlara girenlerin saldırısına uğrayacak, ama dünyanın en büyük  terör makinası, yani siyonist rejimle mücadele etmedikleri gibi onu  destekliyorlar. Eğer tanklarla insanların evine saldırmak terörizm  değilse, o zaman terörizm nedir? Eğer insanların evlerini F-16 uçakları  ve savaş helikopterleri ile füze yağmuruna tutmak terörizm değilse, o  zaman terörizm nedir? Her halükarda bu iki mesele, çok önemlidir ve ben  her biri hakkında bir kaç söz arz etmek istiyorum.
                Afganistan'a  gelince, evvela orada tüm Afgan grupları, kabileler ve aşiretlerin  mutabık olduğu bir hükümetin kurulması ve Afganistan'da barış ve  istikrarın sağlanmasından çok mutluyuz. Mazlum Afganistan halkının  geçmişteki 20 küsur yıllık kanlı çatışmalarından kurtulacağını duymak  bizim için büyük bir müjdedir. Hem müslüman bir halk oldukları için ve  onların acısı bizim acımız olduğu için, hem de bizim komşumuz oldukları  için... Afganistan'ın durumu, istikrarı ve güvenliği bizim ülkemizin  istikrarı ve güvenliği ile yakından ilgilidir. Her bakımdan onların  huzura kavuşmasından biz sevinçliyiz. Elbette bazı noktaları da göz  önünde bulundurmak gerekir.
                İlk olarak, Amerika Taliban hükümetini  devirmesini kendisi için siyasi bir zafer ve güçlü bir fetih olarak  hesabına yazmamalıdır. Eğer Afganistan halkı ve sağda solda bulunan  çeşitli Afgan güçleri sahneye çıkmasaydı, bombardımanlar bir hükümeti  deviremezdi. Gerçekte Afganistan halkının bir payı vardı, bu payları da  çok büyüktü, yoksa eğer onlar devreye girmeseydi Amerika haftalar ve  aylarca bomba ve füze kullanacak ve cinayet işleyecekti, ama nafile...
                Bir  başka nokta şu ki, gerçi zahirde ve inşaallah Afganistan'da üzerinde  mutabık olunan bir hükümet işbaşına gelecek, ancak bu, Amerika'nın  Afganistan'da işlediği cinayetlerin unutulmasına sebep olamaz. Bu  cinayetler kalacaktır. Bu, sadece Afganistan halkını ilgilendirmiyor,  tüm insanlar ve hükümetler hakkında yargı yürüten ve onlar hakkında  görüşü olan, ama kaale alınmayan tüm herkes bu cinayetleri kınıyor ve  bu da hafızalarda kalacak ve unutulmayacaktır.
                Üçüncü nokta şu ki  biz Afganistan'ın işlerine asla karışmıyoruz, ister biri gelsin, ister  gelmesin, ister biri işin başına geçsin, ister geçmesin... Ama biz  Afganistan milletini destekliyoruz, nitekim son 20 küsur yıl içinde  İran devleti ve milleti ellerinden geleni, gerçekten müslüman  Afganistan halkından esirgemedi. Geçen hafta yapılan yardımlar için de  gerçekten aziz milletimize teşekkür etmek gerekir ve ben tüm bu  yardımları Afganistan halkına hediye edenlerden, bu işte çalışan ve bu  düşünceyi ortaya atıp gündeme getirenlerden samimi olarak teşekkür  etmeyi görev biliyorum. Geçen 20 küsur yılda da durum aynı idi.  Afganlar, ister kendi ülkelerinde yaşayan Afganistan halkı, ister  burada olanlar İran devleti ve milletince desteklendiler. Biz  Afganistan halkını destekliyoruz. Bu ülkenin hükümeti Afganistan  milletince benimsenmelidir.
                Şunu da belirtmek isterim ki  Afganistan'da hangi hükümet olursa olsun, eğer 25 yıllık mücadele  deneyimini taşıyan bu milletin onları desteklemelerini istiyorsa iki  konuyu göz önünde bulundurmalıdır: İslam ve istiklal. Afganistan halkı  müslümandır ve İslam ilkelerine bağlıdır. Dolayısıyla onlar için İslami  ilkeler çok önemlidir. Batılılar ve Amerikalılara iyi görünmek için  İslam'ı renksizleştirmeye çalışacak olan her hangi bir hükümet şunu  bilsin ki Afganistan milletinin gözünden düşecektir. Afganistan halkı  İslam ve bağımsızlık istemektedir. Bu insanlar ecnebi müdaheleci  güçlerle barışamaz. Sovyetler, Afganistan'da aldıkları darbeyi doğu  Avrupa ülkelerinden almamıştı. Macaristan, Çekoslovakya ve Polonya'da  Afganistan olayına benzer hadiseler yaşandı. Yani Sovyetler Birliği  oralara askeri güçlerini soktu, lakin o günlerde eski Sovyetler Birliği  askeri gücünü soktuğu ve oraları askeri işgalle ele geçirdiği bu  milletlerden hiçi biri Afganlıların indirdiği darbe gibi bir darbeyi  Sovyetler Birliği'ne indirmedi. Geçenlerde de Afganlılar diğer bazı  müdaheleci ülkelerin eylemlerine karşı iyi ve kesin bir tavır sergiledi  ve ecnebi müdahelesini sevmediklerini gösterdi. Hükümetin başına  geçecek ve Afganistan'ın yönetimini ele alacak olanların, kim oldukları  ve ülkelerini nasıl yönetecekleri bir kenara, Afganistan'da İslam ve  istiklale riayet etmeleri gerekir ki bu ülkeye istikrar ve güvenliği  geri getirebilsinler.
                Arz etmek istediğim bir başka nokta şu ki,  Afganistan kavimleri, Peştunlar, Tacikler, Hezaralar, Heratlılar,  Özbekler, Kızılbaşlar ve diğer irili ufaklı grup ve kabileler birlik  olmalı ve çeşitli kavmi, mezhebi ve şii-sünni ihtilaflarını bir kenara  bırakmalı ve birlikte yaşamalı ve bir birine tahammül etmeliderlar.  Böylece düşmanların viraneye çevirdiği ve bazı bağnazlıklar ve iç  sürtüşmelerle iktidar kavgalarının bu süreci şiddetlendirdiği ülkeyi  onarabilsin ve yeniden inşa etsinler. Onlar birbirlerine destek ve  yardımcı olmalıdırlar.
                Elbette Amerika'lılar, ingilizler ve  Batı'lılar da şunu bilmelidir ki amaç ve taleplerinin gerektirdiği  şartlarda Afganistan'da varlıklarını sürdüremezler. Eğer her türlü  başlık veya isim altında uzun süreli olarak askeri varlıklarını  sürdürmek isteseler şunu bilsinler ki Afganistan halkını karşılarında  bulacaklardır ve bu halk onlarla mücadele edecek ve onlara darbe  vuracaktır. Biz hiç bir şekilde Afganistan'da güç peşinde olan  saldırgan ve yayılmacı politikaları kabul etmiyor ve onaylamıyoruz.  Elbette Afganistan'ın imarı için uluslararası yardımlar yapılmalıdır.  Ancak bu yardımların arkasında özel siyasetler güdülmemeli ve nüfuz  peşinde koşulmamalıdır.
                Filistin meselesine gelince, İslam  dünyasının dikkatini çekmesi gereken nokta şudur ki 11 Eylül olayları  ve Newyork ve Washington'da Amerikan merkezlerine düzenlenen saldırılar  ve daha sonra halkın bu olaylarla ilgilenmesi ve ardından Afganistan  olaylarından sonra Filistin meselesi ile ilgili gaflet yüzünden  siyonist rejim bu gafletten ve ilgisizlikten azami suistifadede  bulunmuştur. Siyonist rejim son aylarda sertleştirdiği tutumu ve ard  arda işlediği cinayetlerden sonra işi öylesine ilerletti ki Filistin  kentlerinde çeşitli savaş aygıtları ve tanklarla Filistin halkının  evlerine girdi ve pervasızca cinayetler işledi.
                Siyonistler o olaylardan azami suistifadeyi yaptı. İslam dünyası bunun farkında olmalı ve sorumluluk hissetmelidir.
                Doğal  olarak hiç kimse Amerikan devletinin bu cinayetlerdeki sorumluluğunu  inkar edemez. Amerika'lılar terörle mücadele sloganı ile Afganistan'a  saldırdılar. Afganistan'da bir kaç kişiyi terörist ilan ettiler, ama  Filistin halkına yönelik teröre ve onlara karşı vahşice saldırılara  muhalefet etmediler ve hatta onayladılar. Gerçekten dünya halkı ve  kamuoyu için bunların neler söylediği çok ibret vericidir. Bunlar hangi  yüzle insan haklarından, özgürlüklerden ve milletlerin haklarından dem  vuruyorlar ? Bir millete kendi evinde böylesine şiddetle, vahşice ve  acımasızca davranılsın, ama muhalefet etmek bir yana, hatta işbirliği  de yapılsın! Maalesef hem Amerika devleti ve hem İngiltere devleti  kamuoyu karşısında çok kötü bir sınav verdiler. Bence Amerika'lı  yetkililer Amerikan milletini tarih karşısında utandırdılar. İngiltere  yetkilileri ingiliz milletini tarihi bir inzivaya iterek utandırdılar.  Bunlar hükümetlerin ve milletlerin başında bulunuyorlar ve bunca  iddialarına karşın bu büyük beşeri cinayetler karşısında hatta duyarsız  da kalmıyor, aksine destekliyorlar da...
                Maalesef bu gün İngiliz  hükümeti de Amerika'nın yolunu açan ve onun politikalarını pazarlayan  biri haline gelmiş bulunuyor. Bu yaşlanmış sömürücü rejim, -ki bizim  bölgemizde hiç bir devletin bunun kadar ayıplarla dolu bir geçmişi  yoktur- Hindistan'da, şu Afganistan'da, bizim ülkemizde, Irak'da,  Filistin'de ve tüm bu bölgelerde İngiliz sömürüsünün ayak izleri ve  cinayetleri 150 yıldan beri bilinmektedir ve bu milletlerin tarihi  hafızalarından silinmeyecektir, şimdi sömürü dönemi ile ilgili siyasi  itibarının gözden düştüğü şu sıralarda Amerika'nın politikalarının  izleyicisi ve pazarlayıcısı olmuş ve o ne derse bu da hemen  desteklemektedir. Amerika ve İngiltere hükümetleri bu cinayetlere ve  sorumluluğuna ortaktır, çünkü onlar pratikte cani bir devleti  desteklemektedirler.
                Elbette bu çabalar siyonistlerin işinin  düğümünü çözmeye yetmez, bunu böyle bilin. Bugün siyonist rejim  öylesine bataklığa batmış ve işinde aciz kalmıştır ki ne yapacağını  bilemiyor. Gasp, zulüm ve zorbalığın da zaten sonu yoktur. Bu tür  şeyler gaspçı siyonist rejimin başına gelmeliydi. Onları daha da kötü  günler bekliyor. Onları öfkelendiren şey de şu intifadadır.  Siyonistlerin ve Amerika devletinin ve politikalarının, tüm çabaları,  temasları ve koşuşturmalarının amacı da şu intifadayı yatıştırmaktır.  İntifada ne demek? Yani bir milletin kendi hakkını geri almak için  kıyam etmesi demek. Toprakları gasp edilmiş, evi gasp edilmiş, malı  gasp edilmiş, mezraları gasp edilmiş, aşağılanmış, kendi ülkesinde hor  bir azınlık gibi ona davranılmış. Bu millet bir süre müsamahakar  davranmış, lakin bu gün gençleri uyanmıştır. Mücadele meydanında bu  gençler daha da azimli olmuş ve tepeden tırnağa kadar silahlanmış bir  ordu karşısında taşlarla savaşa gitmiş ve aynı zamanda onları aciz  etmiştir. Siyonist rejim Mescidül Aksa intifadasının başladığı şu bir  kusur yıl içinde gerçekten aciz kalmıştır. Onların tüm çabaları bu  mukaddes alev ve şu haklı kıyamı söndürmektir. Dolayısıyla halka baskı  yapıyorlar. Son bir kaç gün içinde zavallı Filistin halkına ve okul  çağındaki çocuklara türlü türlü baskılar uyguladılar.
                Herkes  sorumludur, ilk başta halkı müslüman olan ülkelerdik devletler ve en  başta da arap devletleri sorumludur. Görünen o ki gelecek bir kaç gün  içinde Arap Birliği bir konferans düzenleyecektir. Biz bu tür  konferansların düzenlenmesini onaylıyoruz. Hem İslam Konferansı  Teşkilatı, hem Arap Birliği oturup bu meseleyi incelemelidir. Çözüm  yolu İslam dünyasının gücü, serveti, büyük nüfusu, imkanları ve  uluslararası topluluklardaki oy gücünü Filistin milletini savunmak için  kullanmaktır. Bir iki kararname yayınlamak ve bir iki söz etmekle  yetinmemek gerekir. Amerika'yı çeşitli ilişkileri kesmek ve kesin tavır  koymakla tehdit etmeli ve Avrupa devletlerinden devreye girmelerini  istemelidir.
                Bugün Avrupa ve Batı için de büyük bir sınav günüdür.  İnsan hakları ve özgürlüklerini savunmakta bu kadar iddia sahibi olan  bunlar da sınav vermelidir. Nasıl olur da bu kadar mazlumiyeti olan bir  millet savunulamaz ? Elbette bazı Avrupa devletleri göstermelik bir kaç  şey söylemişse de, bunlar yeterli değildir. İslam Konferansı Teşkilatı  ve İslam devletlerinin de sorumlulukları vardır.
                Ama sizlere arz  etmem gereken şu ki ey azizlerim, aziz İran milleti ve tüm müslüman  milletlere de arz etmek istiyorum: Bu alanda, diğer tüm alanlarda  olduğu gibi, belirleyici olan etken, milletlerin ve kamuoyunun  kararıdır. Milletler baskı ile istek ve taleplerini gündeme getirebilir  ve devletleri harekete geçirebilirler. Kudüs günü yaklaşıyor. Bu yıl  Kudüs gününde müslüman milletler siyonist rejime ve destekçilerine  karşı ne denli öfkeli olduklarını göstermeli, hiç kimse bu alanda  duyarsız kalmamalı ve bu yöndeki her türlü politika karşısında öfkeli  olduklarını göstermelidir. Tüm İslam dünyasındaki İslam alimlerinin ve  yine İslam dünyasının düşünürlerinin özel sorumlulukları vardır. Sırf  Amerika rahatsız oluyor diye falanca Arap veya İslam ülkesinde falanca  alim veya falanca müftü İslam karşıtı bir tavır sergilememelidir.  Maalesef son meselede bir iki yerde İslam dünyasında böyle tavırlara  rastladık. İslam alimleri, İslam ülkelerinin alimleri, İslam dünyasının  aydınları, şairler, hatipler, yazarlar, sanatçılar ve öğrenciler tüm  İslam dünyası genelinde hepsi bu gün Filistin halkının desteklenmesi  sürecinde rol ifa etmelidir. Bu, onların görevidir ve bu roller etkili  olabilir, bu mazlum millete yardımcı olabilir. Söz ve kelam yeterli  değil, halkın kesin tavrı bir çok yardımdan daha üstün ve daha  etkilidir. Bu bir görevdir ve umarım yüce Allah hepimize bu görevi  yerine getirmek için yardımcı olur.
                Ben eminim ki bu yıl da  inşaallah aziz İmam'ımızın yadigarı olan Dünya Kudüs günü her  zamankinden, önceki senelere nazaran daha coşkulu olur ve hem de İslam  dünyası gaspçı siyonizme karşı tutumunu açıkça ortaya koyar ve  siyonistlerin soluğu kesiliverir. Bu güç gösterileri gerçek gücün  göstergesi değildir. Gasıp rejim gün be gün ve yavaş yavaş despot ve  zorba ömrünün sonuna yaklaşmakta olup, inşaallah İslam dünyası  Filistin'in Filistin milletinin eli ile yönetildiğini görecektir.

             

بسم‌اللَّه‌الرّحمن‌الرّحيم
                اذا جاء نصراللَّه والفتح. و رأيت النّاس يدخلون فى دين اللَّه افواجا. فسبّح بحمد ربّك و استغفره انّه كان توّابا

             

‘Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla.
                Allah'ın  yardımı ve fetih geldiği zaman, Ve insanların Allah'ın dinine dalga  dalga girdiklerini gördüğünde, Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve  O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.'

             

Allah'ın selamı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun...


Total Visit: 211
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.