| Birinci hutbe: بسماللَّهالرّحمنالرّحيم الحمدللَّه ربّ العالمين. نحمده و نستعينه و نستغفره و نتوكّل عليه و نصلّى و نسلّم على حبيبه و نجيبه و خيرته فى خلقه سيّدنا و نبيّنا ابىالقاسم المصطفى محمّد و على آله الأطيبين الأطهرين المنتجبين، سيّما بقيّةاللَّه فى الأرضين و صلّ على ائمّة المسلمين و حماة المستضعفين و هداة المؤمنين. قال اللَّه تعالى فى محكم كتابه: «و من النّاس من يشرى نفسه ابتغاء مرضات اللَّه واللَّه رؤوف بالعباد Bugün Emirül Müminin Hz. Ali (S)'in şehadetinin yıl dönümü ve muttakilerin o büyük önderinin makamının azametini anımsatan gündür. En başta hem kendimi, hem siz değerli namaz ehlini ve tüm dinleyicileri takvaya riayete davet ediyorum. Eğer Hz. Ali'nin hepimizin imamı olmasını istiyorsak en başta mümin ve muttaki olmalıyız, çünkü o, İmamül Muttakin ve Emirül Müminin'dir. O büyük insanla ilgili olarak unutulmayacak şey, geniş İslam topraklarında Hz. Ali'nin kısa iktidarı döneminde sergilediği ve tarihte ebedileşen üstün pratik ve davranışlarıydı. O büyük insanın manevi konumu ve kişisel davranış özellikleri bir kenara, -ki eğer kitaplara müracaat edecek olursanız emirülmümininin seçkin davranış ve eylemleri hakkında bir çok şey göreceksiniz- onun ilmi, takvası, cesareti, İslam dinine verdiği önceliği ve benzeri özellikleri gerçekten de saymakla bitecek gibi değildir ve hepsi birer harikulade ve ilginç şeyler olup her biri parlayan birer güneş gibidir, ama bence tüm bunların üstünde gelen şey, o büyük insanın iktidarındaki siyeridir. Esas sınanmamız gereken alan da budur işte. Düşünün iktidar Hz. Ali'nin elinde olsun, hem de öylesine büyük bir hükümetteki bu eşsiz ve enteresan davranışları bizim için örnek olmalıdır. Hz. Ali'yi bu hükümet davranışı ile tanıyanların, onun iktidarının kısa sürmesinden esef duymalarının sebebi şudur ki eğer bu yöntem uzun yıllar sürseydi belki de tarihin akışı değişecekti. Eğer bu örnek sürseydi ve bir kaç yıl için halkın iradesine teslim edilseydi, belki de beşeriyetin kaderi değişecek ve fesad, para, şehvet, zorbalık ve insafsızlık temellerine dayalı güçler, -ki tarih boyunca dünyada görüldü ve beşeriyetin kaderini karanlığa gömdüler- ortaya çıkmayacaklardı. Şimdi ise bu model bizim karşımızdadır. Benim dikkatimi çeken en önemli konu, bu gün bizlerin İslam Cumhuriyeti nizamında kendimizi mümkün mertebe bu modele yaklaştırmamızdır. Eğer böyle olursa bizim İran toplumumuz ve onun sonucu olarak tüm İslam dünyası ve tüm beşeriyet camiası bizim hükümetimizden faydalanacaktır. Bizim tüm çabalarımızın kendimizi bu modele yakınlaştırmanın üzerinde odaklanması gerekir. İmam Ali'nin hükümeti adaleti ikame etmek, mazlumu desteklemek, zalimle mücadele etmek ve her türlü şartlar altında hakkı savunmak açısından izlenmesi gereken bir modeldir. Bu model eskimez de ve tüm ilmi ve sosyal şartlarda insanların mutluluk ve saadeti için model olabilir. Biz o dönemin idari yöntemlerini taklid etmek istemiyoruz veya bu yöntemlerin zamanla değiştiğini ve örneğin her gün yeni bir yöntem ortaya çıktığından bahsetmek istemiyoruz. Biz bu hükümetin ebediyen yaşayacak olan tutumunu izlemek istiyoruz. Mazlumu savunmak her zaman parlak bir noktadır. Zalimle uzlaşmamak, zorbadan ve zenginden rüşvet kabul etmemek, hakikati ayaklar altına almamak, dünyada asla eskimeyen değerlerdir. Her türlü şartlar altında tüm bunlar birer daimi değer sayılır. Biz bunları izlemeliyiz. İlke, bunlardı. Eğer ilkeci hükümetten söz ediyorsak bunun anlamı işte bu tür değerlere sadık kalmaktır. Zaten dünyanın zorbaları ve kabadayıları da bizim bu ilkelere bağlı kalmamızdan rahatsızdır. Onlar neden İran İslam Cumhuriyeti mazlum Filistin milletini destekliyor veya Afganistan halkını savunuyor veya neden dünyanın falanca zorba devleti ile uzlaşmıyor, diye rahatsızdır. Eğer sizler köktencilik veya fundamentalizm sözcüklerinin bu milletin düşmanlarının dilinden bir küfürmüş gibi düşmediğini görüyorsanız bunun içindir. Bu ilkeler, dünya zorbaları ve kabadayılarının zarar gördüğü ve bu yüzden karşı çıktığı şeylerdir. O günlerde de Ali, bu ilkeler için savaştı. Bizim hükümetimizin de çabaları bu yönde olmalıdır. Tabi birileri çıkıp da neden bu konuları halka anlatıyorsunuz, diye sorabilir, gidin bunlara genelge olarak yetkililere tebliğ edin veya gidin yetkililere nasihat edin de diyebilir. Evvela tüm bunlar genelgelerle veya emir vermekle olmuyor. Bunlar iman ve inançla ve bir gerçeğe gönül vermekle ve imandan kaynaklanan demirden irade ve azimle olur. Tabi genelge olması gereken şeyleri de genelge yapıyoruz, emir verilmesi gerekenleri de öyle. Yetkililere emir veriyoruz. Ama emretmek veya genelge yayınlamak her şeyi çözmüyor. Yetkililere nasihat de ediyoruz, ama bu da yeterli değil. Bu gerçekler toplumda birer örf ve adet şeklini almalı ve toplumun taleplerini oluşturmalıdır. İslam Cumhuriyeti nizamında insanlar yetkililerden zalim ve fasıklarla mücadele etmesini istemelidir. Toplumun bir hükümdar veya bir yetkiliyi benimseme kriteri bu tür şeyler olmalıdır. Zulümle mücadele, zalimle uzlaşmamak, zorbalara karşı teslim olmamak, insanların ve insanlığın kerametini korumak, hakkı elde etmeye çalışmak hangi şekilde ve çerçevede olursa olsun, bunlar kriterler olmalıdır. Ben bunları halkın huzurunda gündeme getiriyorum, nitekim Ali de halka hitaben aynı şeyleri söylüyordu. O büyük insanın mektupları gerçi belli şahıslara hitaben yazılmıştı, lakin tüm insanlar haberdar olurdu. Hutbeler de zaten halkın huzurunda okunurdu. Hükümetinin başlarında Emirül Müminin beytülmalın dağıtımında tüm insanlara eşit davrandı. Çünkü Ali'den önce hemen hemen 20 yıllık bir süre için İslam'da şöyle bir adet yerleşmişti ki bazı insanlar İslam dinine daha önce inandığı için veya muhacir veya ensardan olduğu için başkalarına üstün tutulurdu. Beytülmalda biriken paralar, -ki savaş ganimetleri veya zekatlardan toplanmıştı- paylaştırıldığında kişi başına dağıtılırdı. O dönemin mali geleneği öyle idi ve bu günkü dünyamızın kamu kurumları gibi değildi. O dönemde bazılarına daha fazla vermek adet olmuştu. Hz. Ali İslam devletinin başına geçtiğinde şöyle dedi: ‘Hayır, kim daha dindar ve daha mümin ise Allah mükafatını verir. Kim daha fazla gücü varsa, hayatında daha fazla çaba harcar ve eğer mal peşinde ise mal kazanır. Ancak ben beytülmalı eşit olarak dağıtacağım.' Bazıları geldi ve nasihat etmeye başladı ve şöyle dediler: ‘Ey Emirülmüminin, bu iş sizin yenilginize sebep olur ve bazılarını sizin karşınızda durmaya zorlar.' Hz. Ali şöyle karşılık verdi: اتأمرونى ان اطلب النّصر بالجور فيمن ولّيت عليه من اهل الاسلام واللَّه لا اطور به ما سمر سمير و ما ام نجم Siz benden hükümetimde zaferi zulümle elde etmemi mi istiyorsunuz? Evet, ben galip olacağım da bazıları karşı çıkmayacak. Ama ben bu zaferi istemiyorum. Eğer Emirül Müminin'e zulümle destek verilecekse Emirül Müminin bunu istememektedir. Ben asla böyle bir şey yapmam. Bir başka yerde Osman Bin Hanif'e yazdığı ünlü bir mektubunda şöyle buyuruyor: الا و انّ لكلّ مأموم اماما، يقتدى به و يستضىءُ بنور علمه Herkesin bir imamı vardır ki onun ilminden ve nurundan yararlanması ve onu izlemesi gerekir. Daha sonra şöyle diyor: الا و انّ امامكم قد اكتفى من دنياه بطمريه و من طعمه بقرصيه Emirül Müminin o dönemin en fakir insanları kadar olan yiyeceğini ve elbiselerini gündeme getirerek şöyle diyor: Ben ki sizin imamınızım böyle yaşıyorum. Osman Bin Hanif'e şöyle diyor: Siz benim gibi yaşayamazsınız, yani bunu kimse de beklemiyor zaten. ولكن اعينونى بورع و اجتهاد Ama günahtan sakının ve bu mevkiye ulaşmak için çaba sarf edin. Bu, bugün de Hz. Ali (S)'in bize söylediği şeydir. Yanlış, günah ve gayri meşru olan konulardan sakının ve kendinizi mümkün mertebe onun gibi olmaya veya ona yakınlaştırmaya çalışın. Bizim Hz. Ali karşısında bir tutumu seçmemiz kabul edilemez. O kendine zorluk yolunu seçerdi de düşünün bizim hükümet yetkililerimizin sorumluluk ve görev üstlenmekten amacı kendi dünyalarının imarı olsun. Bu uygun ve mümkün değildir. Ben geçen yıl da benzer günlerde arz ettim ki İslam Cumhuriyeti'nin üst düzey yetkilisinin örneğin tüccarlar gibi sorumluluğunu bir ticaretmiş gibi görmesi asla kabul edilemez. İslam Cumhuriyetinde yüksek sorumluluklar ticaret veya sermaye değil ki insanlar kendi dünyalarını idare etmek için peşinden gitsin. İslam Cumhuriyeti nizamı yetkilisinin zenginlere bakmaya ve kendi hayatını onlarla mukayese etmeye hakkı yoktur. Kendini tağut hükümetlerindeki benzerleri ile kıyaslamaya hakkı yoktur. Evet, tağut düzenlerinden bir bakan, bir genel müdür ve bir başkan o biçim yaşar. Şimdi biz bugün gelip kendimizi onlarla mukayese edip ‘biz de bakan veya genel müdürüz' mü diyelim? Hayır, İslam nizamında böyle değildir. İslam nizamında bu görev bir mal değil, bir sorumluluk ve bir hizmet ve insanın omzundaki bir görevdir. Ali, işte bunu öğretir. Hz. Ali, bir yerde İbni Abbas'a şöyle yazdı: فلايكن حظّك فى ولايتك مالا تستفيده و لا غيظا تشتفيه Seni göndermiş olduğumuz bölgede hükümetinden ve valiliğinden elde edeceğin yarar, bir mal elde etmek veya birine karşı öfkeni yenmek olmasın. Farz edelim ki gücünden bizlerle kötü olan falanca kişi veya falanca topluluk veya falanca kesim aleyhinde yararlandın. Böyle bir şey caiz değildir. ولكن اماتة باطل و احياء حقّ Ancak senin bu hükümetten edindiğin zevk batılı yok etmek veya bir hakkı diriltmek ve ayakta tutmak olmadılır. Adamın biri İmam Ali'nin huzuruna çıktı ve ondan para istedi. Ali, şöyle karşılık verdi: Bu mal ne bana ait, ne de sana. Bu beytülmala ve halka aittir. Eğer sen de İslami fetihlerde bulunursan kendine düşen payı alırsın. Halkın alın teri ile elde ettiği mal, kendilerine aittir. İşte bu, Emirül Müminin'in bu tür taleplere karşı tepkisiydi. Hz. Ali için adaleti uygulamak, mazlumu savunmak ve zalime karşı durmak, kim olursa olsun, yani zalim kim olursa olsun ve mazlum kim olursa olsun, çok önemliydi. Mazlumu savunmak için onun müslümüna olması şartını da koymamıştı. İslam dinine onca bağlı olan Hz. Ali, o bir numaralı mümin insan, o İslami fetihlerin en büyük kumandanı, mazlumu savunmak için müslüman olmasını şart koşmamıştı. Anbar olayında, -ki Irak'ın kentlerinden biridir- bir grup insan Şam hükümdarı tarafından gittiler ve Hz. Ali'nin bu kente atadığı valiyi katlettiler, insanlara saldırdılar, evleri yağmaladılar ve bazılarını öldürerek döndüler. Hz. Ali, bu olaydan ötürü okuduğu hutbede, ki Nehcül Belaga'nın en sarsıcı hutbesi işte bu cihad hutbesidir, halkı bu büyük zulüme karşı koymak için harekete geçirmek istiyor ve şöyle diyor: ولقد بلغنى انّ الرّجل منهم كان يدخل على المرأة المسلمة و الأخرى المعاهدة Bana gelen haberlere göre o grubun yağmacı adamları müslüman, yahudi, hristiyan ve mecusi kadınların bulunduğu evlere girmişler. Ali için saldırıya uğrayan kadının ehli kitap, yahudi veya hristiyan ya da mecusi, ya da müslüman kadın olması fark etmez ve hepsinden tek bir dille söz ederdi: فينتزع حجلها و قلبها و قلائدها و رعثها O saldırgan adam gelip kadınların küpesini, bileziğini, gerdanlığını, altınlarını ve halhallarını koparıyormuş. Ki bu müslüman veya gayri müslim kadının o saldırgana karşı yalvarmaktan başka hiç bir savunma aracı yoktu. Hz. Ali, şöyle devam ediyor: فلو انّ امرأً مسلما مات من بعد هذا اسفا ما كان به ملوما Eğer müslüman bir insan bu olaydan esef duyarak ölecek olursa ona serzenişte bulunmamak gerekir. Bence her namuslu insanın böyle olaylardan esef duyarak ölmesi gerekir. Malik Eşter'e yazdığı ünlü mektubunda insanlara karşı şöyle ol, böyle ol ve yırtıcı bir kurt gibi onlara saldırma dedikten sonra devamında şöyle diyor: ‘İnsanlar iki gruptur. Birileri senin din kardeşindir ya da insanlıkta sana ortaktır, yani senin gibi insandır. Dolaysıyla görüldüğü üzere Hz. Ali için mazlumu savunmakta ve insanların hakkını elde etmekte İslam söz konusu değildir ve müslüman ve gayri müslim olan herkes bu hakka sahiptir. Bakın bu ne yüce mantık ve ne yüksek bir bayraktır ki Hz. Ali tarih boyunca onu yükseltmiştir. Şimdi ise dünyada bazıları insan haklarını savunma iddiasında bulunuyorlar. Bu kesin bir yalandır, mutlak riyakarlıktır ve hiç bir yerde, hatta dünyanın her yeri bir tarafa, kendi ülkelerinde bile insan haklarına uymuyorlar. İnsan haklarını gerçek manada Hz. Ali böyle ifade etti ve böyle uyguladı. Bugün biz Alevi davranış yılı olarak adlandırılan bu yılda onun davranışını izlemekle görevliyiz. Bugün eğer mali ve iktisadi yozlaşmayla mücadele sloganı atılıyorsa, her kim Hz. Ali'nin izleyicisi olduğunu iddia ediyorsa bu mücadeleye katkıda bulunmalıdır. Kim kelimenin gerçek anlamı ile salah ve ıslah peşinde ise bu mücadeleye yardımcı olmalıdır. Sorumlu kurumlar, yargı erkinden yürütme erki veya yasama erkine kadar kendilerini bu sloganın gerçekleşmesi ile yükümlü görmeli ve boş bir slogan ve laf safsatası şeklinde kalmasına izin vermemelidir. Yolsuzluklarla mücadele İslami nizamın ve hükümetin temel ilkelerinden biridir. Bu, Hz. Ali'nin yöntemidir. O, hiç bir zaman kimseyi kayırmadı, hatta kendisinden bazı şeyler bekleyenlere de ayrıcalık tanımadı. Nerede fesad varsa onunla mücadele etti. Biz onun gibi yapamayız, bunu iddia da etmiyoruz. Biz, kendimi kasdediyorum, Hz. Ali'nin arkasından gitmeye bile layık değiliz, lakin çabalarımızı sarf etmeliyiz. Bunu herkes kendisinin görevi bilmeli, bir kurum fesad ve müfsidle mücadele ettiğinde yine tüm baskı unsurları harekete geçip de gürültü koparmaya ve bu yolda hareket edenlerin elini ayağına dolaştırmaya kalkışmamalı. Tabi ki hiç kimsenin elinin ayağına dolaşmaması gerekir. Bu yolda kesin kararla hareket etmelidir, böyle bir durumda Allah da yardımcı olur, halk de destekler. Benim anladığım kadarı ile hiç bir şey halkı, İslam Cumhuriyeti nizamının halk kitlelerinin haklarını iade etmekte zorbalar, müfsidler, aşırılar ve bedavacılarla mücadele etmesinde olduğu kadar sevindirmez. Meclis, hükümet ve yargı erki de bu konuda sorumludur ve hepsi bu yönde hareket etmelidir ve yola koyulmalıdır. Bugün çok sevindiricidir ki insan bazı hareketleri görüyor, lakin köşede kenarda işbirliği yapması gerekenler bazen müsamahakar davranıyor ki umarız bu müsamahakarlıklar devam etmez. Eğer biz Emirül Müminin'in adını saygı ile anıyorsak bunu amel etmek için yapmalıyız. Biz insanlara sürekli siz tıpkı onun gibi davranın diyemeyiz. Bugün İslam Cumhuriyeti nizamında sorumlu olan bizler çok büyük bir sorumluluğu taşıyoruz ve çok büyük görevler bizlerin omuzlarındadır. Umarım İslam Cumhuriyeti yetkilileri de Hz. Ali gibi bu tevfike kavuşur ve o yolu, o büyük insanın parmağı ile işaret ettiği çizgiyi takip eder. Tabii ki, Hz. Ali bu yolda çok zorluk çekti. Bu gün o büyük insanın şehadet yıldönümüdür. Belki o büyük insanın yaşadığı dönemde hiç kimse şikayetlerini mübarek dilinden duymadı. Elbette o, çok kez minberde insanlara sitem etti ve onlara serzenişte bulundu. Ancak Ali'nin şikayetleri sadece insanlara ‘neden cihad meydanlarına katılmıyorsunuz ?' şeklinde değildi. Onun gönlü dertlerle dolu idi. İmam Ali, kendisinin yazdığı Komeyl duasında yüce Allah'a hitaben bazı konuları şöyle arz ediyor: الهى و سيّدى و مولاى و مالك رقّى Örneğin şu ibare benim kulağıma ve zihnime çok hassas geldi: يا من اليه شكوت احوالى ‘Ey benim şikayetlerimi kendisine arz ettiğim.' O, Allah'a şikayette bulunuyordu. Onun gönlü dertlerle dolu idi. Ali, hem toplumun durumundan kaygı duymaktaydı, hem dinin gittiği yol ve o dönemde henüz ayakta durmaya çalışan İslami nizamda dinin durumunu dikkatle izliyordu ve hem de kendisinin taşıdığı ağır sorumluluk duygusu onu etkiliyordu. Elbette Hz. Ali, bu sorumluluğunun binde birini bile aksatmadı. İbadet mihrabında Hz. Ali'nin mübarek başına kılıç indiği anda ondan bir cümle duyuldu ki kitaplarda anlatıldığı kadarıyla şöyle idi: بسماللَّه و باللَّه و على ملّة رسولاللَّه فزت و ربّ الكعبة ‘Allah'ın adıyla, Allah'ın yardımıyla, Resullah milletive Kabenin Rabbine andolsun ki, ben galip ve başarılı oldum.' Tüm müslümanlara yas ve musibet olan o büyük gece, Hz. Ali için zafer, sevinç ve başarı gecesi olmuştu. Zaten kendisi de bunu bekliyordu. Görünen o ki o gece cumaya bağlanan gece idi. Bazı rivayetlerde ramazan ayının 19. gecesi cumaya bağlanan geceydi, ama bazı diğer rivayetlerde de 21. gece, cumaya bağlanan geceydi. O gece Ümmü Gülsüm evinde, o büyük insan orucunu duyduğunuz gibi bozdu. Orucunu ekmek ve tuz, yani gerçekte sadece ekmekle bozdu ve sütü sofradan kaldırdı ve sadece kuru ekmekle o gün orucunu bozdu. Geceyi sabaha kadar ibadetle geçirdi. Sabah ezanından önce camiye girdi ve camide köşede kenarda uyuyan insanları uyandırdı, ezan okudu ve ibadet mihrabına girdi. Namazın ortasında birden bir ses yükseldi: ‘Hidayet temelleri yıkıldı.' Muhtemelen o dönemin insanları hidayet temellerinin yıkıldığının ne demek olduğunu biliyordu, ama rivayetlere göre haykıran kimse ardından cümleyi açıkladı ve şöyle bir ses geldi: قتل علىّ المرتضى، صلّى اللَّه عليك يا اميرالمؤمنين بسماللَّهالرّحمنالرّحيم قل هو اللَّه احد. اللَّه الصّمد. لم يلد و لم يولد. و لم يكن له كفوا احد. Ey Rabbimiz, Muhammed ve Al-i Muhammed'in hürmetine sana yakarıyoruz, en iyi selamlarını ve rahmetlerini ve faziletini Hz. Ali'nin mutahhar ruhuna indir. Ey Rabbimiz, bizi o büyük insanın izleyicilerinden eyle. Ey Rabbimiz, Emirül Müminin'in izleyicilerini dünyanın neresinde olursa olsun başarılı kıl. Hz. Ali'yi sevenleri dünyanın hangi noktasında ve hangi konumda ve hangi ad altında olursa olsun gün be gün o büyük insana yakınlaştır. Ey Rabbimiz, İslam'ı ve müslümanları onurlandır, İslam ve müslümanların düşmanlarını ve Ali'nin düşmanlarını onu sevenlerin yolu üzerinden kaldır. Onların tedbirlerini ve İslam dünyasına karşı hilelerini batıl eyle. Ey Rabbimiz, milletimizi onurlandır ve aziz eyle. Ey Rabbimiz, şu mümin ve fedakar insanların sorunlarını ve düğümlerini çöz. Ey Rabbimiz, kim bu insanlara ve İslam ve müslümanların yolunda hizmet ediyorsa ondan rahmetini ve lütfunu ve yardımını esirgeme. Ey Rabbimiz, insanların gönüllerini gün be gün bir birine yakınlaştır. İkinci hutbe: بسماللَّهالرّحمنالرّحيم الحمدللَّه ربّ العالمين. والصّلاة والسّلام على سيّدنا و نبيّنا ابىالقاسم المصطفى محمّد و على آله الأطيبين الأطهرين المنتجبين، لاسيّما علىّ اميرالمؤمنين والصّدّيقة الطّاهرة سيّدة نساء العالمين و الحسن و الحسين سبطى الرّحمة و امامى الهدى و علىّبنالحسين زينالعابدين و محمّدبنعلىّ باقر علم النّبيّين و جعفربنمحمّد الصّادق و موسىبنجعفر الكاظم و علىّبنموسى الرّضا و محمّدبنعلىّ الجواد و علىّبنمحمّد الهادى والحسنبنعلىّ الزّكىّ العسكرى والحجّةبنالحسن القائم المهدى صلواتاللَّهعليهماجمعين و صلّ على ائمّة المسلمين و حماة المستضعفين و هداةالمؤمنين. اوصيكم عباداللَّه بتقوى اللَّه. Tüm aziz namaz ehlini takvaya uymaya ve bu günlerin feyizlerinden ve Allah'ın feyz ve faziletinin madeni olan bu ayın geriye kalan bölümünden yararlanmaya çağırıyorum. İslam dünyasının temel meseleleri arasındaki iki konu hepsinden daha önemlidir ki tesadüfen her ikisi de İran milleti ve ülkemizin maslahatları ile yakından ilgilidir. Biri Afganistan meselesi ve diğeri de Filistin meselesidir. Her iki yerde de müslümanlara yönelik bir saldırı söz konusudur. Afganistan meselesi bir nevi çözüme doğru ilerliyor. Umarız Afganistan'ın müslüman halkının hayır ve maslahatı neyse, bir an önce gerçekleşir. Lakin Ramazan ayında bu iki mazlum millet saldırıya uğramıştır. Ramazan ayının başlarında Amerika ve İngiltere'nin Afganistan halkına yönelik bombardımanları tüm şiddeti ve acımazsızlığı ile sürdü. Onlar oruçlu insanlara, çocuklara, kadınlara ve yaşlılara acımadı, sivillere saldırdı. Bazen öyle işler yaptılar ki bunlar asla unutulmayacak savaş cinayetleridir ve bunlar kayda geçecektir. Örneğin bir hapishaneye saldırdılar ve bir kaç yüz insan katledildi ve çeşitli yerlerde de sivillere saldırdılar. Öte yandan son bir kaç gün içinde benzer bir saldırıyı Amerika'nın ortağı, yani gaspçı siyonist rejim, Filistin kentlerinde bu toprakların müslüman insanlarına yönelik olarak başlattı ve tanklarla, uçaklarla, helikopterlerle ve fırkateynleri ile savunmasız insanların evine, sivillere, çocuklara, okullara ve hastanelere saldırdılar. Çok tuhaf bir durum. İslam ümmeti bir an önce gereken sonucu çıkarmalı ve bu gafletten kurtulmalıdır. İslam dünyası yer yer saldırıya uğruyor. Onlar ‘biz bu kadarı ile yetinmeyeceğiz, başka ülkelere de saldıracağız' diye müjdeler de veriyor. Irak ve Somali'den söz ediyorlar. Anlaşılan İslam dünyası terörle mücadele adına kendi çıkarlarını korumak için çeşitli meydanlara girenlerin saldırısına uğrayacak, ama dünyanın en büyük terör makinası, yani siyonist rejimle mücadele etmedikleri gibi onu destekliyorlar. Eğer tanklarla insanların evine saldırmak terörizm değilse, o zaman terörizm nedir? Eğer insanların evlerini F-16 uçakları ve savaş helikopterleri ile füze yağmuruna tutmak terörizm değilse, o zaman terörizm nedir? Her halükarda bu iki mesele, çok önemlidir ve ben her biri hakkında bir kaç söz arz etmek istiyorum. Afganistan'a gelince, evvela orada tüm Afgan grupları, kabileler ve aşiretlerin mutabık olduğu bir hükümetin kurulması ve Afganistan'da barış ve istikrarın sağlanmasından çok mutluyuz. Mazlum Afganistan halkının geçmişteki 20 küsur yıllık kanlı çatışmalarından kurtulacağını duymak bizim için büyük bir müjdedir. Hem müslüman bir halk oldukları için ve onların acısı bizim acımız olduğu için, hem de bizim komşumuz oldukları için... Afganistan'ın durumu, istikrarı ve güvenliği bizim ülkemizin istikrarı ve güvenliği ile yakından ilgilidir. Her bakımdan onların huzura kavuşmasından biz sevinçliyiz. Elbette bazı noktaları da göz önünde bulundurmak gerekir. İlk olarak, Amerika Taliban hükümetini devirmesini kendisi için siyasi bir zafer ve güçlü bir fetih olarak hesabına yazmamalıdır. Eğer Afganistan halkı ve sağda solda bulunan çeşitli Afgan güçleri sahneye çıkmasaydı, bombardımanlar bir hükümeti deviremezdi. Gerçekte Afganistan halkının bir payı vardı, bu payları da çok büyüktü, yoksa eğer onlar devreye girmeseydi Amerika haftalar ve aylarca bomba ve füze kullanacak ve cinayet işleyecekti, ama nafile... Bir başka nokta şu ki, gerçi zahirde ve inşaallah Afganistan'da üzerinde mutabık olunan bir hükümet işbaşına gelecek, ancak bu, Amerika'nın Afganistan'da işlediği cinayetlerin unutulmasına sebep olamaz. Bu cinayetler kalacaktır. Bu, sadece Afganistan halkını ilgilendirmiyor, tüm insanlar ve hükümetler hakkında yargı yürüten ve onlar hakkında görüşü olan, ama kaale alınmayan tüm herkes bu cinayetleri kınıyor ve bu da hafızalarda kalacak ve unutulmayacaktır. Üçüncü nokta şu ki biz Afganistan'ın işlerine asla karışmıyoruz, ister biri gelsin, ister gelmesin, ister biri işin başına geçsin, ister geçmesin... Ama biz Afganistan milletini destekliyoruz, nitekim son 20 küsur yıl içinde İran devleti ve milleti ellerinden geleni, gerçekten müslüman Afganistan halkından esirgemedi. Geçen hafta yapılan yardımlar için de gerçekten aziz milletimize teşekkür etmek gerekir ve ben tüm bu yardımları Afganistan halkına hediye edenlerden, bu işte çalışan ve bu düşünceyi ortaya atıp gündeme getirenlerden samimi olarak teşekkür etmeyi görev biliyorum. Geçen 20 küsur yılda da durum aynı idi. Afganlar, ister kendi ülkelerinde yaşayan Afganistan halkı, ister burada olanlar İran devleti ve milletince desteklendiler. Biz Afganistan halkını destekliyoruz. Bu ülkenin hükümeti Afganistan milletince benimsenmelidir. Şunu da belirtmek isterim ki Afganistan'da hangi hükümet olursa olsun, eğer 25 yıllık mücadele deneyimini taşıyan bu milletin onları desteklemelerini istiyorsa iki konuyu göz önünde bulundurmalıdır: İslam ve istiklal. Afganistan halkı müslümandır ve İslam ilkelerine bağlıdır. Dolayısıyla onlar için İslami ilkeler çok önemlidir. Batılılar ve Amerikalılara iyi görünmek için İslam'ı renksizleştirmeye çalışacak olan her hangi bir hükümet şunu bilsin ki Afganistan milletinin gözünden düşecektir. Afganistan halkı İslam ve bağımsızlık istemektedir. Bu insanlar ecnebi müdaheleci güçlerle barışamaz. Sovyetler, Afganistan'da aldıkları darbeyi doğu Avrupa ülkelerinden almamıştı. Macaristan, Çekoslovakya ve Polonya'da Afganistan olayına benzer hadiseler yaşandı. Yani Sovyetler Birliği oralara askeri güçlerini soktu, lakin o günlerde eski Sovyetler Birliği askeri gücünü soktuğu ve oraları askeri işgalle ele geçirdiği bu milletlerden hiçi biri Afganlıların indirdiği darbe gibi bir darbeyi Sovyetler Birliği'ne indirmedi. Geçenlerde de Afganlılar diğer bazı müdaheleci ülkelerin eylemlerine karşı iyi ve kesin bir tavır sergiledi ve ecnebi müdahelesini sevmediklerini gösterdi. Hükümetin başına geçecek ve Afganistan'ın yönetimini ele alacak olanların, kim oldukları ve ülkelerini nasıl yönetecekleri bir kenara, Afganistan'da İslam ve istiklale riayet etmeleri gerekir ki bu ülkeye istikrar ve güvenliği geri getirebilsinler. Arz etmek istediğim bir başka nokta şu ki, Afganistan kavimleri, Peştunlar, Tacikler, Hezaralar, Heratlılar, Özbekler, Kızılbaşlar ve diğer irili ufaklı grup ve kabileler birlik olmalı ve çeşitli kavmi, mezhebi ve şii-sünni ihtilaflarını bir kenara bırakmalı ve birlikte yaşamalı ve bir birine tahammül etmeliderlar. Böylece düşmanların viraneye çevirdiği ve bazı bağnazlıklar ve iç sürtüşmelerle iktidar kavgalarının bu süreci şiddetlendirdiği ülkeyi onarabilsin ve yeniden inşa etsinler. Onlar birbirlerine destek ve yardımcı olmalıdırlar. Elbette Amerika'lılar, ingilizler ve Batı'lılar da şunu bilmelidir ki amaç ve taleplerinin gerektirdiği şartlarda Afganistan'da varlıklarını sürdüremezler. Eğer her türlü başlık veya isim altında uzun süreli olarak askeri varlıklarını sürdürmek isteseler şunu bilsinler ki Afganistan halkını karşılarında bulacaklardır ve bu halk onlarla mücadele edecek ve onlara darbe vuracaktır. Biz hiç bir şekilde Afganistan'da güç peşinde olan saldırgan ve yayılmacı politikaları kabul etmiyor ve onaylamıyoruz. Elbette Afganistan'ın imarı için uluslararası yardımlar yapılmalıdır. Ancak bu yardımların arkasında özel siyasetler güdülmemeli ve nüfuz peşinde koşulmamalıdır. Filistin meselesine gelince, İslam dünyasının dikkatini çekmesi gereken nokta şudur ki 11 Eylül olayları ve Newyork ve Washington'da Amerikan merkezlerine düzenlenen saldırılar ve daha sonra halkın bu olaylarla ilgilenmesi ve ardından Afganistan olaylarından sonra Filistin meselesi ile ilgili gaflet yüzünden siyonist rejim bu gafletten ve ilgisizlikten azami suistifadede bulunmuştur. Siyonist rejim son aylarda sertleştirdiği tutumu ve ard arda işlediği cinayetlerden sonra işi öylesine ilerletti ki Filistin kentlerinde çeşitli savaş aygıtları ve tanklarla Filistin halkının evlerine girdi ve pervasızca cinayetler işledi. Siyonistler o olaylardan azami suistifadeyi yaptı. İslam dünyası bunun farkında olmalı ve sorumluluk hissetmelidir. Doğal olarak hiç kimse Amerikan devletinin bu cinayetlerdeki sorumluluğunu inkar edemez. Amerika'lılar terörle mücadele sloganı ile Afganistan'a saldırdılar. Afganistan'da bir kaç kişiyi terörist ilan ettiler, ama Filistin halkına yönelik teröre ve onlara karşı vahşice saldırılara muhalefet etmediler ve hatta onayladılar. Gerçekten dünya halkı ve kamuoyu için bunların neler söylediği çok ibret vericidir. Bunlar hangi yüzle insan haklarından, özgürlüklerden ve milletlerin haklarından dem vuruyorlar ? Bir millete kendi evinde böylesine şiddetle, vahşice ve acımasızca davranılsın, ama muhalefet etmek bir yana, hatta işbirliği de yapılsın! Maalesef hem Amerika devleti ve hem İngiltere devleti kamuoyu karşısında çok kötü bir sınav verdiler. Bence Amerika'lı yetkililer Amerikan milletini tarih karşısında utandırdılar. İngiltere yetkilileri ingiliz milletini tarihi bir inzivaya iterek utandırdılar. Bunlar hükümetlerin ve milletlerin başında bulunuyorlar ve bunca iddialarına karşın bu büyük beşeri cinayetler karşısında hatta duyarsız da kalmıyor, aksine destekliyorlar da... Maalesef bu gün İngiliz hükümeti de Amerika'nın yolunu açan ve onun politikalarını pazarlayan biri haline gelmiş bulunuyor. Bu yaşlanmış sömürücü rejim, -ki bizim bölgemizde hiç bir devletin bunun kadar ayıplarla dolu bir geçmişi yoktur- Hindistan'da, şu Afganistan'da, bizim ülkemizde, Irak'da, Filistin'de ve tüm bu bölgelerde İngiliz sömürüsünün ayak izleri ve cinayetleri 150 yıldan beri bilinmektedir ve bu milletlerin tarihi hafızalarından silinmeyecektir, şimdi sömürü dönemi ile ilgili siyasi itibarının gözden düştüğü şu sıralarda Amerika'nın politikalarının izleyicisi ve pazarlayıcısı olmuş ve o ne derse bu da hemen desteklemektedir. Amerika ve İngiltere hükümetleri bu cinayetlere ve sorumluluğuna ortaktır, çünkü onlar pratikte cani bir devleti desteklemektedirler. Elbette bu çabalar siyonistlerin işinin düğümünü çözmeye yetmez, bunu böyle bilin. Bugün siyonist rejim öylesine bataklığa batmış ve işinde aciz kalmıştır ki ne yapacağını bilemiyor. Gasp, zulüm ve zorbalığın da zaten sonu yoktur. Bu tür şeyler gaspçı siyonist rejimin başına gelmeliydi. Onları daha da kötü günler bekliyor. Onları öfkelendiren şey de şu intifadadır. Siyonistlerin ve Amerika devletinin ve politikalarının, tüm çabaları, temasları ve koşuşturmalarının amacı da şu intifadayı yatıştırmaktır. İntifada ne demek? Yani bir milletin kendi hakkını geri almak için kıyam etmesi demek. Toprakları gasp edilmiş, evi gasp edilmiş, malı gasp edilmiş, mezraları gasp edilmiş, aşağılanmış, kendi ülkesinde hor bir azınlık gibi ona davranılmış. Bu millet bir süre müsamahakar davranmış, lakin bu gün gençleri uyanmıştır. Mücadele meydanında bu gençler daha da azimli olmuş ve tepeden tırnağa kadar silahlanmış bir ordu karşısında taşlarla savaşa gitmiş ve aynı zamanda onları aciz etmiştir. Siyonist rejim Mescidül Aksa intifadasının başladığı şu bir kusur yıl içinde gerçekten aciz kalmıştır. Onların tüm çabaları bu mukaddes alev ve şu haklı kıyamı söndürmektir. Dolayısıyla halka baskı yapıyorlar. Son bir kaç gün içinde zavallı Filistin halkına ve okul çağındaki çocuklara türlü türlü baskılar uyguladılar. Herkes sorumludur, ilk başta halkı müslüman olan ülkelerdik devletler ve en başta da arap devletleri sorumludur. Görünen o ki gelecek bir kaç gün içinde Arap Birliği bir konferans düzenleyecektir. Biz bu tür konferansların düzenlenmesini onaylıyoruz. Hem İslam Konferansı Teşkilatı, hem Arap Birliği oturup bu meseleyi incelemelidir. Çözüm yolu İslam dünyasının gücü, serveti, büyük nüfusu, imkanları ve uluslararası topluluklardaki oy gücünü Filistin milletini savunmak için kullanmaktır. Bir iki kararname yayınlamak ve bir iki söz etmekle yetinmemek gerekir. Amerika'yı çeşitli ilişkileri kesmek ve kesin tavır koymakla tehdit etmeli ve Avrupa devletlerinden devreye girmelerini istemelidir. Bugün Avrupa ve Batı için de büyük bir sınav günüdür. İnsan hakları ve özgürlüklerini savunmakta bu kadar iddia sahibi olan bunlar da sınav vermelidir. Nasıl olur da bu kadar mazlumiyeti olan bir millet savunulamaz ? Elbette bazı Avrupa devletleri göstermelik bir kaç şey söylemişse de, bunlar yeterli değildir. İslam Konferansı Teşkilatı ve İslam devletlerinin de sorumlulukları vardır. Ama sizlere arz etmem gereken şu ki ey azizlerim, aziz İran milleti ve tüm müslüman milletlere de arz etmek istiyorum: Bu alanda, diğer tüm alanlarda olduğu gibi, belirleyici olan etken, milletlerin ve kamuoyunun kararıdır. Milletler baskı ile istek ve taleplerini gündeme getirebilir ve devletleri harekete geçirebilirler. Kudüs günü yaklaşıyor. Bu yıl Kudüs gününde müslüman milletler siyonist rejime ve destekçilerine karşı ne denli öfkeli olduklarını göstermeli, hiç kimse bu alanda duyarsız kalmamalı ve bu yöndeki her türlü politika karşısında öfkeli olduklarını göstermelidir. Tüm İslam dünyasındaki İslam alimlerinin ve yine İslam dünyasının düşünürlerinin özel sorumlulukları vardır. Sırf Amerika rahatsız oluyor diye falanca Arap veya İslam ülkesinde falanca alim veya falanca müftü İslam karşıtı bir tavır sergilememelidir. Maalesef son meselede bir iki yerde İslam dünyasında böyle tavırlara rastladık. İslam alimleri, İslam ülkelerinin alimleri, İslam dünyasının aydınları, şairler, hatipler, yazarlar, sanatçılar ve öğrenciler tüm İslam dünyası genelinde hepsi bu gün Filistin halkının desteklenmesi sürecinde rol ifa etmelidir. Bu, onların görevidir ve bu roller etkili olabilir, bu mazlum millete yardımcı olabilir. Söz ve kelam yeterli değil, halkın kesin tavrı bir çok yardımdan daha üstün ve daha etkilidir. Bu bir görevdir ve umarım yüce Allah hepimize bu görevi yerine getirmek için yardımcı olur. Ben eminim ki bu yıl da inşaallah aziz İmam'ımızın yadigarı olan Dünya Kudüs günü her zamankinden, önceki senelere nazaran daha coşkulu olur ve hem de İslam dünyası gaspçı siyonizme karşı tutumunu açıkça ortaya koyar ve siyonistlerin soluğu kesiliverir. Bu güç gösterileri gerçek gücün göstergesi değildir. Gasıp rejim gün be gün ve yavaş yavaş despot ve zorba ömrünün sonuna yaklaşmakta olup, inşaallah İslam dünyası Filistin'in Filistin milletinin eli ile yönetildiğini görecektir. بسماللَّهالرّحمنالرّحيم اذا جاء نصراللَّه والفتح. و رأيت النّاس يدخلون فى دين اللَّه افواجا. فسبّح بحمد ربّك و استغفره انّه كان توّابا ‘Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman, Ve insanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde, Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.' Allah'ın selamı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun... |