Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 05:56

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۷:۲۶

Kullanıcı adı:

Åžifre :

Şifremi Hatırla
Åžifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

ŞİİR ÜSLUBU

 

 

Farsça şiir, V/XI. yüzyılın ikinci yarısında, VI/XII. yüzyılda ve VII/XIII. yüz­yıl başlangıcına kadar her yönüyle kemal derecesinde olup çeşitlilik ve deği­şiklik halindeydi. Bu dönem Fars şiirinde dikkate alınabi­lecek ilk şey, Farsça şiir üslu­bunun bu dönemde özel bir teka­mül seyri içinde bulunmuş olmasıdır.

Bu dönemin başlarında, yani V/XI. yüzyılın ikinci yarısında ve VI/XII. yüzyıl başlarında Fars şiiri, henüz Gazneli döneminin ilk devre üslubunun etkisi altın­daydı. Hatta kimi zaman bazı şairler, Sâmânî üslu­bunu diriltmeğe çalış­maktay­dılar. Bu dönemde Sâmânî üslubunu takip edenlerden birisi Nâsır b. Husrev-i Kubâdiyânî olup ka­side ve şiirleri, tam anlamıyla IV/X. yüzyıl sonları şairlerinin sözlerini çağrıştırmaktadır. Bir diğeri de Sâmânî dönemi üstatlarının divanla­rını taklit etme, onların üs­lubunu taklit ve takip etme noktasında bü­yük bir maharet göstermiş olan Katrân-ı Tebrîzî’dir. Lâmi‘î gibi kimi şairler de ilk dönem Gazneli şairleri­nin üslubunu taklit etmeyi dikkate almaktaydılar. Bununla birlikte ister bu şairler, ister başka şairler ol­sun, tümü kendi şiirlerinde dönemlerin­deki şiirde üslup deği­şikliğinin açık bir işareti olan yeni edebî ve fikrî et­kenlerin tesiri al­tında kendilerine özgü yeniliklere sahiptirler. Örneğin Katrân, Sâmânî dönemi dilini taklit etmiş olmasına rağmen şiire sanatları sokmakla özel bir ekolü temsil etmektedir. Sâmânî döneminin eski sözle­rini dile getirmekle öz­deşleşen Nâsır-i Husrev, kendi sözlerine felsefeyi karış­tırmakla ve bazı yeni fikir ve konuları öne çıkarmakla şiirde kendine özgü bir üslubun ve yeni bir tarzın ku­rucusu olmuştur. Ya da V/XI. yüzyıl sonlarında bu dönemin başlarındaki şairle­rin üslubunu takip eden Mes‘ûd-i Sa’d-i Selmân, hayal gücünde dikkati göz önünde bu­lundur­makla ve seçkin, aynı zamanda sade ve akıcı kelimelere sahip olmakla Ferruhî ve ‘Unsurî’nin üslubunun orta sınırı olan mü­kemmel bir üslup meydana getirmiştir. VI/XII. yüzyıl başla­rında da henüz V/XI. yüzyıl baş­ları şairlerin divanlarını taklit etme re­vaçtaydı. Fakat bu iş, yeni tarzla­rın ve yolların getirilmesini de engel­lemi­yordu. Örneğin Ferruhî ve ‘Unsurî’nin Divan’larını taklit eden Senâî ve Mu‘izzî’nin her birinin önce­kilerin üslubundan farklı olan kendilerine özgü bir üslubu vardır. Özellikle de taklitten kaçınmış olan Senâî, öncekilerin üslubundan çok farklı olan yeni bir yol geliştirdi.

Bundan dolayı bu dönemin şairlerinin kendi üslup ve tarzlarının de­ğiştiril­mesi fikrinde olmadıklarını düşünmek mümkün değildir. Aynı şe­kilde tabii ola­rak şiir ve nesir üslubunun değişmesine yol açan bu dö­nemde Fars dili­nin deği­şikliğini görmezden gelmek de mümkün değildir.

Bu girişler göz önünde bulundurulduğunda Üzerinde durdu­ğumuz dö­nem, şairlerin üslubunun değiştiği dönemdir. Şairlik üslu­bundaki yeni buluşlar ko­nusu, o derece şairlerin ilgi konusu olmuştu ki bunların bir bölümü, bu işe açıkça işaret etmekte, şairlikte yeni bir tarzı bulduğundan dolayı kendi çağdaşla­rına ve öncekilere üstünlük taslamaktaydılar. Örne­ğin Hâkânî şöyle demiştir:

Benim kendime özgü yeni bir tarzım var. Buna eskilerden ‘Unsurî sahip idi.

Eski üsluptan amaç, ‘Unsurî ve çağdaşlarının Mahmûd sara­yında mü­kem­melleştiricileri oldukları Sâmânî dönemi üslubudur. Fa­kat bu üslup, VI/XII. yüz­yılda artık büyük bir hayal gücüne, vezinli sözlerde ince derin mazmunları getir­mekte ısrar etmeyi huy edinmiş şairlerin işine yarama­maktaydı. Bunların her biri şiirde yeni bir üslup getirmenin ve geliştirme­nin peşindeydi. Hâkânî de bunlar­dan biri­siydi.

Hâkânî ile çağdaş olan şair Nizâmî de yeni bir üslup getirme­nin pe­şinde olup başkalarının üslubunu taklit etmemekten dolayı da memnundu ve şöyle de­mek­teydi:

Kimseden ödünç almayı kabul etmedim. Gönlümün söyle dediğini söyle­dim.

V/XI. yüzyıl ortalarından itibaren her biri bir yolla eski üslup ve tarzı değiş­tirmeye çalışan üslup sahibi birkaç şair var. V/XI. yüzyıl ortalarının ilk bü­yük şairi, Veys u Râmîn’i Pehlevîceden Fars şiirine tercüme ederek hikayecilikte dik­kate değer bir ekol icat etmeyi başa­rabilen Fahreddîn Es‘ad-i Gurgânî’dir. Bu ekol, Fahreddîn Es‘ad’dan sonra tam anlamıyla şairlerin ve yazarların dikkatini çekti. Hatta onun hikayesinin bazı bö­lümleri kendinde sonraki hikayelerde aynı­sıyla taklit edildi.

Bu tarihten çok kısa bir zaman sonra Gazneliler sarayında yeni ve çok önemli bir hareketle karşılaşmaktayız. O da bu saray şairlerinin, V/XI. yüzyıl sonların­daki ve VI/XII. yüzyıl başlarındaki çalışma ve ça­baları olup her biri şi­irde yeni ve kendine özgü bir üslup geliştirme eğiliminde idi. Mes‘ûd-i Sa’d, Ebû’l-Ferec-i Rûnî, Senâî, Seyyid Hasan-i Gaznevî ve bun­ların çağdaşları yani Şah Bûrcâ, Seyyid Muhammed-i Nâsır, Muhtârî, Kâferek, Rûhânî, Yemînî, Sa’deddîn-i Nûkî gibi.

Bu şairler, genellikle kendinden sonra gelen şairler üzerinde etkili olup her biri bir grup şairi kendi peşine taktı. Örneğin Ebû’l-Ferec-i Rûnî’nin Enverî Di­van’ındaki doğrudan etkisi açıkça görül­mektedir. Senâî’nin üslubu, mutlak ola­rak kendinden önceki şairlerle kıyas edileme­yecek kemal derecesinin en üst noktasına ulaştı. Zira o, zühd, vaaz ve ta­savvufî ve zahidane düşünceleri, felsefî mantıkla iç içe bir hale getirdi ve kendi anlam dolu ve özgün sözleri kalıbına döktü. Bu çeşitli etkenler, Senâî’nin sözlerinin anlaşılmasını bazı konularda zor­laştırmış ve onun bazı beyitlerine şerhler yazılmasına söz konusu olmuştur. Senâî’nin man­zumeleri, özellikle Seyru’l-‘İbâd ve Hadîkatu’l-Hakîka manzume­leri öyle beyitler içermektedir ki felsefe­den ve bir dönemin dinî ve aklî bilimle­rin­den tam bilgi sahibi olmaksızın çözülüp anlaşılması mümkün değildir. Senâî’nin zahidane ve arifane şiirlerinde kullanmış olduğu tarz, kendinden sonra VI/XII. yüzyıl şairlerinin taklit etmesine konu olmuştur. VI/XII. yüzyılın bü­yük söz üstatları, bu güçlü şaire benzemek için onun kaside ve gazelle­rini taklit et­meye ya da onun girmiş olduğu yola girmeğe çalışmış­lar­dır. Örneğin kaside ve gazellerinde Senâî’ye tam bir ilgi duyan Hâkânî, kendini onun yerine geçen biri olarak görür ve:

Felek Senâî’nin etrafında döndüğü için benim gibi bir sema geniş bir söz yaydı.

diyerek onun gibi vaaz ve öğüde dalmaya çalışıp tevhid ve hikmeti an­lat­maya ça­lışır.

Cemâleddîn Muhammed b. Abdurrezzak da vaaz ve öğüt noktasında Senâî’yi taklit edenlerden birisi olup onun kullanmış ol­duğu ayni lehçeyi, aynı düşünceyi, hatta aynı tabirleri kullanmaya çalı­şır. Aynı şeyi Nizâmî, kasidelerinde takip et­meye çalışmıştır. Bu söz üstatlarından daha alt bir dereceye sahip olan Kıvâmî-yi Râzî gibi şairlerde de bu taklidin etkileri, özel­likle vaaz ve öğüt içerikli kaside­lerde açık bir şekilde görülmektedir. Her halükarda Senâî, kendinden sonraki dönemi uzun bir müddet bo­yunca etkisi ve gölgesi altında tutmuş mütefekkir, güçlü ve çok kapsamlı bir şairdir. Bu şair, sa­dece kaside ve gazelde yeni bir üslup ve eşsiz bir tarz getirmekle kalmamış, irfanî ve sos­yal mesnevîler ortaya çıkarma nokta­sında da başarılı olmuştur. Zira bu alanda yeni bir ekol geliştirmiş, mesne­vileri kendisinden sonra da birçok büyük söz üs­tadının taklit etmesine konu ol­muştur. Hatta Nizâmî, Mahzenu’l-Esrâr’da, Attâr ve Mevlânâ, fel­sefî ve irfanî mesnevilerinde ve bunların benzeri şairler, bu üsta­dın yaptı­ğını yapmaya çalış­mışlar, onun tarzını kendi tabir ve buluşlarıyla ta­mam­lamışlardır.

Bu söz üstatlarının her birinin bir şekilde kendilerine özgü yeni üslup ve tarzlarla uğraştıkları bir durumda V/XI. Yüzyıl ile VI/XII. yüzyıl başla­rındaki di­ğer bazı şairler de Gazneli dönemi başla­rındaki üslubu olduğu gibi sürdürmeye çalışmışlardır. Oysa zamanın zorunlu seyri ve düşüncele­rin tabii olarak değiş­mesi, onların şiirinde ister istemez değişikliği mey­dana getirdiğinden ve üslupla­rını önceki şairlerinkinden farklı kıldığından habersizdiler. Bu sebepten dolayı, bu son görüş göz önünde bulunduruldu­ğunda bu es­nada eski şairleri taklit ede­rek söz söylemekle meşgul olan Azrakî, Şihâbeddîn Am‘ak-i Buhârâyî, Osmân-i Muhtârî ve Mu‘izzî gibi şairlerin tamamı önceki dö­nemden, yani ilk Gazneli dö­ne­minden daha üstün yeni düşüncelere, yeni sözlere ve yeni bir üsluba sa­hiptir­ler. Bunlar arasından özellikle Azrakî, Am‘ak ve Mu‘izzî’nin hizmetle­rini göz önünde bulundurmak gerekir.

Şiirde ‘Unsurî’nin üslubunu takip eden Azrakî, kemal nokta­sında onu yeni bir merhaleye çıkararak VI/XII. yüzyıldaki şairlerin ve eleştir­menle­rin kabulüne hazır bir hale getirdi. Azrakî, sa­dece kaside söylemekle yetin­memiştir. Nitekim kendi kasidelerinde de birkaç yerde işaret ettiği gibi çe­şitli konularda mesneviler de yazmıştır.

Am‘ak-i Buhârâyî ise, kendisine ait elimizde fazla şiiri olma­masına rağ­men birkaç yeni kasidede yeni düşünceleri ve şiir yapısının güzelliğini ortaya koymuş, kendi amacını açıklamak için onlarda ken­dine özgü bir dil, yani ince ve dakik teşbihler, olgun ve güzel vasıflar ile bir­likte kullanmış, dili amacını beyan etme aracı yaptığından dolayı Fars edebiyatında büyük, üslup sahibi ve üstad  bir şair sayılmıştır. Bundan dolayıdır ki çağdaşı olan şairler, onu Enverî’nin aşağı­daki be­yitte söylediği gibi söz üstadı olarak nitelemişlerdir:

Hem söz üstadı Am‘ak’ın söylediği gibi ey rüzgar kana bulaşmış top­rağı İsfahân’a savur.

Am‘ak’ın meşhur olmasının en büyük sebeplerinden birisi, onun kendi kasi­delerinde şairin kendilerine bir çeşit yaşam, dirilik, hareket ve konuşturma ver­miş olduğu şairin hayallerinin vasfından ibaret olan bir yeniliği taşımış olma­sı­dır. Bu olgun ve güzel vasıfların­dan bir örneği şu matla’ ile başlayan kaside­sinde sık sık görmek müm­kündür:

O selvi boylu, gümüş endamlı güzelin hayalini rüyada dün gece bir şekil olarak göründü bana....

Enverî’nin kin ve garaz yüzünden iki divanın kanını boynuna yükle­miş ol­duğu Mu‘izzî ise, Ferruhî ve ‘Unsurî’nin üslubunu takip etmiş ol­makla birlikte kimi kasidelerinde çeşitli şekillerde edebiyat meydanına çıkmış ve her zaman zafer kazanmış olarak geri dönmüş olan bir üstattır. Onun sözü, kimi zaman Ferruhî’nin şiirinin sadelik ve kolaylığı tarzında, kimi zaman ‘Unsurî’nin ince dü­şünce ve dikkatinde, kimi zaman da dö­neminin tarz ve lehçesine yakın ve çeşitli Arapça ke­limelerle karışık ya da yeni irfanî ve felsefî düşüncelerle iç içe bir hal almıştır. Sanki bu şair, yeni yollar örnek almış olmakla daha çok kendinden ön­ceki iki şai­rin, yani ba­bası Abdulmelik-i Burhânî ve Tuğrul Bey za­manındaki şair Lâmi‘î-yi Curcânî’yi takip etmiştir. Lâmi‘î’nin birkaç kasidesinden onun Arap edebi­yatın­dan şiddetli etkisi, Menûçihrî’nin işini takip etme noktasında görül­mektedir. Burhânî de elde mev­cut olan birkaç kıta ve beytinden anlaşıldı­ğına göre, Arap dili ve edebi­yatından yeni kelimelerden yararlanmaya karşı geniş ilgi duymuş ve şiirlerinde irfanî düşünceleri ve kavramları kullanmayı seçmiştir. Bunların aynısını Mu‘izzî de kendi kasidelerinin bir çoğunda örnek almış ve kul­lanmıştır. Bundan dolayı da onun bazı kaside­leri tamamen yeni olup Ferruhî ve ‘Unsurî gibi şairlerin etkisinden uzak kalmıştır.

Şimdiye kadar zikretmiş olduğumuz bu şair adları, örnek içindi. Yoksa onla­rın çoğunluğu öncekileri taklit etmiş olmalarıyla bir­likte her biri, baş­kaları­nın sahip olmadığı özelliklere sahiptirler ve her biri Fars şiirinde bir yeniliği ve deği­şikliği meydana getirmiş olup  his­sedilir ya da hissedilme­yecek derecede şiir üs­lubunun mükemmelleşti­rilmesi ve yenileştirilmesi noktasında pay sahibi idi­ler. Ancak bunların hiç biri, VI/XII. yüzyılın ikinci yarısındaki Horâsân, Irak ve Âzerbay­can’da bulunan şairler derece­sinde Fars şiiri üslubunun değişmesi ko­nu­sunda etkili olamamıştır. VI/XII. yüzyılın ilk yarısının geçmesiyle, o dönem şair­lerinin çalışmaları sonucu ve Derî Farsçasında tedrici ola­rak meydana gelen de­ğişiklik ile birlikte VI/XII. yüzyılın ikinci yarısı ve VII/XIII. yüzyıl başları, tümü şi­irde kendi yeni yolunu takip eden ve tamamıyla öncekilerin yolundan uzaklaşa­bilen şair ve yazarları barın­dırdı. VI/XII. yüzyılın ikinci yarısın­daki ve VII/XIII. yüzyıl başların­daki şiir üslubunda araştırma yapmak için yeni özel bir konuyu ta­kip etmek gerektiği de bundandır.

VI/XII. yüzyıl başlarında yetişmiş ve bu yüzyıl ortalarında şa­irlik yapmış olan şairlerden sonra sıra, bu yüzyıl ortalarında yetişmiş ve VI/XII. yüzyılın ikinci yarısında ün kazanmış olan şairlere gelmek­tedir. Başlarında Evhadeddîn-i Enverî’nin yer aldığı bu şairler, çok büyük bir oranda günlük konuşma di­line yö­neldiler ve şiiri Gaznelilerin ilk dönemi ve Selçuklular dönemi şairlerinin sahip ol­dukları üsluptan uzaklaştırdılar. Bu grubun öncüsü olan Enverî, kendi şiirle­rinde büyük bir oranda ve ke­sin bir şekilde şiirin sadeliğine ve sö­zün akıcılı­ğına önem vermiştir. Enverî’nin şiirinde sözün akıcılığından amaç, onun kendi eserle­rinin bü­yük bir bölümünde şiiri, normal ve sade sözü konuşma dilinde kullanıl­dığı bir yapıda söylemeye çalışmış olmasıdır. Bundan dolayı da Enverî’nin kimi beyitleri, normal günlük konuşma hükmündedir. Onun Di­van’ında benzerine sık sık rastlanan şu beyitler gibi:

Akla dedim ki ey dünya maksadının gayesi senin yakınında olup da yok olmayan bir şey yoktur.

Dedim ki bu ikisinden biri Şihâbeddîn’den başkası değil, diğeri ne dedim, Hasan-i Medûd’dur dedi.

Dedim ki yanıltma, bu nerden olabilir? Dedi ki aklın ikisi hem şahiddir hem de meşhud.

Bu normal konuşma şeklindeki söz ve zamanın kullanılmakta olan leh­çesini takip etmek, Enverî’ye kendi şiirlerinde öncekilerden daha fazla Arapça kelimeler kullanma iznini verdi. Bu hareket, Enverî’nin kendi söz­lerinde gösteriş yapmak ya da bilgisini göstermek istemiş olması anlamına gelmez. Aksine Enverî’nin şi­irlerindeki Arapça kelime ve terkiplerin çoğu, o dönemin Fars dilinde ya da zama­nın kullanılmakta olan bilimsel dilinde revaçta olan kelimeler ve ter­kipler türündendir. Oysa kendisinden önceki şairler, Sâmânî dönemi sonla­rında ya da Gazneliler dönemi başlarında şi­irde yararlanılan ve Arapça kelimeleri daha az bulunan bir dili kullanmaya çalışmaktaydılar.

Bu esas göz önünde bulundurulduğunda Enverî’nin Fars şii­rinde bir de­ğişim yaptığı ve tam anlamıyla yeni bir ekol geliştirdiği gö­rülmektedir. Ancak buna ba­karak Enverî’nin ve onun takipçilerinin kendi işlerinde tam anlamıyla yenilikçi oldukları sonucu da çıkarıl­mamalı. Aksine VI/XII. yüzyıl başlarında ye­tişmiş olan ve bu yüzyıl ortalarında şairlik yapmış olan ve genellikle Enverî ve çağdaşla­rıyla çağdaş olan şairlerin üslubunun mü­kemmelleştiricisi sayılmalıdır­. Bu dö­nemin şairlerinin hayatını incelerken bu konunun ispatlanması nokta­sında bir­çok örnekle karşılaşmaktayız.

Enverî ve onun üslubunda yazan şairlerin şiirinde görülmekte olan bir başka nokta da, ister övgü ister diğer konularda olsun bunların büyük bir bölü­münün şiirlerinde derin anlamlı mazmunları ve an­lamları kullan­maya ilgi duy­maları ve yönelmeleridir. Bu ilgi ve yöneliş, bu gruptaki şa­irlerin şiirlerinde kimi zaman müphem, anlaşılması zor anlamlarla karşı­laşmamıza konu olmuş ve kimi beyit­lerdeki anlam müphemliği ve anla­şılmazlığı, bunlara şerhler yapılmasını gerekti­recek bir derecededir. Bu nedenle Enverî  ve zor sözler söyleyen diğer şairlerin di­vanları (Şâdîâbâdî şerhi gibi) üzerine şerhler yapılmasına konu ol­muştur.

Yeni üslupta dikkate değer bir diğer nokta da bilimsel düşün­celer, kav­ram­lar, olaylar ve çeşitli bilimsel konulardan yararlanma noktasında şairane ta­sar­ruflarının kullanılmaksızın şiirin içine girdiği aşırılıktır. Bu hal, kimi zaman bi­limsel kitaplarda kullanıldığı üzere aklî istidlallerden yararlanmayı gerektirdi, şiiri, olması gerekenden ve beklenenden uzaklaş­tırdı. Bu gerekliliklere ilave ola­rak birçok konuda şiirlerin zor anlaşılırlı­ğını ve hatta anlamsızlığını beraberinde getirdi.

VI/XII. yüzyılın ikinci yarısındaki şiirin dikkate değer bir di­ğer nok­tası da şairlerin güzel ve latif gazeller ortaya çıkarmaya duy­dukları ilgidir. Gazel, IV/X. yüzyıldan itibaren Fars şiirine girmeye başlamıştı. Fakat Enverî ve onun üslu­bundakiler, derin anlamlı maz­munları gazelde kul­lanmaya çaba gösterdiler. On­ların şiirdeki üslup­ları sade ve tabii olduğu için de onların gazelleri ister lafız is­ter mana açısından olsun daha fazla bir letafet buldu. Gazeldeki bu yeni ekol, Enverî, Semâyi-i Mervezî ve on­ların benzeri gibi şairlerden başladı, Zahîr-i Fâryâbî ile sona erdi. Bu ke­simin gazelde icat ettikleri olgunlaşma, VII/XIII. yüz­yılda gazel alanında büyük şairlerin ortaya çıkıp Fars şii­rinin bu türünü kemal derecesinin en üst noktasına ulaştırmalarına konu oldu.

Horâsân ve doğu şairleri kendi yeni üsluplarını icat etme ile uğraşırlar­ken İran’ın kuzey batı bölgelerinde de yapmış oldukları faa­li­yetler her yönüyle Fars edebiyatında bir yeniliğe sahip olan yeni bir grup şair ortaya çıkmıştı. Bu kesim, Âzerbaycan’ın ünlü şairleri olan Ebû’l-‘Alâ-i Gencevî, Kıvâmî-yi Gencevî, Felekî-yi Şîrvânî, Hâkânî-yi Şîrvânî, Nizâmî-yi Gencevî, Mucireddîn-i Beylakânî gibi şairlerdir.

En son zikredilmiş olan bu şairler, birkaç sebepten dolayı Farsça şiir üslu­bunu İran’ın diğer bölgelerinde ya da kendilerinden önce var olan şeklinden ayrı bir şekle soktular. Birinci sebep, onların ortaya çıktıkları zamana dek Fars şiiri, bazı değişim merhalelerini ge­çirmiş ve yeni üslup­larla karşılaşmıştı. Bu şa­irler Enverî, Senâî vb. gibi kimselerin eserlerini takip edebilirlerdi. İkincisi, bu şairle­rin ortaya çıkış zamanının üslupları, Horâsân şairleri üslubundan farklı olan ve lafız ve mana açısından bir başka yolda giden Irak’ta ortaya çıkan şa­irle­rin dö­nemine yakın olmasıdır. Üçüncüsü de bu şairler, Horâsân’ın edebî orta­mından tamamen farklı ve değişik olan yeni bir bölgeden çıkmış olmalarıdır. Bu bölge, yani Âzerbay­can, birkaç sebepten dolayı Horâsân ve Mâverâunnehir’in edebî or­tamın­dan farklılık arz etmek­teydi. Birincisi, bu bölgede Derî lehçesiyle arala­rında çok farklılık bu­lunan Âzerî lehçesi kullanılmaktaydı. İkincisi, Âzer­baycan, kendi çev­resinde genel olarak İran kültüründen farklı olan İran dışındaki bazı bölge­lerle bulunduğu ilişkiler sonucu İran’ın diğer sosyal ortamların­dan anlamca farklılık arz etmekteydi. Bir üçüncüsü de Âzerî lehçesi ve diğer doğu lehçeleri, bu kitabın birinci bölümünde İran’ın leh­çelerini incelerken de gördü­ğümüz gibi es­kiden beri Arapçayla daha fazla ka­rışık bir haldeydi. Oysa bu ka­rışım İran’ın do­ğusunda çok daha geç ol­muş ve daha çok edebî dil yoluyla şekillenmişti. Arapça terkip ve kelimele­rin Âzerî lehçesinde Âzerbaycan şairlerinin şiir şeklini doğu şairlerinden ayırdığı ortadadır. Özellikle Âzerbaycan şairlerinin ortaya çıkı­şının Arap edebiyatını İran edipleri ve şairleri arasında etkili olduğu ve on­ları gölgesi altında bulundurduğu bir döneme yakın olması ve Arapça kelime ve ter­kiplerin hadsiz hesapsız bir şekilde kullanılmasının caiz olması dönemine yakın olmaları­dır.

Bu etken ve sebepler, zamanın etkenleri ve sebepleri üzerine eklendi­ğinde edebiyat ve fikirlerde özel bir durumun ortaya çıkmasını gösterir ki bu özel du­rumu tam olarak Hâkânî ve Nizâmî’nin şiirle­rinde apaçık bir şekilde görmek mümkündür. Nizâmî ve Hâkânî’nin ikisi de kendi şiirle­rinde çok dakik ve ince fi­kirlere sahiptiler ve yeni mazmunlar, yeni an­lamlar, eşsiz güzel terkipler, Arapça kelime ve ter­kipleri kullanma nokta­sında çok ısrarcı olmuşlardır. Bu etken, bu iki büyük üstadın şiirlerinin dikkat edilmeden anlaşılmamasına, hatta kimi zaman şiirlerinin bazı kı­talarının anlaşılmaz olarak kal­masına konu olmuştur.

Kimi eleştirmenlerin Hâkânî veya Nizâmî’nin sözlerine yöne­lik yap­makta ol­dukları eleştiriler ve bazı terkip ve tabirlerini yanlış ya da yakışık­sız görmüş ol­maları tamamen boştur. Zira Derî lehçesine aşina olmuş kimseler, Âzerî lehçe­siyle karışık olan ve tabii olarak şair­lik esnasında kendi adetlerine mağlup olmuş olan Âzerbaycan şairleri şiirlerini Horâsân veya Mâverâunnehir İranlılarından birisinin gözüyle görmek ve buna göre inceleyip değerlendirmek istemişlerdir. Oysa ki Nizâmî ve Hâkânî’nin dü­şünce ve sözlerini anlamak için her şeyden önce eski Âzerî lehçesini ve o günkü Âzerbaycan’ın manevî ortamını tanıdıktan sonra bu iki büyük üsta­dın şiirleri hakkında görüş beyan etmek ge­rekmektedir.

VI/XII. yüzyılın ikinci yarısında Fars şiirinde özgün bir üslup icat etme noktasında etkili olan bir başka önemli edebî merkez de Irak edebi­yat merke­zi­dir. Bu merkezden yani İsfahân, Hemedân, Rey vb. gibi şehir­lerden VI/XII. yüz­yıl sonlarında meşhur şair ve ya­zarlar ortaya çıkmış olup bunlar da üslup ye­niliği açısından büyük bir etkiye sahiptiler. Irak’ın en büyük şairlerinden birisi Cemâleddîn Muhammed b. Abdurrezzak-i İsfahânî olup onun yeni lafzî terkipleri getirmesi, Arapça kelimeleri kul­lanması ve yeni konu ve mazmunları icat etme­sindeki söz üslubu, şiirde önemli bir yeniliğe sahiptir. Bu ko­nuda dikkate değer nokta, Irak ekolü­nün olgunluk ve genişlemesi daha çok Oğuzların saldırılarından sonra ve şiir ve edebiyat ortamının Ho­râsân’da ortadan kalkmasıyla o dönemde göç etmiş ve Irak ve Âzer­baycan sultan ve emirlerinin hizmetine girmiş olan Esîreddîn-i Ahsîketî, Eşhurî-yi Nîşâbûrî, Zahîreddîn-i Fâryâbî vb. gibi şa­irlerin varlığıyla olmuştur.

Genel olarak VI/XII. yüzyılın ikinci yarısında ve VII/XIII. yüz­yıl başla­rında şiirin genel üslubu VI/XII. yüzyıl başlarındaki üslupla genel bir farklılık ta­şı­maktaydı. Fars şiirinde Horâsân, Irak ve Hin­distan üslubu olmak üzere üç üs­lu­bun olduğuna inanan kimselerin sı­nıflandırmasını ka­bul edecek olursak VI/XII. yüzyılın ikinci yarısı şa­irlerinin kaside ve ga­zeldeki üslubunun Fars şii­rinde Irak üslubunun ortaya çıkışının başlangıcı olduğunu söylememiz gerekir.

 

 

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.