| ŞİİR ÜSLUBU Farsça ÅŸiir, V/XI. yüzyılın ikinci yarısında, VI/XII. yüzyılda ve VII/XIII. yüzÂyıl baÅŸlangıcına kadar her yönüyle kemal derecesinde olup çeÅŸitlilik ve deÄŸiÂÅŸiklik halindeydi. Bu dönem Fars ÅŸiirinde dikkate alınabiÂlecek ilk ÅŸey, Farsça ÅŸiir üsluÂbunun bu dönemde özel bir tekaÂmül seyri içinde bulunmuÅŸ olmasıdır. Bu dönemin baÅŸlarında, yani V/XI. yüzyılın ikinci yarısında ve VI/XII. yüzyıl baÅŸlarında Fars ÅŸiiri, henüz Gazneli döneminin ilk devre üslubunun etkisi altınÂdaydı. Hatta kimi zaman bazı ÅŸairler, Sâmânî üsluÂbunu diriltmeÄŸe çalışÂmaktayÂdılar. Bu dönemde Sâmânî üslubunu takip edenlerden birisi Nâsır b. Husrev-i Kubâdiyânî olup kaÂside ve ÅŸiirleri, tam anlamıyla IV/X. yüzyıl sonları ÅŸairlerinin sözlerini çaÄŸrıştırmaktadır. Bir diÄŸeri de Sâmânî dönemi üstatlarının divanlaÂrını taklit etme, onların üsÂlubunu taklit ve takip etme noktasında büÂyük bir maharet göstermiÅŸ olan Katrân-ı Tebrîzî’dir. Lâmi‘î gibi kimi ÅŸairler de ilk dönem Gazneli ÅŸairleriÂnin üslubunu taklit etmeyi dikkate almaktaydılar. Bununla birlikte ister bu ÅŸairler, ister baÅŸka ÅŸairler olÂsun, tümü kendi ÅŸiirlerinde dönemlerinÂdeki ÅŸiirde üslup deÄŸiÂÅŸikliÄŸinin açık bir iÅŸareti olan yeni edebî ve fikrî etÂkenlerin tesiri alÂtında kendilerine özgü yeniliklere sahiptirler. ÖrneÄŸin Katrân, Sâmânî dönemi dilini taklit etmiÅŸ olmasına raÄŸmen ÅŸiire sanatları sokmakla özel bir ekolü temsil etmektedir. Sâmânî döneminin eski sözleÂrini dile getirmekle özÂdeÅŸleÅŸen Nâsır-i Husrev, kendi sözlerine felsefeyi karışÂtırmakla ve bazı yeni fikir ve konuları öne çıkarmakla ÅŸiirde kendine özgü bir üslubun ve yeni bir tarzın kuÂrucusu olmuÅŸtur. Ya da V/XI. yüzyıl sonlarında bu dönemin baÅŸlarındaki ÅŸairleÂrin üslubunu takip eden Mes‘ûd-i Sa’d-i Selmân, hayal gücünde dikkati göz önünde buÂlundurÂmakla ve seçkin, aynı zamanda sade ve akıcı kelimelere sahip olmakla Ferruhî ve ‘Unsurî’nin üslubunun orta sınırı olan müÂkemmel bir üslup meydana getirmiÅŸtir. VI/XII. yüzyıl baÅŸlaÂrında da henüz V/XI. yüzyıl baÅŸÂları ÅŸairlerin divanlarını taklit etme reÂvaçtaydı. Fakat bu iÅŸ, yeni tarzlaÂrın ve yolların getirilmesini de engelÂlemiÂyordu. ÖrneÄŸin Ferruhî ve ‘Unsurî’nin Divan’larını taklit eden Senâî ve Mu‘izzî’nin her birinin önceÂkilerin üslubundan farklı olan kendilerine özgü bir üslubu vardır. Özellikle de taklitten kaçınmış olan Senâî, öncekilerin üslubundan çok farklı olan yeni bir yol geliÅŸtirdi. Bundan dolayı bu dönemin ÅŸairlerinin kendi üslup ve tarzlarının deÂÄŸiÅŸtirilÂmesi fikrinde olmadıklarını düşünmek mümkün deÄŸildir. Aynı ÅŸeÂkilde tabii olaÂrak ÅŸiir ve nesir üslubunun deÄŸiÅŸmesine yol açan bu döÂnemde Fars diliÂnin deÄŸiÂÅŸikliÄŸini görmezden gelmek de mümkün deÄŸildir. Bu giriÅŸler göz önünde bulundurulduÄŸunda Üzerinde durduÂÄŸumuz döÂnem, ÅŸairlerin üslubunun deÄŸiÅŸtiÄŸi dönemdir. Åžairlik üsluÂbundaki yeni buluÅŸlar koÂnusu, o derece ÅŸairlerin ilgi konusu olmuÅŸtu ki bunların bir bölümü, bu iÅŸe açıkça iÅŸaret etmekte, ÅŸairlikte yeni bir tarzı bulduÄŸundan dolayı kendi çaÄŸdaÅŸlaÂrına ve öncekilere üstünlük taslamaktaydılar. ÖrneÂÄŸin Hâkânî şöyle demiÅŸtir: Benim kendime özgü yeni bir tarzım var. Buna eskilerden ‘Unsurî sahip idi. Eski üsluptan amaç, ‘Unsurî ve çaÄŸdaÅŸlarının Mahmûd saraÂyında müÂkemÂmelleÅŸtiricileri oldukları Sâmânî dönemi üslubudur. FaÂkat bu üslup, VI/XII. yüzÂyılda artık büyük bir hayal gücüne, vezinli sözlerde ince derin mazmunları getirÂmekte ısrar etmeyi huy edinmiÅŸ ÅŸairlerin iÅŸine yaramaÂmaktaydı. Bunların her biri ÅŸiirde yeni bir üslup getirmenin ve geliÅŸtirmeÂnin peÅŸindeydi. Hâkânî de bunlarÂdan biriÂsiydi. Hâkânî ile çaÄŸdaÅŸ olan ÅŸair Nizâmî de yeni bir üslup getirmeÂnin peÂÅŸinde olup baÅŸkalarının üslubunu taklit etmemekten dolayı da memnundu ve şöyle deÂmekÂteydi: Kimseden ödünç almayı kabul etmedim. Gönlümün söyle dediÄŸini söyleÂdim. V/XI. yüzyıl ortalarından itibaren her biri bir yolla eski üslup ve tarzı deÄŸiÅŸÂtirmeye çalışan üslup sahibi birkaç ÅŸair var. V/XI. yüzyıl ortalarının ilk büÂyük ÅŸairi, Veys u Râmîn’i Pehlevîceden Fars ÅŸiirine tercüme ederek hikayecilikte dikÂkate deÄŸer bir ekol icat etmeyi baÅŸaÂrabilen Fahreddîn Es‘ad-i Gurgânî’dir. Bu ekol, Fahreddîn Es‘ad’dan sonra tam anlamıyla ÅŸairlerin ve yazarların dikkatini çekti. Hatta onun hikayesinin bazı böÂlümleri kendinde sonraki hikayelerde aynıÂsıyla taklit edildi. Bu tarihten çok kısa bir zaman sonra Gazneliler sarayında yeni ve çok önemli bir hareketle karşılaÅŸmaktayız. O da bu saray ÅŸairlerinin, V/XI. yüzyıl sonlarınÂdaki ve VI/XII. yüzyıl baÅŸlarındaki çalışma ve çaÂbaları olup her biri ÅŸiÂirde yeni ve kendine özgü bir üslup geliÅŸtirme eÄŸiliminde idi. Mes‘ûd-i Sa’d, Ebû’l-Ferec-i Rûnî, Senâî, Seyyid Hasan-i Gaznevî ve bunÂların çaÄŸdaÅŸları yani Åžah Bûrcâ, Seyyid Muhammed-i Nâsır, Muhtârî, Kâferek, Rûhânî, Yemînî, Sa’deddîn-i Nûkî gibi. Bu ÅŸairler, genellikle kendinden sonra gelen ÅŸairler üzerinde etkili olup her biri bir grup ÅŸairi kendi peÅŸine taktı. ÖrneÄŸin Ebû’l-Ferec-i Rûnî’nin Enverî DiÂvan’ındaki doÄŸrudan etkisi açıkça görülÂmektedir. Senâî’nin üslubu, mutlak olaÂrak kendinden önceki ÅŸairlerle kıyas edilemeÂyecek kemal derecesinin en üst noktasına ulaÅŸtı. Zira o, zühd, vaaz ve taÂsavvufî ve zahidane düşünceleri, felsefî mantıkla iç içe bir hale getirdi ve kendi anlam dolu ve özgün sözleri kalıbına döktü. Bu çeÅŸitli etkenler, Senâî’nin sözlerinin anlaşılmasını bazı konularda zorÂlaÅŸtırmış ve onun bazı beyitlerine ÅŸerhler yazılmasına söz konusu olmuÅŸtur. Senâî’nin manÂzumeleri, özellikle Seyru’l-‘İbâd ve Hadîkatu’l-Hakîka manzumeÂleri öyle beyitler içermektedir ki felsefeÂden ve bir dönemin dinî ve aklî bilimleÂrinÂden tam bilgi sahibi olmaksızın çözülüp anlaşılması mümkün deÄŸildir. Senâî’nin zahidane ve arifane ÅŸiirlerinde kullanmış olduÄŸu tarz, kendinden sonra VI/XII. yüzyıl ÅŸairlerinin taklit etmesine konu olmuÅŸtur. VI/XII. yüzyılın büÂyük söz üstatları, bu güçlü ÅŸaire benzemek için onun kaside ve gazelleÂrini taklit etÂmeye ya da onun girmiÅŸ olduÄŸu yola girmeÄŸe çalışmışÂlarÂdır. ÖrneÄŸin kaside ve gazellerinde Senâî’ye tam bir ilgi duyan Hâkânî, kendini onun yerine geçen biri olarak görür ve: Felek Senâî’nin etrafında döndüğü için benim gibi bir sema geniÅŸ bir söz yaydı. diyerek onun gibi vaaz ve öğüde dalmaya çalışıp tevhid ve hikmeti anÂlatÂmaya çaÂlışır. Cemâleddîn Muhammed b. Abdurrezzak da vaaz ve öğüt noktasında Senâî’yi taklit edenlerden birisi olup onun kullanmış olÂduÄŸu ayni lehçeyi, aynı düşünceyi, hatta aynı tabirleri kullanmaya çalıÂşır. Aynı ÅŸeyi Nizâmî, kasidelerinde takip etÂmeye çalışmıştır. Bu söz üstatlarından daha alt bir dereceye sahip olan Kıvâmî-yi Râzî gibi ÅŸairlerde de bu taklidin etkileri, özelÂlikle vaaz ve öğüt içerikli kasideÂlerde açık bir ÅŸekilde görülmektedir. Her halükarda Senâî, kendinden sonraki dönemi uzun bir müddet boÂyunca etkisi ve gölgesi altında tutmuÅŸ mütefekkir, güçlü ve çok kapsamlı bir ÅŸairdir. Bu ÅŸair, saÂdece kaside ve gazelde yeni bir üslup ve eÅŸsiz bir tarz getirmekle kalmamış, irfanî ve sosÂyal mesnevîler ortaya çıkarma noktaÂsında da baÅŸarılı olmuÅŸtur. Zira bu alanda yeni bir ekol geliÅŸtirmiÅŸ, mesneÂvileri kendisinden sonra da birçok büyük söz üsÂtadının taklit etmesine konu olÂmuÅŸtur. Hatta Nizâmî, Mahzenu’l-Esrâr’da, Attâr ve Mevlânâ, felÂsefî ve irfanî mesnevilerinde ve bunların benzeri ÅŸairler, bu üstaÂdın yaptıÂğını yapmaya çalışÂmışlar, onun tarzını kendi tabir ve buluÅŸlarıyla taÂmamÂlamışlardır. Bu söz üstatlarının her birinin bir ÅŸekilde kendilerine özgü yeni üslup ve tarzlarla uÄŸraÅŸtıkları bir durumda V/XI. Yüzyıl ile VI/XII. yüzyıl baÅŸlaÂrındaki diÂÄŸer bazı ÅŸairler de Gazneli dönemi baÅŸlaÂrındaki üslubu olduÄŸu gibi sürdürmeye çalışmışlardır. Oysa zamanın zorunlu seyri ve düşünceleÂrin tabii olarak deÄŸiÅŸÂmesi, onların ÅŸiirinde ister istemez deÄŸiÅŸikliÄŸi meyÂdana getirdiÄŸinden ve üsluplaÂrını önceki ÅŸairlerinkinden farklı kıldığından habersizdiler. Bu sebepten dolayı, bu son görüş göz önünde bulundurulduÂÄŸunda bu esÂnada eski ÅŸairleri taklit edeÂrek söz söylemekle meÅŸgul olan Azrakî, Åžihâbeddîn Am‘ak-i Buhârâyî, Osmân-i Muhtârî ve Mu‘izzî gibi ÅŸairlerin tamamı önceki döÂnemden, yani ilk Gazneli döÂneÂminden daha üstün yeni düşüncelere, yeni sözlere ve yeni bir üsluba saÂhiptirÂler. Bunlar arasından özellikle Azrakî, Am‘ak ve Mu‘izzî’nin hizmetleÂrini göz önünde bulundurmak gerekir. Åžiirde ‘Unsurî’nin üslubunu takip eden Azrakî, kemal noktaÂsında onu yeni bir merhaleye çıkararak VI/XII. yüzyıldaki ÅŸairlerin ve eleÅŸtirÂmenleÂrin kabulüne hazır bir hale getirdi. Azrakî, saÂdece kaside söylemekle yetinÂmemiÅŸtir. Nitekim kendi kasidelerinde de birkaç yerde iÅŸaret ettiÄŸi gibi çeÂÅŸitli konularda mesneviler de yazmıştır. Am‘ak-i Buhârâyî ise, kendisine ait elimizde fazla ÅŸiiri olmaÂmasına raÄŸÂmen birkaç yeni kasidede yeni düşünceleri ve ÅŸiir yapısının güzelliÄŸini ortaya koymuÅŸ, kendi amacını açıklamak için onlarda kenÂdine özgü bir dil, yani ince ve dakik teÅŸbihler, olgun ve güzel vasıflar ile birÂlikte kullanmış, dili amacını beyan etme aracı yaptığından dolayı Fars edebiyatında büyük, üslup sahibi ve üstad bir ÅŸair sayılmıştır. Bundan dolayıdır ki çaÄŸdaşı olan ÅŸairler, onu Enverî’nin aÅŸağıÂdaki beÂyitte söylediÄŸi gibi söz üstadı olarak nitelemiÅŸlerdir: Hem söz üstadı Am‘ak’ın söylediÄŸi gibi ey rüzgar kana bulaÅŸmış topÂrağı İsfahân’a savur. Am‘ak’ın meÅŸhur olmasının en büyük sebeplerinden birisi, onun kendi kasiÂdelerinde ÅŸairin kendilerine bir çeÅŸit yaÅŸam, dirilik, hareket ve konuÅŸturma verÂmiÅŸ olduÄŸu ÅŸairin hayallerinin vasfından ibaret olan bir yeniliÄŸi taşımış olmaÂsıÂdır. Bu olgun ve güzel vasıflarınÂdan bir örneÄŸi ÅŸu matla’ ile baÅŸlayan kasideÂsinde sık sık görmek mümÂkündür: O selvi boylu, gümüş endamlı güzelin hayalini rüyada dün gece bir ÅŸekil olarak göründü bana.... Enverî’nin kin ve garaz yüzünden iki divanın kanını boynuna yükleÂmiÅŸ olÂduÄŸu Mu‘izzî ise, Ferruhî ve ‘Unsurî’nin üslubunu takip etmiÅŸ olÂmakla birlikte kimi kasidelerinde çeÅŸitli ÅŸekillerde edebiyat meydanına çıkmış ve her zaman zafer kazanmış olarak geri dönmüş olan bir üstattır. Onun sözü, kimi zaman Ferruhî’nin ÅŸiirinin sadelik ve kolaylığı tarzında, kimi zaman ‘Unsurî’nin ince düÂşünce ve dikkatinde, kimi zaman da döÂneminin tarz ve lehçesine yakın ve çeÅŸitli Arapça keÂlimelerle karışık ya da yeni irfanî ve felsefî düşüncelerle iç içe bir hal almıştır. Sanki bu ÅŸair, yeni yollar örnek almış olmakla daha çok kendinden önÂceki iki ÅŸaiÂrin, yani baÂbası Abdulmelik-i Burhânî ve TuÄŸrul Bey zaÂmanındaki ÅŸair Lâmi‘î-yi Curcânî’yi takip etmiÅŸtir. Lâmi‘î’nin birkaç kasidesinden onun Arap edebiÂyatınÂdan ÅŸiddetli etkisi, Menûçihrî’nin iÅŸini takip etme noktasında görülÂmektedir. Burhânî de elde mevÂcut olan birkaç kıta ve beytinden anlaşıldıÂğına göre, Arap dili ve edebiÂyatından yeni kelimelerden yararlanmaya karşı geniÅŸ ilgi duymuÅŸ ve ÅŸiirlerinde irfanî düşünceleri ve kavramları kullanmayı seçmiÅŸtir. Bunların aynısını Mu‘izzî de kendi kasidelerinin bir çoÄŸunda örnek almış ve kulÂlanmıştır. Bundan dolayı da onun bazı kasideÂleri tamamen yeni olup Ferruhî ve ‘Unsurî gibi ÅŸairlerin etkisinden uzak kalmıştır. Åžimdiye kadar zikretmiÅŸ olduÄŸumuz bu ÅŸair adları, örnek içindi. Yoksa onlaÂrın çoÄŸunluÄŸu öncekileri taklit etmiÅŸ olmalarıyla birÂlikte her biri, baÅŸÂkalarıÂnın sahip olmadığı özelliklere sahiptirler ve her biri Fars ÅŸiirinde bir yeniliÄŸi ve deÄŸiÂÅŸikliÄŸi meydana getirmiÅŸ olup hisÂsedilir ya da hissedilmeÂyecek derecede ÅŸiir üsÂlubunun mükemmelleÅŸtiÂrilmesi ve yenileÅŸtirilmesi noktasında pay sahibi idiÂler. Ancak bunların hiç biri, VI/XII. yüzyılın ikinci yarısındaki Horâsân, Irak ve ÂzerbayÂcan’da bulunan ÅŸairler dereceÂsinde Fars ÅŸiiri üslubunun deÄŸiÅŸmesi koÂnuÂsunda etkili olamamıştır. VI/XII. yüzyılın ilk yarısının geçmesiyle, o dönem ÅŸairÂlerinin çalışmaları sonucu ve Derî Farsçasında tedrici olaÂrak meydana gelen deÂÄŸiÅŸiklik ile birlikte VI/XII. yüzyılın ikinci yarısı ve VII/XIII. yüzyıl baÅŸları, tümü ÅŸiÂirde kendi yeni yolunu takip eden ve tamamıyla öncekilerin yolundan uzaklaÅŸaÂbilen ÅŸair ve yazarları barınÂdırdı. VI/XII. yüzyılın ikinci yarısınÂdaki ve VII/XIII. yüzyıl baÅŸlarınÂdaki ÅŸiir üslubunda araÅŸtırma yapmak için yeni özel bir konuyu taÂkip etmek gerektiÄŸi de bundandır. VI/XII. yüzyıl baÅŸlarında yetiÅŸmiÅŸ ve bu yüzyıl ortalarında ÅŸaÂirlik yapmış olan ÅŸairlerden sonra sıra, bu yüzyıl ortalarında yetiÅŸmiÅŸ ve VI/XII. yüzyılın ikinci yarısında ün kazanmış olan ÅŸairlere gelmekÂtedir. BaÅŸlarında Evhadeddîn-i Enverî’nin yer aldığı bu ÅŸairler, çok büyük bir oranda günlük konuÅŸma diÂline yöÂneldiler ve ÅŸiiri Gaznelilerin ilk dönemi ve Selçuklular dönemi ÅŸairlerinin sahip olÂdukları üsluptan uzaklaÅŸtırdılar. Bu grubun öncüsü olan Enverî, kendi ÅŸiirleÂrinde büyük bir oranda ve keÂsin bir ÅŸekilde ÅŸiirin sadeliÄŸine ve söÂzün akıcılıÂğına önem vermiÅŸtir. Enverî’nin ÅŸiirinde sözün akıcılığından amaç, onun kendi eserleÂrinin büÂyük bir bölümünde ÅŸiiri, normal ve sade sözü konuÅŸma dilinde kullanılÂdığı bir yapıda söylemeye çalışmış olmasıdır. Bundan dolayı da Enverî’nin kimi beyitleri, normal günlük konuÅŸma hükmündedir. Onun DiÂvan’ında benzerine sık sık rastlanan ÅŸu beyitler gibi: Akla dedim ki ey dünya maksadının gayesi senin yakınında olup da yok olmayan bir ÅŸey yoktur. Dedim ki bu ikisinden biri Åžihâbeddîn’den baÅŸkası deÄŸil, diÄŸeri ne dedim, Hasan-i Medûd’dur dedi. Dedim ki yanıltma, bu nerden olabilir? Dedi ki aklın ikisi hem ÅŸahiddir hem de meÅŸhud. Bu normal konuÅŸma ÅŸeklindeki söz ve zamanın kullanılmakta olan lehÂçesini takip etmek, Enverî’ye kendi ÅŸiirlerinde öncekilerden daha fazla Arapça kelimeler kullanma iznini verdi. Bu hareket, Enverî’nin kendi sözÂlerinde gösteriÅŸ yapmak ya da bilgisini göstermek istemiÅŸ olması anlamına gelmez. Aksine Enverî’nin ÅŸiÂirlerindeki Arapça kelime ve terkiplerin çoÄŸu, o dönemin Fars dilinde ya da zamaÂnın kullanılmakta olan bilimsel dilinde revaçta olan kelimeler ve terÂkipler türündendir. Oysa kendisinden önceki ÅŸairler, Sâmânî dönemi sonlaÂrında ya da Gazneliler dönemi baÅŸlarında ÅŸiÂirde yararlanılan ve Arapça kelimeleri daha az bulunan bir dili kullanmaya çalışmaktaydılar. Bu esas göz önünde bulundurulduÄŸunda Enverî’nin Fars ÅŸiiÂrinde bir deÂÄŸiÅŸim yaptığı ve tam anlamıyla yeni bir ekol geliÅŸtirdiÄŸi göÂrülmektedir. Ancak buna baÂkarak Enverî’nin ve onun takipçilerinin kendi iÅŸlerinde tam anlamıyla yenilikçi oldukları sonucu da çıkarılÂmamalı. Aksine VI/XII. yüzyıl baÅŸlarında yeÂtiÅŸmiÅŸ olan ve bu yüzyıl ortalarında ÅŸairlik yapmış olan ve genellikle Enverî ve çaÄŸdaÅŸlaÂrıyla çaÄŸdaÅŸ olan ÅŸairlerin üslubunun müÂkemmelleÅŸtiricisi sayılmalıdırÂ. Bu döÂnemin ÅŸairlerinin hayatını incelerken bu konunun ispatlanması noktaÂsında birÂçok örnekle karşılaÅŸmaktayız. Enverî ve onun üslubunda yazan ÅŸairlerin ÅŸiirinde görülmekte olan bir baÅŸka nokta da, ister övgü ister diÄŸer konularda olsun bunların büyük bir bölüÂmünün ÅŸiirlerinde derin anlamlı mazmunları ve anÂlamları kullanÂmaya ilgi duyÂmaları ve yönelmeleridir. Bu ilgi ve yöneliÅŸ, bu gruptaki ÅŸaÂirlerin ÅŸiirlerinde kimi zaman müphem, anlaşılması zor anlamlarla karşıÂlaÅŸmamıza konu olmuÅŸ ve kimi beyitÂlerdeki anlam müphemliÄŸi ve anlaÂşılmazlığı, bunlara ÅŸerhler yapılmasını gerektiÂrecek bir derecededir. Bu nedenle Enverî ve zor sözler söyleyen diÄŸer ÅŸairlerin diÂvanları (Şâdîâbâdî ÅŸerhi gibi) üzerine ÅŸerhler yapılmasına konu olÂmuÅŸtur. Yeni üslupta dikkate deÄŸer bir diÄŸer nokta da bilimsel düşünÂceler, kavÂramÂlar, olaylar ve çeÅŸitli bilimsel konulardan yararlanma noktasında ÅŸairane taÂsarÂruflarının kullanılmaksızın ÅŸiirin içine girdiÄŸi aşırılıktır. Bu hal, kimi zaman biÂlimsel kitaplarda kullanıldığı üzere aklî istidlallerden yararlanmayı gerektirdi, ÅŸiiri, olması gerekenden ve beklenenden uzaklaÅŸÂtırdı. Bu gerekliliklere ilave olaÂrak birçok konuda ÅŸiirlerin zor anlaşılırlıÂğını ve hatta anlamsızlığını beraberinde getirdi. VI/XII. yüzyılın ikinci yarısındaki ÅŸiirin dikkate deÄŸer bir diÂÄŸer nokÂtası da ÅŸairlerin güzel ve latif gazeller ortaya çıkarmaya duyÂdukları ilgidir. Gazel, IV/X. yüzyıldan itibaren Fars ÅŸiirine girmeye baÅŸlamıştı. Fakat Enverî ve onun üsluÂbundakiler, derin anlamlı mazÂmunları gazelde kulÂlanmaya çaba gösterdiler. OnÂların ÅŸiirdeki üslupÂları sade ve tabii olduÄŸu için de onların gazelleri ister lafız isÂter mana açısından olsun daha fazla bir letafet buldu. Gazeldeki bu yeni ekol, Enverî, Semâyi-i Mervezî ve onÂların benzeri gibi ÅŸairlerden baÅŸladı, Zahîr-i Fâryâbî ile sona erdi. Bu keÂsimin gazelde icat ettikleri olgunlaÅŸma, VII/XIII. yüzÂyılda gazel alanında büyük ÅŸairlerin ortaya çıkıp Fars ÅŸiiÂrinin bu türünü kemal derecesinin en üst noktasına ulaÅŸtırmalarına konu oldu. Horâsân ve doÄŸu ÅŸairleri kendi yeni üsluplarını icat etme ile uÄŸraşırlarÂken İran’ın kuzey batı bölgelerinde de yapmış oldukları faaÂliÂyetler her yönüyle Fars edebiyatında bir yeniliÄŸe sahip olan yeni bir grup ÅŸair ortaya çıkmıştı. Bu kesim, Âzerbaycan’ın ünlü ÅŸairleri olan Ebû’l-‘Alâ-i Gencevî, Kıvâmî-yi Gencevî, Felekî-yi Şîrvânî, Hâkânî-yi Şîrvânî, Nizâmî-yi Gencevî, Mucireddîn-i Beylakânî gibi ÅŸairlerdir. En son zikredilmiÅŸ olan bu ÅŸairler, birkaç sebepten dolayı Farsça ÅŸiir üsluÂbunu İran’ın diÄŸer bölgelerinde ya da kendilerinden önce var olan ÅŸeklinden ayrı bir ÅŸekle soktular. Birinci sebep, onların ortaya çıktıkları zamana dek Fars ÅŸiiri, bazı deÄŸiÅŸim merhalelerini geÂçirmiÅŸ ve yeni üslupÂlarla karşılaÅŸmıştı. Bu ÅŸaÂirler Enverî, Senâî vb. gibi kimselerin eserlerini takip edebilirlerdi. İkincisi, bu ÅŸairleÂrin ortaya çıkış zamanının üslupları, Horâsân ÅŸairleri üslubundan farklı olan ve lafız ve mana açısından bir baÅŸka yolda giden Irak’ta ortaya çıkan ÅŸaÂirleÂrin döÂnemine yakın olmasıdır. Üçüncüsü de bu ÅŸairler, Horâsân’ın edebî ortaÂmından tamamen farklı ve deÄŸiÅŸik olan yeni bir bölgeden çıkmış olmalarıdır. Bu bölge, yani ÂzerbayÂcan, birkaç sebepten dolayı Horâsân ve Mâverâunnehir’in edebî orÂtamınÂdan farklılık arz etmekÂteydi. Birincisi, bu bölgede Derî lehçesiyle aralaÂrında çok farklılık buÂlunan Âzerî lehçesi kullanılmaktaydı. İkincisi, ÂzerÂbaycan, kendi çevÂresinde genel olarak İran kültüründen farklı olan İran dışındaki bazı bölgeÂlerle bulunduÄŸu iliÅŸkiler sonucu İran’ın diÄŸer sosyal ortamlarınÂdan anlamca farklılık arz etmekteydi. Bir üçüncüsü de Âzerî lehçesi ve diÄŸer doÄŸu lehçeleri, bu kitabın birinci bölümünde İran’ın lehÂçelerini incelerken de gördüÂğümüz gibi esÂkiden beri Arapçayla daha fazla kaÂrışık bir haldeydi. Oysa bu kaÂrışım İran’ın doÂÄŸusunda çok daha geç olÂmuÅŸ ve daha çok edebî dil yoluyla ÅŸekillenmiÅŸti. Arapça terkip ve kelimeleÂrin Âzerî lehçesinde Âzerbaycan ÅŸairlerinin ÅŸiir ÅŸeklini doÄŸu ÅŸairlerinden ayırdığı ortadadır. Özellikle Âzerbaycan ÅŸairlerinin ortaya çıkıÂşının Arap edebiyatını İran edipleri ve ÅŸairleri arasında etkili olduÄŸu ve onÂları gölgesi altında bulundurduÄŸu bir döneme yakın olması ve Arapça kelime ve terÂkiplerin hadsiz hesapsız bir ÅŸekilde kullanılmasının caiz olması dönemine yakın olmalarıÂdır. Bu etken ve sebepler, zamanın etkenleri ve sebepleri üzerine eklendiÂÄŸinde edebiyat ve fikirlerde özel bir durumun ortaya çıkmasını gösterir ki bu özel duÂrumu tam olarak Hâkânî ve Nizâmî’nin ÅŸiirleÂrinde apaçık bir ÅŸekilde görmek mümkündür. Nizâmî ve Hâkânî’nin ikisi de kendi ÅŸiirleÂrinde çok dakik ve ince fiÂkirlere sahiptiler ve yeni mazmunlar, yeni anÂlamlar, eÅŸsiz güzel terkipler, Arapça kelime ve terÂkipleri kullanma noktaÂsında çok ısrarcı olmuÅŸlardır. Bu etken, bu iki büyük üstadın ÅŸiirlerinin dikkat edilmeden anlaşılmamasına, hatta kimi zaman ÅŸiirlerinin bazı kıÂtalarının anlaşılmaz olarak kalÂmasına konu olmuÅŸtur. Kimi eleÅŸtirmenlerin Hâkânî veya Nizâmî’nin sözlerine yöneÂlik yapÂmakta olÂdukları eleÅŸtiriler ve bazı terkip ve tabirlerini yanlış ya da yakışıkÂsız görmüş olÂmaları tamamen boÅŸtur. Zira Derî lehçesine aÅŸina olmuÅŸ kimseler, Âzerî lehçeÂsiyle karışık olan ve tabii olarak ÅŸairÂlik esnasında kendi adetlerine maÄŸlup olmuÅŸ olan Âzerbaycan ÅŸairleri ÅŸiirlerini Horâsân veya Mâverâunnehir İranlılarından birisinin gözüyle görmek ve buna göre inceleyip deÄŸerlendirmek istemiÅŸlerdir. Oysa ki Nizâmî ve Hâkânî’nin düÂşünce ve sözlerini anlamak için her ÅŸeyden önce eski Âzerî lehçesini ve o günkü Âzerbaycan’ın manevî ortamını tanıdıktan sonra bu iki büyük üstaÂdın ÅŸiirleri hakkında görüş beyan etmek geÂrekmektedir. VI/XII. yüzyılın ikinci yarısında Fars ÅŸiirinde özgün bir üslup icat etme noktasında etkili olan bir baÅŸka önemli edebî merkez de Irak edebiÂyat merkeÂziÂdir. Bu merkezden yani İsfahân, Hemedân, Rey vb. gibi ÅŸehirÂlerden VI/XII. yüzÂyıl sonlarında meÅŸhur ÅŸair ve yaÂzarlar ortaya çıkmış olup bunlar da üslup yeÂniliÄŸi açısından büyük bir etkiye sahiptiler. Irak’ın en büyük ÅŸairlerinden birisi Cemâleddîn Muhammed b. Abdurrezzak-i İsfahânî olup onun yeni lafzî terkipleri getirmesi, Arapça kelimeleri kulÂlanması ve yeni konu ve mazmunları icat etmeÂsindeki söz üslubu, ÅŸiirde önemli bir yeniliÄŸe sahiptir. Bu koÂnuda dikkate deÄŸer nokta, Irak ekolüÂnün olgunluk ve geniÅŸlemesi daha çok OÄŸuzların saldırılarından sonra ve ÅŸiir ve edebiyat ortamının HoÂrâsân’da ortadan kalkmasıyla o dönemde göç etmiÅŸ ve Irak ve ÂzerÂbaycan sultan ve emirlerinin hizmetine girmiÅŸ olan Esîreddîn-i Ahsîketî, EÅŸhurî-yi Nîşâbûrî, Zahîreddîn-i Fâryâbî vb. gibi ÅŸaÂirlerin varlığıyla olmuÅŸtur. Genel olarak VI/XII. yüzyılın ikinci yarısında ve VII/XIII. yüzÂyıl baÅŸlaÂrında ÅŸiirin genel üslubu VI/XII. yüzyıl baÅŸlarındaki üslupla genel bir farklılık taÂşıÂmaktaydı. Fars ÅŸiirinde Horâsân, Irak ve HinÂdistan üslubu olmak üzere üç üsÂluÂbun olduÄŸuna inanan kimselerin sıÂnıflandırmasını kaÂbul edecek olursak VI/XII. yüzyılın ikinci yarısı ÅŸaÂirlerinin kaside ve gaÂzeldeki üslubunun Fars ÅŸiiÂrinde Irak üslubunun ortaya çıkışının baÅŸlangıcı olduÄŸunu söylememiz gerekir. |