| ÖĞRETİM MERKEZLERİ V/XI. yüzyılın ikinci yarısı, VI/XII. Yüzyılın tamamı ile VII/XIII. yüz¬yıl baş¬ları, yani sözünü ettiğimiz dönem, medreseler ve öğretim merkezle¬rinin çok¬luğu ve önemi açısından İslâm medeniyeti-nin en önemli dönem¬lerindendir. Dö¬nemin sultanları, vezirleri, emir¬leri, ileri gelenleri ve zen¬ginlerinin her biri kendi gücü ve konumu ora¬nında mescid ve medreseler¬den tutun da kütüphane ve hankâhlara kadar her tür eğitim merkezlerinin yapımında ve yaygınlaştırılma¬sında çalışmışlar, bu yolda çok mallar har¬camışlardır. Tüm bu konu¬larda esas harekete geçiren etkenin dinî inançlar ve uhrevî sevaplar elde etme düşüncesi ol¬duğu açıktır. Bundan dolayı da bu dönemin okulları, oralardaki ders havzaları, sadece şer‘î bilimlerin ve bunların başlangıçları, yani Arapça ve buna bağlı olan edebî bilimlerin öğ¬retil¬mesi için yararlanma konusu olmaktaydı. Sonradan İslâm kültür ve medeniyetinde medrese ve teşkilatları¬n baş ör¬neği halini alan bu dönemin en önemli medreseleri Nizâ¬mîye medrese¬leriydi. İranlı meşhur vezir ve ünlü yazar Hâce Nizâmu’l-Mulk Hasan-ı Tûsî (ö.485/1092), Belh, Nişâbûr, Tus, Herât, İsfahân, Basra, Merv, Amûl-i Taberistân, Musûl ve Bağdat gibi birkaç şehirde bu medreselerin teme¬lini attı. Hepsinden daha önem-lisi ve daha ge¬çerlisi olan Bağdat Nizâmî¬yesi idi. Nizâ¬mîye, Hâce’nin emriyle 457/1064 yılından 459/1066 yılına kadar yapılıp ta¬mamlandı. Burada eğitim ile uğraşan müderris, talebe, hizmetlilerin giderleri, tedavi ve kütüphane masrafları için bir vakfiye be¬lirlendi. Hâce, bu ihtişamlı bi¬nanın yapımı için kendi malından 200.000 dinar harcadığını söyler ve, “Altı bin öğrenci orada fıkıh, tefsir, hadis, na-hiv, sarf, lügat, edebi¬yat vb. konuları öğren¬mekle meşguldürler” demek¬teydi. Bu medrese¬nin müderris ve talebeleri hep ilim ve edebiyat dünyası¬nın tanınmış şahsiyetlerinden olmuşlardır. Bunlar arasından Hatîb-i Tebrîzî, İmam Muhammed-i Gazzâlî, Ebû İshak-i Şîrâzî ve bunların ben¬zeri gibi kim¬seler çok ünlü idiler. Bu medrese, Hâce’nin döneminden bir¬kaç yüz¬yıla kadar İslâm dün¬yasında önemli bir üne sahip oldu. Buraların yönetimi de Hâce’nin evlatlarının elindeydi. Onlar da VII/XIII. yüzyıl or¬talarına kadar, bu medresenin yöneti¬minde, korunmasında ve yapısında doğ¬rudan söz sahibi idiler. Ondan sonra da medresenin yönetimi, Bağdat yöneticilerinin eline geçti. Nizâmîyenin kurulmasıyla birlikte İslâm ülkelerinde medre¬selerin ku¬rulması için büyük bir hareketlilik başladı. İleri gelen bir çok insan medre¬seler kurma fik¬rine düştüler. Nitekim sadece Bağdat’ta Nizâmîyenin ku¬rulma¬sından sonra onun tarzında ve aynı amaçla yaklaşık otuz kadar bü¬yük-küçük medrese yapıldı. Bun¬ların en önemlisi 631/1233’te Abbâsî ha¬lifesi el-Mustansır Billah’ın (ö.640/1242) emriyle tamamlanan Mustansıriyye medresesidir. Aynı yüzyılda İran’ın Tus, Nişâbûr, Merv, Gurgân, Taberistân, Kâşân, İsfa¬hân, Hemedân, Yezd, Kirmân, Şîrâz vb. gibi değişik şehir¬lerinde sul¬tanlar, emir¬ler ve ileri gelenler tarafından medreseler ku-ruldu. Hâce Nizâmu’l-Mulk’ün Nişâbûr, Bağdat, Musûl vb. yerlerdeki Nizâmîyeleri yaptırmakla başlattığı hare¬ket hızla ve şaşırtıcı bir süratle İran’ın bütün şehirlerinde ve diğer İslâm memle¬ketlerinin birçoğunda yaygınlaştı. V/XI. ve VI/XII. yüzyıllar, çeşitli bilimlerin özellikle de dinî ve edebî bilimlerin revaçta olduğu bir dönem olması açısından medreselere büyük bir öğrenci akımının olması da hakikatte medre¬seleri yapan kimseler için de bir teşvik aracı oldu. Bu durumda medre¬selerin ortaya çıkma işi, bu iki yüzyılda öyle bir dereceye geldi ki şayet dikkatli bir şekilde o günkü İran’ın büyük-kü¬çük şehirlerinin tümünde yapılmış olan medreseler üzerinde duracak olursak ve onları inceleye¬cek olursak tüm bu medreseleri ortaya çıkarma konu¬sunda başarılı olamayız. Şu ana dek saydıklarımız ise sadece külden bir cüz ve okya¬nustan bir avuç idi. Tüm bu medreseler, kural olarak kendilerine ayrılmış olan vakfiyelerle idare edilmekteydi. Burada eğitim-öğretim işiyle uğraşan tüm mü¬derris, talebe, hizmetli, kütüphaneci, daru’ş-şifâda görevli kimselerin gi¬derleri, bu vakfiyeler tarafından karşılanmaktaydı. Her bir medresedeki eğitim, bir müderris ve muayyidin (dersi tekrar ettiren ve öğrencilerle alıştırmalar yapan kişi) sorumluluğundaydı. Her talebenin (öğrenci) ken¬dine özel bir hücresi, odası ve belirli bir okuma yeri vardı. Ders havzalarının oluşturulması ve onda yer almak için özel kurallara uyulmaktaydı. Öğ¬retim konuları, fıkıh, hadis, tefsir, edebî bilimler, he¬sap, tıp bi¬limleri vb. dallardan ibaretti. Medreselerin her biri genellikle mezhep¬lerden herhangi birisine ayrılmaktaydı. Zira bilindiği üzere, değişik ve farklı İs¬lâm mez¬heplerindeki fıkıh ve kelam konularının öğretilmesi birbirlerinden farklıydı ve Mustansıriye med¬resesi gibi çok az medrese Ehl-i Sünnetin her dört mezhebi için özel ve ayrı bir yere sahip bulunmaktaydı. Aklî bilimlerin (hesap ve tıp gibi) bu medreselerde öğretilmesi yasaktı. Bu tür bilim¬ler, genellikle özel ders havzalarında ya da hastanelerde, rasathanelerde vb. yerlerde öğ¬retilirdi. Üzerinde durduğumuz dönemdeki ve diğer İslâm medeniyeti dönemlerindeki diğer öğretim merkezlerinden tasavvuf ehlinin yani sufilerin eğitim merkezleri olan ve kendilerine özgü bir yapılanma ve eği¬tim-öğretim şekline sahip olan hankâhları da zikretmemiz gerekir. Buralarda üç kesim yaşardı: 1) Her hankâhta yalnızca bir kişinin bu¬lunduğu pîr, murad ya da şeyh, hankâhın liderliğini, başkanlığını ve öncülüğünü yürütürdü, 2) Müridler ya da salikler. Bunlar birkaç dere¬ceye ayrılırdı ve sahip oldukları derecelere göre şeyh, onların eğitim, terbiye, nefis tezkiyesi, riyazet ve çalışmaları ile ilgilenirdi, 3) Hizmet¬liler ve eminler. Bunlar genellikle teberrük ve uhrevi sevap elde etmek amacıyla sufilerin ve saliklerin hizmetini yapmaktaydılar. Öğretim merkezlerinden bir diğeri de Kütüphanelerdi. Moğol saldırılarından önce İran’da çok yaygındı. Şehirlerin bir çoğunda mescid ve medreselere vakfe¬dilmiş olan kütüphaneler, kitapdarlar (Daru’l-Kitâb haznedarları) ile yöne¬tilirdi. Buralara ilave olarak dinî merkezler dışında da kendi kurucularının adını taşıyan kütüphaneler mevcuttu. Bağdat’taki Şâpûr b. Erdeşîr Kütüphanesi, Rey’deki Sâ¬hibî Kütüphanesi (Sâhib b. ‘Abbâd’a ait) ve bunun benzeri gibi kişisel kü¬tüpha¬neler. Bu türdeki kütüphaneler değişik şehirlerde mevcuttu. Örneğin Cengiz Han’ın saldırısın¬dan önce (616/1219) Merv’de yaşamakta olan Yâkût-i Hamavî, güvenilir olan on kütüphaneden söz eder ve “Bu kütüphanelerden ya¬rarlanmak o kadar kolaydı ki benim o kütüphane¬lere ait olan kitaplarından en az iki yüz kada¬rını evimde bulundurmuş olmadığım bir zaman olmamıştır. Bunların karşılığında herhangi bir şey de ödemiş değildim” demektedir. Her halükarda kütüp¬hane, alimlerin araştırmalarını tamamlamak için ve ders konusundaki işlerini mükemmelleştirme noktasında kesin bir araç görevi görmekteydi. Medreselerin, öğretim merkezlerinin çokluğu, çeşitli kütüpha¬nelerin varlığı ve alimlere yönelik yapılan teşvikler, bu dönemde dinî ve edebî bi¬limlerin değişik dallara ayrılmasının yaygınlaşmasına yar¬dımcı olmak¬taydı. Nitekim bu dönemde çeşitli bilim merkezlerinden, büyük muhaddislerden, müfessirlerden, fakihlerden ve ediplerden boş olan çok az şehir ve memleket bulunurdu. |