Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 05:51

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۷:۲۱

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

RÜDEKİ

 

 

Rûdekî, IV/X. yüzyıl üstad şairlerinden olup sahip olduğu üs­tün dere­ce­den dolayı şairlikte Farsça söyleyenlerin öncüsü olup Fars şiiri türleri­nin bir ço­ğunun başlatıcısı olduğundan dolayı da haklı ola­rak “Şairlerin üstadı” olarak lakaplandırılmıştır. Ondan söz eden en eski ve en doğru kaynaklarda, yani Sem’ânî’nin el-Ensâb’ında, künye, isim ve nesebi, “Ebû Abdullah Cafer b. Muhammed” diye zikredilmiştir. Rûdekî diye mahlas kullanması da onun Semerkand’ın “Rûdek” nahiyesinden olu­şuna dayan­dırılmaktadır. Sem’ânî, Rûdek nahiyesinin merkez kasaba­sının ismi “Benuc” olduğunu ve Rûdekî’nin oralı olduğunu söyler. “Benuc” kelimesi, görünürde “Penc dih=Beş köy” kelime­sinden gel­mektedir ki günümüzde bu isimle Semerkand’ın o nahiyesinde mev­cuttur.

 

Rûdekî’nin doğum tarihi, kesine yakın olarak, III/IX. yüzyıl ortala­rında ol­malıdır. Onun hayatının başlangıcından ve eğitim öğre­tim niteli­ğinden tam ve kesin bir bilgi elimizde mevcut değildir. ‘Avfî, Lubâbu’l-Elbâb’da şöyle der: “O de­rece zeki ve keskin anlayışlıydı ki sekiz yaşında Kur’ân’ın tümünü ezberledi, kı­ra­ati öğrendi, şiir söyle­meye başladı ve çok derin anlamlı sözler söyledi. Öyle ki halk ona yö­neldi ve rağbeti arttı. Yüce Allah, Ona güzel bir ses ve gönül ok­şayan bir nefes bağışlamıştı. Sahip ol­duğu bu güzel sesinden dolayı da mutripliğe heves salmıştı. Bu sanatta söz sahibi olan Ebû’l-Abek-i Bah­tiyâr’dan Barbet çal­mayı öğ­rendi ve bunda büyük bir başarı sahibi oldu. Onun sesinin yankısı, etrafa ve ale­min diğer bölgelerine yayıldı. Horâsân emiri olan Emir Nasr b. Ahmed-i Sâmânî, onu kendi hu­zuruna aldı ve şansı yükseldi”.

‘Avfî, bu sözlerinin başında “Anadan kör olarak doğmuştur” diye yaz­makta­dır. Kendisiyle aynı dönemlerde yaşamış olan ve şair­likle uğraşan şairler de aynı konuya işaret etmektedirler. Diğer yandan da onun şiirle­rinde yer yer ha­yatının bir döneminde gözlerinin gördü­ğüne delalet eden işaretlerle karşılaş­maktayız. Şu iki beyitte olduğu gibi:

 

Gözü hep güzel kokulu zülüflerdeydi, kulağı hep söz bilen insanlar­daydı.

***

Serahs yakınlarında bir bakire kız gördüm, bulutlarla iç içe olan bir sese sahip.

Çok renkli bir çarşaflı gördüm, çarşafı üzerinde bir çok renkler vardı.

 

Bu iki işaret, okuyucuyu hayrete düşüren iki zıttır. Öyle ki ya bu iki­sinden bi­rinin doğruluğu noktasında şüphe etmesi gerekir ya da Rûdekî’nin ömrünün bir bölümünde gördüğünü daha sonra da bizim bil­mediğimiz bir nedenden do­layı kör olduğu sonucuna varması gere­kir. Doğrusu bu konuda bizi bu şüpheden kurtaracak tarihî bir işaret de var­dır. O da Mahmûd b. Ömer-i Necâtî’nin 709/1309 yılında telif ettiği Besâtînu’l-Fuzalâ ve Reyâhînu’l-Fukahâ fi Şerhi Tâ­rîhi’l-‘Utbî adlı kitapta “Rûdekî, ömrünün sonlarında kör oldu.” yönündeki açık­lamasıdır.

Rûdekî’nin ölümünü, Sem’ânî,  329/940 yılı olarak yazmış ve, “O, doğ­duğu yer olan Benuc’de (Penç dih) vefat etti ve aynı yerde top­rağa ve­rildi” de­miştir.

Rûdekî’nin memduhu, 301/913 yılından 331/942 yılına kadar padi­şahlık ya­pan Emir Sa’îd Nasr b. Ahmed b. İsmail idi. Emir Nasr’dan önce 301/913 yı­lında kendisin Türk köleleri eliyle öldürül­müş olan babası Ahmed’in sarayını da gör­müş olması uzak bir ihtimal değildir. Rûdekî, Emir Nasr’ın yanında büyük bir saygı gördü ve se­ferde ve hazarda onunla birlikteydi. Onu ve veziri Ebû’l-Fazl-i Bel‘amî’yi övmekten dolayı büyük hediyeler ve bağışlar alarak büyük bir mal toplayıp büyük ve üstün bir makam elde etti. Bu iki kişi dı­şında başka kimseleri de övmüştür. 311/923 yılından 352/963 yılına dek Sistân’da hüküm süren Ebû Cafer Ahmed b. Muhammed-i Saffârî; Rey’e kadarki toprakları hakimiyeti altında tutan ve Sâmânîlerle bazen barış bazen de savaş halinde olan, 329/940 yılında Sâmâ­nîler komutanı Ebû Ali Muhtâc-i Çagânî ile girdiği savaşta bir okun kendi­sine isabet etmesi sonucu attan düşüp ölen Deylemîlerin meşhur emirlerinden Mâkân b. Kâkî bunlardandır. Bu memduhlar arasından Sâ­mânîle­rin alim veziri Ebû’l-Fazl-i Bel‘amî, Rûdekî’ye aşırı derecede güven duymakta ve kendisini Arap ve Acem şairleri arasında eşsiz biri olarak görmekteydi. Görül­düğü kadarıyla Rûdekî’nin Kelîle ve Dimne’yi nazmetmesi noktasında teşvik eden kişi de bu edebiyat sever vezirdi.

 

Rûdekî, Horâsân ve Mâverâunnehir’deki çağdaşları olan şair ve ya­zarlar ara­sında en üst derecedeki şair olarak tanınmış ve değer­lendiril­miştir. Ondan sonra da Dakîkî, Kisâî, Firdevsî, Ferruhî, ‘Unsurî, Reşîdî-yi Semerkandî, Nizâmî-yi Arûzî ve bunların dışındaki şair kimseler, onu her zaman büyüklükle yad et­miş­ler ve her zaman kendisinden “şairlerin üs­tadı” ve “şairlerin sultanı” diye söz et­mişler­dir.

 

Şiirleri çok fazlaydı. ‘Avfî, Lubâbu’l-Elbâb’da, “Onun şiirleri yüz defte­rin üzerindeydi.” diye yazmıştır. VI/XII. yüzyıl şairi Reşîdî-yi Semerkandî de, “Onun şiirlerini saydım, on üç kere yüz bindi.” demiştir. Benim kana­atime göre, bu mıs­raın anlamı, “on üç kere onun şiirini saymışım, yüz bindi” demek olmalıdır. Fa­kat bu mıs­raı eskiden beri şu şekilde anlamlan­dırmışlar: “Onun şiirlerini numa­ralandırmışım, bir milyon üç yüz bin beytin üzerindedir!” Bu rakamın çok abar­tılı olduğu göze çarpmaktadır. Her halükarda onun tabii ola­rak şair olduğu ve hiç zorlanmadan ve tekel­lüfsüz bir şekilde şiir söy­lediği kesin­dir. Nitekim, Nasr b. Ahmed’in em­riyle yapılmış olan Kelîle ve Dimne tercüme­sini yaparken, kitabı ona okurlardı o da bunu duyar duymaz şiir olarak tercüme ederdi. Böyle bir kim­senin çok şiir söyle­yebileceği açıktır ve öyle de olmuştur. Ancak şu anda tüm bu şiirlerin­den eski kitaplarda nakledilen birkaç kıta ve ka­side ve cong kitapla­rında, lügat kitaplarında ve tezkirelerde nakledilen birkaç be­yitten başka elimizde fazla bir şey kalmamıştır. Rûdekî’nin şiirlerinden bazı­ları Katrân-ı Tebrîzî’nin Dî­vân’ında yer almakta ve Rûdekî’ye atfedi­len taş baskısı yapılan Dîvân’ı da Kat­rân’dan şiirler içermektedir. Bu karı­şıklığın sebeplerinden birisi, Rûdekî’nin memduhunun isminin (Nasr) Katrân’ın memduhunun (Âzer­baycan hakimi, Ebû Nasr, Memelân b. Vehsudân ) künyesi ile karıştırılabilir ol­masıdır.

 

Rûdekî’nin en önemli eseri, bugün elimizde birkaç dağınık be­yti dı­şında bir şey kalmamış olan Kelîle ve Dimne adlı manzum eseridir. Bu ki­tap, Ab­dullah b. Mukaffa’nın Arapça asıllı kitabından Nasr’ın emriyle Farsça’ya tercüme edilmiş, daha sonra da galiba Ebû’l-Fazl-i Bel‘amî’nin teşvikiyle Rûdekî, onu Farsça şiire (müseddes remel bahrinde) aktarmış­tır. Şu dört beyit bu manzume­den geriye kalan beyitlerdendir:

Dünya insan başının üzerinde durdukça hiç kimse bilim sırrından ihtiyaç­sız değildir.

İnsanlar akıl ile her zaman ilmin sırrını her türlü dille

Topladılar ve saygın tuttular, nihayet taş ile yazdılar,

Bilim gönülde parlak bir lambadır, hepsinden de öte senin bedeninde cevşendir.

 

Bu manzume dışında Rûdekî’nin çeşitli vezinlerde birkaç manzumesi daha vardır. Galiba bunların her biri bir hikaye olup bunların her birinden de beyitler elimizde kalmıştır. Fakat onun ga­zel ve kasidelerinden çok azı elimizde mevcut­tur. Umulur ki bir gün kaybolmuş Divanı’nı olaylar kapısı bize açar.

 Aşağıdaki beyitler de ondan bize gelmiştir:

Dünyanın tüm büyükleri öldüler, ölümü tümünün üstüne attılar.

Nice köşkler dikenlerin tümü bir bir toprağın altına gömüldüler.

Yüz binlerce nimet ve nazdan geriye sonunda sadece bir kefen gö­türdüler.

Nimetten geriye sadece sarındıkları, verdikleri ve yedikleri kaldı.

***

Zaman, bana özgürce bir öğüt verdi, zamana iyi bakarsan tümü öğüttür.

Kederlenmeyesin diye iyi günlere bak, nice kimseler senin günlerini arzu eder.

 

 

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.