| RÜDEKİ Rûdekî, IV/X. yüzyıl üstad şairlerinden olup sahip olduğu üstün dereceden dolayı şairlikte Farsça söyleyenlerin öncüsü olup Fars şiiri türlerinin bir çoğunun başlatıcısı olduğundan dolayı da haklı olarak “Şairlerin üstadı” olarak lakaplandırılmıştır. Ondan söz eden en eski ve en doğru kaynaklarda, yani Sem’ânî’nin el-Ensâb’ında, künye, isim ve nesebi, “Ebû Abdullah Cafer b. Muhammed” diye zikredilmiştir. Rûdekî diye mahlas kullanması da onun Semerkand’ın “Rûdek” nahiyesinden oluşuna dayandırılmaktadır. Sem’ânî, Rûdek nahiyesinin merkez kasabasının ismi “Benuc” olduğunu ve Rûdekî’nin oralı olduğunu söyler. “Benuc” kelimesi, görünürde “Penc dih=Beş köy” kelimesinden gelmektedir ki günümüzde bu isimle Semerkand’ın o nahiyesinde mevcuttur. Rûdekî’nin doğum tarihi, kesine yakın olarak, III/IX. yüzyıl ortalarında olmalıdır. Onun hayatının başlangıcından ve eğitim öğretim niteliğinden tam ve kesin bir bilgi elimizde mevcut değildir. ‘Avfî, Lubâbu’l-Elbâb’da şöyle der: “O derece zeki ve keskin anlayışlıydı ki sekiz yaşında Kur’ân’ın tümünü ezberledi, kıraati öğrendi, şiir söylemeye başladı ve çok derin anlamlı sözler söyledi. Öyle ki halk ona yöneldi ve rağbeti arttı. Yüce Allah, Ona güzel bir ses ve gönül okşayan bir nefes bağışlamıştı. Sahip olduğu bu güzel sesinden dolayı da mutripliğe heves salmıştı. Bu sanatta söz sahibi olan Ebû’l-Abek-i Bahtiyâr’dan Barbet çalmayı öğrendi ve bunda büyük bir başarı sahibi oldu. Onun sesinin yankısı, etrafa ve alemin diğer bölgelerine yayıldı. Horâsân emiri olan Emir Nasr b. Ahmed-i Sâmânî, onu kendi huzuruna aldı ve şansı yükseldi”. ‘Avfî, bu sözlerinin başında “Anadan kör olarak doğmuştur” diye yazmaktadır. Kendisiyle aynı dönemlerde yaşamış olan ve şairlikle uğraşan şairler de aynı konuya işaret etmektedirler. Diğer yandan da onun şiirlerinde yer yer hayatının bir döneminde gözlerinin gördüğüne delalet eden işaretlerle karşılaşmaktayız. Şu iki beyitte olduğu gibi: Gözü hep güzel kokulu zülüflerdeydi, kulağı hep söz bilen insanlardaydı. *** Serahs yakınlarında bir bakire kız gördüm, bulutlarla iç içe olan bir sese sahip. Çok renkli bir çarşaflı gördüm, çarşafı üzerinde bir çok renkler vardı. Bu iki işaret, okuyucuyu hayrete düşüren iki zıttır. Öyle ki ya bu ikisinden birinin doğruluğu noktasında şüphe etmesi gerekir ya da Rûdekî’nin ömrünün bir bölümünde gördüğünü daha sonra da bizim bilmediğimiz bir nedenden dolayı kör olduğu sonucuna varması gerekir. Doğrusu bu konuda bizi bu şüpheden kurtaracak tarihî bir işaret de vardır. O da Mahmûd b. Ömer-i Necâtî’nin 709/1309 yılında telif ettiği Besâtînu’l-Fuzalâ ve Reyâhînu’l-Fukahâ fi Şerhi Târîhi’l-‘Utbî adlı kitapta “Rûdekî, ömrünün sonlarında kör oldu.” yönündeki açıklamasıdır. Rûdekî’nin ölümünü, Sem’ânî, 329/940 yılı olarak yazmış ve, “O, doğduğu yer olan Benuc’de (Penç dih) vefat etti ve aynı yerde toprağa verildi” demiştir. Rûdekî’nin memduhu, 301/913 yılından 331/942 yılına kadar padişahlık yapan Emir Sa’îd Nasr b. Ahmed b. İsmail idi. Emir Nasr’dan önce 301/913 yılında kendisin Türk köleleri eliyle öldürülmüş olan babası Ahmed’in sarayını da görmüş olması uzak bir ihtimal değildir. Rûdekî, Emir Nasr’ın yanında büyük bir saygı gördü ve seferde ve hazarda onunla birlikteydi. Onu ve veziri Ebû’l-Fazl-i Bel‘amî’yi övmekten dolayı büyük hediyeler ve bağışlar alarak büyük bir mal toplayıp büyük ve üstün bir makam elde etti. Bu iki kişi dışında başka kimseleri de övmüştür. 311/923 yılından 352/963 yılına dek Sistân’da hüküm süren Ebû Cafer Ahmed b. Muhammed-i Saffârî; Rey’e kadarki toprakları hakimiyeti altında tutan ve Sâmânîlerle bazen barış bazen de savaş halinde olan, 329/940 yılında Sâmânîler komutanı Ebû Ali Muhtâc-i Çagânî ile girdiği savaşta bir okun kendisine isabet etmesi sonucu attan düşüp ölen Deylemîlerin meşhur emirlerinden Mâkân b. Kâkî bunlardandır. Bu memduhlar arasından Sâmânîlerin alim veziri Ebû’l-Fazl-i Bel‘amî, Rûdekî’ye aşırı derecede güven duymakta ve kendisini Arap ve Acem şairleri arasında eşsiz biri olarak görmekteydi. Görüldüğü kadarıyla Rûdekî’nin Kelîle ve Dimne’yi nazmetmesi noktasında teşvik eden kişi de bu edebiyat sever vezirdi. Rûdekî, Horâsân ve Mâverâunnehir’deki çağdaşları olan şair ve yazarlar arasında en üst derecedeki şair olarak tanınmış ve değerlendirilmiştir. Ondan sonra da Dakîkî, Kisâî, Firdevsî, Ferruhî, ‘Unsurî, Reşîdî-yi Semerkandî, Nizâmî-yi Arûzî ve bunların dışındaki şair kimseler, onu her zaman büyüklükle yad etmişler ve her zaman kendisinden “şairlerin üstadı” ve “şairlerin sultanı” diye söz etmişlerdir. Şiirleri çok fazlaydı. ‘Avfî, Lubâbu’l-Elbâb’da, “Onun şiirleri yüz defterin üzerindeydi.” diye yazmıştır. VI/XII. yüzyıl şairi Reşîdî-yi Semerkandî de, “Onun şiirlerini saydım, on üç kere yüz bindi.” demiştir. Benim kanaatime göre, bu mısraın anlamı, “on üç kere onun şiirini saymışım, yüz bindi” demek olmalıdır. Fakat bu mısraı eskiden beri şu şekilde anlamlandırmışlar: “Onun şiirlerini numaralandırmışım, bir milyon üç yüz bin beytin üzerindedir!” Bu rakamın çok abartılı olduğu göze çarpmaktadır. Her halükarda onun tabii olarak şair olduğu ve hiç zorlanmadan ve tekellüfsüz bir şekilde şiir söylediği kesindir. Nitekim, Nasr b. Ahmed’in emriyle yapılmış olan Kelîle ve Dimne tercümesini yaparken, kitabı ona okurlardı o da bunu duyar duymaz şiir olarak tercüme ederdi. Böyle bir kimsenin çok şiir söyleyebileceği açıktır ve öyle de olmuştur. Ancak şu anda tüm bu şiirlerinden eski kitaplarda nakledilen birkaç kıta ve kaside ve cong kitaplarında, lügat kitaplarında ve tezkirelerde nakledilen birkaç beyitten başka elimizde fazla bir şey kalmamıştır. Rûdekî’nin şiirlerinden bazıları Katrân-ı Tebrîzî’nin Dîvân’ında yer almakta ve Rûdekî’ye atfedilen taş baskısı yapılan Dîvân’ı da Katrân’dan şiirler içermektedir. Bu karışıklığın sebeplerinden birisi, Rûdekî’nin memduhunun isminin (Nasr) Katrân’ın memduhunun (Âzerbaycan hakimi, Ebû Nasr, Memelân b. Vehsudân ) künyesi ile karıştırılabilir olmasıdır. Rûdekî’nin en önemli eseri, bugün elimizde birkaç dağınık beyti dışında bir şey kalmamış olan Kelîle ve Dimne adlı manzum eseridir. Bu kitap, Abdullah b. Mukaffa’nın Arapça asıllı kitabından Nasr’ın emriyle Farsça’ya tercüme edilmiş, daha sonra da galiba Ebû’l-Fazl-i Bel‘amî’nin teşvikiyle Rûdekî, onu Farsça şiire (müseddes remel bahrinde) aktarmıştır. Şu dört beyit bu manzumeden geriye kalan beyitlerdendir: Dünya insan başının üzerinde durdukça hiç kimse bilim sırrından ihtiyaçsız değildir. İnsanlar akıl ile her zaman ilmin sırrını her türlü dille Topladılar ve saygın tuttular, nihayet taş ile yazdılar, Bilim gönülde parlak bir lambadır, hepsinden de öte senin bedeninde cevşendir. Bu manzume dışında Rûdekî’nin çeşitli vezinlerde birkaç manzumesi daha vardır. Galiba bunların her biri bir hikaye olup bunların her birinden de beyitler elimizde kalmıştır. Fakat onun gazel ve kasidelerinden çok azı elimizde mevcuttur. Umulur ki bir gün kaybolmuş Divanı’nı olaylar kapısı bize açar. Aşağıdaki beyitler de ondan bize gelmiştir: Dünyanın tüm büyükleri öldüler, ölümü tümünün üstüne attılar. Nice köşkler dikenlerin tümü bir bir toprağın altına gömüldüler. Yüz binlerce nimet ve nazdan geriye sonunda sadece bir kefen götürdüler. Nimetten geriye sadece sarındıkları, verdikleri ve yedikleri kaldı. *** Zaman, bana özgürce bir öğüt verdi, zamana iyi bakarsan tümü öğüttür. Kederlenmeyesin diye iyi günlere bak, nice kimseler senin günlerini arzu eder. |