| İRAN: HEM UZAK HEM DE YAKIN Celâl İNAL İran kendini tek kutuplu dünyanın efendisi sayan ABD’nin Büyük Ortadoğu projesi kapsamında “zorla demokrasi götürülmeye çalışılan” en önemli askeri hedeflerden biri. 2.500 yıllık köklü bir geçmişe sahip. Yazılı ve görsel medya bizi İran’ın her an Amerika Birleşik Devletleri’nin saldırısına uğrayacağı konusunda maksatlı bir şekilde yönlendirmeye çalışıyor. Böylesine kritik bir dönemde hemen yanı başımızda olmasına karşın hakkında çok şey bilmediğimiz komşumuza gerçekleştirdiğim bir haftalık gezi İran hakkında bildiklerimin tümünü gözden geçirmeme yaradı. Birbirinden çok farklı iki ayrı yüzü olan bir madalyona benziyor İran. Doğu’nun olumlu olumsuz bütün özelliklerini içeren bir ülke olduğu için kendimi hiç yabancı hissetmedim. Gerek Türkçe gerekse Kürtçe ve Zazaca’da bulunan çok sayıda Farsça sözcük her sıkıştığım anda imdadıma yetişti. İranlılarla dolaysız iletişim kurmama olanak sağlayan bu sözcüklere şükran borçluyum. İran “hem uzak hem de yakın” olduğumuz komşularımızdan. Bu yazı da İran’ın üç büyük kentine (Tahran, Şiraz ve Meşhed) yapılan bir haftalık geziden arta kalan izlenimlerden oluşuyor. Kısıtlı gözlemlerden… O yüzden de tespitlerin çoğu tartışılır ve daha iyi bilenler tarafından tamamlanmaya muhtaç. Neden yazıldığına gelince de sadece bir gerekçeye sığınıyorum: “Söz uçar, yazı kalır”. | İRAN HAKKINDA GENEL BİLGİLER Resmi adı: İran İslam cumhuriyeti Başkenti: Tahran Diğer önemli şehirleri: Tahran, İsfahan, Meşhed, Tebriz, Urumiye, Şiraz, Kerman, Yezd, Kum, Arak, Hemadan v.s. Kişi başına düşen milli gelir: 2 500 dolar Nüfusu : 2005 yılı istatistiklerine göre yaklaşık 73.000.000 Yüzölçümü: 1 648 200 kilometrekare. Coğrafi durumu: İran Ortadoğu’nun merkezinde yer almakta ve bir köprü gibi Hazar denizini Fars körfezine bağlamaktadır. Ortadoğu ve Batı Asya’da yer alan İran’ın, komşuları olan Türkmenistan, Azerbaycan, Ermenistan, Rusya, Kazakistan, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Arabistan, Kuveyt ayrıca Türkiye, Irak, Pakistan ve Afganistan ile 6031 km. kara, 2700 km. deniz olmak üzere toplam 8731 km. sınırı bulunmaktadır. Dil: İran’da Fars, Lor, Kürt, Azeri, Türkmen ve Beluç gibi çeşitli ırklara mensup etnik gruplar kendilerine özgü dil ve gelenekleri ile bir arada yaşam sürdürmektedirler. Ülkenin resmi dili olan Farsça Hint-Avrupa dillerinin bir koludur. İran’da Farsça’nın dışında Azeri Türkçe’si, Arapça, Kürtçe vb. dillerle Farsça’nın çeşitli Lehçeleri de konuşulmaktadır. Etnik yapı: % 66 Farisi (Pers), % 20 Türk, % 9.1 Kürt, % 3 Arap, % 0.3 Ermeni, % 0.3 Yahudi. Kalan nüfusu değişik etnik unsurlar oluşturmaktadır. Din: İran'ın resmi dini İslam'dır. Resmi rakamlara göre halkın % 98.8'i Müslüman’dır. % 0.7 oranında Hıristiyan, % 0.3 oranında Yahudi, % 0.1 oranında Zerdüşt, % 0.1 oranında da diğer dinlerin mensupları mevcuttur. Resmi rakamlara göre Müslümanların % 10'u sünnidir. Diğerlerinin büyük bir çoğunluğu Şii Caferi’dir. Hıristiyanlar Ortodokslar, Gregoryen Ermeniler, Katolik Ermeniler, Nesturiler ve Protestanlardan oluşmaktadır. Eğitim: Yetişkinlere yönelik eğitim çalışmaları neticesinde son yıllarda okur yazar oranı % 80’lere ulaşmıştır. Ülke genelindeki 96.474 okulda ilk ve orta öğrenime devam eden öğrenci sayısı 25 milyon civarında olup son yıllarda bu öğrencilerin oranı nüfusa oranla daha fazla artış göstermiştir. Sağlık: İran’da bu alandaki temel politika “tedaviden önce koruma” politikasıdır. Kırsal kesim başta olmak üzere sağlık merkezlerinin ve aşılama programlarının yaygınlaştırılması bu politikanın en açık göstergelerindendir. 1979 da 4 binden biraz fazla olan sağlık merkezlerinin sayısı bugün 17 bini aşmıştır. Kültür-Sanat: İran kültürü çok çeşitli ve çok boyutlu olma özelliğine sahiptir. Bu özelliğin bir yönü tarihi gelişmelere diğer yönü ise etnik, din ve dil kökenli unsurlara dayanmaktadır. Seslerini sadece bulundukları bölgede duyurmakla kalmayan ve bütün dünyada duyuran Hafız, Mevlana, Sadi, Firdevsi, Nizami ve Hayyam gibi ünlü şair ve ozanlar İran edebiyatının önde gelen isimleridir. | 10 Mayıs 2006 - Çarşamba İlk izlenim pastel renkli giysiler. Uçağa girişte başın kapatılması için dostça uyarılar… herkes, yerli ya da yabancı fark etmez. Uyarıda bulunan Antalya’da işlerinin daha zor olduğunu söylüyor. Çünkü yolcuların sadece başı açık değil, göbeği de… Uçakta dağıtılan gazetelerden biri -eğer adını yanlış okumadıysam- “Keyman”. Hosteslerin giysilerinden dolayı başka bir dünyaya mensup olduğu düşüncesi uyanıyor sizde. İletişim canavarı genç bir İranlı beni kendilerinden saydığı için Farsça cep telefonunun uçakta kullanımına ilişkin anonsu duyup duymadığımı soruyor. Kadın her yerde kadın… Büyük bir ustalıkla saçlarının yarısını örtüyor. Yerleşik değerlere yarım bir meydan okuma gibi. Erkek hostesler Amerikan deniz piyadeleri gibi giyinirken kadınlar kapalı…. Uçakta 3 – 13 Mayıs tarihleri arasında 19. düzenlenen “Uluslararası Tahran Kitap Fuarı”na giden Aydın Ağabey (Çubukçu) ile karşılaşıyorum. Tahran’da Humeyni Havaalanı’nda farklı mihmandarlar bizi karşılayınca yollarımız ayrılıyor. Havaalanından bizi kente götüren yol duble yol. Üç şeritli ve asfalt pırıl pırıl. Tanıdık sokak adları önce dikkatimi çekiyor: Zemzem, Sedderhan, Sururi, Cumhuri, Çamran, ve Kordestan Sokak. Yeşil bir kent Tahran. Peyzaj düzenlemeleri açısından oldukça göz dolduruyor. Fakat İran’a özgü ulusal mimari konusunda hiçbir ipucu vermiyor. Kasaba irisi bir görüntüsü var. Bana mihmandarlık yapan hukuk öğrencisi bir Azeri. Adı Kâzım. Tahran’ın nüfusunu soruyorum, aldığım yanıt beni çok şaşırtıyor: 20. milyon. Daha sonra Kâzımın rakamlarla arasının iyi olmadığını anlıyorum ve Türkçe’yi de yeterince bilmediğini fark ediyorum. Fakat bu arada Tahran’ın nüfusuna ilişkin sorumu neredeyse her İranlı’ya yöneltiyorum ve pek çoğu birbirinden farklı rakamlar veriyor. Bir defa gündüz ve gece nüfusunun birbirinden çok farklı olduğunu neredeyse iki milyona yakın insanın gündüz iş nedeniyle kente gelip akşam ayrıldığını söylüyorlar. Gündüz 14 milyon olan nüfus gece 12 milyona düşüyor. Tahran’da, Arjantin Caddesi Zağros Sokak’tayız. İki gece konaklayacağımız misafirhanenin önündeyiz. “Zağros” bir Ermeni ismi. Daha sonra İran’da Ermenilerin iş yaşamında ne kadar etkin olduklarına ilişkin örnekler dikkatimizi çekecek. Ya bir kuyumcu ya bir seyahat acentesi ya da havaalanında hediyelik eşya satan bir kuruluşun adı bize tanıdık gelecek… Tahran’da çok az sayıda dilenci ile karşılaştım. Bir ara bunların tümünü toplamışlar kent merkezinden uzakta bir yerlere götürmüşler. Burada da hayatını çöpleri ayıklayarak sürdürenler var. Bir de sokaklar sanki sadece kendininmiş gibi çalımlı çalımlı gezen sokak kedileri… 11 Mayıs 2006 Perşembe Sabah kalabalık bir Türk grubuyla kahvaltı yaptık. Konya ve İstanbul’dan üniversitelerin Fars Dili ve Arap Dili bölümlerinden akademisyenler, gazeteciler ve yayıncılarla beraber idik. Orda bulunuş nedenimi soranlara İran’ın en önemli yazarlarından biri ve kendi iddiasına göre Fars dilinin yaratıcısı olan Firdevsi’nin Şahname adlı yapıtı ile ilgili bir sunuş için geldiğimi Şiraz ve Meşhed’de “Türkiye’de Firdevsi ve Şahname”nin nasıl algılandığını ele alacağımı söyledim. Bu arada son iki yılda Ankara’da edebiyatçılar Derneği olarak “İran Edebiyatı” başlıklı iki sempozyum düzenlediğimizi söylediğimde İstanbul’daki üniversitelerden birinin Arap Dili ve Edebiyatı bölümünden olduğunu sonradan öğrendiğim biri hesap sorar tarzda “Niçin haberimiz yok?” denişti. Kendisine edebiyatın üniversitelerde üretilmediğini söylediğimde çok gerildi ortalık. Sanki üniversitelerin sinema bölümleri sinemacı, edebiyat bölümleri de edebiyatçı yetiştiriyormuş gibi bir izlenimi var bizim garip akademisyenimizin. Aynı tuhaf tavrını akşam büyükelçiliğimizin davetinde de tekrarlayarak tartışmayı ortaokul münazaralarına benzetmesine izin vermedim. Sadece üniversitelerin edebiyat üreten kurumlar olmadığını, edebiyata ilişkin akademik çalışmaların yapıldığı mekânlar olduğunu belirtmek zorunda kaldım. İlk durağımız 19. Uluslararası Tahran Kitap Fuarı. Bizdeki en büyük fuar İstanbul’da düzenleniyor. İstanbul fuar alanı ancak Tahran Kitap Fuarı’nın onda biri. İğne atsanız yere düşmez. Muhteşem bir kalabalık. Büyük bir mitingden dağılmış gibiler. Kitap satış yerleri tıklık tıklım. Sanırım sadece Frankfurt Kitap Fuarı ile karşılaştırılabilir. Ondan fazlası var. Çünkü burada kitap satılıyor. Sadece fuar alanı bile bize okuyan ve dünyada olup bitenleri yakından takip eden başka bir İran olduğunu anlatıyor.. Edebi toplantılar ve konferanslar düzenlenen Şehre Kitabi’deyiz (Kitap Şehri). Belediyeye ait olduğu söylendi. Kültür ve İrşat (Yayın) Bakanlığı’na bağlı bir yer ve uzun bir adı var. İslami Kültür ve İlişkiler Kurumu Fars Dili ve Edebiyatını Yayma Merkezi. Başkanı Muhammed Hani ile görüşüyoruz. Sürpriz bir konuk giriyor kapıdan: Mostafa Mastoor (Mustafa Mestur). Antakya Edebiyat günlerinde mihmandarlığını yaptığım İranlı yazar. Kişisel web sitesini açtığını söylüyor: http://www.mostafamastoor.com. Mustafa önümüzdeki hafta Şehre Kitabi’de ikiyüzüncü konferansın gerçekleştirileceğini söylüyor. Mustafa, öykü ve şiirin yanısıra fotoğrafla ilgileniyor. Senah Nooshin isimli genç bir fotoğraf sanatçısı aynı zamanda öykü atölyesinin katılımcılarından biriyle tanıştırıyor beni. Fotoğraflarının bulunduğu iki web sitesinden söz ediyor Senah: www.photosig.com ve www.usefilm.com. Ve e-postası: noshinvefadar@yahoo.com Bir hafta boyunca sıklıkla duyduğum bazı Farsça sözcüklerin anlamlarını yazıyorum not defterime. Heyli teşekkur mikonem: Çok teşekkür ederim. Farsi nemidanem: Farsça Bilmiyorum. Nuşe Can: Afiyet olsun Ferda: Yarın Pervaz: Uçak Furudgâh: Havaalanı Bozorg: Büyük, ulu Pejuhan: Araştırmacı Tahran’ı çevreleyen dağın adını soruyorum, iki yanıt geliyor: şiirlere ve romanlara konu olan Demavend ve bizde daha çok deresi ile tanıdık gelen Derbent Dağı. Melikişşuara (Şairlerin Şahı) Behar adlı şairin Demavend dağı ile ilgili yazdığı şiirde şahlık döneminin sistem eleştirisinin mecazlara ve metaforlara başvurularak ele alındığını söylüyor mihmandarım. Doğan, Nusaybin’den Tahran’a Fars Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisans yapmaya giden olağanüstü bir insan. Sürekli gülümsemesini muhafaza edenlerden… 1 Mart 2006’da Ankara’da Sürekli Eğitim Sağlık ve Kültür Vakfı’nda “Yaratıcı Yazarlık Seminerleri” başlatmıştım. Mustafa da Tahran’da Şehre Kitap bünyesinde bir öykü atölyesini yönetiyormuş. Kendi grubuna “Türkiye’de Edebiyat ve Günümüz Şiiri” konusunda bir bilgi vermemi istedi. Sunuşun ardından katılımcıların meraklı soru ve değerlendirmeleri geldi. Katılımcılar İran edebiyatının Türkiye’de hangi yazarlar aracılığıyla tanındığını ve çoklu disiplinlerden yararlanarak yazan yazarların kimler olduğunu sordular. Ömer Hayyam, Samet Behrengi, Sadık Hidayet, Furuğ Ferruhzad, Sohrab Sepehri’nin Türkiyede tanındığını söyledim. Mustafa, Tahran’a ilişkin ilk izlenimimi sordu. Ona ve öğrencilerine yabancıların bizim hakkımızda ne düşündüğünü bilmenin bizim için de büyük bir merak konusu olduğunu söyledim. Özellikle de onlaradan “Turkish Kebap and delight wonderfull” gibi sınırlı yanıtlar aldığımızda pek de memnun olmadığımızı söyledim. Gülümsediler. Tahran’ın gerek altyapı gerekse peyzaj düzenlemesi açısından çevre dostu bir kent görüntüsü verdiğini, fakat ulusal mimari açısından bakıldığında bizdeki kasaba irisi kentlere benzediğini söyledim. Ulusal mimariyi yansıtan ve ince bir beğeninin ürünü olan eski yapılar yerine çarpık kentleşmenin ürünü beton yapılardan söz ettim. En çok hangi İranlı öykücünün Türkiye’de tanındığını sordular. Çoklu disiplinlerden yararlan sadece iki yazarımızdan Orhan Pamuk ve Bilge Karasu’dan söz ettim. Bir kez daha iki komşu ulusun aslında ne kadar birbirinden uzak olduğunu fark ettim. Sadık Hidayet’in Türkiye’de geniş kesimler için tanındığını ve kitaplarının Yapı Kredi Yayınları gibi prestijli bir yayınevinden yayımlandığını söyledim. Ardından da “sadece ses kalıcıdır” diyen ozana, Furuğ’a ithaf ettiğim hayat VII adlı şu şiirimi okudum: bahçedeki yalnız ağaca ve avlulara / sınırlı bir ömre / küçük bir geceyi aydınlatan ateşböceklerine / ışıltılı bir yola / uçmayı unutan kuşa / tecrübesiz yıldızlara | LORLAR HAKKINDA Lor’lar , İran’ın Arya ırkından olan en eski ve en büyük kavimlerindendirler. Lor’lar asırlardan beri İran’ın batı ve güney batısının dağlık bölgelerinde yaşamaktadırlar. Araştırmacılara göre Lor’lar antik İran’da yaşayan Kasiler veya Kasti’lerin torunları ve Arya ırkındandırlar. Bu kavmin Lor olarak anılmasının çeşitli sebepleri vardır. Ünlü tarihçilerden Hamdullah Mostofi gibi bazı kimselere göre; bu kavim yaşadıkları mekanın adıyla ünlenmişlerdir. Lor’lar; Büyük Lor, ve Küçük Lor, olarak iki kol’a ayrılır. Büyük Lor boyu’na mensup kimselere Bahtiyari’ler denir. Bunlar Çarmahal ve Bahtiyari, Kuhkiloye ve Boyir Ahmet illerinde ve de Fars-LORESTAN ve Huzistan illerinin bir bölümünde yaşarlar. Küçük Lor boyu ise; Lorestan’ın büyük bir bölümünde yaşarlar.Lor kolları birçok kabile ve şubeye ayrılmıştır. Büyük Lor boyu haft leng ve çarleng şubelerine ayrılmışlardır. Bir çok araştırmacıya göre, bu adlar taifelerin ödedikleri vergi miktarına uygun bir nitelendirmelerdir. Lor’lar, Lori ve Leki lehçeleriyle konuşurlar. Bu lehçelerin eski kökenleri vardır ve günümüze kadar süregelmiştir. Lori lehçesi; sade ve akıcı bir dil olup, Farsça’ya benzer kavramları ve sözcükleri vardır.Lori lehçesi; telaffuz bakımından çeşitli Lor kavimleri ve kabileleri arasında biraz farklılık göstermektedir. Leki lehçesi ise İran’ın Kirmanşah Kürtlerinin lehçesine benzer.Lorestan’ın büyük kabileleri ve taifelerinin çoğu Leki lehçesiyle konuşurlar. Lor’ların çoğunluğu Müslüman olup, dini merasim ve şeriat hükümlerine bağlıdırlar. Lor’lar samimi,ihlaslı, soylu ve vatanperver insanlardır. Fedakarlık ve yüreklilik Lor’ların temel özelliklerindendir. Lor’lar sadakatli ve dürüst insanlardır. Toplumsal ilişkileri geliştirmede, dostluk kurmada, ahde vefada önayak olan ciddi kimselerdir.Lor’lar, misafirperverlik, avcılık ve nişancılıkta pek ünlüdürler.Lor’lar, kavimleri uğruna büyük fedakarlıklara katlanırlar. Kaynak: http://turkish.irib.ir/iran_ashina/Lorestan.htm | Osmanov, Bursa Yalova’ya 22 kilometre uzaklıkta Güneyköy’de Dağıstanlıların olduğunu söylüyor. Avarca konuşuyorlarmış. Havalandık. Bir haftalık gezi bitti. Beni heyecanlandıran bir dizi izlenimle memlekete dönüyorum. Bulut tarlasından geçiyoruz, ortalık pamuk yığınlarıyla dolu sanki. Uçmanın nasıl bir tutkuya dönüşebileceğinin en güçlü kanıtı binlerce metre yüksekte tepenizde güneş olanca sıcaklığıyla ışıldarken iki bulutun arasından geçmektir. Boşluk… Güneş… Mavinin en mavisi ve iri birer köpük parçası olan bulutlar sizin hayal gücünüzü zorluyor. Yan taraftaki koltuklarda 120 kiloluk bir İranlı güreşçi yanında orta halli bir Türk yolcuyla elindeki son moda cep telefonunu sözüm ona takas ediyor ve kendi esprisine en çok kendi gülenlerden… Çocukluğumdan beri gökyüzünde öylece duran bulutlara kayıtsız kalmamışımdır. Hep bir şeylere benzetmeye çalışmışımdır. Hâlâ o gözle bakıyorum bulutlara. Hem her şeye benziyorlar, hem de hiçbir şeye. Aslında sadece kendilerine benziyorlar. Uçak yavaş yavaş Esenboğa’ya inmeye çalışıyorken bulutlar yeryüzü ile aramızda bir sır perdesi gibi salınıp duran bir tüle benziyor. |