Çarsamba 8 Şubat 2012 - 15:45

الأربعاء ١٦ ربيع الأول ١٤٣٣

چهارشنبه ۱۹ بهمن ۱۳۹۰ - ۱۷:۱۵

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
 
 
     

 Â’RAF SURESİ     

Mekkîdir, ikiyüz altı âyettir.     

 (İki yüz  altı âyettir. Yalnız 163. âyeti Medenîdir. Sûrede A'râf adı verilen yerden  bahsedildiği için bu isim verilmiştir.)

     

Rahman ve Rahîm Allah Adıyla     

1- Elif lâm mîm sâd.     

2- Bu bir kitaptır ki insanları  onunla korkutman, inananlara da öğüt vermen için sana indirildi; bu yüzden  yüreğinde bir sıkıntı, göğsünde bir darlık hâsıl olmasın.     

3- Rabbinizden size ne indirildiyse ona uyun, ondan başkalarını dost edinip onlara  uymayın, fakat ne kadar da azınız öğüt tutmada.     

4- Biz nice şehirler helâk etmişiz ki azâbımız gelip çattığı zaman ya geceydi;  halk, uykuya dalmıştı, yahut da gündüzdü, öğle uykusundaydı, dinlenmedeydi.     

5- Azâbımız  geldiği zaman ancak, biz zulmetmiştik diye niyâz edebildiler.     

6- Kendilerine peygamber gönderdiklerimizi de mutlaka sorguya çekeceğiz, peygamber  olarak gönderdiklerimizi de sorumlu tutacağız.     

7- Onlara, tam bir bilgiyle her şeyi nakledeceğiz, bizim bulunmadığımız bir zaman,  kaybolduğumuz bir vakit yoktu ki.     

8- O gün tartı olacak, gerçektir bu. Kimlerin iyi amelleri, terazide ağır gelirse  onlardır kurtulanlar, muratlarına erenler.     

9- Kimlerin hafif gelirse onlardır âyetlerimizi inkâr ederek zulmettiklerinden kendilerine  yazık edenler.     

10- Andolsun  ki sizi yeryüzüne yerleştirdik, yaşama ve geçinme vâsıtalarını da halkettik, ne  de az şükredersiniz.     

11- Andolsun  ki sizi yarattık, sonra bir sûret, bir şekil verdik size, sonra da meleklere,  Âdem'e secde edin dedik, hemen secdeye kapandılar, yalnız İblis secde edenlere  katılmadı.     

12- Tanrı,  sana emrettiğim zaman neden secde etmekten çekindin, seni meneden sebep neydi  dedi. O, ben ondan daha hayırlıyım dedi, beni ateşten halkettin, onu balçıktan  yarattın.     

13- Tanrı  in oradan dedi, artık orada kalıp ululanamazsın, çık, şüphe yok ki sen  alçaklardansın.     

14- İblis,  bana, tekrar dirilecekleri, kalkacakları güne kadar mühlet ver dedi.     

15- Tanrı,  şüphe etme ki mühlet verilenlerdensin dedi.     

16- İblis,  beni azdıran sensin dedi, onun için ben de andolsun ki onları senin doğru  yolundan çıkarmak için pusu kurup oturacağım.     

17- Sonra  andolsun ki önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından çıkıp çatacağım  onlara ve göreceksin ki çoğu şükür bile etmeyecek sana.     

18- Tanrı,  sen kınanmış, kovulmuşsun, çık oradan dedi, andolsun ki cehennemi sizinle ve  sana uyanlarla dolduracağım.     

19- Ey  Âdem, sen ve eşin, cennete yerleşin, ikiniz de dilediğiniz şeyleri yiyin,  yalnız şu ağaca yaklaşmayın, çünkü zâlimlerden olursunuz.     

20- Şeytan,  onlara gizli kalmış olan avret yerlerini belirtip göstermek için ikisini de  vesveselendirdi ve bu ağacın meyvesini yerseniz mutlaka iki melek haline gelir,  yahut da ebedî ömre kavuşursunuz, onun için Rabbiniz sizi nehyetti dedi.     

21- Ve  yemin ederek şüphe yok ki dedi, ben size öğüt verenlerdenim.     

22- Onları  böylece aldattı. Derken o ağacın meyvesinden tadınca avret yerlerini gördüler  ve cennetteki ağaçların yapraklarıyla avret yerlerini örtmeye koyuldular.  Rableri nidâ edip onlara dedi ki: Sizi, şu ağacın meyvesini yemeden menetmedim  mi ve demedim mi ki Şeytan, hiç şüphe yok ki size apaçık bir düşmandır.     

23- Her  ikisi de Rabbimiz dedi, kendimize zulmettik biz, bizi yarlıgamazsan, bize  acımazsan ziyankârlardan oluruz.     

24- Tanrı, inin  dedi, bir kısmınız, bir kısmınıza düşman olacak ve yeryüzünde muayyen bir  vaktedek kalmanız mukadder.     

25- Orada  dirileceksiniz dedi, orada öleceksiniz ve orada dirilip mezardan çıkarılacaksınız.     

26- Ey  Âdemoğulları, avret yerlerinizi örtecek libas ve giyip süsleneceğiniz elbise  indirdik size. Tanrıdan çekinme elbisesine  gelince: O, daha da hayırlıdır  ve bunlar, insanların anıp öğüt almaları için  indirilen Allah âyetlerindendir.     

27- Ey  Âdemoğulları, Şeytan, ananızı, babanızı cennetten çıkardığı ve avret yerlerini  onlara göstermek için büründükleri elbiseyi sıyırıp üstlerinden attığı gibi  sakın sizi de bir derde uğratmasın. O ve ona mensup olanlar, sizin  göremeyeceğiniz yerlerden görür, kollar sizi. Şüphe yok ki biz Şeytanları,  inanmayanlara dost ettik.     

28- Onlar,  kötü bir iş yapınca babalarımız da derler, bu işi yaparlardı, öyle bulduk  onları ve Allah emretti bunu bize. De ki: Allah kesin olarak kötülüğü emretmez.  Allah'a, bilmediğiniz şeyi mi isnâd ediyorsunuz?     

29- De  ki: Rabbim, adâletle hareket etmemi emretti bana ve her secde yerinde, her  namazda yüzünüzü kıbleye döndürün, inancınızda, ibâdetinizde hâlis olup ona  bağlanarak kulluk edin nasıl sizi o yarattıysa, meydana getirdiyse gene öylece  dönüp onun tapısına varacaksınız.     

30- Halkın  bir bölüğünü doğru yola sevketmiştir, bir bölüğüyse sapıklığı haketti. Zanneder  misiniz Allah'ı bırakıp da Şeytanları dost edinenler doğru yolu bulmuşlardır?     

31- Ey  Âdemoğulları, namaz kılacağınız her vakit, elbisenizi giyin, süslenin ve yiyin,  için, israf etmeyin, şüphe yok ki o, müsrifleri sevmez.     

32- De  ki: Allah'ın kulları için meydana getirdiği süslenilecek şeylerle rızık olarak  verdiklerinin içinden tertemiz şeyleri kim harâm etmiştir ki? De ki: Bunlar,  dünyâda, inanan kişilerindir, âhiretteyse yalnız onlara âittir. Delilleri,  bilenlere bu çeşit açıklamadayız.     

33- De  ki: Rabbin ancak açığa vurulabilen ve gizlenen kötülüklerle günahı, haksız yere  isyan etmeyi ve hiçbir delil indirmediği halde Allah'a şirk koşmanızı ve  bilmediğiniz şeyleri tutup Allah'a isnâd ederek söylemenizi harâm etmiştir.     

34- Her  ümmetin başına gelecek musîbete bir zaman takdîr edilmiştir. Mukadder olan o  zaman gelip çattı mı o musîbeti ne bir an geriye atabilirler, ne bir an ileriye  alabilirler.     

35- Ey  Âdemoğulları, size, içinizden peygamberler gelip âyetlerimi okuyunca çekinen ve  hallerini ıslah edenlere ne korku vardır, ne de mahzun olur onlar.     

36- Âyetlerimizi  inkâr edenler ve onları kabûl etmeyi ululuklarına yediremeyenlerse cehennem  ehlidir ve orada ebedî kalır onlar.     

37- Yalan  yere Allah'a iftirâ edenden, yahut onun âyetlerini inkâr eyleyenden daha zâlim  kimdir ki? Kitaptan nasipleri neyse erişecek onlara; sonunda canlarını almak  için elçilerimiz, onlara gelip çatınca Allah'ı bırakıp da kulluk ettiğiniz,  kendilerini çağırıp durduğunuz putlar Nerede diyecekler. Onlar da kaybolup  gittiler diyecekler ve kâfir olduklarına dâir kendileri, kendilerinin aleyhinde  tanıklık edecekler.     

38- Cinlerden  ve insanlardan, sizden önce gelip geçen ümmetler arasında siz de girin ateşe  diyecek. Her ümmet, ateşe girdikçe kendi dindaşına lânet edecek, sonunda  birbiri ardınca hepsi de orada toplanacak. Son girenler, evvelce girenler için  Rabbimiz diyecekler, işte bunlar bizi doğru yoldan çıkardı, bir kat daha fazla  azâb et onlara. Her zümre için diyecek, kat-kat fazla azap var ama siz bilmezsiniz.     

39- Evvelce  girenler, sonrakilere diyecekler ki: Sizin bir üstünlüğünüz yok bize,  kazandığınız suçlar yüzünden tadın azâbı.     

40- Âyetlerimizi  yalan sayıp onlara inanmaya tenezzül etmeyenlere gök kapıları kesin olarak  açılmaz ve deve iğne yoradamından geçer de onlar gene cennete giremezler ve  biz, mücrimleri işte böyle cezâlandırırız.     

41- Onlara,  cehennemde ateşten döşekler, üstlerinde de ateşten örtüler var ve biz,  zâlimleri böyle cezâlandırırız.     

42- İnananlara  ve iyi işlerde bulunanlara gelince; hiç kimseye takatinden aşırı bir teklifte  bulunmayız, onlardır cennet ehli ve orada ebedî kalır onlar.     

43- Gönüllerindeki  kini, hasedi gideririz, bulundukları yerlerin altından ırmaklar akar ve hamd  Allah'a ki derler, doğru yolu buldurdu da bu nîmetlere kavuşturdu bizi; Allah  hidâyet etmeseydi doğru yolu bulamazdık; andolsun ki Rabbimizin peygamberleri  gerçek olarak geldiler ve onlara işte yaptığınız işlere karşılık mîras olarak  elde ettiğiniz cennet diye nidâ edilir.     

44- Cennet  ehli, cehennem ehline biz, Rabbimiz bize neler vaadettiyse gerçek olarak  hepsini bulduk, hepsini elde ettik, siz de Rabbinizin size vaadettiğini gerçek  bir sûrette elde ettiniz mi diye nidâ eder, onlar da evet derler, derken  aralarında bir münâdî, Allah'ın lâneti zâlimlere diye bağırır.     

45- O  zâlimlere ki halkı Allah yolundan menederlerdi o yolun eğri bir hâle gelmesini  isterlerdi ve onlar âhireti inkâr ederlerdi.     

46- Cennetliklerle  cehennemlikler arasında bir örtü var ve A'râf üstünde erler var ki herkesi,  yüzlerinden tanırlar ve cennet ehline esenlik size diye nidâ ederler. Onlar,  henüz cennete girmemişlerdir ama girmeyi umarlar.     

47- Gözleri  cehennemler tarafına ilişince Rabbimiz derler, bizi zulmeden kavimle berâber  etme.     

48- A'râf  erleri, yüzlerinden tanıdıkları kişilere nidâ edip derler ki: Ne malınızın çok  oluşu, ne sayınızın fazla bulunuşu, ne de kulluk etmeye tenezzül etmeyip  ululanmanız bir fayda vermedi size.     

49- Allah,  onları rahmetine nâil etmez diye yemin ettiğiniz kişiler, bunlar değil miydi?  Sonra bunlara girin cennete denir, ne korku vardır size, ne de mahzun  olursunuz.     

50- Cehennem  ehli, cennet ehline bize biraz su verin, yahut Allah'ın sizi rızıklandırdığı  şeylerden bize de ihsân edin diye bağırırlar. Cennetlikler, şüphe yok ki  derler, Allah suyu da, bize verdiklerini de kâfirlere harâm etmiştir.     

51- Onlar,  dinlerini eğlence ve oyun saymışlardır, dünyâ yaşayışı, onları aldatmıştır.  Onlar, nasıl bugüne kavuşacaklarını unutup bile-bile âyetlerimizi inkâr  ettilerse biz de bugün onları unuturuz.     

52- Biz  onlara öyle bir kitap gönderdik ki onu bilgiyle açıkladık, o kitapta, ne  lazımsa hepsini bildirdik, inananlara doğru yolu gösterir ve rahmettir.     

53- Onlar,  kitapta söylenenlerin gelip çıkmasını mı bekliyorlar ancak? Bir gün o söylenen  şeyler, o sözlerin sonucu gelecek de evvelce onu unutanlar, gerçekten de  Rabbimizin peygamberleri diyecekler, hak olarak gelmişlerdi; şimdi  şefaatçilerden biri var mı ki şefaat etsin bize, yahut da tekrar dünyâya dönmemize  imkân verilse de oradayken yaptığımız işlerden başka işler yapsak. Gerçekten de  kendilerine yazık etmişlerdir, aslı yokken inanıp durdukları mabutla da onları  bırakmış, kaybolup gitmiştir.     

54- Şüphe  yok, Rabbimiz, öyle bir Allah’tır ki gökleri ve yeryüzünü altı günde  yaratmıştır da sonra Arşa hâkim ve mutasarrıf olmuştur; aceleyle ve durmadan  geceyi takib eden gündüze gecenin örtüsünü atar, o örtüyle örter onu ve güneş  de onun emrine râm olmuştur, ay da, yıldızlar da. İyice bil ki yaratış da onun,  buyruk da; âlemlerin Rabbi Allah'ın şanı ne de yücedir.     

55- Duâ  edin Rabbinize yalvarıp yakararak gizlice. Şüphe yok ki o, duâda haddini  aşanları sevmez.     

56- Düzene  girdikten sonra yeryüzünde bozgunculukta bulunmayın ve ona, azâbından korkarak,  lûtfunu da umarak duâ edin. Şüphe yok ki Allah'ın rahmeti, iyilik edenlere pek  yakındır.     

57- Öyle  bir mabuttur ki rahmetinden önce müjdeci olarak rüzgârları yollar. Sonucu  rüzgârlar, ağır yağmur bulutlarını yüklenince onları ölmüş bir ülkeye sevk  ederiz, oraya böylece yağmur yağdırırız da her çeşit meyveler yetiştiririz.  Düşünün de ibret almaya bakın, çünkü biz, ölüyü de işte böyle diriltiriz.     

58- Temiz  ülkenin nebatı, Rabbinin izniyle çıkar, çorak yerdense pek az bir mahsul elde  edilir. İşte biz, şükreden topluluğa delillerimizi bu çeşit tekrar edip  durmadayız.     

59- Andolsun  ki Nûh'u, kavmine peygamber olarak gönderdik de ey kavmim dedi, Allah'a kulluk  edin, ondan başka bir mabudunuz yoktur. Şüphe yok ki ben, büyük bir günün  azâbına uğrayacağınızdan korkuyorum.     

60- Kavminden  ileri gelenler, şüphe yok ki dediler, biz seni apaçık bir sapıklık içine dalmış  görmedeyiz.     

61- O,  ey kavmim dedi, bende sapıklık yok, fakat ben, âlemlerin Rab-binden gelen bir  elçiyim.     

62- Rabbimin  bildirdiği haberleri size tebliğ etmede ve size öğüt vermedeyim ve Allah bana  bildiriyor da sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum ben.     

63- Sizi  korkutmak, sakınmanızı temin etmek ve böylece de rahmete nâil olmanızı sağlamak  için içinizden birisine Rabbinizden vahiy gelmesine şaşıyor musunuz?     

64- Fakat  onlar, onu inkâr ettiler, yalancı saydılar, biz de onu ve onunla berâber gemide  bulunanları kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayanları suya boğduk. Şüphe yok ki  onlar kör bir kavimdi.     

65- Âd  kavmine kardeşleri Hûd'u yolladık da ey kavmim dedi, Allah'a kulluk edin, ondan  başka bir mabudunuz yoktur. Hâlâ mı çekinmeyeceksiniz?105     

66- Kavminin  kâfir olanlarından ileri gelenler, şüphe yok ki dediler, biz seni sapıklık,  bilgisizlik içine dalmış görmedeyiz ve sanıyoruz ki yalancılardansın sen.     

67- O,  ey kavmim dedi, bende sapıklık, bilgisizlik yok, fakat ben, âlemlerin Rabbinden  gelen bir elçiyim.     

68- Rabbimin  bildirdiği haberleri size tebliğ etmedeyim ve ben size emniyet edilecek bir  öğütçüyüm.     

69- Sizi  korkutmak için içinizden birisine Rabbinizden vahiy gelmesine şaşıyor musunuz?  Hatırlayın ki sizi Nûh kavminden sonra hükümdâr etti, boy-pos, kuvvet-kudret  bakımından da onlardan üstün etti sizi. Siz de Allah'ın nîmetlerini anın da  murâdınıza erin, kurtulun.     

70- Dediler  ki: Sen bize tek Allah'a kulluk etmemizi ve  atalarımızın taptıklarını bırakmamızı sağlamak için mi geldin? Doğru söyleyenlerdensen tehdît ettiğin  şeyi meydana getir bakalım.     

71- O,  Rabbinizden azâba ve gazaba uğramayı hakettiniz dedi, Allah'ın, haklarında  hiçbir delil indirmediği ve ancak sizin ve atalarınızın taktığı birtakım adlar  için benimle çekişmeye kalkıyorsunuz demek, o halde bekleyin, şüphe yok ki ben  de sizinle berâber bekleyenlerdenim.     

72- Onu  ve onunla berâber olanları rahmetimizle kurtardık da âyetlerimizi  yalanlayanların ve inanmayanların kökünü kestik.     

73- Semûd'a  da kardeşleri Sâlih'i gönderdik. Ey kavmin dedi, Allah'a kulluk edin, ondan  başka bir mabudunuz yoktur. Rabbinizden size apaçık bir delil gelmiştir, işte  şu Allah'ın mahlûku dişi deve, size bir mucizedir o. Bırakın da Allah'ın  yarattığı yeryüzünde otlayıp dursun ve ona kötülükle dokunmayın, sonra sizi  elemli bir azâba uğratır.     

74- Hatırlayın  ki sizi Âd kavminden sonra hükümdâr etti ve yeryüzüne yerleştirdi, ovalarında  köşkler kuruyor, dağlarında, kayaları yontup evler yapıyorsunuz. Allah'ın  nîmetlerini anın ve yeryüzünde bozgunculuk etmeyin.     

75- Kavminin  ileri gelenlerinden olup iman etmeyi kibirlerine yediremeyenler, âciz sayıp hor  gördükleri kimselerden ona iman etmiş olanlara, siz Sâlih'i, Rabbinden  gönderilmiş mi biliyorsunuz dediler. Onlar da biz dediler, onun vâsıtasıyla gönderilenlere  inandık.     

76- O  ululanmak isteyenler, o kibirliler, dediler ki: Hiç şüphe yok ki biz, sizin  inandıklarınızı inkâr ettik, kâfir olduk.     

77- Dişi  deveyi, ayaklarını kesip öldürdüler ve Rablerinin emrinden çıktılar, isyan  ettiler ve ey Sâlih dediler, eygamberlerdensen tehdîd ettiğin şeyi yap bize  bakalım.     

78- Derken  onlar şiddetli bir sesle azâba uğradılar, yurtlarında diz çökmüş bir halde  yüzükoyun kapanarak helâk olup gittiler.     

79- Sâlih,  onlardan yüz çevirdi de ey kavmim dedi, andolsun ki ben size Rabbimin  bildirdiği haberleri tebliğ ettim ve öğüt verdim ama siz öğüt verenleri  sevmiyorsunuz.     

80- Lût'u  da gönderdik ve hani kavmine demişti ki: Sizden önce âlemlerde hiçbir kimsenin  yapmadığı kötülüğü mü yapacaksınız?107     

81- Çünkü  siz kadınları bırakıp şehvetle erkekleri kullanmadasınız ve siz, ancak haddini  aşmış bir kavimsiniz.     

82- Kavminin  cevâbı ancak şu söz olmuştu, onları şehrinizden çıkarın demişlerdi, onlar pek  fazla temiz olmak isteyen kişiler.     

83- Onu  ve akRabasını kurtardık, ancak karısı kurtulmadı ve o, kavmiyle kalanlardandı.     

84- Onlara  yağmur gibi taş yağdırdık, bak da gör suçluların sonucu ne olmuş.     

85- Medyen'e  de kardeşleri Şuayb'i gönderdik de ey kavmim dedi, Allah'a kulluk edin, ondan  başka bir mabudunuz yoktur. Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir  size, artık kileyi doğru ölçün, teraziyi doğru tartın, insanların haklarını  yemeyin ve düzene girdikten sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin. İnanmışsanız  bunlar, daha hayırlıdır size.     

86- İnananları  tehdît ederek Allah yolundan menetmek ve o yolun eğri bir hâle gelmesini  sağlamak için her yolun başında oturup pusu kurmaya kalkmayın ve hatırlayın o  zamânı ki azlıktınız, o sizi çoğalttı. Bozgunculukta bulunanların sonuçları ne  olmuş, ne hale gelmişler, bakın da görün.     

87- Sizin  bir kısmınız, benimle gönderilene inanır, bir kısmınız inanmazsa Allah,  aramızda hükmedinceye dek sabredin ve o, hükmedenlerin en hayırlısıdır.     

88- Kavminin  ileri gelenlerinden olup iman etmeyi kibirlerine yediremeyenler, ey Şuayb  dediler, mutlaka seni de, sana inananları da hep berâber ya şehrimizden  çıkaracağız, yahut da bizim dinimize dönersiniz. O da dedi ki: Biz istemesek de  zorla mı yapacaksınız bunu?     

89- Fakat  Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tutar da tekrar sizin dininize dönersek  yalan yere Allah'a iftirâ etmiş oluruz. Artık  o dine dönmemize imkân yok, meğer ki Rabbimiz olan Allah dileye. Rabbimizin  bilgisi her şeye yeter, her şeyi şâmildir. Allah'a dayandık biz. Rabbimiz, sen  bizimle kavmimizin arasında gerçek olanı hükmet ve sen, hükmedenlerin en  hayırlısısın.     

90- Kavminin  ileri gelenlerinden kâfir olanlar, Şuayb'e uyduğunuz takdîrde andolsun ki  dediler, zarara uğrarsınız.     

91- Derken,  şiddetli bir depremle azâba uğradılar, yurtlarında diz çökmüş bir halde  yüzükoyun kapanarak helâk olup gittiler.     

92- Şuayb'i  yalanlayanlar, sanki oralarda hiç oturmamışlar, hiç yaşamamışlardı, Şuayb'i  yalanlayanlar, asıl zarara uğramışlardı.     

93- Şuayb,  onlardan yüz çevirdi de ey kavmim dedi, andolsun ki ben size Rabbimin  bildirdiği haberleri tebliğ ettim ve öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl  acıklanabilirim?     

94- Hiçbir  şehre peygamber göndermedik ki oranın halkını, yola gelsinler de yalvarıp  yakarsınlar diye can ve malca bir sıkıntıya, bir azâba uğratmayalım.     

95- Sonra  da kötülük yerine iyilik verdik, çoğaldılar ve atalarımız da malca zarara  uğramışlardı, genişliğe kavuşmuşlardı, bu, böyledir dediler de ansızın onları  azâba uğrattık, anlamadılar bile.     

96- Memleketlerin  halkı inansalar ve çekinselerdi gökyüzünden üstlerine bereket yağdırır,  yeryüzünden bereket fışkırtırdık, fakat inkâr ettiler de kazandıkları suç  yüzünden onları azâba uğrattık.     

97- Memleketlerdeki  halk, uykuya dalmışken geceleyin ansızın azâbımızın gelip çatmayacağından emin  mi?     

98- Yahut  memleketlerdeki halk, kuşluk çağı oynayıp dururken azâbımızın birdenbire  gelmeyeceğinden emin mi?     

99- Bütün  bunlardan sonra Allah azâbından emin mi olurlar? Allah azâbından emin olanlar,  ancak zarara uğramış topluluklardır.     

100- Oralarda  yaşayanların helâkinden sonra mîraslarına konarak yurtlarını elde edenler, hâlâ  anlamazlar mı ki dilersek, suçları yüzünden onları da musîbetlere uğratırız ve  kalplerini mühürleriz de işitmezler.     

101- İşte  bu yurtlara âit bâzı vukuâtı anlatmadayız sana. Andolsun ki peygamberleri,  apaçık delillerle geldi onlara, fakat önce inkâr ettikleri, yalan saydıkları  şeylere inanmadılar. İşte Allah, kâfirlerin gönüllerini böyle mühürler.     

102- Onların  çoğunu, sözlerinde durur bulmadık ve çoğunu ancak hadlerini aşmış kötü kişiler  bulduk.     

103- Onlardan  sonra da Mûsâ'yı, delillerimizle Firavun'a ve Firavun'un kavminden ileri  gelenlere gönderdik, fakat kendilerine zulmetti onlar, bak da gör,  bozguncuların sonucu ne olmuştur.     

104- Mûsâ  dedi ki: Ey Firavun, şüphe yok ki ben, âlemlerin Rabbin-den gelen bir peygamberim.     

105- Allah  hakkında ancak gerçek sözü söylemem borçtur bana. Rabbi-nizden apaçık bir  delille geldim size, İsrailoğullarını benimle gönder.     

106- Firavun,  apaçık delille geldiysen ve doğru söz söyleyenlerdensen göster o delili dedi.     

107- Mûsâ,  sopasını yere attı, derken sopa apaşikâr kocaman bir yılan oldu.     

108- Elini  koltuğuna sokup çıkarınca bakanlar gördüler ki bembeyaz, parıl-parıl parlayan  bir el.     

109- Firavun'un  kavminden ileri gelenlerin bir kısmı, gerçekten de dediler, bu, bilgili bir  büyücü.

      110- Sizi  yerinizden, yurdunuzdan çıkarmak istiyor, ne buyurursunuz şimdi?      

111- Onunla  kardeşini alıkoy da dediler, şehirlere adamlar gönder.     

112- Ne  kadar bilgili büyücü varsa hepsini tapına getirsinler.     

113- Büyücüler,  Firavun'un tapısına geldiler ve üst gelirsek elbette mükâfat var bize, değil mi  dediler.     

114- Evet  dedi Firavun ve siz, mutlaka yakınlarımdan olacaksınız.

      115- Dediler  ki yâ Mûsâ, sen mi sopanı atacaksın, biz mi atalım önce?      

116- Siz  atın dedi. Attıkları anda halkın gözünü boyadılar, korkuttular ve büyük bir  büyü yaptılar.     

117- Mûsâ'ya,  at sopanı diye vahyettik. Atınca koca bir yılan şekline giren sopa, onların  yalancıktan meydana çıkardıklarını yuttu, hepsini silip süpürdü.     

118- Böylece  de hak üstün oldu, yerine geldi ve yaptıkları şeyler, mahvolup gitti.     

119- Oracıkta  yenildiler ve hor-hakıyr bir halde yaptıklarından ferâgat ettiler.     

120- Ve  büyücüler, hep birden secdeye kapandılar da.

      121- İnandık  dediler, âlemlerin Rabbine.      

122- Mûsâ'nın  ve Hârûn'un Rabbine.     

123- Firavun,  ben size izin vermeden önce ona inanıyor musunuz dedi, bu, şüphe yok ki halkını  oradan çıkarmak için şehirde kurup düzdüğünüz bir düzen; yakında ne yapacağımı  öğrenirsiniz.     

124- Ellerinizi,  ayaklarınızı çaprazvari kestireceğim, sonra da hepinizi astıracağım.

      125- Şüphe  yok ki dediler, biz dönüp Rabbimizin tapısına varacağız.      

126- Sen  bizden, ancak Rabbimizin delilleri gelince onlara inandık diye öc alacaksın.  Rabbimiz, üstümüze yağdırırcasına sabır ver bize ve bizi Müslüman olarak öldür.     

127- Firavun'un  kavminden ileri gelenler, Mûsâ'yı ve kavmini, yeryüzünde bozgunculuk etsinler,  senden ve taptıklarından yüz çevirsinler diye mi bırakıyorsun dediler. Firavun  gene onların oğullarını öldürür, kadınlarını bırakırız ve şüphe yok ki biz,  onlardan üstünüz ve kudret sahibiyiz dedi.

      128- Mûsâ,  kavmine dedi ki: Allah'tan yardım dileyin ve sabredin. Şüphe yok ki yeryüzü  Allah'ındır, kullarından dilediğine mîras olarak kalır ve sonuç,  çekinenlerindir.      

129- Sen  gelmeden önce de eziyet çektik, geldikten sonra da çekiyoruz dediler. Mûsâ, umarım  ki dedi, Rabbiniz, düşmanlarınızı helâk eder, yeryüzünde hükümdâr eder sizi de  neler yapacağınıza bakar, dener sizi.     

130- Andolsun  ki biz, düşünüp ibret alsınlar diye Firavun'u ve soyunu yıllarca kuraklığa ve  kıtlığa uğrattık.     

131- Onlara  bir iyilik gelince hakkımızdı bu zâten derler, bir kötülük geldi mi Mûsâ'nın ve  onunla berâber bulunanların uğursuzluğuna verirlerdi. İyice bil ki uğradıkları  uğursuzluk, Allah'tandı, fakat çoğu bilmezdi bunu.     

132- Bizi  büyülemek, kandırmak için hangi delili gösterirsen göster demişlerdi, biz sana  inanmayacağız.     

133- Bunun  üzerine, ayrı-ayrı mucize olmak üzere onlara tufan, çekirge, haşerât, kurbağa  ve kan gönderdik, fakat ululanıp inanmaya tenezzül etmediler ve zâten de suçlu  bir topluluktu onlar.     

134- Azâba  uğrayınca yâ Mûsâ diyorlardı; icâbet edeceğine dâir verdiği söze uyarak Rabbine  duâ et de bizden bu belâyı defetsin, muhakkak sana inanacağız ve  İsrailoğullarını seninle göndereceğiz.     

135- Uğrayacakları  son belâyadek üstlerine çöken musîbeti giderdik mi derhal yeminlerini  bozuyorlardı.     

136- Sonucu  öc aldık onlardan ve delillerimizi yalanladıkları, onlardan gaflet ettikleri  için hepsini de denize garkettik.     

137- Zayıf,  hor-hâkir bir hale getirilen kavme, yeryüzünün feyiz ve bereket ihsân ettiğimiz  doğularını da, batılarını da mîras olarak verdik ve sabrettiklerinden dolayı  Rabbinin, İsrailoğullarına verdiği güzel söz, tamamlandı, yerine geldi ve  Firavun'la kavminin yaptıklarını, yükselttiklerini yıkıp mahvettik.     

138- İsrailoğullarını  denizden geçirdik de putlara tapmakta olan bir topluluğa rastladılar. Yâ Mûsâ  dediler, onların taptığı putlar gibi bize de putlar yap. Mûsâ, şüphe yok ki  dedi, siz bilgisiz bir kavimsiniz.     

139- Onların  taptıkları da helâk olup gitmiştir, yaptıkları da boştur.     

140- Sizi  âlemlerden üstün kıldığı halde Allah'tan başka bir mabut mu arıyorsunuz?     

141- Hani  sizi Firavun soyundan kurtarmıştık. Size en ağır işkenceleri yapıyorlardı, aşağılık bir hale getiriyorlardı sizi, oğullarınızı öldürüyorlar da kadınlarınızı bırakıyorlardı  ve bunda da Rabbinizden büyük bir sınama vardı size.     

142- Mûsâ  ile otuz gece münâcatta bulunmayı sözleşmiştik de bu vâdeyi, on gece daha  katarak tamamlamıştık böylece Rabbinin tâyin ettiği müddet, kırk geceyi  bulmuştu ve Mûsâ, kardeşi Hârûn'a, kavmimin içinde benim yerime geç, onları düzene  koy ve bozguncuların yoluna uyma demişti.     

143- Mûsâ,  tâyin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca Rabbim demişti, bana görün  de bakayım sana. Rabbi, beni kesin olarak göremezsin sen demişti, fakat şu dağa  bak, eğer yerinde duRabilirse görebilirsin beni. Derken Rabbi, dağa tecellî  edince dağ, yerle bir oldu ve Mûsâ bayılıp yere yığıldı. Kendisine gelince de  seni noksan sıfatlardan tenzîh ederim dedi, tövbe ettim sana ve ben,  inananların ilkiyim.     

144- Tanrı,  yâ Mûsâ dedi, ben sana peygamberlik vererek ve seninle konuşarak bütün  insanlara üstün ettim seni, seçtim seni, sana verdiğimi al ve şükredenlerden  ol.     

145- Tevrat  levihlerinde, her şeye ait öğüdü, her şeyi açıklayan hükümleri yazdık ve  azimle, kuvvetle al bunu dedik, kavmine de emret; en güzel hükümleriyle amel  etsinler; haddi aşan, buyruktan çıkan kötü kişilerin yurtlarını da yakında  göstereceğiz.     

146- Yeryüzünde  haksız yere ululuk satanlara âyetlerimizi idrâk ettirmeyeceğiz, zâten onlar,  hangi delili görseler inanmazlar, doğru yolu görseler o yola gitmezler, fakat  azgınlık yolunu gördüler mi hemen o yola gitmeye koyulurlar; bu da âyetlerimizi  yalan saymalarından ve onlardan gaflet etmelerinden ileri gelir.     

147- Âyetlerimizi  ve âhiret gününe ulaşmayı yalan sayanların bütün yaptıkları boşa gider.  İşledikleri kötülüklerin karşılığı neyse ondan başka birşeyle mi cezâlanır  onlar?     

148- Mûsâ'nın  kavmi, o gittikten sonra ziynet eşyasından bir buzağı yaptılar. O buzağı,  böğürüyordu da. O buzağının kendileriyle konuşmayacağını, onlara doğru yolu  göstermeyeceğini görüp anlamadılar mı da ona sarıldılar ve kendilerine  kıydılar, yazık ettiler.112     

149- Adamakıllı  nâdim olup doğru yoldan sapıttıklarını görünce de Rabbi-miz acımazsa bize ve  yarlıgamazsa bizi mutlaka ziyankârlardan olacağız dediler.     

150- Mûsâ,  kızgın bir halde acıklanarak kavmine dönünce dedi ki: Benden sonra ne de kötü  bir iş işlediniz, Rabbinizin vaadettiği müddet bitmeden acele mi ettiniz? Ve  levihleri atıp kardeşinin saçından, sakalından tutarak kendisine doğru çekmeye  başladı. Hârûn, anam oğlu dedi, bu kavim, gerçekten de âciz bıraktı beni, az  kaldı ki öldürüyorlardı da, onun için bana bu harekette bulunup düşmanları  sevindirme ve beni zulmeden kavimle berâber tutma.     

151- Mûsâ,  Rabbim dedi, beni ve kardeşimi yarlıga ve rahmetine al bizi, sen merhametlerin  en merhametlisisin.     

152- Buzağıyı  mabud edinenler, Rablerinden bir gazaba uğrayacaklar, dünyâ yaşayışında  aşağılık bir hâle düşeceklerdir ve biz, iftirâcıları böyle cezâlandırırız.     

153- Kötü  işler yaptıktan sonra tövbe edip inananlara gelince: Şüphe yok ki Rabbin,  tövbeden sonra suçları mutlaka örter, rahîmdir.     

154- Mûsâ'nın  öfkesi yatışınca levihleri aldı. Tevrat'ın yazılı olduğu o levihlerde, hidâyet  ve rahmet, Rablerinden korkanlara aittir diye de yazılmıştı.     

155- Ve  Mûsâ, kendisine vâde verdiğimiz yere götürmek üzere kavminden yetmiş kişi  seçti. Derken bulundukları yerde şiddetli bir deprem başlayınca yâ Rabbi dedi,  dileseydin onları da daha önce helâk ederdin, beni de. İçimizdeki akılsızların  işledikleri suç yüzünden bizi de mi helâk edeceksin? Bu, ancak senin bir  sınamandan başka bir şey değil. Onunla dilediğini doğru yoldan çıkarırsın,  dilediğini doğru yola sevk edersin. Sensin yardımcımız ve sahibimiz, ört bizim  suçlarımızı ve acı bize, sensin suçları örtenlerin en hayırlısı.     

156- Şu  dünyâda da iyilikler ver bize, âhirette de ve şüphesiz ki sana yöneldik biz.  Tanrı, dilediğimi azâbıma uğratırım dedi, fakat rahmetim, her şeyi kaplamıştır  da çekinenleri, zekât verenleri ve âyetlerime inananları rahmetime mazhar  ederim.     

157- Onlar,  öyle kişilerdir ki ellerindeki Tevrat'ta ve İncil'de de yazılmış olarak  bulacakları şeriât sâhibi Ümmî Peygambere uyarlar ve o, onlara iyiliği emreder,  kötülükten nehy eder onları ve temiz şeyleri onlara helâl etmededir, pis ve kötü  şeyleri harâm etmede. Sırtlarındaki ağır yükleri indirmededir, bağlandıkları  zincirleri kırmada. Artık ona inananlar, onu ululayanlar, ona yardım edenler ve  ona indirilen ışığa uyanlardır kurtulanlar, muratlarına erenler.113     

158- De  ki: Ey insanlar, şüphe yok ki ben, Allah tarafından sizin hepinize gönderilmiş  olan peygamberim; o, öyle bir Allah'tır ki göklerin saltanat ve tasarrufu da  onundur, yeryüzünün de. Ondan başka yoktur tapacak, odur dirilten ve öldüren.  Artık Allah'a ve Allah'ın sözlerine inanın ve şerîat sâhibi Ümmî Peygamberine  inanın ve uyun ona da doğru yolu bulun.     

159- Mûsâ  kavminden bir topluluk vardı ki halkı doğru yola sevk ederler ve adâletle  muâmelede bulunurlardı.     

160- Onları  on iki kabîleye, on iki topluluğa böldük ve kavmi, Mûsâ'dan su isteyince ona, sopanla taşa vur diye vahyettik, derken o  taştan on iki kaynak aktı. Her topluluk, su içecekleri kaynağı belledi ve  onları bulutla gölgelendirdik, onlara kudret helvasıyla bıldırcın kuşu  indirdik. Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temizlerini yiyin dedik. Onlar  bize zulmedemediler, ancak kendilerine zulmettiler.114     

161- Hani  o zaman onlara, bu şehirde yerleşin ve dilediğiniz yerde dilediğiniz şeyi yiyin ve bu makam, suçların döküldüğü makamdır deyin, kapıdan yerlere kapanırcasına eğilerek girin de suçlarınızı  örtelim, iyi hareket edenlerin mükâfatını daha da fazlasıyla verelim denmişti.     

162- Fakat  onlardan zulmedenler, sözü kendilerine söylendiğinden bambaşka bir tarza döküp  değiştirdiler, biz de ettikleri zulüm yüzünden onlara gökyüzünden kötü, pis bir  azâb indirdik.     

163- Denize  pek yakın olan o şehrin halkına neler oldu, sor onlara. Hani onlar, cumartesi  günü, emre isyân etmişlerdi, hani cumartesi günleri, balıklar, su üstüne  çıkıyordu da cumartesiden başka günlerde onlara görünmüyordu, emirden  çıktıkları için biz de onları böyle sınamadaydık.     

164- Hani  onlardan bir topluluk, Allah'ın helâk edeceği, yahut da şiddetle  azaplandıracağı bir kavme ne diye öğüt verirsiniz demişti de öğüt verenler,  Rabbinize karşı bir özür serdedebilelim ve belki de sakınırlar ümidiyle demişlerdi.     

165- Öğütçülerin  öğütlerini unuttukları zaman biz de, onları kötülükten nehyedenleri kurtardık,  zulmedenleriyse, emirden çıktıkları için pek şiddetli bir azâba uğrattık.     

166- Nehyedildikleri  şeyleri yapmakta ısrâr edince onlara aşağılık maymun olun dedik.     

167- An  o zamanı ki Rabbin, kıyâmet gününedek onlara en kötü azapla azaplandıracak  olanları göndereceğini kesin olarak bildirmişti. Şüphe yok ki Rabbin, cezâyı  pek tez verir ve şüphe yok ki o, suçları örter, rahîmdir.     

168- Onları,  yeryüzünde takım-takım topluluklar haline getirdik, dağıttık. İçlerinde iyileri  var, onlardan daha aşağı derecede bulunanları var. Belki Tanrıya dönerler,  itaate girerler diye de onları iyiliklerle, kötülüklerle sınadık.     

169- Onlardan  sonra kitaba vâris olan öyle bir nesil geldi ki hem şu dünyanın geçici matahını  alırlar da elbette ilerde yarlıganırız, suçlarımız örtülür bizim derler, hem de  gene ellerine ona benzer geçici bir matah geçse almakta devam ederler. Halbuki  Allah'a karşı ancak gerçek olanı söyleyeceklerine dair onlardan o kitabın  hükmünce söz alınmamış mıydı ve kitapta olanları okuyup dururlar da. Halbuki  âhiret yurdu, sakınanlara daha hayırlıdır, hâlâ mı aklınız ermiyor?

     

170- Kitaba  sarılıp namaz kılanlara gelince: Biz, iyiliğe çalışanların mükâfatını zâyi  etmeyiz.     

171- Hani  biz, dağı âdetâ bir gölgelik gibi çekmiş, üstlerine doğru yüceltmiştik de  nerdeyse üstlerine düşecek sanmışlardı. Size verdiğimiz kitabı kuvvetle, azimle  tutun, içinde ne varsa hatırlayıp ona göre hareket edin de sakınanlardan olun  demiştik.     

172- Hani  Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini izhâr etmişti de kendilerini  kendilerine tanık tutarak ben, Rabbiniz değil miyim demişti; onlar da evet,  tanığız, Rabbimizsin demişlerdi. Bu da kıyâmet günü bizim bundan haberimiz  yoktu dememeniz.     

173- Yahut  da ancak atalarımız şirk koştu önce ve biz onlardan sonra gelmiş bir soyuz;  bizi de o boş ve asılsız işlerde bulunanların amelleri yüzünden helâk mı  edeceksin gibi bir söz söylememeniz içindi.     

174- Belki  doğru yola dönersiniz diye âyetlerimizi işte böyle açıklamadayız.     

175- Oku  onlara kendisine delillerimizi ihsân ettiğimiz halde bile-bile onları inkâr  edip, onların hükmünden sıyrılıp Şeytan'a uyan ve helâk olana âit kıssayı.     

176- Dileseydik  onu, delillerimizle yüceltirdik, fakat o, yeryüzüne sarıldı ve kendi isteğine  uydu. O tıpkı köpeğe benzer; üstüne varıp kovsan da dilini çıkarıp solur, kendi  haline bıraksan da dilini çıkarıp solur. İşte bu hal, delillerimizi yalanlayan  topluluğun haline benzer; sen geçmişlerin hallerini anlat onlara da belki iyice  bir düşünürler.     

177- Ne  de çirkin bir örnektir delillerimizi yalanlayıp kendilerine zulmedenlerin hali.     

178- Allah,  kimi doğru yola sevkettiyse odur doğru yolu bulan ve kimi yoldan çıkarırsa o ve  onun gibilerdir ziyana uğrayanlar.     

179- Andolsun  ki biz, cinlerin ve insanların çoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri  vardır; düşünmezler onunla; gözleri vardır, görmezler o gözlerle; kulakları  vardır, duymazlar o kulaklarla. Onlar dört ayaklı hayvanlara benzerler, hattâ  daha da sapıktır onlar. Onlardır gaflette kalanların ta kendileri.     

180- Güzel  adlar, Allah'ındır, o adlarla duâ edin ona ve onun adlarını başka anlamlara  çekenleri, o adları başkalarına verenleri, onu, ona lâyık olmayan adlarla  çağıranları bırakın, onlar, yaptıklarının cezâsını görecekler.     

181- Yarattıklarımızdan  bir topluluk var ki halkı gerçeğe irşâd eder ve gerçek olarak adâletle  muâmelede bulunur.     

182- Delillerimizi  yalanlayanlara gelince: Biz onları yavaş-yavaş hiç anlamayacakları noktalardan  helâke yaklaştırır-dururuz.     

183- Ve  ben onlara mühlet veririm, şüphe yok ki azâbım pek şiddetlidir.     

184- Düşünmezler  mi ki kendileriyle konuşanda delilikten eser bile yok; o ancak apaçık korkulu  bir haber veren.     

185- Bakmazlar  mı göklerdeki ve yeryüzündeki saltanat ve tedbîre ve Allah'ın yarattığı  şeylerden herhangi birine ve ölüm çağlarının gelip çatmakta olduğuna? Bu sözden  sonra da hangi söze inanırlar artık?     

186- Allah  kimi yoldan çıkarırsa artık yoktur onu doğru yola sevkedecek ve onları can  gözleri kör olarak şaşkınlıklarında bırakır gider.     

187- Senden  kıyâmetin ne vakit kopacağını sorarlar. De ki: Onu ancak Rabbim bilir. Vakti  geldi mi onu ancak o izhâr eder; göklere de ağır basmıştır, yeryüzüne de ve  size ancak ansızın gelip çatar. Biliyormuşsun  da gizliyorsun gibi sana soruyorlar, de ki: Onu ancak Allah bilir, fakat  insanların çoğu anlamaz bunu.     

188- De  ki: Allah'ın dilediğinden başka kendime ne bir fayda vermeye gücüm yeter, ne  bir zarardan kaçınmaya. Gaibi bilseydim daha fazla hayır elde etmek isterdim ve  bana bir kötülük gelmezdi. Fakat ben ancak inanan topluluğu korkutan ve  müjdeleyen biriyim.

      189- Öyle  bir mabuttur ki sizi tek bir kişiden yarattı, ülfet ve ünsiyet etmesi için  ondan da eşini halketti. Derken erkek eşine yaklaşınca eşi, hafif bir yük  taşımıya ve onunla gidip gelmeye başladı. O yük ağırlaşınca ikisi de, bize âzâsı tam ve iyi bir evlât verirsen şüphe yok ki biz de şükredenlerden oluruz diye Rablerine  duâ ettiler.      

190- Onlara  âzâsı tam ve düzgün bir evlât verince de o yüzden şirk koştular. Oysa onların  şirk koştuklarından tamamıyla münezzehtir.     

191- Hiçbir  şeyi yaratamayan bir varlığı ona eş mi tutuyorlar, halbuki kendileri  yaratılmıştır.     

192- Onlara  yardım etmeye güçleri yetmeyen ve kendilerine de yardım etmeye muktedir olmayan  şeyleri eş mi sayıyorlar ona.     

193- Onları  doğru yola çağırırsanız size uymazlar. İster çağırın onları, ister susun, sizce  ikisi de bir.     

194- Allah'tan  başka çağırdıklarınızın hepsi de sizin gibi kuldur. Sözünüz gerçekse çağırın da  cevap versinler size.     

195- Ayakları  mı var ki yürüsünler, yahut elleri mi var ki tutsunlar, yoksa gözleri mi var ki  görsünler, yahut da kulakları mı var ki duysunlar? De ki: Çağırın Tanrıya eş  sandıklarınızı da sonra hep berâber bana düzen kurun, göz bile açtırmayın  bakalım.     

196- Çünkü  şüphe yok ki benim yardımcım, kitabı indiren Allah'tır ve o, bütün temiz ve iyi  kişilere yardım eder.     

197- Ondan  başka bütün taptıklarınızın ne size yardıma güçleri vardır, ne kendilerine  yardıma.     

198- Onları  doğru yola çağırırsan dinlemezler ve görürsün ki sana bakıyorlar, fakat  baktıkları halde görmezler.     

199- Özrü  kabul edip suçları bağışla, iyiliği emret ve bilgisizlerden yüz çevir.     

200- Şeytan  seni buna aykırı bir yola meylettirmeye kalkışırsa Allah'a sığın, şüphe yok ki  o, her şeyi duyar ve bilir.     

201- Tanrıdan  çekinenler, Şeytan'ın bir vesvesesine uğradılar mı düşünürler, bir de bakarsın  ki doğru yolu görmüşler bile.     

202- Müşriklerin  kardeşleri olan Şeytanlar, müşrikleri azgınlığa sürerler, sonra da onları azdırmaktan  hiç geri kalmazlar.     

203- Onlara  bir âyet gelmeyince kendinden düzüp koşsaydın derler. De ki: Ben ancak Rabbim  bana neyi vahy ederse ona uyarım. Budur Rabbiniz-den gelen ve can gözlerinizi  açacak olan aşikâr deliller ve inanan topluluğa doğru yolu gösteren vâsıta ve  rahmet.     

204- Kur'ân  okununca dinleyin ve susun da rahmete erin.     

205- Sabah  ve akşam çağları, yalvarıp yakararak ve ondan korkarak, fakat fazla bağırmamak  şartıyla ve içinden gelerek an Rabbini ve gaflet edenlerden olma.

      206- Şüphe  yok ki Rabbinin katında bulunanlar, ona kulluk etmekten çekinmezler ve onu  noksan sıfatlardan tenzîh ederler ve yalnız ona secde ederler.      
  

Total Visit: 283
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.