Bundan önce sözünü etmiş olduğumuz İslâm öncesi ve İslâm’ın zuhuru esnasındaki İran lehçeleri ve meşhur edebî diller arasından resmî bir dil şeklinde ortaya çıkan ve tüm İslâm dönemi boyunca siyasî, ilmî, ve edebî yararlanma konusu olan hatta uzun bir süre Asya kıtasının büyük bir bölümünün siyasî dili haline gelen tek lehçe, şairlerimizin ve yazarlarımızın bazen “Derî” bazen de “Pârsî” ya da “Pârsî-yi Derî” diye niteledikleri Derî Farsçasıdır.
Bu dilin “Derî” olarak isimlendirilmesi, onun şahların sarayına özgü olmasıdır. Zira sarayda, devlet kademesinde ve padişahlık merkezinde konuşma konusu olan dile Derî dendiği kuralı eskiden beri vardı. Derî, “Der”e (=Saraya, dergaha) mensup olan demektir. Örneğin el-Fihrist’in yazarı İbn Nedîm, İbn Mukaffâ’dan naklen şöyle demiştir: “Sâsânîler döneminde Medâyin şehirlerinde kullanılmakta olan lehçeye Derî denilmekteydi. Saray halkı bu dille konuşmaktaydı. Bu Derî konuşması saraya özgüdür”. Aynı noktayı, Hamza b. el-Hasan el-İsfahânî de et-Tenbîh adlı kitabında zikretmiştir. Yâkût-i Hamavî de, Mu’cemu’l-Buldân adlı kitabında “Fehlu” isminin zeylinde ondan nakletmiştir. el-Makdîsî de kendi kitabı Ahsenu’t-Tekâsîm’de, Buhârâ halkının dilini zikrederken (onun zamanında yani IV/X. yüzyılda Sâmânîlerin başkentiydi) onu Derî dili olarak kabul eder ve, “Padişahın adı onunla yazıldığı ve kendisine sunulan arzlar bu dille olduğu için Derî diye adlandırılır. Der kelimesinden türemiştir, der ise bab, kapı anlamına gelir. Yani saray ve dergah halkının konuştukları dil demektir.”
Sâsânîler döneminde Medâyin’de kullanılmakta olan dile “Derî” denildiği gibi, III/IX. ve IV/X. yüzyıllarda Sâmânîlerin başkenti “Buhârâ”nın dili de bu adla isimlendirilmekteydi. Diğer taraftan Mustavfî-yi İbn Havkal ve el-Makdîsî’nin Horâsân ve Mâverâunnehir’in bir bölümünün dili konusunda yaptıkları açıklamalar, o diller ile Buhârâ dili arasında büyük bir benzerlik olduğunu ve Derî lehçesinin kullanıldığı alanın Nişâbûr sınırından doğu ve kuzey-doğu tarafına doğru uzandığını bizlere ispat etmektedir. O halde İslâm döneminde Derî dilinden söz edildiğinde amaç, eski İran’ın doğu ve kuzey-doğusundaki edebî dildir. İranlı devletlerin İslâm döneminde ilk önce bu bölgeden çıkmış olmaları da bundan ileri gelmektedir. Bu bölgeden çıkmış olan bu devletlerin resmî saray dili de bu bölgede konuşulmakta olan lehçeye dayanmaktaydı. Bu dil, hükümet kademelerindeki ve “Der=saray”daki konuşulan dil olduğu için de “Derî” diye adlandırıldı. Derî dili için takılmış olan her türlü diğer isimler uydurma olup önemsizdir. Yine bu dil, bizim de bildiğimiz üzere, Fars edebiyatının ilk dönemlerinde Derî’ye ilave olarak “Pârsî” ya da “Pârsî-yi Derî” olarak da adlandırılmaktaydı. Pârsî, burada kaynağı Fars bölgesi olan dil anlamında değil, Arapça ve Türkçe’ye karşılık olarak kullanılmaktadır. Sadece bu dilin görünürdeki adlandırılmasıyla yetinerek onu Fars topraklarından çıkmış olarak kabul eden doğubilimcilerin söyledikleri tamamen yanlış ve onların bilmezliklerinden kaynaklanmaktadır. “Derî”yi ve “Pârsî”yi birbirinden üstün çıkarmaya ve ayırmaya çalışan bir takım kimselerin yaptıkları da bunun gibidir. Halbuki Pârsî Derîdir, Derî de Pârsî.
Genc-i Sohen kitabının girişinde yeteri derecede delil ve belgeyi zikrederek Tisfun’da ve diğer Medâyin şehirlerinde konuşulmakta olan Derî dilinin, başkentin bir günlük konuşma dili, daha doğru bir ifadeyle, bir başkent lehçesi olduğunu gösterdik. Ve onun esas unsuru, Pehlevice (Eşkânî Pehlevîcesi) dili, kimi unsurları da Eşkânî şehinşâhlığı döneminde başkent dili şeklinde kullanılan batı İran lehçelerindendi. Bu başkent dili, yavaş yavaş tüm İran bölgelerinin iletişim dili olarak kullanılır oldu ve yaygınlaştı. Nitekim Sâsânî döneminin sonlarında ve İslâmî dönemin başlarında yaygın olup İranlıların düşüncelerini ifade ettikleri bir dildi. Aynı sebepten dolayıdır ki bu dilin Sâsânî Pehlevîcesi (Pârsî-yi Miyâne) yerine Müslümanların resmî dili olarak seçildiğini görüyoruz. Birbirine çok yakın zamanlarda Sistân’da, Horâsân şehirlerinde, Gurgân, Kumis, Semerkand, Buhârâ ve diğer Mâverâunnehir vilayetlerinde, bir dil ve lehçe ile şiir söyleyen kimseler ortaya çıktılar. Bunu birbirlerinden öğrenmeksizin ve taklit etmeksizin yaptılar. Ve kesinlikle aynı dönemlerde de onu Saffârîler ve Sâmânîler sarayında ve belki de bunlardan da önce Tâhirîler devleti sarayında resmî saray dili olarak kullanıldı. Nihayet bu iletişim lehçesi hakikatte Pehlevî (Partça) kabileler ve aşiretler aracılığıyla doğudan batıya (Medâyin) götürülmüş olduğu için İran doğu bölgelerinde Derî edebiyatı başladığında halk için tanıdık bir dildi. Özellikle de çok hızlı bir şekilde değişik doğu lehçeleri unsurları ister Horâsân lehçeleri, ister Sistân lehçeleri ister Mâverâunnehir lehçeleri ona şiddetle etki ettiler ve söz konusu bölgede nazım ve nesir alanında bu etkinliğe göre üstatlık konumuna gelen kişilerin çıkışı büyük bir artış gösterdi, Derî edebiyatının doğulu görüntüsünü, Fars edebiyatının ilk yüzyıllarında kesin ve sağlam bir hale getirdi. Fakat sonraki yüzyıllarda, özellikle de şiir ve nesrin daha çok İran’ın merkezi ve batı bölgelerindeki sözcülerin eline düştüğü VI/XII. yüzyıldan itibaren İran’ın batı lehçelerinin bir kısmının da etkisi onda görülmeye başladı. Bu da Derî edebiyatının doğuya özgü olması özelliğini ortadan kaldırmış oldu.
Genişçe bir açıklamayı gerektirmeyen bir nokta da şudur: Akıcı ve gönle hoş gelen Derî Farsçası, yavaş yavaş Arapça okuyup yazan Farsça konuşan kimselerin tasarruflarının etkisi sonucu kendi aslî yapısından uzaklaşıp karma bir dil şekline dönüştü.