Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 05:31

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۷:۰۱

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Onikinci Hadis: Tefekkür

بسندي المتّصل إلي محمّد بن يعقوب –رضوان الله عليه- عن عليّ بن ابراهيم، عن أبيه، عن النَّوفلي، عن السكوني، عن أبي عبد الله عليه السّلام قال: كان امير المؤمنين عليه السّلام يقول: نَبَّهْ بِالتَفَكُّرِ قَلْبَكَ وَجافِ عَنِ اللَّيْلِ جَنْبَكَ وَاثَّقِ اللهَ رَبَّكَ.

 “Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Emiru’l Müminin (a.s) şöyle buyuruyordu: “Gönlünü tefekkürle uyar, geceleri uyanıp (ibadet için) yatağından kalk ve Rabbin olan Allah’tan kork.” 

Şerh

 

Hadisin metninde geçen “kane yekulu” ifadesi “kale” veya “yekulu” ifadesinden ayrı bir anlam içermektedir. Zira “kane yekulu” ifadesinden devam ve süreklilik anlaşılmaktadır. Dolayısıyla anlaşıldığı üzere İmam Sadık (a.s) bu sözü sürekli söylemiştir.

 

Hakeza hadisin metninde geçen “tenbih” kelimesi de gafletten ve uykudan uyandırmaktır. Burada her iki anlam da uygun düşmektedir; çünkü kalpler tefekkür etmeden önce gaflet ve uyku halindedir ve düşünmekle gafletten çıkıp uykudan uyandırılmaktadır. Beden mülkü ve nefsin melekutu, uyku ve uyanıklık ile gaflet ve akıllılık konusunda farklılık içindedirler. . Zahirî göz ve mülk boyutu uyanıkken, batınî gözün ve basiretin derin bir uykuda olması ve nefs melekutunun gaflet ve bilinçsizlik durumunda bulunması mümkündür.

 

“Tefekkür” de insanın aklını çalıştırmasıdır. Bilinen şeyleri zihninde düzenleyip, onlar aracılığıyla bilinmeyen sonuçlara ulaşabilmektir ve bu, sâliklerin makamlarından biri olan tefekkürden daha genel bir anlam ifade etmektedir.

 

Zira Hace Ensari tefekkürü şöyle tanımlamıştır: “Bil ki düşünmek, istenilen bir hususun idrak edilmesi için, basiretin araştırmaya girişmesidir.” Kalplerin rağbet edip istediği şeyin “marifet” olduğu ise açıktır. Bu nedenle de hadiste sözü edilen tefekkürün kalplerle ve onların hayatıyla ilgili özel bir anlamı vardır.

 

Kalbin ne olduğuyla ilgili olarak da pek çok görüş ve değerlendirme mevcuttur. Tabipler ve halk genelinin nazarında kalp, kasılıp gevşemesiyle kanın damarlarda hareket etmesini sağlayan ve latif bir buhar olan hayvani ruhun üretildiği bir et parçasıdır. Filozoflar da kalbi, nefsin bazı makamları şeklinde tanımlarlar. İrfan ehli ise kalp için kimi makam ve mertebeler olduğunu söylemişlerdir ki onların terimlerinin derinliklerine dalmak görevimizin dışında kalmaktadır. Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde de kalp Şii ve Sünni nezdinde yaygın olan bütün bu anlamlarda kullanılmıştır. Nitekim “Zira kalpler gırtlaklara dayanınca” ayetinde tabiplerin kullandığı anlamı; “Kalpleri var, fakat onlarla anlamazlar” ayetinde filozofların kullandığı anlamı ve “Doğrusu bunda, kalbi olana veya hazır bulunup kulak verene ders vardır” ayetinde de ariflerin kullandığı anlamı ifade etmektedir. Tefekkürle ilgili hadis-i şerifteki kalp ise filozofların kullandığı anlamdadır. Çünkü ariflerin kastettiği anlamda bir kalbin tefekkürle, özellikle de terminolojistlerin de bildiği gibi bazı makamlarıyla bir ilgisi yoktur.

 

“Geceleri uyanıp (ibadet için) yatağından kalk” ifadesine gelince… Hadisin metninde geçen “Cafi” kelimesi ve “baude” (uzaklaşmak, uzak durmak) anlamındadır. “Sihah” ta da yer aldığı üzere “ve cafahu enhu fetecafa cenbuhu ani’l firaş” ifadesi (yan tarafını yatağından kaldırdı, uyanıp yatağından kalktı) anlamındadır ve “mücafat” kelimesini geceye isnat etmek ise, isnatta mecazdır, veya geceyi döşek kıldığını iddia etmek veya kelime ve isnatta mecazı değil, hakikati ifade etmektedir. Dolayısıyla fark ciddiyet veya kullanım iradesi hususundadır. Nitekim mutlak mecazlar hususunda bu ihtimal verilmiştir. Fıkıh ve usul alimi büyük edebiyatçı Şeyh Muhammed Rıza İsfahani, “Celiyyet’ul-Hal” adlı kitabında detaylı bir şekilde incelemede bulunmuştur. Özetle ibadet için geceleri yatağından kalkmaktan kinayedir.

 

Bundan sonra da inşallah takva ve mertebeleri açıklanacaktır. Şimdi birkaç bölüm halinde bu hadisin münasebetlerini açıklamaya çalışacağız.

1. Bölüm: Tefekkürün Faziletine Dair

 

Bil ki düşünmenin pek çok fazileti vardır. Düşünmek; marifet kapılarının anahtarı, kemaller ve ilimler hazinesinin kilidi ve insanlık seyrinin kesin gereğinin bir öncülüdür. Tefekkür Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde övülmüş, terk edenler ise şiddetle kınanıp reddedilmiştir.

 

Kafi’de senedi Hz. Sadık’a (a.s) ulaşan bir rivayette şöyle yer almıştır: “İbadetin en faziletlisi Allah’ı ve O’nun kudretini düşünmektir.”

 

Başka bir hadiste de bir saatlik tefekkür, bir gecelik ibadetten üstün sayılmıştır. Peygamber’in (s.a.a) bir hadisinde ise, “Bir saatlik düşünmenin, bir senelik ibadetten daha hayırlı olduğu”  belirtilmiştir. Başka bir hadiste de “Bir saatlik düşünme, altmış yıllık ibadetten üstündür” buyurulmuştur. Bir diğer hadiste “yetmiş yıl” ve bazı fıkıh ve hadis alimlerinden ise“bin yıl” şeklinde rivayet edilmiştir.

 

Her halükarda düşünmenin pek çok derece ve mertebeleri vardır ve her mertebenin de bir sonuç veya sonuçları vardır ki biz bunlardan bir kısmını zikredeceğiz.

 

Birincisi Hakk’ı ve O’nun isim, sıfat ve kemallerini düşünmektir. Bunun sonucu ise, Hakk’ın varlığı ve tecelli çeşitleri ilmine ermektir ve bundan da özdekler ve nesneler hakkındaki ilim vücuda gelmektedir. Bu düşünmenin en faziletli mertebesi, ilim mertebelerinin en yücesi ve bürhan mertebelerinin en sağlamıdır. Zira nedenin zatına bakmak ve mutlak neden üzerinde düşünmek, O’nun ve sonuçları hakkında ilim elde etmeyi sağlar. Bu, sıddıkların kalb tecellilerinin resmidir ve bu nedenle de ona “burhan-ı sıddıkin” (sıddıkların kanıtı) denilmektedir. Zira sıddıklar, zatı müşahede, ederek isim ve sıfatların müşahedesine ererler ve isimler aynasında eşyanın hakikatini müşahede ederler. Bu tür kanıta burhan-ı sıddıkin (sıddıkların kanıtı) dememizin sebebi, şudur: Eğer bir sıddık müşahede ettiği şeyleri kanıt haline getirecek ve zevk ve şuhud olarak bulduklarını terim kalıbına dönüştürecek olursa böyle olur. Yoksa bu, her kimin bu kanıtla zat ve tecellileri hakkında ilim elde ettiği takdirde sıddıklardan olduğu anlamında değildir. Hakeza sıddıkların marifetinin özel kanıtlar türünden olduğunu da ifade etmez. Onların ilimleri bu tefekkür türünden değildir ve onların müşahedelerinin kanıt ve öncülleriyle de bir benzerliği yoktur. Zira kalp, kanıt örtüsünde olduğu müddetçe, attığı adım da tefekkür adımıdır ve de sıddıkların ilk mertebesine bile ulaşamamıştır. İlim ve kanıtların kalın perdelerinden kurtulduğu, tefekkür ve kanıttan, hatta herhangi bir varlıktan uzak olduğu zaman, işin sonunda ve sülûkun nihayetinde, mutlak güzelin güzelliğini müşahede eder, daimi lezzete erer, dünyadan ve içindekilerden kurtulur ve tümel fena sayesinde o yüce örtüsünün altında bekaya erer, kendisinden hiç bir isim ve resim kalmaz ve Hak Teala’nın inayetine mazhar olarak vücut kapasitesi miktarınca varlık memleketlerine döndürülmediği müddetçe mutlak meçhul olarak kalır. Bu dönüşte celal ve cemalin nurlarını keşfeder, nesnelerin sülûk keyfiyeti ve zahire dönüş niteliği kalbine keşf olur. Böylece, nübüvvet elbisesini giyinir. Nebiler ile resuller arasındaki fark bu makamda belirginlik kazanır. Bu makamda onlar için risaletinin, kendilerini gönderenin ve kendilerine gönderildikleri kimselerin çerçevesinin genişlik ve darlık miktarı açığa çıkar. Ama bu hususun ayrıntısına girmek, konumuzun dışında kalmaktadır. Dolayısıyla bundan ve sıddıkların kanıtından da sarf-ı nazar ediyoruz. Çünkü bunları anlatmak, sözün uzamasına yol açacak bir takım önbilgileri gerektirmektedir.

Tamamlama: Hakk’ın Zatı Hususunda Yasak ve Caiz Olan Tefekkürün Beyanı Hakkında

 

Bilmek gerekir ki, “Allah’ın zat, isim ve sıfatları hakkında tefekkür etmek” hakkındaki sözümüze, bazı cahil kimselerin Allah’ın zatını düşünmenin rivayetlerce yasaklandığını belirterek karşı çıkması ve o yasak olan durumun, rivayetlerden de anlaşıldığı kadarıyla Allah’ın zatının hakikati ve niteliği hakkında tefekkür etmekten ibaret olduğunu bilmemesi mümkündür. Nitekim bazı ehil olmayan kimseleri çok ince öncülleri olan öğretilerden de sakındırmışlardır. Nitekim hikmet sahipleri de bu iki makamda söz birliği etmişlerdir. Allah’ın zatının künhüne/hakikatine erişilemeyeceği konusu kitaplarında delilleriyle ispat edilmiştir. Bu konuda tefekkürün yasak olduğu da herkes tarafından kesin bir kabul görmüştür. Bu ilimleri; giriş izni ve ehli olmayan kimselere öğretmenin yasaklanışı hikmet sahiplerinin kitaplarında zikredilmiş, kitaplarının baş veya son bölümlerindeki tavsiyelerinde açıkça yazılmıştır. Nitekim İslam’ın iki büyük bilgin ve filozofu, Şeyh Ebu Ali Sina “İşarat’ın” sonunda ve Sadru’l Müteellihin “Esfar’ın” başında bu hususta belirgin tavsiyelerde bulunmuşlardır.

 

Allah’ın varlığını ve birliğini ispat ve O’nu tenzih ve takdis etmek maksadıyla Zat-ı İlahî’ye teveccüh ise peygamberlerin gönderiliş amacı ve ariflerin hedefi olup Kur’an ve hadisler de, Mukaddes Zat’ın isimler, sıfatlar, kemaller ve zatı hakkındaki ilimlerle doludur. Filozof ve mütekellimlerin hiçbir kitabı, Allah’ın yüce kitabı ile Usul-i Kafi ve Tevhid-i Şeyh Seduk gibi muteber kitaplar kadar Allah’ın zat, isim ve sıfatlarını ispat etmeye gayret göstermemişlerdir. Peygamberlerden menkul sözler ile filozofların kitapları arasında bu açıdan mevcut farklılık ise, anlamda değil; sadece terimlerde ve ifadelerin kısalık ve uzunluğundadır.

 

Asıl musibet ise son yüzyılda ilim kisvesine bürünmüş kimi cahillerin görmeden, ölçüp biçmeden, Kitap ve sünnetten habersizce salt cehaletlerini yaratılış ve ahiret hakkındaki ilmin batıl olduğuna delil saymaları, pazarlarını genişletmek amacıyla enbiya ve evliyanın nihai gayesi olan ve Allah’ın kitabı ve Ehl-i Beyt’in rivayetlerinin kendisiyle dolup taştığı marifet alanına uzanmayı haram saymaları ve bu alanda çaba harcayanlara ağızlarına geleni söylemeleri, Allah’ın kullarının kalplerini yaratılış ve ahiret ilminden uzaklaştırmaları ve bu yolla Müslümanların söz ve birliklerini bozmalarıdır. Eğer kendilerine bunun sebebi sorulursa “Allah’ın zatı hakkında tefekkür etmeyin” hadisini delil gösterirler. Oysa bu cahiller iki açıdan cehalet ve yanılgı içindedirler.

 

Birincisi, filozofların Allah’ın zatı hakkında düşündüklerini sanmalarıdır. Oysa filozoflar Allah’ın zatı hakkında düşünmenin ve hakikatine ermenin imkansız olduğunu ifade etmişlerdir. Bu aynı zamanda felsefede kanıtlarla da ispatlanmış bir konudur.

 

İkincisi de, söz konusu hadisin anlamını kavrayamamış olmaları ve bu hadisin, “Allah’ın mukaddes zatının ismini bile anmamak” anlamına geldiğini sanmalarıdır.

 

Şimdi biz bazı rivayetlere bir göz atacak, naçiz görüşümüzce bu rivayetlerin ortak noktasını bulmaya çalışacak ve de bu konuda insafı hakem kılacağız. Gerçi bu, bizim hadis şerhimizin ve verdiğimiz sözün bir oranda kapsamı dışına çıkmak olacaktır, ama bu husustaki kuşku ve yanlış anlayışın ortadan kalkması için bunun yapılması belki de zorunluluk arz etmektedir.

 

Kafi kendi senediyle Ebu Basir’in şöyle dediğini nakletmiştir: “Ebu Cafer (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah hakkında değil, Allah’ın yarattıkları hakkında konuşun. Çünkü Allah hakkında konuşmak, konuşanın hayretini artırmaktan başka bir şey sağlamaz.”

 

Bu hadis, sebeb olarak söylediği cümlesiyle de Allah’ın zatının niteliğini ve hakikatini araştırmayı engellemektedir. Aksi takdirde Allah’ı, O’nun kemalatını, tevhidi ve Allah’ın münezzeh olduğunu düşünmek insanın hayret ve şaşkınlığını asla artırmaz. Belki de bu makamlarda tefekkürde bulununca şaşkınlıkları artan kimseleri sakındırmaktadır.

 

Merhum hadis alimi Meclisi de yakın gördüğümüz bu iki ihtimali anmış ve ilkinin daha doğru olabileceğini buyurmuştur.

 

Başka bir rivayette ise Harir’den nakledildiği üzere şöyle buyurulmuştur: “Her şeyi konuşun, ama Allah’ın zatı hakkında konuşmayın.”

 

Buna benzer ifadeler ihtiva eden başka hadisler de vardır ki tümünün burada zikri zaruri değildir.

 

Kafi’de yer aldığına göre Ebi Cafer (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah’ı düşünmekten sakının, ama eğer azametini görmek istiyorsanız, yaratışının azametine bakın.” 

 

Bu rivayette de kendisinden sakındırılan şeyin, Allah’ın zatının künhü/hakikati hakkında düşünmek olduğunu göstermektedir. Çünkü hadisin sonunda “Eğer Allah’ın azametini görmek istiyorsanız, yaratışının azametine bakınız” buyurulmuştur. Bu sadece bir örnektir ve de marifet yolları ve yaratılış hakkında marifetler edinmek isteyen kimseler hakkındadır.

 

Görüldüğü gibi tefekkür ve konuşmayı yasaklayan bu ve benzeri hadislerin tümü bizim söylemek istediklerimizi desteklemektedir. Ama maksadı daha da açık hale getireni, Kafi’nin tefekkür bölümünde kendi senediyle Ebi Abdillah’dan (a.s) naklettiği şu hadis-i şeriftir.

 

“İbadetlerin en faziletlisi sürekli Allah’ı ve O’nun kudretini düşünmektir.” O halde, Hakkı ve O’nun zatının ispatını, kudretini ve diğer isim ve sıfatlarını düşünmek, yasak oluşu şöyle dursun, aynı zamanda ibadetlerin de en faziletlisidir.

 

Ayrıca Kafi’de yer alan bir diğer hadis-i şerifte de şöyle yer almıştır: “Ali b. Hüseyin’e tevhid hakkında sorulunca şöyle buyurmuştur: “Allah (c. c) ahir zamanda (ilimde) derinleşenlerin olacağını bildiğinden “Deki: Allah tektir” ayeti ile Hadid suresinin “O kalplerin özündekini bilir” ayetine kadarki ayetleri indirdi. Kim bundan fazlasını araştırıp bulmak isterse helak olur.” 

 

O halde, Hakk’ın tevhid ve tenzihi ile varlıkların yaratılışı ve geriye dönüşüyle ilgili olan bu ayetlerin ilimde derinleşenler ve dakik fikirlerin sahibi kimseler için nazil olduğu anlaşılmaktadır. Peki buna rağmen Hak Teala hakkında düşünmenin haram olduğu söylenebilir mi? Acaba hangi arif ve filozof “Hadid” suresinin başlangıcında yer alan marifetlerden fazlasını sunabilmiştir? Marifetlerinin sonucu sadece “Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih eder.” gerçeğine ulaşmaktır. Acaba, “O ilktir, sondur, zahirdir, batındır, ve her şeyi bilendir O” ayetinden daha iyi bir şekilde Hakk Teala ve mukaddes zatının tecellileri hakkında daha iyi bir beyana sahip olan kimdir?

 

Dostun canına yemin olsun ki, eğer Allah’ın yüce kitabının hakkaniyetini göstermek için sadece bu ayet nazil olmuş olsaydı, yine de gönül ehli için kafi gelirdi. Resul-i Ekrem ve Masum İmamlar’ın hutbe, eser ve rivayetlerine bakın da hangi filozof ve arifin düşünülmesi mümkün olan marifet hedeflerini onlar kadar açıklayabildiğine bir bakın! Onların bütün sözleri, her kesimin kendi anlayışı oranında istifade edebileceği tarzda, Hakk’ın nitelendirilmesi ve Zat-ı Mukaddes’in zat ve sıfatlarının delilleriyle dopdoludur.

 

O halde bu rivayetler zatın künhü ve niteliği hakkındaki düşünmenin yasak olduğunu göstermektedir. Nitekim Kafi’de yer alan bir hadiste de şöyle buyurulmuştur: “Allah’ın nasıl olduğuna bakan kimse helak olur.” Bu konuda tefekkürü yasaklayan veya emreden hadislerin arasını bulmak istersek; kalpleri kanıt duymaya dayanamayan ve bu tür konulara girme ehliyetine sahip bulunmayan kişileri bundan sakındırdığını söylememiz gerekir. Bunun kanıtı da bizzat rivayetlerde yer alan bilgilerdir. Ama bu işin ehli olanlar için bu tefekkür, bütün ibadetlerden daha hayırlı ve daha tercihe şayandır.

 

Gerçi, konumuzdan epey uzaklaşmış olduk. Ama son zamanlarda dillere düşen bozuk düşünceleri ve Hakk’ın razı olmadığı iftiraları bertaraf etmek için başka çıkar yol yoktu. Belki bu sözler en azından bazı kalpleri etkiler ve eğer bir kalbi bile etkileyecek olursa, bu bana yeter. Hamd Allah’a mahsustur ve şikayetler O’na söylenir.

2. Bölüm: Yaratıklar Hakkında Düşünmeye Dair

 

Düşünmenin bir diğer derecesi de insan takatinin elverdiği oranda yaratılmışları ve yaratılışın sağlamlığını, zarafet ve inceliğini düşünmektir. Bunun sonucu da kamil yaratıcı ve hikmet üzere vücuda getirici olan Allah hakkında ilim elde etmektir. Ama bu, sıddıkların kanıtının tam tersi bir durumdur. Çünkü o makamda kanıtın başı ismi yüce Hak Teala idi ve ondan yola çıkılarak tecelliler, mazharlar ve ayetlerin ilmi elde edilmekteydi. Oysa bu makamda delilin başlangıcı yaratıklardır. Bundan da ilk varlık olan Allah hakkında ilim elde edilmektedir. Bu kanıt insanların geneli içindir ve onların, sıddıkların kanıtından bir nasibi yoktur. Bu yüzden bir çoğunun; Hakk’a bakmanın, O’nun hakkındaki ilmin başlangıcı olduğunu ve ilk varlık olan Allah hakkındaki ilmin de yaratıklar hakkındaki ilme neden olduğunu inkar etmesi mümkündür.

 

Özetle yaratılış aleminin zarif ve dakik durumunu düşünmek, yararlı bir ilim, kalbin faziletli bir ameli ve ibadetlerin en faziletlisidir. Çünkü bu durumun sonucu, sonuçların en şereflisidir. Gerçi bütün ibadetlerin aslî sonucu ve gerçek sırrı marifetin elde edilmesidir. Bunun ehli olanlar vardır ve onlar için her ibadet, müşahede etmenin tohumudur.

 

Her şeye rağmen, yaratılışın zarafet ve inceliğini hakiki anlamda idrak etmek insanlık için henüz mümkün olmamıştır. Asırlar boyunca insanların elde ettikleri ilim, en ufak bir yaratığın yaratılış zarafetini ve dakikliğini bile tam anlamıyla kavramaktan acizken, nasıl olur da kendi nakıs fikirleriyle bütün yaratılmışlar aleminin güzelliklerini tam anlamıyla idrak edebilirler?

 

Şimdi de dikkatinizi nispeten kavranabilir ve duyumsanır bir yaratılış inceliğine çekmek istiyoruz. Artık bu özetten, ayrıntıyı sen kendin oku.

 

Ey aziz! Güneş ile dünya arasındaki şu orantıya, aralarındaki belirli mesafeye ve dünyanın bu kendine özgü, ekseni etrafında ve güneşin çevresinde belirli bir ölçü dahilinde, geceyle gündüzü ve mevsimleri meydana getirecek tarzda dönmesine bak ve düşün. Bu ne mükemmel sanatkarlık ve hikmettir ki eğer dünya güneşe biraz daha yakın veya daha uzak olsa, birinci durumda sıcaklığın ve ikinci durumda soğuğun şiddetinden yeryüzünde ne maden ne bitki ve ne de her hangi bir canlı var olabilirdi. Eğer aynı oranda hareketsiz olsaydı ne gece ile gündüz ve ne de mevsimler oluşabilirdi. Dünyanın büyük bir kesimi veya tamamı yaşamaya elverişli olmayan bir durumda olurdu. Bununla yetinmemiş, yer yüzünün güneşten uzaklığı kuzey taraflarında gerçekleşmiştir ki sıcaklık fazlalaşmasın, varlıklara bir zarar gelmesin. Yeryüzündeki varlıkların gelişiminde etkisi olan ay da hareket halinde yeryüzünden farklı yöndedir. Örneğin güneş kuzeydeyken ay güney bölgesindedir veya bunun tam tersi bir durum söz konusudur. Yani güneş güneydeyken ay kuzey tarafındadır. Bu da yeryüzü yaşayanlarının onlardan daha iyi istifade etmesi içindir. Bunlar zaruri duyumsanır işlerdendir. Bunun inceliklerini bilmek, ilmî her şeyi ihata etmiş olan Allah’tan başka hiçbir varlık için mümkün değildir.

 

Niçin bu kadar uzağa gittik? Eğer insan ilmî ve kapasitesi miktarınca kendi yaratılışı hakkında, öncelikle hissedilir varlıklar esasınca yaratılmış olan zahirî duyu organları üzerinde tefekkür edecek olursa, bu alemde duyulur varlıkların her birisi için yaratılmış olan duyu organlarının akılları şaşkınlığa düşürecek bir düzen içinde yaratıldığını ve de zahirî duyu organlarıyla derk edilemeyen manevi işler için de onları derk edecek batini duyu organlarının var edildiğini anlayacaktır.

 

İnsan elinin ulaşmaktan aciz kaldığı ruh ilmî ve ruhani kuvvetler bir yana, sen şu beden ilmini, anatomi ilmini, bedenin doğal yapısını ve zahirî ve batini organlardan her birinin özelliklerini göz önüne getirip düşün. Ne kadar ilginç bir düzen ve esas üzere yaratılmış olduğunu gör. İnsanlık binlerce yıllık ilmî çaba ve birikimine rağmen bu bedenin binde birinin ilmine erişememiş ve bu işin erbabı alimler bu muazzam yapı ve sistem karşısında aciz kaldıklarını açık bir dille ilan etmişlerdir. Oysa insan bedeni, bütün diğer dünya varlıkları arasında naçiz bir yapı arz etmekte ve diğer dünya ile bütün içindekiler, güneş sistemi karşısında bir hiç durumunda bulunmaktadır. Bizim güneş sistemimiz de diğer güneş sistemleri arasında naçiz bir konuma sahiptir. Bütün bu tikel ve tümel sistemler, muazzam bir uyum ve düzen içinde bina edilmiştir; öyle ki bir tek zerresine dahi hiç kimse itiraz edemez ve bütün insanların aklı onun bir tek inceliğini dahi kavramaktan aciz kalır.

 

Acaba bütün bunlara rağmen aklınız, bu muazzam yapının ve bu dakik ve birbiriyle orantılı sistemler bütününün, başka hiç bir varlığa benzemeyen hikmet, kudret ve ilim sahibi Allah tarafından hikmete dayalı sağlam ve düzen üzere yaratıldığı hususunda başka bir delile ihtiyaç duymakta mıdır?

 

Gökleri ve yeri yaratan Allah’tan mı şüphe ediyorsunuz?”  

 

İnsanların aklının, genelini kavramaktan aciz kaldığı bunca muazzam sanatkarlık, boş yere kendiliğinden ortaya çıkmış değildir. Hakkı görmeyen ve varlıklar arasında güzel olanın güzelliliğini müşahede edemeyen gönül gözü kör olsun! Bunca ayet ve eserlere rağmen hala şüphe ve tereddüt içinde bulunanlar yok olsun! Ama kuruntulara yakalanmış biçare insanın elinden ne gelir?

 

Siz tutup elinizdeki tesbihin bile kendiliğinden düzenlendiğini ve onu hiç kimsenin bu şekilde dizmediğini iddia etseniz, herkes sizin aklınıza güler. Peki tutup bir saatin sahip olduğu düzen için de aynı iddiayı tekrarlarsanız, hâliniz nice olur acaba? Alemin bütün akıllıları sizi delilikle itham etmez mi? Acaba bu sınırlı sistem ve düzeni bile illet ve sebepten arındıran bir kimsenin deli sayılması ve akıllıların sahip olduğu haklardan yoksun bırakılması gerekmez mi?

 

Peki o halde alemin nizamı bir yana, şu insanı ve insanın bedeninin kendiliğinden var olduğunu iddia eden kimseye ne demeli? Onu da akıllılardan mı saymalı? Peki ama hangi akılsız, bu akılsızdan daha akılsızdır? “Kahrolası insanı küfre sürükleyen nedir?”

 

İlimle diri olmayan ve kendi delalet denizinde boğulan insan kahrolsun.

3. Bölüm: Nefsin Hallerini Düşünmeye Dair

 

Düşünmenin derecelerinden biri de, nefsin hallerini düşünmektir ve bundan pek çok neticeler ve sayısız marifetler ortaya çıkmaktadır. Biz burada iki neticesi üzerinde duracağız: Birincisi ahiret ilmî, ikincisi peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların nüzulü, yani genel nübüvvet ve hak şeriatlar ilmî.

 

Nefsin hallerinden biri, değerli filozofların çok önem vererek üzerinde durdukları ve delillerle ispat ettikleri soyutluk halidir. Konumuz bu olmadığından burada nefsin soyut bir varlık olduğunu ispat etmeye çalışacak değiliz. Bu hususun sadece bir kaç kısa deliline değinip asıl konumuza döneceğiz.

 

Hekimler, anatomi bilginleri ve tecrübenin hükmüne göre, duyu organlarının merkezi ve nefsin güçlerinin zuhur yeri olan beyinden tut, kaba ve pis organlarına kadar bedenin bütün organları, otuz veya otuz beş yaşından sonra yavaş yavaş zayıflayıp gevşemektedir. Bizler de bunu tecrübeyle yaşıyor ve bütün kuvvelerin yavaş yavaş zayıfladığını görüyoruz. Oysa bedenin zayıflamasının tersine; ruhsal ve aklî durum otuz veya kırk yaşından sonra daha da mükemmelleşmekte ve bir gelişim seyrine girmektedir. Buradan yola çıkarak, idrak ve akıl kuvvesinin cismani bir kuvve olmadığı anlaşılır. Eğer cismani olsaydı, bedenin sair unsurları gibi gün geçtikçe onun da güç kaybetmesi gerekirdi. Ayrıca bu kuvvenin aklın çok fazla işlemesinden ve elde edilen tecrübeden güçlendiği de söylenemez; çünkü bütün bedensel unsurlar, çalıştıkları oranda güçleşip gelişmez, aksine yıpranıp güç yitirirler. O halde akıl ve idrak yetisinin gün geçtikçe güçlenmesi onun cismani bir şey olmamasından ileri gelmektedir.

 

Aklın azaldığı bunama halini delil göstererek buna karşı çıkmak yersiz bir durumdur. Zira birinci olarak, hiç bir beden unsuru bunaklığa doğru giderken güçlenme halinde değildir ki “aklî idrak mahalli olan filan yer, bunaklık yaşına kadar güçlenmeye devam etti; ama ne zaman yer zayıf düşünce, akıl ve düşünme gücü de zayıfladı" denilsin. İkinci olarak, bunaklık çağındaki zayıflık, cisme girmiş veya cismani güçlere muhtaç kuvvelerden bir olan fikir ile ilgilidir. Salt duyu organları ve alçak veya üstün melekeler, ortaya çıkarılış veya çıkışları her ne kadar az da olsa, o zamanda eskisinden daha güçlüdür. Özetle iddiamızı ispat için idrak gücünün kırk elli yaşlardaki gücü yeterlidir.

 

Daha sonra güç yitirmesi ise, nefsin kendini beden mülkünden uzaklaştırmaya başlaması ve güçlerinin zatın batınına yönelişi yüzündendir. Hangi güç cismani aleme daha yakınsa, o güç daha çabuk gevşemekte, hangisi cismaniliğe daha uzaksa daha geç zayıflamaktadır.

 

Tecerrüt (soyutluk) ve melekut alemine mensup güçler gün geçtikçe güçlenir, gücünü artırır ve bu da nefsin, cisim ve cismani olmamasının delilidir.

 

Nefsin özellik, eser ve fiilleri, cisimlerin mutlak özellik, eser ve fiilleriyle çelişiktir. Bu da nefsin cisim olmamasının delilidir. Mesela biz zorunlu olarak bir cismin birden fazla şekil kabul etmediğini ve dolayısıyla bir cismin herhangi bir şekle girmek istediğinde önceki şeklinden çıkması gerektiğini biliyoruz. Mesela bir kağıdın üstüne bir resim çizilirse o resmin bulunduğu yere eskisi tamamen silinmeden yeni bir resim yapılamaz. Aklen bu durum bütün cisimler için kesin bir şekilde geçerlidir. Oysa nefs, sahip olduğu suretten başkasını ve zıddını, daha önceki suretini kaybetmesine gerek olmadan üstlenebilir.

 

Her cisim sonlu suretlere sahip iken, nefis sonsuz suretlere sahiptir ve bu yüzden nefis sonsuz şeylere hükmeder.

 

Ayrıca kendisinden bir suret ayrılan her cisim, ayrılığa neden olan sebep geri dönmedikçe yeniden o surete sahip olamaz, oysa nefisten ayrılan suret herhangi bir dış sebebe bağlı olmaksızın yeniden geri dönebilir.

 

O halde anlaşıldığı üzere nefis, bütün özellikler ve fiilleriyle cisimden ayrı ve ona zıttır. Dolayısıyla nefis soyuttur, cisim ve cismanilikten uzaktır. Soyut şeyler kendi yerinde ispat edildiği üzere asla bozulmaz. Çünkü bozulma, bozulmayı kabul edecek bir maddeyi gerektirir, ama soyut varlıkların böyle bir maddesi yoktur. Zira bozulmayı kabullenecek madde cisimlerin gereklerindendir. O halde soyut şeylerin bozulması mümkün değildir.

 

Bütün bunlardan da anlaşıldığı üzere bedenin harap olmasıyla ve bedenden ayrılmakla nefs, fasit ve harap olmaz. Başka bir alemde varlığını sürdürür. Nefs için yokluk söz konusu değildir. Bu durum Allah’ın iradesiyle yeniden bedenlere dönünceye kadar nefislerin kıyamet öncesindeki ruhani dönüşüdür. Biz şu anda mutlak inkarcı karşısında ahireti mutlak/salt bir şekilde ispat etmek durumdayız ve bu öncekilerden de konu açıklığa kavuşmuş oldu.

 

Bilmek gerekir ki nefis için sağlık ve hastalık, salah ve fesat, mutluluk ve mutsuzluk söz konusudur; ama bu durumların nitelik ve niceliğini Hak Teala’dan başkası bilemez. Sistemlerin en güzeli olan en kamil sistem gereğince mutlak hikmet sahibi ve bütün işleri bilen Allah-u Teala’nın mutluluk ve mutsuzluk yollarını açıklamak, doğru ve yanlış yolu göstermek ve nefislerin tedavi yollarını bildirmek hususunda her hangi bir ihmalkarlık etmesi mümkün değildir. Zira bu konuda bir ihmalkarlık; ilim veya kudrette bir eksikliğin ya da cimrilik ve yersiz zulmün göstergesidir. İlk varlık olan Allah bu tür şeylerden münezzehtir ve Allah mutlak kemal ve feyiz sahibidir. Hidayet ve şekaveti göstermek hususunda bir ihmalkarlık içinde olmak hikmet sahibi olmaya bütünüyle aykırıdır ve de alemdeki kamil düzen ile uyumsuzluk sergilemektedir. Dolayısıyla en kamil sistemde mutluluk ve mutsuzluk yollarının gösterilmiş olması gerekir. Bu açıklamadan iki sonuç ortaya çıkmaktadır. Birincisi nefsani hastalıkları tedavi eden şeriatın sadece Allah tarafından olduğudur ve ikincisi de Hak Teala’nın bu şeriatı mutlaka ilan etmiş olması gerektiğidir. Akıl sahiplerinin derkinden aciz kaldığı ve de mülk ve melekut ilişkisi ile mülkî suretlerin nefis batını üzerindeki etkisini hiç kimse bilmediğinden dolayı, böylesine büyük bir hedef ve bu kadar incelikli kamil bir ilim sadece vahy ve ilham yoluyla bildirilmiş olmalıdır. Yani bunu Hak Teala’nın bildirmesi gerekir. Şüphesiz bütün insanlar bu makama layık değildir ve bu görevi yerine getiremezler. Böylesine bir göreve layık olan ve böylesine büyük bir hedefi gerçekleştirebilecek olan insanlar her kaç asırda bir ortaya çıkmaktadır. Hak Teala insanlara mutluluk ve mutsuzluk yollarını göstermek ve kendi faydalarından haberdar kılmak için bu kimseleri görevlendirmektedir. İşte bu, genel peygamberlikten ibarettir.

 

Söz buraya gelmişken, benim açımdan apaçık olan başka bir hususa değinmek istiyorum, o da şudur:

 

İnsanlar arasında Hak Teala’dan gelen bir şeriatın varolması gerektiğini anladıktan sonra, aralarında uygulanan şeriatlere baktığımızda başlıca Yahudi şeriatı, Hıristiyan şeriatı ve İslam şeriatı olmak üzere üç şeriatın varlığını görmekteyiz. İslam şeriatının birincisi hak inançlar, ilahî öğretiler, Hakk’ın nitelendirilmesi ve tenzihi, ahiret, ahiretin niteliği, meleklerin varlığını kabullenmek ve peygamberlerin nitelendirilmesi ve tenzihi; ikincisi övülmüş özellikler, nefis ıslahı ve üstün ahlak ve üçüncüsü de bireysel, toplumsal, siyasal ve medeni ameller olmak üzere üç önemli esas bakımından diğer şeriatlardan daha mükemmel olduğunu görürüz. Her insaflı kimse bakacak olursa diğer şeriatların İslam ile mukayese bile edilemeyeceğini anlar. Bütün insanlık tarihi boyunca, bütün dünyevi ve uhrevi aşamalarda İslam şeriatından daha mükemmel ve bütüncül başka bir kanun var olmamıştır ve bu da, İslam’ın hakkaniyetinin en büyük delillerinden biridir.

 

Genel nübüvvetin ve Allah-u Teala’nın insanlık için şeriat gönderdiğinin, onlara hidayet yolunu gösterdiğinin ve belirli bir düzen yasadığının ispatlanmasından sonra, artık insanlığın bütün dönemlerde ihtiyaç duyduğu hak öğretiler ve nefsani melekelerden; şahsi ve türsel görevler ile ferdi ve toplumsal sorumluluklara kadar her alanda İslam dininin hakkaniyetini ispatlamak için bizzat İslam’a bakmaktan, İslam ile diğer yasaları mukayese etmekten başka bir şeye ihtiyaç söz konusu değildir. Bir hadis-i şerifte aynı anlam ifade edilerek şöyle buyurulmaktadır: “İslam üstündür, İslam’a üstün gelinemez.”  Zira insan aklı ne oranda ilerlerse ilerlesin ve idraki ne kadar güçlenirse güçlensin, İslam’ın delil ve esaslarına baktığında, İslam’ın hidayet nuru önünde tevazuyla eğilecek ve İslam’dan daha sağlam bir hüccet bulamayacaktır.

 

Özetle; son Peygamber’in nübüvvetini şu delille ispat edebiliriz ki kainatın mükemmel yaratılışı ve güzel uyumu, bizi onun ilmî bütün incelikleri ve yücelikleri ihata eden bir düzenleyicisi bulunduğuna yönelttiği gibi; şu dünyevi ve uhrevi toplumsal ve bireysel, maddi ve manevi bütün ihtiyaçlara cevap teşkil eden mükemmel bir şeriatın güçlü hükümleri de bizi onun bir düzenleyicisinin bulunduğuna ve bu düzenleyicinin insanlık ailesinin bütün ihtiyaçlarını bilen biri olduğuna yöneltmekte ve aklın icabı olarak, kemal ve marifetten uzak bir bölgede yaşayan ve tarihçilerce okuma yazma bilmediği açık bir şekilde ifade edilen birinin (Hz. Peygamber’in) böyle mükemmel bir nizamı meydana getiremeyeceği apaçık bir husus olduğundan, zorunlu olarak bu şeriatın tabiat ötesi alemden gayb yoluyla geldiğini ve vahiy yoluyla o yüce zata (Peygamber’e) iletildiğini kabul etmemizi gerektirmektedir. Bu kanıtın açıklığı sebebiyle Allah’a hamdolsun.

 

Bu bölümde mülk alemi hakkında düşünmenin ve neticesi züht olan tefekkürün bir diğer makamını da zikretmeyi düşünüyordum; ama söz uzayıp bir oranda konunun dışına taştığından bu kadarla yetiniyorum.

4. Bölüm: Gece (İbadet İçin) Uyanmanın Faziletine Dair

 

Geriye “Geceleri uyanıp (ibadet için) yatağından kalk ve Rabbin olan Allah’tan kork” diye buyuran hadis-i şerifin iki cümlesini açıklamak kaldı.

 

Cenab-ı Mevla Emiru’l Müminin’in bu mübarek sözünde kalbi amel, uyandırıcı düşünce ve Allah’tan korkmayı, geceleri ibadet için uyanıp yatağından kalkmakla birlikte zikretmiştir ki bu, gece ibadetinin fazilet ve öneminin açık bir delilidir. Nitekim hadis-i şeriflerde bu güzel amel çok övülmüş; hidayet imamları, büyük şeyhler ve yüce alimlerce bu amele büyük özen gösterilmiş ve ibadete bakmaksızın gecenin son kısmında uyanık kalmaya büyük bir önem atfetmişlerdir.

 

İmamiye’nin en büyük kitaplarından, mezhebin dayanağı ve ulema ile fakihlerin müracaat kitabı olan Vesail’uş-Şia’da bu ibadetin fazileti hakkında kırk bir hadis, terkinin mekruhiyeti hakkında da bir çok hadis mevcuttur. Ayrıca da yazar okuyucuya önceki ve sonraki kitaplara müracaat etmesini tavsiye etmiştir.  Dua ve benzeri kitaplardaki hadisler ise sayılamayacak kadar çoktur. Biz teberrük olarak burada sadece birkaç hadis zikretmekle yetineceğiz:

 

Kafi kendi senediyle Muaviye b. Ammar’ın şöyle dediğini naklediyor: “Hz. Sadık’ın şöyle buyurduğunu duydum: “Peygamber’in Ali’ye vasiyetinde şöyle bir ifade vardır: “Ey Ali! Sana bazı hasletleri vasiyet ediyorum, onları muhafaza et.” Sonra şöyle buyurdu: “Allahım! O’na yardım et” Daha sonra da şöyle buyurdu: “Gece namazını eda et, gece namazını eda et, gece namazını eda et.” 

 

Hadisin başlangıcı ve sonundan da, konunun ne kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır.

 

el-Hisal’den kendi senediyle Ebi Abdillah’ın (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Peygamber (s.a.a) Cebrail’e, “Bana öğütte bulun” deyince, Cebrail şöyle buyurdu: “Ey Muhammed, öleceğini bilerek istediğin gibi yaşa, ayrılacağını bilerek istediğin şeyi sev, karşılığını göreceğini bilerek istediğin gibi amel et ve bil ki müminin şerefi gece ibadet için kalkmasıdır ve izzeti ise insanların elinde olan şeylerden uzak olmasıdır.”  

 

Peygamber’e (s.a.a) verilen öğütten ve konunun özellikle zikredilmesinden bu işin ne kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır. Eğer Cebrail-i Emin bundan daha önemli bir şeyi bilecek olsaydı, öğüt sırasında mutlaka onu zikrederdi.

 

el-Mecalis, kendi senediyle İbn-i Abbas’ın (r.a) şöyle dediğini naklediyor: “Resulullah (s.a.a) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Bir erkek veya kadın rızıklandıkları gece namazını eda etmek maksadıyla Allah rızası için kalkıp gönül huzuru içinde abdest alır ve halis bir niyet, salim bir kalp, huşu içinde bir beden ve yaşlı gözlerle aziz ve celil olan Allah için namaz kılarsa, sayılarını Allah-u Teala’dan başkasının bilemeyeceği kadar çok meleği, her safının başlangıcının doğuda, sonunun ise batıda yer alacağı şekilde yedi saf halinde arkasında karar kılar. Namazı bitirince de Allah-u Teala kendisine bu meleklerin sayısınca derece yazar.”  

 

Kafi, İlel’den naklen Enes’in şöyle dediğini naklediyor: “Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu işittim: “Benim açımdan gece yarısı kılınan iki rekat namaz, dünya ve içindekilerden daha sevimlidir.” Pek çok hadiste de mal ve evladın dünya ziyneti olduğu ifade edildiği gibi, gece namazının da müminin şerefi ve ahiretin ziyneti olduğu belirtilmiştir.

 

Kafi, İlel’den naklen Cabir b. Abdillah’il-Ensari’nin şöyle dediğini naklediyor: Resulullah’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Allah İbrahim’i sadece başkalarını yedirip içirmesi ve insanlar uykudayken kalkıp namaz kılmasından ötürü dost edindi.” 

 

Benim gibisi için olmasa da ehli için gece namazının bu bir tek fazileti bile yeterlidir. Bizler o dostluğun nasıl bir dostluk olduğunu ve Allah-u Teala’nın bir kulu dost edinmesinin ne büyük bir makam olduğunu bilemiyoruz. Akıllar bu dostluğu tasavvur etmekten acizdir. Bu dostluğu elde edene bütün cennetleri verseler onlara dönüp bakmaz bile. Senin de aziz bir sevgilin veya sevgili bir dostun olur ve sana doğru gelirse, elindeki her nimeti unutur ve sevgiliyle buluşma veya dostla karşılaşma şevkiyle onlardan müstağni olursun. Kaldı ki bu örnek yetersiz ve aralarındaki fark da doğu ile batı arasındaki fark kadardır.

 

Ali b. İbrahim Tefsiri’nde kendi senediyle Hz. Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Gece namazı müstesna, yapılan her güzel amelin Kur’an’da sevabı zikredilmiştir. Gece namazının mükafatının belirtilmemesi ise, Allah katında çok büyük bir öneme sahip olduğu içindir. Bu nedenle şöyle buyurmuştur: “(Ayetlerimize) Vücutlarını yataklardan uzak tutup korkarak ve umarak Rablerine yalvaranlar ve verdiğimiz rızıklardan infak edenler inanır. Yaptıklarına karşılık onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez.”

 

Acaba bu, Allah’ın kendileri için saklayıp da hiç kimsenin bilmemesini dilediği göz aydınlığı nedir ve ne olacaktır? Eğer bu akan nehirler, yüksek köşkler ve cennetin diğer türlü nimetleri olsaydı, beyan buyururdu. Nitekim diğer amellerin mükafatını beyan buyurmuş ve Allah’ın melekleri bundan haberdar kılınmıştır.

 

O halde bu mükafat başka türlü bir mükafat ve bu amel de, başkalarının, özellikle de bu dünya aleminin sakinlerinin anlayışından üstün azamete sahip bir amel olmalıdır. O alemin nimetlerini buradaki nimetlerle karşılaştırma. O alemin cennet ve bahçelerinin bu dünyanın bağ ve bahçeleri gibi, sadece biraz daha geniş ve yüce olduğunu zannetme. Orası Hakk’ın yücelik diyarı ve misafirhanesidir. Bütün bu dünya o alemin hurilerinin bir tek kılına değmez; hatta ehli için hazırlanan o cennetin ipek elbiselerinin bir tek teline bile denk değildir. Ama buna rağmen Hak Teala gece namazı eda edenleri sadece bu mükafatla ödüllendirmemekle yetinmek istememiş ve bu nedenle öyle bir ifade kullanmıştır. Ama heyhat ki bizim imanımız gevşektir ve yakin ehli de değiliz. Aksi takdirde bu kadar gafil davranmaz ve bütün geceyi uykuyla geçirmezdik. Eğer gece ibadet için uyumamak insanı hakikate ve namazın sırrına aşina kılacak, kişi zikir ve fikirle Hakk’ın dostu olacak ve geceler de Allah’a yakınlaştıran birer binek haline dönüşecek olsaydı, artık insan için Hakk’ın güzel cemalinden başka mükafat düşünülemezdi.

 

Eyvahlar olsun biz gaflet ehlinin haline ki, ömrümüzün sonuna kadar gaflet uykusundan uyanmamakta ve tabiat sarhoşluğunda yaşayıp gitmekteyiz. Hatta her geçen gün gaflet ve sarhoşluğumuzu daha da artırmaktayız. Bütün bildiğimiz hayvanlık makamı yemek, içmek ve şehevi duygularımızı tatmin etmekten ibarettir. Ne yaparsak yapalım, yaptığımız amel ibadet gibi bile görünse dahi, aslında karın ve cinsel organımızı tatmin için yapmaktayız.

 

Sen Halilurrahman’ın namazının bizim namazımız gibi olduğunu mu sanıyorsun? Oysa Halil, ihtiyacını Cebrail’e bile söylememişken bizler yerine getirebileceğini sandığımız takdirde ihtiyacımızı şeytana bile iletmeye hazır durumdayız ama, yine de umutsuz olmamak gerekir. Bir süre gece namazına kalkıp buna alışkanlık kazandıktan sonra Allah-u Teala’nın yavaş yavaş elinden tutması ve gizli bir lütuf ile rahmet giysisini sana giydirmesi mümkündür. Yeter ki sen genel olarak ibadet sırrından gafil olma ve sadece kıraatin tecvidini ve zahirini düzeltmekle yetinme. Eğer ihlaslı olamıyorsan, hiç değilse Hak Teala’nın o saklı tuttuğu göz aydınlığına erişmek için çırpın, bütün derecelerden sadece hayvanlık mertebesi ile yetinen bu hayvan sıfatlı isyankar fakiri an, teveccüh ve halis niyetle şöyle dua et:

 

“Allahım, bana bu aldanış diyarından sakınmayı, ebediyet diyarına yönelmeyi ve ölüm gelip çatmadan önce ölmeye hazırlıklı olmayı nasip eyle.” 

 

5. Bölüm: Takvaya Dair

 

Bil ki, “takva”, “vakaye”den türemiştir ve “sakınmak” anlamındadır. Örf ve rivayet dilinde ise nefsi, Hakk’ın emir ve nehiylerine muhalefetten sakındırmak ve O’nun rızasına tabi olmak anlamına gelir. Daha çok, şüpheli şeyleri terk ederek tehlikeli şeylere düşmekten nefsi tam anlamıyla korumak anlamında kullanılmaktadır

 

“Kim şüpheli şeylere sarılırsa harama düşer ve bilmediği bir yoldan helak olur.”

 

“Koruluğun etrafında gezen bir kimse çok geçmeden koruluğun içine de girer.”

 

Bilmek gerekir ki takva her ne kadar kemal mertebelerinin biri değilse de onsuz herhangi bir mertebeye erişmek mümkün değildir. Çünkü nefs haramlara bulaşmış durumda olduğu sürece insanlık yoluna giremez ve o yolda ilerleyemez. Nefsani şehvet ve lezzetlere tabi olduğu sürece insanî kemallerin ilk makamına erişemez. Kalbinde dünya ilgisi ve sevgisi bulunduğu sürece zahitlerin ve orta makamlı kimselerin derecesine ulaşamaz. Nefs sevgisine sahip olduğu sürece ilahî sevgi ve ihlas sahipleri makamına erişemez. Mülk ve melekut kesreti kalbinde olduğu sürece cezbe ehli olanların makamını elde edemez. İsimlerin kesreti zatının batınında tecelli ettiği müddetçe külli fenaya nail olamaz. Kalbi makamlara iltifat ettiği sürece, kamil fena makamına ulaşamaz. Değişim içinde olduğu müddetçe de temkin (sebat ve değişmezlik) makamına erişemez ve de zat, zatî isim makamıyla, onun sırrında (derununda) ezeli ve ebedi tecellisini gerçekleştirmez. O halde halk genelinin takvası haramlardan sakınmadır; hasların takvası müştehiyattan (iştah duyulan şeylerden) sakınmadır; zahitlerin takvası dünyaya ilgi duymaktan sakınmadır; ihlas sahiplerinin takvası nefs sevgisinden sakınmadır; meczupların takvası fiiller kesretinin zuhurundan sakınmadır; fanilerin takvası isimlerin kesretinden sakınmadır; vuslata erenlerin takvası fenaya yönelmekten sakınmadır ve temkine (sebata) erenlerin takvası da değişimlerden sakınmadır: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”

 

Bu mertebelerin her birinin, bizim gibiler için hayret ve şaşkınlıktan başka bir netice vermeyen ve de insanın kavramlar perdesinde örtülü kalmasına sebep olan bir takım açıklamaları vardır. Aynı zamanda her meydanın da bir ehli vardır. Bu nedenle takvadan insanın yararına olacak miktarda söz etmekle yetineceğiz.

6. Bölüm: Halk Genelinin Takvasına Dair

 

Bil ki ey aziz! Bu beden için sağlık ve hastalık ile ilaç ve tedavisi var olduğu gibi, insanın nefsi ve ruhu için de sağlık ve hastalık ile ilaç ve tedavi söz konusudur. Bunun sağlık ve selameti, insanlık yolunda itidal sahibi olması, hastalığı ise insanlık caddesinden sapmasıdır. Nefsani hastalıklar, cismani hastalıklardan binlerce mertebe daha önemlidir. Çünkü cismani hastalıkların sonucu ölümdür ve ölüm erişip de ruh bedenden ayrılınca bütün cismani hastalıklar son bulur, bütün bedensel sıkıntı ve acılar ortadan kalkar. Oysa eğer Allah korusun, kişi nefsani acılar ve ruhsal hastalıklara düçar olmuşsa, beden ölür ölmez ve ruh bedenden ayrılır ayrılmaz, bu hastalığın acı ve sıkıntıları ortaya çıkar.

 

Dünyaya duyulan alaka ve bağlılık, insanı kendine yabancılaştıran bir uyuşturucu gibidir. Ruhun istek olarak beden dünyasından ayrılması ise kişiyi yeniden kendine getirir ve insan kendine gelince de zatının derinliklerinde yer alan hastalık ve acılar hep birlikte saldırıya geçerler ve o zamana kadar küllenmiş ateş gibi saklı duran bütün o acılar birden alevlenir ve bu hastalık ve elemler ya hiç bir zaman ortadan kalkmazlar veya eğer yok edilebilir şeyler ise de binlerce yıl süren eza ve cefalar ve ateşte kavrulmalar neticesinde ortadan kalkabilirler. “Son çare dağlamaktır” Allah-u Teala da şöyle buyuruyor: “Bunlar cehennem ateşinde kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak.”

 

Peygamberlerin misali; tam bir şefkat hissi içinde hastaların sağlığına özen göstererek halleriyle uyumlu reçeteleri veren ve onları hidayet yoluna ileten şefkatli doktorlar misalidir. “Biz Hakk’ın öğrencilerinin tabipleriyiz.” Ruhsal ve kalbi ameller ile zahirî ve bedensel amellerin konumu da hastalıkları tedavi etme konumudur. Nitekim her aşamada takvanın konumu da hastalık için zararlı olan şeylerden perhiz konumudur. Bu perhiz söz konusu olmadıkça hiç bir hastalığın esenliğe dönüşmesi ve tabip reçetesinin etkili olması mümkün değildir.

 

Cismani hastalıklarda bazen perhiz yapmadan da ilaç ve tabiatın üstün gelmesi mümkündür. Zira tabiat bizzat sağlığı korumaktadır ve ilaç da yardımcısıdır. Ama ruhsal hastalıklarda durum çok daha zariftir. Zira mizaç işin başında nefse galebe çalmıştır ve nefis fesada doğru sürüklenmektedir. “Muhakkak ki nefis, kötülüğü emredicidir.” Bu nedenle de en küçük bir perhizlik durumunda hastalıklar üstün gelir ve sağlığı ortadan tümüyle kaldırıncaya kadar bedene sızmaya başlar.

 

O halde nefsin esenliğini arzu eden ve kendine şefkat duyan insan, hastalıktan ve elim azaptan kurtulmak için iki çareye sahip olduğunu bilmek durumundadır, birincisi faydalı ve nefsin sıhhatine sebep olacak şeyleri yapmak ve ikincisi de onu hasta edecek şeylerden perhiz etmektir. Bilindiği gibi nefsi, hastalığa sürüklemede haramların zararı, her şeyin zararından daha büyüktür. Zaten haramlar da bu nedenle haram kılınmışlardır. Farzlar da, fayda açısından her şeyden daha önemlidirler ve de bu yüzden farz kılınmışlardır. Her şeyden üstün, her hedeften incelikli, ilerlemenin ön koşulu, makamların yegane yolu ve insanlığın dereceleri bu iki aşamadır. Eğer kişi bunlara riayet ederse mutluluk ve kurtuluş ehli olur. Bu iki takvadan önemlisi de haramlardan sakınmaktır. Sülûk ehli de bunu birinci makamdan öncelikli saymışlardır. Rivayetlere ve Nehc’ul Belağa’nın hutbelerine başvurulunca Masumlar’ın (a.s) da bu aşamaya daha çok önem verdikleri açık bir şekilde anlaşılmaktadır.

 

O halde ey aziz! Bu birinci aşamaya büyük bir önem ver ve dikkatli ol. Eğer ilk adımı doğru atar ve ayağını sağlam basarsan, diğer makamlara ulaşman umulabilir. Değilse o makamlara ulaşman mümkün olamaz ve kurtuluşun çok güç hale gelir.

 

Büyük şeyh ve değerli arifimiz (Şahabadi) : “Ey insanlar, Allah’tan sakının ve kişi yarını için yapıp gönderdiğine baksın” ayetinden sonuna kadar Haşr suresinin son ayetlerinin anlamını düşünerek namazların sonunda ve özellikle de kalbin daha yalın olduğu gecenin sonunda okumanın, nefsin ıslahında büyük bir öneme sahip olduğunu söylüyordu. Ayrıca nefs ve şeytanın şerrinden sakınmak için sürekli abdestli olmaya dikkat edilmesini öneriyor ve “Abdest askeri bir giysi gibidir” diyordu.

 

Velhasıl ululuğu güçlü ve azameti yüce Allah’tan yalvarıp yakararak bu aşamada sana başarı vermesini ve takva melekesi elde etmede yardımcı olmasını dile.

 

Bil ki bu iş sana, ilk önce bir miktar güç gelecektir; ama bir süre devam ettirince zahmetler rahmet ve kolaylığa dönüşecek ve hatta zahmetler; ehli olanların hiçbir lezzete değiştirmediği birer halis rahmani lezzete dönüşecektir. İnşaallah sıkı bir murakabe ve güçlü bir takva sonucunda bu makamdan nefsani lezzetlerden sakınmak olan hasların takvası makamına erişirsin. Zira bir kez de ruhani lezzeti tadınca cismani lezzetlerden yavaş yavaş uzaklaşır ve onlardan perhiz edersin. Böylece yol sana daha kolaylaşır ve sonra fani nefsani lezzetleri önemsiz saymaya başlarsın. Hatta onlardan nefret bile etmeye başlarsın. Dünya süsleri gözüne çirkin ve iğrenç görünür ve bu alemin her bir lezzetinin nefsinde bir eser ve kalbinde bu aleme ilgi duymanı şiddetli kılan bir kara leke vücuda getirdiğini anlarsın. Dünyaya duyulan bu ilgi; insanın yeryüzüne çakılıp kalmasına ve ölüm anında zillet, zorluk, zahmet ve baskıya dönüşür. Çünkü daha önce de işaret edildiği gibi; ölüm anında sıkıntılar bu lezzetlerden ve dünyaya duyulan bu ilgiden kaynaklanmaktadır. İnsan bu anlamı kavradı mı, bu alemin lezzetleri tümüyle gözünden düşer, bütün dünyadan ve içindeki süslerden nefret etmeye başlar ve onlardan şiddetle kaçınır. Bu ise takvanın ikinci makamından üçüncü makamına ilerlemeyi ifade etmektedir.

Bu durumda Allah’a sülûk etme yolu kolaylaşır, insanlık yolu insana daha aydınlık ve geniş bir hal alır, adımları yavaş yavaş Hakk’ın adımlarına dönüşür, riyazeti Hakk’ın riyazeti olur, nefsten ve onun hal ve eserlerinden kaçınmaya başlar, kendinde Hakk’a karşı aşk hissini müşahede eder. Artık cennet, bağ, bahçeler ve hurilerle iktifa etmemeye başlar, başka hedefleri talep eder ve bencillikten nefret etmeye başlar. Böylece nefis sevgisinden sakınır; kendine teveccüh etmekten ve bencillikten uzak durur. Bu da oldukça yüce, yüksek ve velayet kokularının yayıldığı ilk mertebedir. Allah-u Teala bu durumdaki kimseye kendi lütuf diyarında yer verir, onun elinden tutar, Hakk’ın has lütuflarına nail olur. Sâlik için bundan sonra ortaya çıkacak şeyler yazılabileceklerin çok üstündedir. Başta, sonda, zahirde ve batında övgü sadece Allah’a özgüdür. Muhammed’e ve temiz Ehl-i Beyt’ine selam olsun.

 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.