Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 05:29

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۶:۵۹

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Onbeşinci Hadis: Mü’minlerin İmtihan Edilmesi

بِسَنَدِنا المُتَّصِلِ اِلی سُلطانِ المُحَدِّثينَ محَمَّدِ بنِ يَعقوبَ الکُلَينی، رضوان الله عليه، عَن علی بن ابراهيمَ، عَن اَبيهِ، عَن ابنِ مَحبوبٍ، عن سَماعَةَ، عَن اَبی عَبدِاللهِ عليه السَّلام قال: اِنَّ فی کِتابِ علی، عَلَيه السَّلام : اَنَّ اَشَدَّ النَّاس بَلاءً النَّبيّون ثُمَّ الوصيُّون ثُمَّ الاَمثَلُ فَالاَمثَلُ وَ اِنَّما يُبتَلی المُؤمِنُ عَلی قَدرِ اَعمالِهِ الحَسَنَةِ، فَمَن صَحَّ دينُهُ وَ حَسُنَ عَمَلُهُ، اشتَدَّ بَلاؤُهُ وَ ذلِکَ اَنَّ الله تعالی لَم يَجعَل الدُنيا ثَواباً لِمؤمِنٍ وَ لا عُقُوبَةً لِکافِرٍ وَ مَن سَخُفَ دينُهُ وَ ضَعُفَ عَقلُهُ، قَلَّ بَلاؤُهُ، وَ اِنَّ البَلاء اَسرَعُ اِلی المؤمِنِ التَّقیَّ مِنَ المَطَرِ الی قَرار الارض.

 “Semae, Hz. Sadık’ın (a.s) şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Ali’nin (a.s) kitabında şöyle bir ifade vardır. “En şiddetli belaya düçar olanlar peygamberlerdir. Daha sonra peygamberlerin vasileri (halefleri), onlardan sonra en iyileri ve daha sonra yine en iyileri. Muhakkak ki müminler sahip oldukları iyilik oranında belalara düçar olurlar. O halde kimin dini doğru ve ameli sahih ise belası şiddetli olur. Bu Allah-u Teala’nın dünyayı mü’min için bir mükafat diyarı ve kafire bir ceza diyarı haline getirmemiş olmasından ileri gelmektedir. Kimin dini gevşek ve aklı zayıf ise, belası da az olur. Bela, Muttaki mü’minin üstüne yağmurun yeryüzüne yağışından daha hızlı yağar.”

Şerh

 

Kimileri, “Bu hadis-i şerifin Arapça metninde geçen “nas” ifadesinden, “enbiya, evliya ve vasiler” kastedilmiştir, hakikatte “onlar nastır, diğerleri ise “nesnas”, nitekim bu rivayetlerde vardır” demişlerdir. Oysa bu yersiz bir kanıdır. Burada bütün insanlar kastedilmiş olmalıdır. Bu açık bir husustur. Kafi’nin bu bölümündeki rivayetlerden de bu anlaşılmaktadır. Eğer bir hadiste “nas” (insanlar) ifadesi kamil insanlar için kullanılmışsa, bu, nassın her zaman kamil insanlar anlamına geldiği manasına alınamaz.

 

Bela ise deneme ve imtihan etme anlamındadır ve müspet ve menfi anlamda kullanılabilmektedir. Nitekim bunu dil bilginleri de belirtmişlerdir. Nitekim Cevheri Sihah’ta şöyle demiştir: “Bela denemek anlamındadır. İyi ve kötü anlamda kullanılmaktadır. “Allah onu güzel imtihan etti veya onu iyilikle denedi” denilmektedir. Nitekim hak Teala da, “Güzel imtihan” diye buyurmaktadır.

 

Özetle Hak Teala’nın kullarını kendisiyle imtihan ettiği her şey bela ve imtihandır. Bu hem dünyevi hastalık, rahatsızlık, yoksulluk, zillet ve dünyanın yüz çevirişi, hem de tam karşıt anlamları olabilir. Bazen insan; makam, mevki, iktidar, servet, riyaset, izzet ve azamet çokluğu ile de imtihan edilebilir. Ama ne zaman “bela”, “beliye”, “iptila” veya benzeri kelimeler mutlak şekliyle kullanılırsa, o durumda bunlar ilk şıkkı ifade ederler.

 

“Emsel” ise “eşref ve efzel” anlamındadır. “Haza emsel min haza” denilince “efzel ve edna il’el hayr” (hayra en yakın) anlamındadır. “Emasil’un Nas” ise “hıyaruhum” (insanların en hayırlısı) anlamını ifade eder. “Sümme’l emselu fe’l emsel” sözünden de anlaşıldığı üzere ise vasilerden sonra kim daha üstün ve daha iyi ise onun belası diğerlerinden daha şiddetlidir. Onlardan sonra da kim daha üstün ve iyi ise onların da belaları diğerlerinden daha şiddetlidir. Dolayısıyla belaların çokluk dereceleri, fazilet dereceleri miktarıncadır. Bu tür bir tabir Farsça’da yoktur.

 

“Sehufe” ise akıl hafifliği ve eksikliği anlamındadır. Nitekim Sihah ve diğer kitaplarda da bu yer almıştır.

 

“Karar” ise istikrar ve yerleşme yeri anlamındadır. Lügatten da bu istifade edilmektedir. Kamus’ta ise şöyle yer almıştır. “karar” ve “karare”, içinde karar kılınan şey, sakin yer, anlamındadır.” Benzetme mantığı ise şudur: Yeryüzü yağmurun karar kıldığı yer olduğu ve yağmur yeryüzüne yağarak dindiği gibi, mümin de belaların dindiği yerdir, belalar mümine saldırır, onda diner ve ondan ayrılmaz.

Şimdi de Allah-u Teala’nın izin ve keremiyle bu hadisin yorum gerektiren yanlarını birkaç bölüm halinde ele almaya çalışacağız.

 

1. Bölüm: İmtihanın Anlamı, Sonucu ve Hak Teala’yla İlgisine Dair

 

Bil ki insanî ruhlar ortaya çıktığı ve bedenlerle ilişki içine girme ve mülk alemine (dünya) gönderilme aşamasında, bütün ilim, kültür ve güzel-kötü melekelerinde, hatta bütün idrak ve fiiliyatında (aktüellerinde), bil kuvve (potansiyel) durumdadır ve yüce Hakk’ın inayetiyle yavaş yavaş fiiliyete (aktüele) geçmektedir. Onda önce dokunma duyusu ve sair zahirî duyular gibi zayıf ve tikel idrakler (anlak) dereceli bir şekilde gelişir ve sonra da tedricen batınî idraklere kavuşur. Ama gene de bütün yetilerinde (aptitude) bu bil kuvvelik (potansiyellik) devam eder. Eğer etki altına alınmazsa doğası gereği kötü kuvvelere mağlup düşer ve uygunsuz durumlara meyleder. Çünkü şehvet, gazap ve benzeri içsel cazibeler onu doğal olarak fısk ve fücura, zulmetmeye ve sapkınlığa yönlendirip çeker ve birkaç kez onlara tabi olunca da kısa süre zarfında oldukça garip bir hayvana ve acayip bir şeytana dönüşür. Ama Hak Teala’nın inayet ve rahmeti ezelden beri ademoğlunun haline şamil olduğundan, onda iki mükemmel mürebbi ve temizleyici takdir etti ki bunlar ademoğlunun, onlar sayesinde cehalet, noksanlık ve kötülük çukurundan ilim, marifet, kemal ve cemal ve mutluluk doruğuna yükselebileceği iki kanat durumundadır. Ademoğlu bu iki kanat sayesinde tabiatın dar alanından çıkıp geniş ve yüce melekut fezasına yükselebilir. Bunlardan bir tanesi batınî mürebbi olan akıl ve temyiz kuvvesi, diğeri de harici mürebbi olan peygamberler ile mutluluk ve mutsuzluk yollarının göstericileridir ve bu ikisinden hiç biri yekdiğerinden ayrı ve müstakil olarak bu görevi tek başlarına ifa edemezler. Ne beşer aklı tek başına mutluluk ve mutsuzluk yollarını keşfedilebilir ve gayb alemi ile ahirete yol bulabilir ve ne de peygamberlerin rehberlik ve yol göstericiliği tek başına, akıl ve değerlendirme kuvvesinden bağımsız bir şekilde bu hususta başarılı olabilir. Bu nedenle de Hak Tebarek ve Teala bu iki mürebbiyi birlikte lütfetmiştir. Bunları nefislerdeki gizli kuvveler ve kabiliyetler fiiliyete (aktüele) dönüşsün diye vermiştir. Allah bu iki nimeti insanı imtihan etmek için merhamet buyurmuştur. Çünkü insanlar bu iki nimet sayesinde birbirinden ayrılmaktadır. Nitekim yüce velayet sahibi (Hz. Ali) şöyle buyurmuştur.

 

“Elçisini hak üzere gönderene andolsun ki belalara uğratılacak ve pek çok elekten geçirilip sınanacaksınız.”

 

Kafi’de “Temhis ve İmtihan” babında da İbn-i Ebi Ya’fur Hazret-i Sadık’tan (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmektedir:

 

“İnsanların bir çoğu mutlaka arındırılacak, imtihan edilip birbirinden ayrılacak ve eleneceklerdir.”

 

Mansur da Ebu Abdillah’ın (a.s) kendisine şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Ey Mansur! Muhakkak ki bu iş (Hz. Mehdi’nin kıyamı), ümitsizliğe düşmedikçe, hayır vallahi elenip ayıklanmadıkça, hayır vallahi sizler halis kılınıp arıtılmadıkça ve hayır vallahi kim mutsuz, kim mutlu olacak belli olmadıkça size gelmeyecektir.”

 

Hz. Ebu’l Hasan’dan (a.s) rivayet edilen bir diğer hadiste şöyle buyurulmuştur: “Altının arıtılması gibi arıtılacaklar.”

 

Yine Kafi’de senedi Hz. Sadık’a ulaşan bir rivayette şöyle buyurulmuştur:

 

“Allah’ın istek, kaza ve imtihanı olmaksızın gerçekleşen hiç bir daralma ve genişlik yoktur.”

 

Yine Hz. Sadık’tan (a.s) nakledilen bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

 

“Allah’ın (azze ve celle), içinde darlık ve genişlik bulunan hiç bir emri ve sakındırması yoktur ki onda Allah’ın imtihanı ve kazası bulunmasın.”

 

Lügatte “kabz” daralma ve alma, “bast” ise açılma ve ihsan anlamındadır. O halde her bağış ve genişleme ile her engelleme, emir, sakındırma ve teklif imtihan amacına yöneliktir.

 

Demek ki peygamberlerin gönderilmesi ve semavi kitapların nazil edilmesinin tümü, insanların birbirinden temyiz edilmesi ve mutlular ile mutsuzların, itaatkar ile asilerin birbirinden ayrılması içindir. Hakk’ın imtihanı da bu ayrıcalığı bilmek değil, insanların gerçekten birbirinden ayrılması içindir. Çünkü Hak Teala’nın ilmî ezelidir ve her şeyi henüz var edilmeden önce bile kapsamaktadır. Filozoflar bu imtihan ve iptila hakkında daha pek çok şey söylemişlerdir. Ama bunların zikri bu kitabın kapsamını aşmaktadır.

 

O halde bu imtihanın neticesi -ki bu zikredilen ikisi, en büyükleridir- mutlu ve mutsuz olanların birbirinden ayrılıp temyiz edilmesidir. Bu imtihanda Allah kullarına özür kapısını kapamış, herkesin mutluluk, mutsuzluk, hayat ve helak oluşu delil üzere gerçekleşmekte ve herkes bilerek mutluluk veya mutsuzluk yolunu tercih etmektedir. İtirazı gerektirecek bir şey kalmamıştır. Kim saadeti ve ebedi hayatı tahsil ederse, bunu Hakk’ın tevfik ve hidayetiyle tahsil edecektir. Çünkü Allah-u Teala bütün imkanları insanlara bağışlamıştır. Kim de mutsuzluk tahsil eder, helake sürüklenir, şeytana ve nefsine tabi olursa hidayetin bütün yolları ve saadete ulaşmanın bütün imkanları kendisine açık olduğundan, kendi eliyle kendisini helak ve şekavete sürüklemiştir ve de itirazını haklı çıkaracak hiç bir şey yoktur. Allah kendisine özür kapısını kapamış durumdadır.

 

“Herkesin kazandığı iyilik lehine, kazandığı kötülük de kendi aleyhinedir.”

2. Bölüm: Peygamberler, Seçkinler ve Mü’minlerin İmtihanının Şiddetine Dair

 

Bil ki, bundan önce de insanın ortaya koyduğu her davranışın ve hatta beden mülkünde gerçekleşen ve nefsin idrakine ait olan her şeyin nefsin üzerinde bir etkisinin olduğu belirtilmişti. Bunlar ister iyi ameller olsunlar, ister kötü ameller, değişmez. Rivayetler dilinde bu durum “beyaz nokta” ve “siyah nokta” olarak ifade edilmektedir.

 

Mesela insanın yediklerinden içtiklerinden veya eşinden elde ettiği her lezzet nefis üzerinde etki bırakır, ruhun derinliklerinde o şeye karşı ilgi ve muhabbet doğar ve nefsin ona olan ilgisi artar. Bunlara ne kadar rağbet edilirse nefsin bu aleme duyduğu ilgi ve sevgi de o oranda şiddetlenir. Nefs dünyaya bağlanır ve dünyaya güveni artar. Dünya sevgisi üzere yetişir ve dünyaya adet edinir. Aldığı zevk artıkça bu sevgisi daha da kökleşir. Hayat şartları ne oranda rahatlaşıp kolaylaşırsa, dünyaya ilgi duyma ağacı o oranda gelişip serpilir ve nefs ne oranda dünyaya yönelirse, Hak’tan ve ahiret aleminden de o oranda gafilleşir. Ne zaman ki nefsin bütün esasları dünyevileşir, o zaman bütün eğilimleri maddi ve dünyevi bir hal alır. Hak Teala’dan O’nun kerem diyarından yüz çevirir. Böylece “Yere yapışıp kaldı ve hevesine tabi oldu” diye ifade edilen bir hale gelir.

 

O halde lezzet ve iştah denizine dalmak, muhakkak dünyayı sevmeyi doğurur. Dünyayı sevmek, ondan başkasına nefret etmeyi beraberinde getirir ve mülk alemine yönelmek, melekut aleminden gafil olmaya neden olur. Nitekim bunun tersine, eğer insan herhangi bir şeyden kötülük görürse, nefste o şeye karşı nefret doğar. Onun nefisteki sureti ne oranda güçlü ve belirgin olursa, batınî nefret de o oranda güçlü olur. Nitekim bir kişi herhangi bir şehirden geçerken bir hastalığa yakalansa, iç ve dış sıkıntılarla yüz yüze gelse, derhal oradan nefret duyar ve ayrılmak ister. Hastalık ve sıkıntı ne oranda fazla olursa, kaçma arzusu ve nefret de o oranda fazla olur. Daha iyi bir şehir biliyorsa hemen oraya göç eder. Yok eğer oraya gidemiyorsa hasretini çeker ve gönlünü oraya hicret ettirir.

 

O halde eğer insanın bu dünyadan elde ettiği şey sadece bela, sıkıntı ve rahatsızlıklar olursa ve dünya, üstüne fitne ve sıkıntı dalgalarını salıp durursa, hemen dünyadan nefret duymaya başlar, ona olan ilgisi azalır ve dünyaya güvenmeme durumu ortaya çıkar. Eğer başka bir aleme itikadı varsa ve elem ve sıkıntıdan arınmış bir diyarın varlığından haberdarsa, derhal o diyara sefer eder. Eğer cismani sefere gücü yetmiyorsa, ruhani yönden sefer eder ve gönlünü oraya gönderir.

 

Çok açıktır ki bütün ruhsal, ahlakî ve ameli fesatlar dünyayı sevmekten ve Hak Teala ve ahiretten gafil olmaktan kaynaklanmaktadır. Dünya sevgisi her günahın anasıdır. Buna karşılık bütün nefsani, ahlakî ve ameli ıslahat da Hakk’a ve O’nun kerem diyarına yönelmek, dünyaya ilgi duymayıp onun süslerinden yüz çevirmek ve onlara güvenmemekten kaynaklanmaktadır.

 

Demek ki bu ön bilgilerden de anlaşıldığı gibi Allah-u Teala’nın kime lütuf ve inayeti daha fazla ise ve merhameti kimin haline daha şamil ise onu o oranda da bu dünyadan ve içindeki süslerden uzaklaştırır. Bela ve fitne dalgalarını daha çok üstüne salar ki ruhu bu dünyadan ve süsünden uzaklaşsın, imanı oranında hicret alemine yönelsin ve gönlünün yüzü o tarafa yönelik olsun. Belalara tahammül etmek için bu bir tek husus, yeter de artar bile.

 

Hadis-i şeriflerde de bu manaya işaret edilmektedir:

 

“Hz. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki Allah-u Teala kişinin seferden dönünce hediye getirerek ailesinin gönlünü aldığı gibi bela ile gönlünü alır ve onu tıpkı hekimin hastayı perhiz ettirmesi gibi dünyadan perhiz ettirir”

 

Aynı anlamda bir hadis daha vardır. Ama Hakk’ın bazı kullarına muhabbet göstermesi ve Zat-ı Akdes’in bunlara büyük yardımlarda bulunmasının (Allah muhafaza) anlamsız ve yersiz bir şey olduğu sanılmasın. Aksine, mü’min bir Allah kulunun Rabbine doğru attığı her adımla birlikte Hakk’ın yardımı o kula yönelir ve Hak Teala ona daha da bir yakınlaşır. İmanın dereceleri ve başarının sebeplerini hazırlamak ile karanlık bir yolda elinde bir lamba ile yürüyen insana benzer. Bu lamba, attığı her adımda önünü aydınlatır ve bir sonraki adımı atmasına zemin hazırlar. İnsan da ahiret yönünde attığı her adımla yolunun aydınlanmasını sağlar ve Hakk’ın ona olan inayeti artar, kendisine yakınlaşmanın yolunu kolaylaştırır ve kendisinden uzaklaşmayı güçleştirir. Hak Teala’nın enbiya ve evliyaya olan ezeli yardımı, onların teklif çağında itaat edeceklerine dair Allah’ın var olan ezeli ilminden ötürüdür. Nitekim eğer iki çocuğunuz varsa ve daha bebekliklerinden itibaren bunlardan birinin sizi razı ve memnun etmek için elinden geleni yapacağını, öbürünün ise sizi daima üzeceğini biliyorsanız, şüphesiz ilkini daha bebekliğinden itibaren daha çok sevecek ve ona daha çok ilgi göstereceksiniz.

 

Allah’ın has kullarının belalara şiddetli bir şekilde düçar olmalarının bir diğer sebebi de, onların bu sıkıntı ve belalarda hemen Allah’ı hatırlamaları, Hak Teala’ya münacatta bulunmaları ve O’nun zikir ve fikriyle ünsiyet edinmeleridir.

 

İnsanoğlu doğası gereği bela ve sıkıntılarla yüz yüze geldiğinde hemen kendisini kurtaracağını sandığı her vesileye sarılır. Buna karşılık rahat ve huzurlu olduğu sıralarda da gaflete sürüklenir. Allah’ın has kulları ise Allah’tan başka bir dayanakları olmadığından hemen O’na yönelir, kutsal dergahına bağlanır ve Allah-u Teala da onlara özel inayetinden dolayı onlar için dergahına bağlanma ortamını sağlar. Bu ve önceki husus elbette peygamberler ve kamil veliler hakkında doğru değildir. Zira onların makamı bundan çok daha kutsaldır ve de kalpleri dünyaya bağlanmaktan veya Hakk’a teveccühlerinde bir değişimin oluşmasından çok daha güçlü bir haldedir. Peygamberler ve kamil veliler belki de batınî nur ve ruhani keşifle Allah’ın bu dünyaya ve süslerine lütuf gözüyle bakmadığını ve dünya ile dünyada olan her şeyin Allah’ın mukaddes dergahında bir hiç olduğunu buldukları için; yoksulluğu zenginliğe, belayı esenliğe ve sıkıntıyı diğer durumlara tercih etmişlerdir. Nitekim hadis-i şeriflerde bu hususun delil ve tanıkları da bulunmaktadır.

 

Bir hadis-i şerifte Cebrail’in yeryüzünün bütün hazinelerinin anahtarlarını Hz. Peygamber’e sunup bunları kabul etmesi halinde uhrevi makamından hiç bir şey de kaybetmeyeceğini belirttiği, ama Hz. Peygamber’in (s.a.a) Hak Teala karşısında tevazu göstererek bunları kabul etmediği ve yoksulluğu tercih ettiği de ifade edilmektedir.

 

Kafi’de senedi Hz. Sadık’a ulaşan bir hadiste şöyle yer almıştır:

 

“Kafir Allah katında o kadar aşağılıktır ki eğer Allah’tan dünyayı ve içindekilerin tümünü istese, Allah ona verir.”

 

Bir diğer hadiste ise Allah-u Teala’nın cisimler alemini yaratmasından itibaren bu aleme lütuf nazarıyla bakmadığı belirtilmektedir.

 

Mü’minlerin bu şiddetli belalara maruz kalmasının bir diğer yönü de rivayetlerde de ifade edildiği gibi onlar için kimi makamların bulunması ve bu makamlara belalara katlanmanın dışında bir yolla erişememeleridir. Belki de bu makamlar, dünyadan uzaklaşmak ve Hakk’a yönelip yakınlaşmanın batınî suretidir. Ayrıca bu bela ve sıkıntıların melekutî suretlerinin bulunması ve belalara maruz kalma ve mülk aleminde zuhur etme dışında bu suretlere erişmenin mümkün olmaması da ihtimal dahilindedir. Nitekim bu konuda Kafi’de senedi Hz. Sadık’a (a.s) ulaşan bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

 

“Muhakkak ki her kulun Allah’ın katında bir derece ve makamı vardır ki o makama şu iki haslet dışında bir yolla erişemez: Ya malını, mülkünü yitirmesi veya cismani bir bela ve rahatsızlığın erişmesi.”

 

Hz. Seyyidu’ş-Şuheda İmam Hüseyin’in (a.s) şahadetiyle ilgili rivayette de Resulullah’ı (s.a.a) rüyasında gördüğü ve Hz. Peygamber’in kendisine “Senin için cennette bir derece vardır ki o dereceye şahadetin dışında bir yolla erişemezsin.” Diye buyurduğu yer almıştır.

 

Şüphesiz Allah yolunda şehid düşmenin melekutî suretinin insanın mülk diyarında zuhur etmesi dışında bir yolla elde edilmesi mümkün değildir. Nitekim bu yüce ilimlerde delillerle de ispatlanmıştır ve mütevatir rivayetlerde de her amelin öbür alemde bir suretinin olduğu ifade edilmiştir.

 

Kafi’de Hz. Sadık’tan (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmektedir:

 

 “Muhakkak ki ecrin büyüğü belanın büyüklüğüyle elde edilir ve Allah hangi topluluğu sevmiş ise onları belaya düçar kılmıştır.”

Bu konuda daha pek çok hadis rivayet edilmiştir.

 

3. Bölüm: Peygamberlerin Nefret Edilen Hastalıklara Düçar Olmalarına Dair

 

Büyük Muhaddis Meclisi (r.a) şöyle buyuruyor: “Bu hadislerde (yani peygamberlerin belalara maruz kalmasıyla ilgili Şia ve Ehl-i Sünnet’ten rivayet edilen hadislerde) peygamberler ve evliyanın hissi ve cismani hastalıklarda sair insanlar gibi oldukları hususu gayet açıktır. Hatta onlar, ecirlerinin daha fazla olabilmesi ve üstün derecelere erişebilmeleri için, bu tür sıkıntılara, diğer insanlardan daha evla bir durumdadırlar. Bu durum onların sahip olduğu makama da ters düşmemektedir. Aksine bu, onların makamını daha da bir sabit kılmaktadır. Çünkü eğer bu tür sıkıntılara uğramazlarsa gösterdikleri mucize ve harikuladeliklerden ötürü Hıristiyanların kendi peygamberleri için söyledikleri sözler, kendileri hakkında da söylenir ve bu belirtilen sebep rivayetlerde de yer almıştır.”

 

Derin araştırmacı ve büyük hikmet sahibi Tusi (r.a) Tecrid’de peygamberlerin kendisinden beri olmaları gereken durum hakkında şöyle buyurmaktadır: “Kendisinden nefret edilen her şey (peygamberlerden uzak bulunmalıdır) .”

 

İslam alimlerinin allamesi Ayetullah Şeyh Cemaluddin Hasan b. Yusuf b. Ali b. Mutahhar Hilli (H. K. 648-726) ise bunun tefsirinde şöyle demiştir: “Peygamberlerin, altını tutamama, cüzam ve abraş hastalığı gibi hastalıklardan münezzeh olmaları lazımdır; çünkü bunlar nefrete sebeb olur ve nefrete sebeb olmaları da bi’setin hedeflerine aykırı düşer.”

 

Yazar ise şöyle diyor: Peygamberlik makamı nefsani kemale ve ruhani makamlara tabidir, cismani makamlarla bir ilgisi yoktur ve cismani hastalık ve noksanlıklar onların ruhani makamlarına herhangi bir zarar veremez. Nefret çeken hastalıklar onların kemalini tekit etmese ve sahip oldukları dereceyi göstermese bile en azından onların yüceliklerinden ve makamlarının azametinden hiç bir şey eksiltemez. Nitekim bu duruma işaret edilmiştir. Ama bu iki araştırmacının kendisinden söz ettikleri durum da gözden uzak tutulabilecek bir şey değildir. Çünkü halkın geneli dereceler arasındaki farkı tespit edecek durumda olmadığından, cismani noksanlığın ruhani noksanlıktan kaynaklandığını veya onun bir gereği olduğunu düşünmektedirler ve kimi noksanlıkları yüce makamlara aykırı görmektedirler. Bu yüzden Hakk’ın inayeti, şeriat ve risalet sahibi peygamberlerin bu tür nefret çeken hastalıklara düçar olmasına izin vermemektedir. O halde peygamberlerin bu tür illetlere düçar olmamaları bunların nübüvvet makamı için bir noksanlık teşkil etmelerinden ötürü değil, olsa olsa tebliğin daha etkili olması içindir. Dolayısıyla da şeriat sahibi olmayan kimi peygamberlerin, büyük velilerin ve mü’minlerin bu tür hastalıklara düçar olmaları için herhangi bir engel yoktur. Nitekim Hz. Eyyub ve Hz. Habib Neccar bunlara düçar oldular ve Hz. Eyyub’ün bu belaya maruz kalmasıyla ilgili pek çok rivayet mevcuttur.

 

Ebi Basir rivayet ettiği uzun bir hadiste Ebu Abdullah (a.s) şöyle buyurmuştur: “Onu aklı ve iki gözü dışında bedenine musallat etti. İblis ona üfledi ve başından ayaklarına kadar bir yara açıldı. Uzun bir zaman böyle kaldı. Allah’a hamd ve şükürler etti. Sonunda vücuduna kurt düştü. Kurt bedeninden çıkınca onu çıktığı yere tekrar iade ediyor ve “Allah’ın seni yarattığı yere tekrar dön” diyordu. Böylece pis bir koku ortaya çıktı. Köy halkı onu köyden çıkararak köyün dışındaki çöplüğe attı.”

 

Kafi’de, Ebu Basir’in, İmam Sadık’tan (a.s) naklettiği rivayette şöyle yer almıştır: “İmam Sadık’a, (a.s) “Kur’an’ı okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. Şeytan’ın iman eden ve rablerine tevekkül edenler üzerinde sultası yoktur” ayetini sorunca şöyle buyurdu: “Ey Eba Muhammed! Vallahi şeytan mü’minin bedenine musallat olur, ama dinine musallat olamaz. Nitekim Eyyub’a musallat oldu ve onun şeklini çirkinleştirdi, ama dinine musallat olamadı. Mü’minlerin de bedenlerine musallat olabilir, ama dinlerine musallat olamaz.”

 

Kafi kendi senediyle Naciye’den şöyle dediğini nakletmektedir: “İmam Bakır’a (a.s) “Muğire, “Mü’min cüzam, abraş vb. hastalıklara düçar olmaz” diyor” diye sordum. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurdu: “O, kolu felçli (veya titrek) olan Sahib-i Yasin’den (Habib-i Neccar’dan) habersizdir.” İmam daha sonra elini felçlilerin eline benzeterek şöyle buyurdu: “Sanki ben onun felçli (veya titrek) eliyle gelerek onları uyardığını görür gibiyim. Ertesi gün tekrar yanlarına gelince onu öldürdüler. Sonra İmam şöyle buyurdu: “Mü’min her belaya düçar olur, her şeyden ölebilir ama, kendi nefsini öldürmez.”

 

Sahib-i Yasin, Habib-i Neccar’dır. Çoğu nüshalarda var olan “tekni” ise Meclisi’nin buyurduğu üzere “kramp girmek ve eti dökülmek” anlamındadır. Meclisi’nin dediğine göre güya cüzam parmaklarına kramp girmesine neden olmuştur. Bu söz tartışılabilir.

 

Bu ve benzeri bir çok hadisten de anlaşıldığı gibi müminler ve peygamberler kimi zaman bazı maslahatlar gereği nefret çekici hastalıklara düçar olabilirler. Gerçi bu rivayetlerin aksine, Hz. Eyyub’ün (a.s) başına şeklini değiştiren ve bedeninin kokmasına neden olan bu türden bir hastalık geldiğine ilişkin sözleri reddeden rivayetler de vardır, ama onlara değinmek hem sözü çok uzatacaktır ve hem de bunun pek bir yararı da yoktur.

 

Hasılı, bu tür hastalıklar mü’minlerin ve nebilerin (a.s) haline herhangi bir noksanlık teşkil etmez. Aksine olsa olsa makamlarını yüceltir ve onları daha yüksek mertebelere çıkarır. Doğrusu Allah bilir.

4. Bölüm: Dünyanın Hak Teala’nın Mükafat ve Ceza Diyarı Olmadığına Dair

 

Bil ki, dünya alemi sahip olduğu noksanlık, zaaf ve kusurlardan ötürü ne Hak Teala’nın kerem ve sevap ve ne de ceza ve azap diyarıdır. Çünkü Hakk’ın kerem diyarı, nimetleri halis ve azaptan uzak, rahatı da yorgunluk ve sıkıntı icab ettirmeyen bir alemdir ve bu alemde böyle bir nimet mümkün değildir. Çünkü bu diyar zahmet diyarıdır ve her nimeti zahmet ve sıkıntılarla iç içedir. Hatta filozoflar, “Bu alemin lezzetleri, elemleri defetmek kabilindendir.” demişlerdir. Dolayısıyla lezzetlerinin acılara sebep olduğu söylenebilir. Zira burada her lezzet sıkıntı ve acının ardından gelmektedir. Hatta bu alemin maddesi, halis rahmeti ve nimeti kabul edecek bir yapıda değildir. Aynı şekilde bu alemin azap, zahmet ve sıkıntısı da halis değildir. Her sıkıntısı da nimetler ile iç içedir. Bu alemdeki hiçbir acı, dert ve sıkıntı halis değildir. Bu alemin maddesi halis ve mutlak azabı kabul edecek bir yapıya sahip değildir. Allah’ın azap yurdu ise salt ve halis azabın olduğu yerdir. Oranın acı ve sıkıntıları bu alemdeki gibi sadece belli organları kapsamamaktadır. Bu alemde organlardan biri salim ve rahat iken bir diğeri acı ve sıkıntı içinde olabilmektedir.

 

Nitekim yorumlamaya çalıştığımız hadis-i şerif de bu zikredilen bazı hususlara işaret etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala bu dünyayı mü’min için mükafat ve kafir için ceza diyarı kılmamıştır.” Allah’ın bazı müminleri belaya uğratması da bu dünyayı mümin için mükafat ve kafir içinse ceza yurdu kılmamış olduğundandır. Burası görev diyarıdır, ahiretin tarlasıdır ve kazanç alemidir. Ahiret alemi ise mükafat ve ceza, sevap ve ceza diyarıdır. Hak Teala’nın bu dünyada günah ve sapkınlığa sürükleneni veya birine haksızlık ve zulüm edeni derhal cezalandırıp engellemesini bekleyenler bunun sünnetullaha aykırı olduğundan gafil olanlardır.

 

Burası imtihan diyarı ve mutlu ile mutsuzun, itaatkar ile asinin birbirinden ayrılıp ayıklandığı alemdir. Burası aktüellerin zuhur ettiği alemdir, amellerin ve melekelerin sonuçlarının ortaya çıktığı alem değil. Eğer Hak Teala nadiren bu zalimi derde müptela kılıyorsa, denilebilir ki bu, Hak Teala’nın o zalime bir lütfüdür. Eğer zulüm ve günah ehlini kendi hallerine bırakırsa aşama aşama azaba yaklaştırma sayılır bu. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur:

 

“Onları bilmedikleri yerden aşama aşama (azaba) yaklaştıracağız. Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim tuzağım metindir (ondan kurtuluş yoktur) .”

 

Hakeza şöyle buyurmuştur: “Küfredenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara ancak, günahları çoğalsın diye mühlet veriyoruz. Küçültücü azab onlaradır.”

 

Mecme’ul-Beyan’da Hz. Sadık’tan (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “Bir kul günah işlediğinde onun için bir nimet yenilenir ve böylece bu günahından istiğfar etmeyi terk eder; işte bu onu bilmediği yerden aşama aşama (azaba) yaklaştırmaktır.”

5. Bölüm: Ruhsal İptilanın Şiddetinin İdrakin Şiddetine Tabi Olduğuna Dair

 

 “Kimin dini gevşek ve aklı zayıf ise, belası da az olur.” Hadis-i şerifinin gerisinden de anlaşıldığı üzere belalar hem cismani olabilirler ve hem de ruhani.

 

Zira akılları zayıf ve idrakleri yetersiz kimseler, akıl ve idraklerinin kapasitesi oranında ruhani belâlardan ve aklî sıkıntılardan uzak kalırlar. Buna karşılık akılları kamil ve idrakleri güçlü olanlar ise akılları kemali ve idraklerinin şiddeti oranında ruhsal sıkıntıları şiddetli olur. İdrakler ne oranda mükemmel ve ruh haleti ne kadar güçlü olursa, belalar o oranda çok ve duyumsanması o oranda şiddetlidir. Bu nedenle Hz. Resulullah’ın (s.a.a) “Hiç bir peygamber benim çektiğim kadar eziyet çekmemiştir” buyruğu da bu anlama delalet ediyor olabilir. Çünkü rububiyetin azamet ve celaletini kim daha çok idrak eder ve Hakk’ın (c. c) mukaddes makamını kim daha iyi tanırsa, kulların isyanından ve haram işlemelerinden daha çok etkilenir ve acı çeker. Aynı şekilde, kimin Allah’ın kullarına merhamet, inayet ve şefkati fazla ise onların sapkınlık ve kötülüklerinden daha çok eziyet çeker. Şüphesiz Hatemu’n-Nebiyyin (s.a.a) bu makamda ve diğer kemal aşamalarından enbiya, evliya ve diğer insanlardan dahi kamil bir mertebedeydi ve bu nedenle de çektiği sıkıntılar daha çok ve acısı daha fazlaydı. Ayrıca bu hususun bir diğer yorumu da vardır, ama burada zikretmek uygun değildir. Şüphesiz Allah bilendir ve de hamd Allah’a mahsustur.

 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.