| Onaltıncı Hadis: Sabır بِاِسنادِنا المُتَّصِلَةِ اِلی ثِقَةِ الاِسلامِ وَ المُسلِمينَ، فَخرِ الطائِفةِ الحَقَّةِ وَ مُقَدَّمِهِم مُحَمَّد بنِ يَعقُوبَ الکُلَينی –رضوان الله عنه- عَن عِدَّةٍ مِن اَصحابِنا، عَن اَحمَدَ بنِ مُحَمَّدِ بن خالد، عَن اَبيه، عن عَلِیَّ بنِ النُعمانِ، عَن عَبدِاللهِ بنِ مُسکانَ، عَن ابی بَصيرٍ قال: سَمِعتُ اَبا عَبدِالله عَلَيه السلام يَقُولُ: اِنَّ الحُرَّ حُرٌّ عَلی جَميعِ اَحوالِهِ، اِن نابَتهُ نائِبَة صَبَرَ لَها، وَ اِن تَداکَّت عَلَيهِ المَصائِبُ لَم تَکسِرهُ، وَ اِن اُسِرَ وَ قُهِرَ، وَاستبدلَ باليُسرِ عُسراً، کَما کان يُوسُفُ الصِّديقُ الاَمينُ لَم يضرر حُرِيَّتَهُ اَن استُعبِدَ وَ فُهِرَ وَ اُسِرَ وَ لَم تضررهُ ظُلمُة الجُبّ وَ وَحشَتُهُ وَ ما نالَهُ اَن مَنَّ الله عَلَيهِ فَجَعَلَ الجَبّارَ العاتِیَ لَهُ عَبداًَ بَعدَ اِذ کانَ (له) مالِکاً، فَارسَلَه وَ رَحيمَ بِهِ اُمَّة وَ کَذالِکَ الصَّبرُ يُعقبُ خيراًً فَاصبِروا وَ وَطِّنُو اَنفُسَکُم عَلی الصَّبرِ توجَروا. Ebu Basir’in naklettiğine göre, Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Özgür kişi her haliyle özgürdür. Başına musibet gelirse sabreder. Esir ve mağlup düşse bile musibetler ona diz çöktüremez ve zorluğu kolaylığa dönüştürür. Nitekim doğru ve emin Yusuf’un (a.s) köleleştirilmesi, esir edilmesi ve mağlup olması onun özgürlüğüne herhangi bir zarar veremedi. Ne kuyunun karanlığı, ne korkusu ve ne de diğer musibetler ona bir zarar verebildi. . Derken Allah ona lütufta bulundu ve önceden melik olduğu halde zorba mütekebbiri kendisine kul kıldı. Sonra da onu peygamber seçti ve onun sayesinde bir ümmete rahmette bulundu. İşte sabır bu şekilde ardından hayrı getirir. O halde sabredin, sabırla donanın ki ecre ulaşasınız.”
Şerh “Naibe” kelimesi “Nevaib” kelimesinin tekilidir. Hadiseler ve nazil olan önemli olaylar anlamındadır. Sihah’ta yer aldığına göre ise musibet anlamındadır. “Dekke” ise “Dakka” yani “vurmak, çarpmak” anlamındadır. Sihah’ta şöyle yer almıştır: “Edukkuhu dekken iza zerebtuhu ve kesertuhu hatta seveytuhu bil arz” (Ona öyle bir darbe vurdum ve kırdım ki yerle bir oldu. ) “Tedakket aleyh” cümlesi de “tedakkat” anlamındadır. Toplanma ve izdiham anlamına da gelmiştir. Nitekim Nihaye’de yer aldığına göre Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Susuz develerin su içtikleri yere toplantıkları gibi etrafıma toplandınız.” Nihaye’de ayrıca nakledildiğine göre, “Dekk” kelimesi “kesr” anlamındadır. Bu hadis-i şerifte de “Lem teksuruhu” cümlesi münasebetiyle birinci anlam daha uygundur. Gerçi ikinci anlam da münasiptir. “İn usere” cümlesindeki “in” kelimesi bağlantı edatıdır. “Kuhire ve İstebdele” kelimeleri ise ona atfedilmiştir. Meclisi (r.a) şöyle buyurmuştur: “Bazı nüshalarda “İstebdele bil usri yusra” şeklinde yer almıştır.” O halde “Lem teksirhu” cümlesine atfedilmiştir ve sabrın nihayetini ifade etmektedir. “En ustu’bide” cümlesi de mef’ul için bina edilmiş bir fiildir. Öznesi ise “lem yezrur” cümlesidir. Mir’et’ul-Ukul’daki nüshada ise “ba” harfi “ayn” harfinden önce yer almıştır. Vesail’de ise “ayn” harfi “ba” harfinden önce nakledilmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla Mir’at’ın nüshası katibin hatasından kaynaklanmıştır. Gerçi onun anlamı da doğru olabilir. Ama hadis-i şerifteki makama uygun olanı Vesail’de yer alan nüshadır. “Ma nalehu” cümlesi de “zulmet’ul-cubbi” cümlesine atfedilmiştir. Yani, “ona kardeşlerinin zulmü, hüzün ve belalar zarar veremedi” anlamındadır. “En mennellah” cümlesinde ise zahiren “ila” edatı takdirdedir ve de her iki yerde de çatışma babından "len tezrur" cümlesine aittir. Merhum Meclisi bu konuda bir çok ihtimaller zikretmiştir ki nakletmek sözü uzatacağından geçiyoruz. “Önceden melik olduğu halde zorba mütekebbiri kendisine kul kıldı” cümlesi de, “ona itaatkar kıldı” anlamındadır. 1. Bölüm: Şehvete Esir Olmanın Bütün Esaretlerin Kaynağı Olduğuna Dair Bil ki eğer insan şehvet ve nefsani hevaların boyunduruğu altına girerse, bu bağımlılığı, zillet ve kulluğu esareti miktarınca günbegün şiddetlenir. Buradaki kulluğun anlamı, kişinin birine boyun eğmesi ve ona tam anlamıyla itaat etmesidir. Şehvet ve nefs-i emmareye boyun eğen insan da bunların kulu ve kölesidir. Onlar neyi emrederlerse tam anlamıyla yerine getirir ve onların huzurunda tam bir köle gibi davranır. Derken durum öyle bir noktaya ulaşır ki, onlara itaat etmeye gökleri ve yeri yaratana itaat etmekten daha fazla önem vermeye başlar. Onlara kul olmayı hakiki Maliku’l Müluk’ün kulluğuna tercih eder. Böylece hem izzetini, hem de özgürlük ve bağımsızlığını kaybeder. Gönlünü zillet, yoksulluk ve kulluk tozları örter ve dünya ehlinin kulu kölesi olur. Kalbi dünya ehlinin ve görkem sahiplerinin önünde secdeye varır ve nefsani arzularını tatmin etmek maksadıyla türdeşlerinden minnet ve zillet çeker, horluğa katlanır. Karnını ve belden aşağısını tatmin etmek için alçalır. Şehvet ve nefsin esiri olduğu sürece şeref, yiğitlik ve özgürlüğünü vermekten sakınmaz. O uğurda önüne gelene boyun eğip kulluk eder. Değersiz kimselerin minnetine katlanır ve eğer sayesinde hayali bile olsa arzusuna ulaşabilecekse, halkın en değersizine ve en reziline yaltaklanıp durur. Şehvetlerinin ve dünyanın kulu kölesi olanlar ve nefsin hevasının boyunduruğunu boyunlarına geçirenler, dünyalıklarını kendisinden bekledikleri veya umdukları herkese kulluk ederler. Bunlar zahirde ne kadar izzet ve iffetten dem vururlarsa vursunlar, salt hiledir. Amel ve sözleri iddialarını yalanlar. Bu esaret ve kölelik kişiyi her zaman sıkıntı, zillet, bitkinlik ve rezilliğe sürükler. Bu nedenle, şeref ve izzet-i nefs sahibi insanların ne edip edip kendilerini bundan korumaları gerekir. Bu pislikten arınmak ve bu zillet boyunduruğundan kurtulmanın yolu da nefsin esaslı bir şekilde tedavi edilmesidir. Bu tedavi ise yararlı ilim ve amel ile mümkündür. Buradaki amel, şer’î prensiplere riayet ve nefse muhalefet etmektir. Nefsi dünyaya ifrat derecesinde bağlılıktan ve şehvete tabi olmaktan bir süreliğine uzak tutmak gerekir. Böylece nefs, hayırlara ve kemallere adet edinir. Buradaki ilimden maksat ise, kişinin kendi nefsine ve kalbine diğer mahlukatın da kendisi gibi güçsüz, muhtaç ve fakir olduklarını kabul ettirmesi ve diğer yaratılmışların da kendisi gibi her alanda mutlak gani olan Allah’a muhtaç olduklarını tam anlamıyla idrak etmesidir. Onların da kendisi gibi kimsenin ihtiyacına cevap veremeyeceklerini ve nefsin onlardan niyazda bulunup kendilerine kul köle olmasını gerektirecek bir özelliğe sahip olmadıklarını bilmesi ve onlara izzet, şeref ve mal mülk lütfeden Kadir-i Mutlak’ın bunu herkese lütfedebilecek durumda olduğunu anlamasıdır. İnsanın karnını doyurmak veya şehvetini tatmin etmek için bunca zillet ve horlanmaya razı ve elinden hiç bir şey gelmeyen, kendisi himmete muhtaç, zelil ve cahil insanların minnetine katlanması gerçekten büyük bir ayıptır! Eğer minnet altına gireceksen Ganiyy-i Mutlak, yer ve göklerin yaratıcısının minneti altına gir ki onun şefkat ve rahmeti sayesinde her iki dünyada mutlu olasın ve kula kul olma boyunduruğunu boynundan atasın. “Allah’a kul olmanın özü, özgürlük ve rububiyettir.” Hakk’a kul olmak, tek bir merkezi mihvere yönelmek ve ilahî egemenlik şemsiyesi altında bütün saltanatları yok saymak sayesinde kalpte öyle bir hal vücuda gelir ki kişi rububiyetin huzurundan ve kendilerine itaatin Hakk’a itaat sayıldığı kimselerin huzurundan başka bir huzurda boyun eğmez ve başka bir kimseye itaat etmez. Eğer işler ters gider de bir dem başkalarının egemenliği altına girerse, bir an bile sarsılmaz ve nefsin bağımsızlık ve özgürlüğü korunmuş kalır. Nitekim Hz. Yusuf ve Hz. Lokman’ın (a.s) zahirî ubudiyet altına girmek zorunda kalmalarının onların kalbi özgürlüklerine hiç bir zarar vermemiş olması gibi. Peki ya yücelik ve nefs özgürlüğünden zerre kadar nasib almamış zahirî egemenlik ve güç sahipleri? Onlar zelil birer kul ve nefs ve hevanın itaatkar köleleridirler ve bu nedenle de naçiz ve değersiz yaratıklara bile yaltaklanırlar. Hz. Ali b. Hüseyin’in (s.a.a) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Ben dünyayı yaratıcısından bile istemeye haya ederken, nasıl olur da kendim gibi bir yaratılmıştan isterim.” Ey aziz! Eğer dünyayı istemekten utanmıyorsan, hiç değilse kendin gibi zayıf bir yaratılmıştan dileme onu. Bil ki yaratılmışlarda senin dünyanı bayındır kılacak güç yoktur. Farz edelim bir kulun iradesini bin bir minnet ve zillet ile celbettin, ama onun Hak mülkünde iradesi geçersizdir ve hiç kimse Malik el-Müluk’un memleketinde hüküm yürütemez. O halde bu birkaç günlük dünya hayatı ve geçici şehvetler uğruna naçiz halka yaltaklanma, rabbinden gafil olma, özgürlüğünü ve bağımsızlığını koru, kulluk ve esaret boyunduruğunu boynundan çıkarıp at ve her halükarda azad ol. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Özgür kişi her haliyle özgürdür.” Bil ki zenginlik gönül zenginliğindedir ve ihtiyaçsızlık ruhun hallerinden biridir. İnsana bağlı olmayan dış hususlarda zenginlik yoktur. Ben servet ve mal mülk sahibi öyle kimseler gördüm ki söyledikleri şeyleri haya sahibi hiç bir yoksul söyleyemezdi. Oldukça utanç verici şeylerden söz ediyorlardı. O biçarelerin gönlünü zillet ve rezalet külleri kaplamıştı. Yahudiler dünyanın en zengin kişileri olmalarına rağmen yüzlerinden daima zillet ve yoksulluk okunmakta ve bütün ömürlerini zahmet, alçalma, acz ve sefalet içinde geçirmektedirler. Bu, o gönül yoksulluğu ve ruh zilletinden başka bir şey midir? Züht ehlinin arasında öylelerini gördüm ki gönülleri öylesine zengin ve ihtiyaçsızdı ki bütün dünya mülküne en ufak bir değer bile vermiyorlar ve Hak Teala’dan başka hiç kimseyi ihtiyaçlarını arz etmeye değer bulmuyorlardı. Sen de dünya ve makam ehlinin haline bir bak da durumlarını gözden geçir. Göreceksin ki onların halk önündeki zillet ve yaltaklanmaları herkesten daha fazladır ve halkın önünde eğilip durmaktadırlar. Kimi mürit severler ve irşad iddiasındaki kişiler de birkaç gün için karınlarını doyurup belden aşağılarını tatmin etmek için alçalmakta ve nice zilletlere katlanmaktadırlar. Müridin muradı istemesinden çok, murad müridi taleb etmektedir. Kaldı ki bu iki istek arasında da büyük farklar vardır. Müridin isteği yanlışlık içinde olsa bile ilahî ve ruhanidir. Muradın isteği ise dünyevi ve şeytanidir. Bu zikredilenler dünyevi zillet ve fesatlardır. Eğer perdeler kaldırılırsa şehvet ve hevanın zincir boyundurukları altındaki bu esaretin nasıl bir suret olduğu görülecektir. Belki de Allah’ın haber verdiği o yetmiş zir’a uzunluğundaki zincir ve zindan, bu dünyada şehvet ve gazabın esareti altında olmanın (o alemdeki) suretidir. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyuruyor: “Yaptıklarının karşılığını hazır bulacaklardır.” Hakeza şöyle buyuruyor: “Herkesin kazandığı iyilik lehine ve kazandığı kötülük de kendi aleyhinedir.” O alemde başımıza gelen her şey kendi amellerimizin suretidir. O halde şehvet ve hevaların sarmaşık zincirlerini parçala, gönlünü bukağıdan azad et, esaretten kurtul ve bu alemde özgürce yaşa ki öbür alemde de özgür olasın. Değilse, bu sureti orada da hazır bulacaksın. Ne korkunç esarettir o! Öyle ki, Allah’ın velileri mutlak özgürlüğe eriştikleri halde, bu durum karşısında gönülleri öylesine titriyor ve inliyorlardı ki akıllar şaşar.
2. Bölüm: Nefse Esaretin Kötü Sonuçları Fesatları Her ne kadar bu söylenenler bilinen ve tekrar edilip duran şeylerse de bunda herhangi bir sakınca yoktur. Nefsi uyarmak ve hakkı tekrarlamak güzel bir şeydir. Zikir, vird ve ibadette tekrarın makbul olması da bundadır. Bundan maksat nefsi alıştırmak ve riyazet ehli kılmaktır. O halde ey aziz! Tekrardan sıkılma ve bil ki insan nefs ve şehvetin esiri oldukça ve şehvetin uzun zincirleri boynuna bağlı durdukça, hiç bir manevi ve ruhani makama erişemez, nefsin batınî egemenliği ve etkili iradesi ortaya çıkamaz ve ruhani kemal makamlarının en büyüğü olan nefsin bağımsızlık ve izzeti meydana gelemez. Aksine bu esaret ve zillet, insanı nefsin buyruklarından dışarı çıkamaz hale getirir. Nefis ve şeytanın deruni egemenliği güçlendiği için, bunlar sadece günahlarla de yetinmezler ve yavaş yavaş kişiyi küçük günahlardan büyüklerine, orada da inanç gevşemesine, oradan fikirlerin zulmetine, oradan inkar darlığına ve oradan da peygamberlere ve evliyaya düşmanlık etmeye sürükler. Bir kez onlara boyun eğen kişi kolay kolay kurtulamaz. O halde bu kulluk ve esaretin sonu çok vahimdir ve insanı çok korkunç bir noktaya sürükleyebilir. Haline acıyan akıllı kişinin ne edip edip kendini bu esaretten kurtarması ve henüz eli ayağı tutar haldeyken, genç ve zindeyken ve sağlık durumu elverişliyken, bu duruma karşı kıyam etmesi gerekir. Bir süre haline dikkat etmeli ve geçmişte bu duruma düçar olanların nelerle karşılaştıklarını hatırda tutmalıdır. Kalbine bu üç beş günlük hayatın gelip geçici olduğunu kabul ettirmeli ve Resul-i Ekrem’in (s.a.a) buyruğu olan şu hakikati tam anlamıyla idrak etmelidir. “Dünya ahiretin tarlasıdır.” Eğer birkaç gün içinde ekin ekmezsek ve salih ameller işlemezsek fırsat elden çıkar. Ölüm vakti erişip de öbür alem başladığında bütün amellerin sonu gelir ve umutlar boşa çıkar. Eğer Allah göstermesin şehvete kulluk ve çeşit çeşit nefsani hevaların esiri durumunda iken ölüm meleği çıkagelirse, şeytanın son hamlesini yapıp insanın elinden imanını alması, Hakk Teala, peygamberler ve velilere düşmanlık içinde göçüp gitme duygusu aşılayarak böylece son amacına da erişmesi mümkündür. Ama bu perdenin ardında ne talihsizlikler, karanlıklar ve korkunç durumların olduğunu Allah bilmektedir. O halde ey habis nefs ve ey gafil gönül! Uykudan uyan ve yıllardır seni ifsad edip duran, seni esarete düçar kılan ve nereye istiyorsa oraya sürükleyen, seni her türlü uygunsuz amel ve davranışa davet eden bu düşman karşısında kıyam et, bu boyundurukları kır ve zincirleri parçala, özgür ol, zillet ve alçalmayı bir yana bırak ve Hakk’ın (c. c) kulluğu gölgesi altına gir ki her türlü kulluk ve kölelikten özgür olup her iki alemde de mutlak ilahî egemenliğe nail olasın. Ey aziz! Her ne kadar bu alem ceza diyarı ve Hakk’ın egemenliğinin açığa vurulduğu mekan değilse ve mü’minin zindanı ise de, eğer nefsin esaretinden kurtulup Hakk’a kul olmaya yönelir, gönlünü muvahhid kılar, ruhundaki pasları giderir ve gönlünü mutlak kemal mihverine yönlendirirsen, bu alemde de bunun etkisini açıkça müşahede edersin. Gönlünde öylesine büyük bir ferahlık vücuda gelir ki, gönlün, ilahî kemalin mükemmel bir tecelli merkezi olur ve bütün alemlerden daha geniş bir hal alır: “Ne yere sığarım ne göğe, ama mümin kulumun gönlü alır beni.” Gönülde öylesine büyük bir zenginlik vücuda gelir ki bütün zahirî ve batınî diyarları naçiz görürsün ve iraden öylesine güçlenir ki Maliku’l Müluk’a bağlanır ve her iki alemi de kendine layık görmezsin. “Şehvete bağlandığından kuşu tavuk görmüşsün Kurtul ki insanlık kuşunu görebilesin.” 3. Bölüm: Sabrın Anlamına ve Sabrın Nefsin Boyunduruğundan Kurtulmanın Sonucu Olduğuna Dair Nefsin boyunduruğundan ve esaretinden kurtulup özgür olmanın büyük sonuçlarından ve muazzam semerelerinden birisi de sıkıntı ve belalara sabretmedir. Şimdi de sabrı kısaca tanımlayıp kısım ve semerelerini ve özgürlükle olan ilişkisini anlatmamız icab etmektedir. Hak taifesinin araştırmacısı, ilim ve amelde mükemmel bir şahsiyet olan Nasiruddin Tusi’nin (r.a) yaptığı tanıma göre sabır, nefsi istenilmeyen ve hoşlanılmayan bir durum karşısında tahammülsüzlükten korumak anlamındadır. Meşhur arif ve muhakkik Menazil us-Sairin’de şöyle buyuruyor: “Sabır, sonucu kestirilemeyen gizli sıkıntılardan şikayet etmekten nefsi sakındırmaktır.” Bil ki sabır makamı, orta düzeydekilerin bir makamı sayılmıştır. Çünkü musibet ve belaları mekruh sayan ve bu yüzden onlardan kaçınan bir nefsin marifet makamı noksandır. Nitekim kazaya rıza ve belalardan hoşnut olma makamı, daha yüce bir makamdır, ama bu makam da orta düzeydekilerin makamlarından biri sayılmıştır. Aynı şekilde, günaha karşı taatta sabretmek de, ibadetin sırları ile günah ve itaatin suretlerine yönelik marifetin bir noksanlığıdır. Çünkü ibadetin hakikatini idrak eden ve onun güzel uhrevi suretlerine iman eden ve aynı şekilde günahların korkunç uhrevi suretlerinden haberdar olan kişi için sahip olduğu konum bakımından sabrın anlamı yoktur. Hatta bu husus tersten işler. Eğer hoşnut olacağı rahat bir durumda bulunsa veya durumu herhangi bir ibadeti terk etmesine ya da günaha sürüklenmesine yol açsa, o rahat durum karşısında, belalar karşısında sabreden kimseden daha çok rahatsız olur ve sabırsızlık gösterir. Nitekim salih kul, ubudiyet görevini bilen, makam ve keramet sahibi Ali b. Tavus’tan (r.a) buluğa erdiği teklif gününü kutladığı, sevindiği ve o günü bayram saydığı nakledilmiştir. Zira Allah Tebareke ve Teala o gün kendisine itaat etmesine izin verdiği için onu kıvançlı kılmıştı. Acaba bu latif ruh için itaati, batında gizli olan istenmeyen durumlara sabretmek olarak saymak mümkün müdür? Biz neredeyiz, bu Allah’ın emrine itaat eden kullar nerede?! Biz Allah’ın bizlere zorla yüklediğini sanıyor, teklifi bir zahmet sayıyoruz. Eğer bizden biri zahmet çeker de vaktinde ibadetini eda edecek olursa, “İnsan bu işi yapmalı ve kendini bir an önce bu işten kurtarmalıdır” demektedir. Bütün talihsizliklerimiz, cehaletten ve iman noksanlığı veya yokluğundandır. Her halükarda gerçek anlamıyla sabır, nefsin, gizli sıkıntılar karşısında sabırsızlık göstermekten sakındırılmasıdır. Hidayet imamları veya yüce peygamberlere ilişkin olarak sabır adı altında rivayet edilen hususların, beşer tabiatı gereği etkileyen cismani rahatsızlıklara sabretmek şeklinde olması veya sevgi ehlinin yüce makamlarından birisi olan sevgilinin ayrılığına sabretmek olması muhtemeldir ki daha sonra bu hususa işaret edilecektir. Değilse, taat, günah ve belalar karşısında sabretmek sadece onlar açısından değil, hatta onların tabileri açısından bile anlam ifade etmez. Tanınmış arif Kemaleddin Abdurrezzak Kaşani “Menazil” şerhinde şöyle diyor: “Sabır şikayetten kaçınmadır. Bu şikayetten maksat kullara yapılan şikayettir. Yoksa Allah’ın mukaddes dergahına şikayette bulunmak, sabretmeye aykırı değildir. Nitekim Hz. Eyyub da Allah’a şikayette bulunmuştur: “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu.” Allah-u Teala da onu şu sözleriyle övmüştür: “Doğrusu biz onu sabırlı bulmuştuk. Ne iyi kuldu, daima Allah’a yönelirdi.” Hz. Yakub da şikayetini şöyle arz etmiştir: “Ben üzüntü ve tasamı Allah’a şikayet ettim.” Ama o, sabredicilerdendi ve hatta Allah’a şikayette bulunmayı terk etmek bir tür yiğitlenme ve iddiada bulunmadır.” Yüce peygamberlerin ve masum imamların (a.s) siretlerinden de anlaşıldığı üzere, onların makamı sabır, rıza ve teslim makamından daha yüce olmasına rağmen, hiç bir zaman yaratıcının dergahından niyazda bulunma, aczini bildirme ve yalvarıp yakarmaktan uzak durmadılar. İhtiyaç ve dileklerini Hak Teala’ya arz ettiler ve bu durum onların ruhani makamlarında da ters düşmemektedir. Aksine, Allah’ı anmak, mahbub ile üns ve halvet kurmak ve Mutlak Kamil’in azametine kulluk ve zillet izharında bulunmak, ariflerin son arzusu ve sâliklerin sülûkunun neticesidir. 4. Bölüm: Sabrın Sonuçlarına Dair Bil ki sabrın pek çok neticesi vardır ki riyazet ve nefs terbiyesi bunlardandır. Eğer insan başına gelen belalara, ibadetlerin doğurduğu zahmet ve sıkıntılara, kimi lezzetleri terk etmenin verdiği rahatsızlıklara Hak Teala’nın buyruğu doğrultusunda bir süreliğine sabreder ve zor olsa bile, bütün bu sıkıntılara katlanırsa, nefsi yavaş yavaş bu duruma alışır, güçlüklere katlanabilme gücünü kazanır ve bu yolla sabır makamından daha yücelere yükselerek diğer bir çok yüce makamlara erişir. Günahlar karşısında sabretmek, nefsin takva sahibi olması, itaat hususunda sabretmek, Hakk’a ünsiyet edinmek ve belalara sabretmek, şüphesiz ilahî kaza ve kaderden razı olma imkanını doğurur. Bunlar iman ve hatta irfanın ehlinin yüce makamlarındandır. Ehl-i Beyt hadislerinde sabırdan büyük bir övgüyle söz edilmiştir. Örneğin Kafi’de senedi Hz. Sadık’a ulaşan bir hadiste şöyle yer almıştır: “Sabrın imanla münasebeti; başın bedenle olan münasebeti gibidir. Baş gittiğinde beden de gider. Aynı şekilde sabır gittiğinde de iman gider.” Senedi Hz. Seccad Ali b. Hüseyin’e ulaşan başka bir hadiste ise şöyle buyurulmaktadır: “Sabrın imanla olan münasebeti, başın bedenle münasebeti gibidir ve kimin sabrı yoksa, imanı da yoktur.” Sabır, mutluluk kapılarının anahtarı ve helakten kurtulmanın en temel kaynağıdır. Sabır belaları insana kolaylaştırır, katlanır kılar, problemleri kolaylaştırır, azim ve iradeyi güçlendirir, ruha istikrar bahşeder, buna karşılık sabırsızlık bizatihi sahip olduğu rezaletin ve nefsin zayıflığını göstermenin yanı sıra, insanı sebatsızlaştırır, iradesini zayıflatır ve aklı gevşetir. Büyük araştırmacı Hace Nasir (r.a) şöyle buyuruyor: “Sabır batını ıstıraptan, dili şikayetten ve uzuvları adet dışı davranışlardan sakındırır.” Sabırsız insanın kalbi ise tam tersine muzdarip ve korkulu, gönlü sarsıntılıdır ve bizatihi bu durum insanın musibetlerine eklenen bir musibet ve beladır, insanda rahat huzur bırakmamaktadır. Oysa sabır, musibeti hafifleştirir, kalbi belalar karşısında güçlendirir ve iradeyi musibetler karşısında galip kılar. Sabırsız ve dirençsiz insan uygun olsun veya olmasın herkese şikayette bulunur ve halk arasında rezil düşmeye ve gevşek biri olarak tanınmaya yol açmasının yanı sıra, kişinin melaiketullah ve rububiyet dergahının huzurunda değersiz bir hale gelmesine yol açar. Hak’tan ve mutlak sevgiliden gelen bir musibete tahammül edemeyen bir kul ve kendisinden binlerce nimet aldığı veliyy-i nimetinden bir musibet görünce herkese şikayette bulunan bir insanın, ne imanı olabilir? Hakk’ın mukaddes makamına ne teslimiyeti olabilir? O halde “Sabrı olmayanın imanı da yoktur” denilmesi yerinde bir husustur. Eğer Rabb’e iman etmiş isen, işlerin akışının O’nun kudret elinde olduğuna inanıyorsan ve O’ndan başka hiç kimseyi olup bitenlere egemen saymıyorsan, şüphesiz olup bitenlerden Hak Teala’nın dışında birine şikayette bulunamazsın, hatta onlara can-u gönülden katlanır ve Hak Teala’nın nimetlerine şükredersin. O halde o batini ıstıraplar, o lisanî şikayetler ve azalarımızın uygunsuz hareketleri bizim ehl-i imandan olmadığımıza tanıklık etmektedir. Nimet mevcut olduğu sürece şeklen şükrediyoruz ve bunun da bir hakikati yoktur. Ne zaman ki bir musibete düçar olduk ve ya bir dert ve hastalıkla yüz yüze geldik, kullar nezdinde Hak Teala’yı şikayette bulunuyoruz ve kinayeli bir dille olur olmaz herkese şikayet yetiştiriyoruz. Derken bu şikayet ve sabırsızlıklar yavaş yavaş Hak’tan ve kaza-i ilahiden nefret etme tohumları ekmeye başlar. Tohumlar yavaş yavaş yetişir ve serpilip boy atarak birer kuvveye dönüşürler. Hatta Allah göstermesin zatın batın sureti, Hak Teala’ya ve O’nun kaza ve kaderine tek parça kin haline dönüşür. O zaman dizginler elden kaçar ve insan durumun kontrolünü tamamen kaybeder, zahir ve batını Hak Teala’ya düşmanlık rengine bürünür ve bu halde öte dünyaya göçüp ebedi azap ve zulmetlere düçar olur. Kötü akıbetten ve zayıf imandan Allah’a sığınırım. O halde, “Sabır gidince iman da gider” denilmesi tamamen sahihtir. O halde ey aziz! Bu husus çok önemli ve yol çok tehlikelidir. Can-u gönülden çaba harca, musibetlere tahammül et ve nefsine, sabırsızlığın bizahiti büyük bir utanç olmasının yanı sıra, o bela ve musibetlerin ortadan kalkmasına da hiç bir yarar sağlayamayacağını zayıf, kudretsiz ve güçsüz kullara kaza-i ilahiden ve Hakk’ın etkin iradesinden şikayette bulunmanın hiç bir yararı olmadığını anlat. Nitekim Kafi’de yer alan bir hadis-i şerifte bu duruma işaret edilerek şöyle yer almıştır: “Sema’e şöyle diyor: “Ebu Hasan Kazım (a.s) bana, “Hacca gitmene ne engel oldu?” diye sorunca şöyle cevap verdim: “Canım sana feda olsun, büyük bir borcun altında kaldım ve malım mülküm elimden gitti ve boynuma kalan borcum giden malımdan daha fazla. Eğer dostlarımızdan biri beni bu durumdan kurtarmasaydı ben kendi başıma kurtulamazdım.” Bunun üzerine bana şöyle buyurdu: “Eğer sabredersen sana gıpta edilecek bir hale gelirsin, ama eğer sabretmezsen, ister bundan razı ol ister olma, Allah yine kendi hükmünü yürütüp ne yapacaksa yapar.” O halde demek ki sabırsızlığın hiç bir yararı yoktur, hatta çok korkunç zararları da vardır ve peşi sıra imanı alıp götüren bir musibet de getirmektedir. Oysa sabır muazzam bir sevap, güzel bir ecir ve berzahi güzel bir suret kazandırır. Nitekim yorumlamaya çalıştığımız hadis-i şerifin devamında şöyle buyurulmaktadır: “İşte sabır bu şekilde ardından hayrı getirir. O halde sabredin ve sabırla donanın ki ecre ulaşasınız.” O halde bu alemde sabrın sonu hayırdır. Bu, Hz. Yusuf (a.s) örneğinden de açıkça anlaşılmaktadır ve sabır, ahirette de insanın sevab elde etmesine neden olmaktadır. Kafi’de senedi Ebu Hamza-i Sumali’ye (r.a) ulaşan bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: “Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Bir musibete düçar olup da ona sabreden bir mü’mine bin şehidin ecri vardır.” Bu hususta daha pek çok hadis mevcuttur ve onlardan bir kısmını sonraki bölümlerde zikredeceğiz. Şu kadarını belirtelim ki sabrın berzahta çok güzel bir suretinin olacağı delillerle sabit olmakla birlikte, bu husus kimi hadis-i şeriflerde de zikredilmiştir. Nitekim Kafi’de senedi Hz. Sadık’a (a.s) ulaşan bir hadiste şöyle denilmektedir: “Mü’min kişi kabre girdiğinde namazı sağında, zekatı solunda, iyilikleri üzerinde ve sabrı da bir kenarda durur. Onu sorguya çekecek melekler gelince, sabır hemen; namaz, zekat ve iyiliklere şöyle der: “Dostunuzu koruyun. Eğer siz korumazsanız ben korurum onu.
5. Bölüm: Sabrın Derecelerine Dair Bil ki, hadis-i şeriflerden anlaşıldığı üzere sabrın dereceleri vardır ve ecir ve sevabı da dereceleri esasınca farklıdır. Nitekim Kafi’de senedi Muttakilerin Mevlası ve Mü’minlerin Emiri’ne (a.s) ulaşan şöyle bir hadis mevcuttur: “Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Sabır üç çeşittir: Musibete sabretmek, taatta sabretmek, günah karşısında sabretmek. Güzelliğe dönüşünceye değin musibete sabreden (yani güzel bir sabır ile musibetin şiddetini reddeden) kişiye Allah her bir dereceyle öbür derecenin arası, yerle göğün arası kadar olan üç yüz derece yazar. Taatta sabreden kişiye de Allah, her bir dereceyle öbür derecenin arası, yerin dibiyle arşın arası kadar olan altı yüz derece yazar ve günahlar karşısında sabreden kişiye de Allah her bir dereceyle öbür derecenin arası, yerin dibiyle arşın en üst noktası kadar olan dokuz yüz derece yazar.” Bu hadis-i şeriften, günahlar karşısında sabretmenin diğer sabır mertebelerinden daha faziletli olduğu anlaşılmaktadır. Hem dereceleri daha fazladır ve hem de dereceleri arasındaki mesafe daha çoktur. Ayrıca cennetin kapsamının da örtülü ve sınırlı olan bizlerin tahmininden çok daha fazla olduğu görülmektedir. Cennetin hudutlarına ilişkin, “Genişliği göklerle yer arası kadar olan” ayetinin de amel cennetine ilişkin olması icab eder. Ama bu hadiste yer alan hudutlarıyla cennet, ahlak cennetidir ve ahlak cennetinde ölçü, iradenin kuvvet ve kemalidir. Bu cenneti hiç bir sınırla sınırlandırmamak gerekir. Kimileri şöyle demiştir: “Burada maksat yüksekliktir, o ayette ise genişlik söz konusudur.” Yani arada çelişki yoktur. Genişlikte birlik, ama yükseklikte farklılık mümkün bir durumdur. Ama bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü buradaki genişlikten maksat, uzunluğun karşıtı olan genişlik, yani “en” değildir, genişlik ölçüsü, yani “mutlak anlamıyla genişlik” tir. Zaten yerin ve göğün de öyle örfi ve lügavi anlamda uzunluk ve genişliği yoktur. Her ne kadar terim olarak yerin “enlem” ve “boylam” ı varsa da, ilahî kitap, bu terimler doğrultusunda bir tanımla yapıyor değildir. Kafi’de senedi Hz. Sadık’a (a.s) ulaşan bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Bir zaman gelecek ki egemenlik, öldürme ve cebrin dışında bir yolla; zenginlik, gasb ve cimrilik dışında bir yolla; sevgi de dinden çıkma ve hevaya tabi olma dışında bir yolla elde edilmeyecek. Sizden o zamana ulaşıp da zengin olabilecek durumda iken yoksulluğa sabreden, halkın sevgisini kazanabilecek durumda iken onların gazap ve kinine sabreden ve izzet sahibi olabilecek durumda iken zelil sayılmaya sabreden kişiye Allah, beni tasdik eden elli sıddıkın sevabını bağışlar.” Ayrıca Hz. Emiru’l Mü’minin’den (a.s) de bu muhtevada bir hadis rivayet edilmiştir. Özetle bu konuda pek çok hadis vardır. Ama biz bu birkaç hadis-i şerifle yetiniyoruz. 6. Bölüm: Ma’rifet Ehlinin Sabır Derecelerine Dair Bil ki, bu makama kadar zikredilen şeyler halkın orta kesiminin hallerine ilişkindi. Nitekim bu bölümlerin başında da belirttiğim gibi sabır, orta düzeydekilerin makamı sayılmıştır. Ama sabrın, ehl-i sülûk ve kemal ile evliyanın durumuna ilişkin dereceleri de vardır. Bu derecelerden biri “Allah’ta sabır” makamıdır ve bu da mücahede konusunda sebat göstermek, ülfet ve ünsiyet edinilen şeyleri ve hatta bizahiti kendisini gerçek sevgili yolunda terk etmektir ve bu ehl-i sülûkun makamı ile ilgilidir. Bir diğer makam da “Allah ile sabır” dır ve bu da huzur ehli olanlar (Allah’ın huzuruna varanlar) ile Allah’ın cemalini müşahede edenlerin; beşeriyet giysilerinden sıyrılarak, fiil ve sıfat örtülerinden soyutlanarak, kalbin isim ve sıfat tecellileriyle tecelli ederek, ünsiyet ve heybetten nasiplenerek, nefsini renklerden koruyarak ve de ünsiyet ve şuhud aşamasından ayrılarak ulaştıkları bir makamdır. Diğer bir makam ise “Allah’tan sabır” dır ki, bu da şuhud ve âyan ehlinden aşık ve müştakların kendi alemlerine dönüşleri ve yeniden kesret aleminde yaşamaya başlamaları durumunda sahip oldukları bir makamdır. Bu; sabır derecelerinden en zoru ve en zahmetlisidir. Sâliklerin mevlası, kamillerin öncüsü ve Mü’minlerin Emiri Hz. Ali (a.s) “Kumeyl Duası”nda bu mertebeye işaret buyurmuştur: “Faraza azabına sabrettim, ama senden ayrı olmaya nasıl sabredeyim?” Rivayet edildiğine göre muhiplerden bir genç, Şibli’ye sabır hakkında sorarak şöyle dedi: “Hangi sabır daha şiddetlidir?” Şibli, “Allah için sabır” dedi. Genç, “Hayır” dedi. Şibli “ Allah vesilesiyle sabır” dedi. Genç, “Hayır” dedi. Şibli, “Allah hakkında sabır” dedi. Genç, “Hayır” dedi. Şibli, “Allah’ta sabır” dedi. Genç, “Hayır” dedi. Şibli, “Allah ile sabır” dedi. Genç “Hayır dedi. Şibli, “Peki hangisidir öyleyse?” diye sordu. Genç, “Allah’tan sabır” diye cevap verdi. Şibli çığlık atarak yere düşüp bayıldı.” Diğer bir derece de “Allah vesilesiyle sabır” dır ki bu makam da temkin ve istikamet ehli içindir ve ayıldıktan ve Allah ile baki kaldıktan sonra bu mertebeye erişirler. Ama bizim bu mertebelerden herhangi bir nasibimiz ve hazzımız olmadığından sözü burada kesiyoruz. Başta da sonda da hamd Allah’a aittir Allah’ın selamı ve rahmeti Muhammed’e ve Ehl-i Beyt’inin üzerine olsun.
|