Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 05:24

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۶:۵۴

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

Sözünü ettiğimiz dönemde, İranlılar büyük ve özel bir ilgiyle Arapça edebî konularda derinleşmişler ve edebî ilimlerde inceleme yapmaktan da öte nazım ve nesir alanında çok değerli eserler ortaya çıkarmışlardır.

Arapça nesir, İran asıllı katipler eser yazma hizmetine girmez­den önce dik­kate değer bir etkiye sahip değildi. Elbette semavî, ilahî kitabımız bu hükmün dı­şındadır. Arap dilinde mektup yazmak, Hâşim b. Abdulmelik’in (ö.125/743) vali ve katibi Cebele b. Sâlim’in onun için bir düzen ve kural tertip ettiği ana dek doğru dürüst bir düzen ve ku­rala sahip değildi. Cebele, Pehlevîce birkaç edebî ve tarihî kitabı Arapçaya çeviren en eski kişilerdendir. Bu cümleden olarak İbn Ne­dîm, el-Fihrist’te Behrâm-i Çûbîn Hikayesi ve Rustem u İsfendiyâr kitabının Pehlevîceden Arapçaya tercümesini ona nisbet etmiştir. Ce­bele’nin öğrencisi Abdulhamîd b. Yahyâ, Ben-i Âmir’in İran asıllı vali­lerinden olup Mervân b. Muhammed’in Ermenistan’daki hakimiyeti esnasında ve daha sonra da onun ha­lifeliği esnasında katipliğini yap­maktaydı. Mervân’ın 132/749 yı­lında öldürülme­sinden sonra Abdulhamîd, bir süre kendi dostu İranlı meşhur yazar Abdullah b. Mukaffa’nın yanında saklanmaktaydı. Nihayet Abbâsî devleti görevli­leri onu ele geçirdiler ve aynı yıl, 132/749 yılı içinde öldürdüler. Abdulhamîd, Arapça risale yazma konusunda en büyük ilk üstad ola­rak sayıldı ve risale yazmaya doğru bir ölçü veren ve onu icazdan çıka­ran ve tahmidatı mektup konumunda özel bir şe­kilde kullanan ilk ki­şidir. Abdulhamîd’in kitabetteki konumu, öyle bir derecede­dir ki Arapça söz eleştirmenleri, Arapça kitabetin onunla başladığını kabul etti­ler. İbn ‘Amîd adında bir başka İranlıyla da son bulduğu kabul edi­lir.

Abdulhamîd’in risale yazımında uyguladığı yol, ondan sonra Abbâsî­ler dö­neminde genişleyerek devam etti ve çoğunluğa yakını tümü İran asıllı olan bü­yük katipler ortaya çıktı. Genellikle İranlılar arasından seçi­len bu dönem katip­leri özel bir sınıf oluşturmaktaydılar ve tümü İran kay­naklı esas ve kaideleri taklit etmekteydiler. Me’mûn’un veziri Hasan b. Sehl-i Sarahsî ve katip Abdulhamîd, kita­bet için şartlar zikretmişler, İran tarihinin ve bir kısım İran kültür ve bilgi­le­rinin öğrenilmesini bir katip için gerekli görmüşlerdir. Ör­neğin katip ola­cak kişi, Bozorgmihr ve Erdeşîr-i Bâbekân’ın öğütlerini, Enûşirvân, Şâpûr ve Epervîz’in sözlerini, İranlıların ilimlerini ve bil­gilerini ezberden bilmeli ve yazma esnasında bunlardan yararlanma­lıydı.

Bu fikrin yayılmasına büyük bir yardımda bulunan hareket, eski deği­şik kay­naklardan muhtelif kitapların, bu cümleden olarak Pehlevîceden Arapçaya ter­cüme edilmesi olmuştur. Pehlevîce kitaplar, daha çok edebî ve tarihî konular­daydı ve bunların büyük bir çoğun­luğu belagat esasıyla yazılmıştı. Âyîn-nâme, Hudây-nâme, Kelîle ve Dimne vb. gibi. Bu kitapla­rın nakledilip tercüme edil­mesi, Arap edebi­yatı anlayışında büyük bir de­ğişimin oluşmasına yol açtı ve on­ları bir­kaç hutbe ve birkaç önemsiz kısa mektup kalesinden veya gerçekten ibtidaî ve bedevice olan Arap hörgüç seciinden çıkardı, söz ve düşün­celerde bir genişlik meydana getirdi, so­nunda sade ve mürsel bir üslu­bun ortaya çıkmasıyla sonuçlanıp Arap nesri tekamülünün en önemli aşaması oldu. İlmî ve edebî mef­humların akta­rımı için onun yükselme ve hazırlığı için büyük bir araç oldu.

Herkesten daha çok ve ilk kez olarak Arap nesrinde bu büyük değişi­min meydana gelmesine kaynaklık eden ve Arap diliyle edebî kitap telifini yaygın hale getiren kişi, Pehlevî ve Arap edebiyatını iyi bilen, Arap dili edebiyatının iki mer­kezinden biri olan Basra’da yaşa­yan İranlı büyük ya­zar, “Abdullah b. Mukaffa” olarak bilinen Dadeviye oğlu Rûzbih’tir. O, Pehlevîceden Arapçaya Gâh-nâme, Âyîn-nâme, Kelîle ve Dimne, Hudây-nâme (Siyeru’l-Mulûk-Sîretu Mulûki’l-Furs), Nâme-i Tensir, Kitâb-i Mazdek, Kitâbu’t-Tâc vb. güvenilir kitapların ve bunlar dışında kitap ve risalelerin büyük bir kısmın tercümesine öncülük etti. Bu eserlerin tümü üstün bir başarıyla Arapçaya tercüme edildi. Bundan dolayı da hızla Müslümanların ilgi konusu oldu. Rûzbih’nin söz ve belagatının fesahat ve sağlamlığı, eserlerinin sürekli belagatın en üst noktasında kabul edilir bir dere­cede yer almasına konu oldu. 106/724 yılı civarlarında doğdu, Basra’da eğitim gördü ve yazarlıkta ün kazandıktan sonra da bir süre Emevîlerin Irak’taki valile­rinden biri olan Davud b. Yûsuf’un katipliğini yaptı. Emevîler devleti­nin yıkılı­şından sonra Halife Ebû Cafer Mansûr-i Devânîkî’nin amcası İsa b. Ali’nin Kir­mân valisi olduğu dönemlerde hiz­metine girdi, onun eliyle Müslüman oldu ve “Abdullah” adını ve Ebû Muhammed künye­sini aldı. İslâm’ı kabul etmezden ön­ceki künyesi Ebû ‘Amr idi. Daha sonra İsa b. Ali’nin hizmetinden kardeşi İsmail b. Ali’nin yanına gidip çocuklarına hocalık yaptı. Galiba bu dönemlerde Ebû Ca­fer Mansûr ile tanıştı ve kendisi için ilmî ve edebî kitapların Pehlevîceden Arapçaya tercüme etmek için işe başladı. Nihayet 142/759 yılında o hile­kar ha­li­fenin işaretiyle, Basra valisi Sufyân b. Muaviye’nin eliyle zındıklık it­hamıyla çok feci ve vahşi bir şekilde öldürüldü. Onun önemi, akıcı ve so­rundan uzak bir dile sahip olmasındandır. Katibin basit kelimeleri seçmesi fakat zayıf ve fesahatten uzak sözcüklerden uzak durması ge­rektiğine inanmaktaydı. O, Abdulhamîd’in Arap dilindeki kitabet esaslarının devam ettiricisi ve yolunun tamamlayıcısıdır. Onun teme­lini atmış olduğu tarz, uzun bir süre Arap diliyle yazan yazarlar ara­sında yaygındı. Abdulhamîd ile olan farklı yanı, bunun risalelerin kita­bet esasla­rının düzenlenmesinde, onun ise kitap yazma yolunun de­vam ettirmesinde, bir başka ifadeyle, “Kitâbu’t-Tasnîf ve’t-Tedvîn”de Arap yazarların öncüsü olması­dır. es-Sa­hâbe, el-Edebu’s-Sağîr ve Durretu’l-Yetîme olarak bilinen el-Edebu’l-Ke­bîr adlı üç eseri Arap di­lindeki şaheser edebî eserlerdendir.

Bu üç yüzyıldaki İranlı alim yazarlardan bir diğeri de “Ebû Hanîfe Ahmed b. Dâvud-i Dîneverî”dir. Nahiv, lügat, edebiyat, hen­dese, matema­tik, ast­ronomi ve rivayet alanlarında üstad idi. 281/894 yılı civarlarında vefat etmiştir. Ebû Hanîfe-i Dineverî, değişik konu­larda eserler vermiştir. İslâm öncesi İran ta­rihi konusunda çok değerli bilgiler içeren tarih ile ilgili El-Ahbâru’t-Tuval adlı eseri bu cümleden­dir. İslâm medeniyetinde edebi­yat alanındaki yeni konuların açıklan­ması bakımından değerli olan Kitâbu’l-Fesâhe ve Kitâbu’l-Vesâyâ adlı eserleri de ünlüdür. Bir başkası Ebû Abdullah Muhammed İbn Kuteybe-i Dineverî (213-276/828-889) de büyük müelliflerden olup edebî ve dinî ilimlerde büyük alimlerdendir. Ünlü eserleri, edebiyat ile ilgili olarak Edebu’l-Kâtib, eş-Şi’r ve’ş-Şu‘arâ, Me‘aniyu’ş-Şi’r ve ‘Uyûnu’l-Ahbâr kitabı ve birkaç kitap daha zikre­dilebi­lir. İbn Kuteybe’nin ‘Uyûnu’l-Ahbâr kitabı, kendi dönemindeki değişik ko­nulardaki edebî tasniflerden örnekler içermekte olup her biri bir baş­lıkta top­lanmış ve müellifin onlarla ilgili görüşüyle karışmıştır. Bu kitapta İran’a ait olan birçok rivayet zikredilmiş ve Arapçaya tercüme edilmiş olan Âyîn-nâme gibi meşhur Pehlevîce kitaplardan çeşitli na­killer yapılmış. Bundan dolayı da eski İran kültürü konusunda araş­tırma kaynaklarından birisidir. İbn Kuteybe’nin ‘Uyûnu’l-Ahbâr adlı eseri, tarihi konularda meşhur kaynak eserlerden biridir.

Bu üç yüzyılda her biri bir yönüyle Arap edebiyatının zengin­leştiril­mesi noktasında bir paya sahip olan İran asıllı başka ünlü ya­zarlar da çıkmışlardır. Dîvânu’r-Resâil ve Tedbîru’l-Mulk ve’s-Siyâse adlı kitapların yazarı mutaassıp Şu‘ûbî fırkası taraftarlarından Sehl b. Hârûn Deşt-i Mîşânî, meşhur Tarîhu’r-Rusûl ve’l-Mulûk adlı eserin yazarı Muhammed Cerîr-i Taberî (ö.310/922) ve Kitâbu’l-Futûh yazarı Vâkidî (ö.207/822) vb...

Arap şiirinde de bu dönemdeki İranlıların hizmeti inkar edi­lemez bir et­kiye sahiptir. Bu dönemin Arapça söyleyen meşhur İran asıllı şair ve ya­zarları ara­sında şunları da zikretmek mümkündür:

İsmail b. Yessâr-i Nesâî ve kardeşleri İbrahim ve Muhammed, bunla­rın her üçü de yurtseverlik konusunda ve Şu‘ûbî inançlarını açıklama ko­nusunda aşırı idiler.

Beşşâr b. Burd-i Tohâristânî (ö.167/783), çocukken Ben-i Akil b. Ka’b’in esa­retine girmiş ve hızla Arap şiirinde ün kazanmış Tohâristân şehzadelerin­dendi. Muhaddesin şairlerinin öncülerinden sayılıp kendi so­yuyla övünme, Arapları tahkir etme, cariye ve kadınları vasfetme, derin teşbih ve istiareleri kul­lanma, hikmetli söz ve atasözü kullanma nokta­sında meşhurdur. Onun esas önemi, gazel konularını özel bir üslupla ka­side söylemede kullanılıyor olmasıydı. Zira bu tarz hızla Arapça şiir söyle­yen şairler tarafından kabul gördü. Araplar onu zın­dıklık ithamıyla kam­çılayarak öldürdüler.

Bu dönemin Arap şiirinin temel taşlarından birisi sayılması gereken bir diğer İranlı meşhur şair de, Hamriye kasideleri ve meşhur gazellerin sahibi Ebû Nuvâs Hasan b. Hânî-yi Huzistânî’dir (145-199/762-814).

Ebû Nuvâs’ın çağdaşı, Ebû’l-Atâhiye İsmail b. Kâsım, sözcük türetenle­rin öncülerinden ve övgü, gazel ve öğüt söyleme konusunda üstad olup Arap şii­rine anlam, içerik ve düşünce genişliği verme nok­ta­sında birçok esere sahip bir ki­şiydi.

Bir diğeri el-Mutevekkil İbrahim b. Mimşâd-i İsfahânî’dir. Bir süre halife Mutevekkil’in katipliğini yapmış. Bundan dolayı da “Mutevekkil” mahlasıyla meşhur oldu. Bundan önce kendisinden söz etmiştik.

Bu üç yüzyılda İran topraklarından başka şairler de çıkmış ve Arap di­liyle şiirler söyleyip önemli bir ün elde etmişlerdir. Bunların isimlerini tezkire ve bi­yografi kitaplarında görmek mümkündür. Bun­ların tümünü burada zikretmek sözü uzatacaktır.

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.