Sözünü ettiğimiz dönemde, İranlılar büyük ve özel bir ilgiyle Arapça edebî konularda derinleşmişler ve edebî ilimlerde inceleme yapmaktan da öte nazım ve nesir alanında çok değerli eserler ortaya çıkarmışlardır.
Arapça nesir, İran asıllı katipler eser yazma hizmetine girmezden önce dikkate değer bir etkiye sahip değildi. Elbette semavî, ilahî kitabımız bu hükmün dışındadır. Arap dilinde mektup yazmak, Hâşim b. Abdulmelik’in (ö.125/743) vali ve katibi Cebele b. Sâlim’in onun için bir düzen ve kural tertip ettiği ana dek doğru dürüst bir düzen ve kurala sahip değildi. Cebele, Pehlevîce birkaç edebî ve tarihî kitabı Arapçaya çeviren en eski kişilerdendir. Bu cümleden olarak İbn Nedîm, el-Fihrist’te Behrâm-i Çûbîn Hikayesi ve Rustem u İsfendiyâr kitabının Pehlevîceden Arapçaya tercümesini ona nisbet etmiştir. Cebele’nin öğrencisi Abdulhamîd b. Yahyâ, Ben-i Âmir’in İran asıllı valilerinden olup Mervân b. Muhammed’in Ermenistan’daki hakimiyeti esnasında ve daha sonra da onun halifeliği esnasında katipliğini yapmaktaydı. Mervân’ın 132/749 yılında öldürülmesinden sonra Abdulhamîd, bir süre kendi dostu İranlı meşhur yazar Abdullah b. Mukaffa’nın yanında saklanmaktaydı. Nihayet Abbâsî devleti görevlileri onu ele geçirdiler ve aynı yıl, 132/749 yılı içinde öldürdüler. Abdulhamîd, Arapça risale yazma konusunda en büyük ilk üstad olarak sayıldı ve risale yazmaya doğru bir ölçü veren ve onu icazdan çıkaran ve tahmidatı mektup konumunda özel bir şekilde kullanan ilk kişidir. Abdulhamîd’in kitabetteki konumu, öyle bir derecededir ki Arapça söz eleştirmenleri, Arapça kitabetin onunla başladığını kabul ettiler. İbn ‘Amîd adında bir başka İranlıyla da son bulduğu kabul edilir.
Abdulhamîd’in risale yazımında uyguladığı yol, ondan sonra Abbâsîler döneminde genişleyerek devam etti ve çoğunluğa yakını tümü İran asıllı olan büyük katipler ortaya çıktı. Genellikle İranlılar arasından seçilen bu dönem katipleri özel bir sınıf oluşturmaktaydılar ve tümü İran kaynaklı esas ve kaideleri taklit etmekteydiler. Me’mûn’un veziri Hasan b. Sehl-i Sarahsî ve katip Abdulhamîd, kitabet için şartlar zikretmişler, İran tarihinin ve bir kısım İran kültür ve bilgilerinin öğrenilmesini bir katip için gerekli görmüşlerdir. Örneğin katip olacak kişi, Bozorgmihr ve Erdeşîr-i Bâbekân’ın öğütlerini, Enûşirvân, Şâpûr ve Epervîz’in sözlerini, İranlıların ilimlerini ve bilgilerini ezberden bilmeli ve yazma esnasında bunlardan yararlanmalıydı.
Bu fikrin yayılmasına büyük bir yardımda bulunan hareket, eski değişik kaynaklardan muhtelif kitapların, bu cümleden olarak Pehlevîceden Arapçaya tercüme edilmesi olmuştur. Pehlevîce kitaplar, daha çok edebî ve tarihî konulardaydı ve bunların büyük bir çoğunluğu belagat esasıyla yazılmıştı. Âyîn-nâme, Hudây-nâme, Kelîle ve Dimne vb. gibi. Bu kitapların nakledilip tercüme edilmesi, Arap edebiyatı anlayışında büyük bir değişimin oluşmasına yol açtı ve onları birkaç hutbe ve birkaç önemsiz kısa mektup kalesinden veya gerçekten ibtidaî ve bedevice olan Arap hörgüç seciinden çıkardı, söz ve düşüncelerde bir genişlik meydana getirdi, sonunda sade ve mürsel bir üslubun ortaya çıkmasıyla sonuçlanıp Arap nesri tekamülünün en önemli aşaması oldu. İlmî ve edebî mefhumların aktarımı için onun yükselme ve hazırlığı için büyük bir araç oldu.
Herkesten daha çok ve ilk kez olarak Arap nesrinde bu büyük değişimin meydana gelmesine kaynaklık eden ve Arap diliyle edebî kitap telifini yaygın hale getiren kişi, Pehlevî ve Arap edebiyatını iyi bilen, Arap dili edebiyatının iki merkezinden biri olan Basra’da yaşayan İranlı büyük yazar, “Abdullah b. Mukaffa” olarak bilinen Dadeviye oğlu Rûzbih’tir. O, Pehlevîceden Arapçaya Gâh-nâme, Âyîn-nâme, Kelîle ve Dimne, Hudây-nâme (Siyeru’l-Mulûk-Sîretu Mulûki’l-Furs), Nâme-i Tensir, Kitâb-i Mazdek, Kitâbu’t-Tâc vb. güvenilir kitapların ve bunlar dışında kitap ve risalelerin büyük bir kısmın tercümesine öncülük etti. Bu eserlerin tümü üstün bir başarıyla Arapçaya tercüme edildi. Bundan dolayı da hızla Müslümanların ilgi konusu oldu. Rûzbih’nin söz ve belagatının fesahat ve sağlamlığı, eserlerinin sürekli belagatın en üst noktasında kabul edilir bir derecede yer almasına konu oldu. 106/724 yılı civarlarında doğdu, Basra’da eğitim gördü ve yazarlıkta ün kazandıktan sonra da bir süre Emevîlerin Irak’taki valilerinden biri olan Davud b. Yûsuf’un katipliğini yaptı. Emevîler devletinin yıkılışından sonra Halife Ebû Cafer Mansûr-i Devânîkî’nin amcası İsa b. Ali’nin Kirmân valisi olduğu dönemlerde hizmetine girdi, onun eliyle Müslüman oldu ve “Abdullah” adını ve Ebû Muhammed künyesini aldı. İslâm’ı kabul etmezden önceki künyesi Ebû ‘Amr idi. Daha sonra İsa b. Ali’nin hizmetinden kardeşi İsmail b. Ali’nin yanına gidip çocuklarına hocalık yaptı. Galiba bu dönemlerde Ebû Cafer Mansûr ile tanıştı ve kendisi için ilmî ve edebî kitapların Pehlevîceden Arapçaya tercüme etmek için işe başladı. Nihayet 142/759 yılında o hilekar halifenin işaretiyle, Basra valisi Sufyân b. Muaviye’nin eliyle zındıklık ithamıyla çok feci ve vahşi bir şekilde öldürüldü. Onun önemi, akıcı ve sorundan uzak bir dile sahip olmasındandır. Katibin basit kelimeleri seçmesi fakat zayıf ve fesahatten uzak sözcüklerden uzak durması gerektiğine inanmaktaydı. O, Abdulhamîd’in Arap dilindeki kitabet esaslarının devam ettiricisi ve yolunun tamamlayıcısıdır. Onun temelini atmış olduğu tarz, uzun bir süre Arap diliyle yazan yazarlar arasında yaygındı. Abdulhamîd ile olan farklı yanı, bunun risalelerin kitabet esaslarının düzenlenmesinde, onun ise kitap yazma yolunun devam ettirmesinde, bir başka ifadeyle, “Kitâbu’t-Tasnîf ve’t-Tedvîn”de Arap yazarların öncüsü olmasıdır. es-Sahâbe, el-Edebu’s-Sağîr ve Durretu’l-Yetîme olarak bilinen el-Edebu’l-Kebîr adlı üç eseri Arap dilindeki şaheser edebî eserlerdendir.
Bu üç yüzyıldaki İranlı alim yazarlardan bir diğeri de “Ebû Hanîfe Ahmed b. Dâvud-i Dîneverî”dir. Nahiv, lügat, edebiyat, hendese, matematik, astronomi ve rivayet alanlarında üstad idi. 281/894 yılı civarlarında vefat etmiştir. Ebû Hanîfe-i Dineverî, değişik konularda eserler vermiştir. İslâm öncesi İran tarihi konusunda çok değerli bilgiler içeren tarih ile ilgili El-Ahbâru’t-Tuval adlı eseri bu cümledendir. İslâm medeniyetinde edebiyat alanındaki yeni konuların açıklanması bakımından değerli olan Kitâbu’l-Fesâhe ve Kitâbu’l-Vesâyâ adlı eserleri de ünlüdür. Bir başkası Ebû Abdullah Muhammed İbn Kuteybe-i Dineverî (213-276/828-889) de büyük müelliflerden olup edebî ve dinî ilimlerde büyük alimlerdendir. Ünlü eserleri, edebiyat ile ilgili olarak Edebu’l-Kâtib, eş-Şi’r ve’ş-Şu‘arâ, Me‘aniyu’ş-Şi’r ve ‘Uyûnu’l-Ahbâr kitabı ve birkaç kitap daha zikredilebilir. İbn Kuteybe’nin ‘Uyûnu’l-Ahbâr kitabı, kendi dönemindeki değişik konulardaki edebî tasniflerden örnekler içermekte olup her biri bir başlıkta toplanmış ve müellifin onlarla ilgili görüşüyle karışmıştır. Bu kitapta İran’a ait olan birçok rivayet zikredilmiş ve Arapçaya tercüme edilmiş olan Âyîn-nâme gibi meşhur Pehlevîce kitaplardan çeşitli nakiller yapılmış. Bundan dolayı da eski İran kültürü konusunda araştırma kaynaklarından birisidir. İbn Kuteybe’nin ‘Uyûnu’l-Ahbâr adlı eseri, tarihi konularda meşhur kaynak eserlerden biridir.
Bu üç yüzyılda her biri bir yönüyle Arap edebiyatının zenginleştirilmesi noktasında bir paya sahip olan İran asıllı başka ünlü yazarlar da çıkmışlardır. Dîvânu’r-Resâil ve Tedbîru’l-Mulk ve’s-Siyâse adlı kitapların yazarı mutaassıp Şu‘ûbî fırkası taraftarlarından Sehl b. Hârûn Deşt-i Mîşânî, meşhur Tarîhu’r-Rusûl ve’l-Mulûk adlı eserin yazarı Muhammed Cerîr-i Taberî (ö.310/922) ve Kitâbu’l-Futûh yazarı Vâkidî (ö.207/822) vb...
Arap şiirinde de bu dönemdeki İranlıların hizmeti inkar edilemez bir etkiye sahiptir. Bu dönemin Arapça söyleyen meşhur İran asıllı şair ve yazarları arasında şunları da zikretmek mümkündür:
İsmail b. Yessâr-i Nesâî ve kardeşleri İbrahim ve Muhammed, bunların her üçü de yurtseverlik konusunda ve Şu‘ûbî inançlarını açıklama konusunda aşırı idiler.
Beşşâr b. Burd-i Tohâristânî (ö.167/783), çocukken Ben-i Akil b. Ka’b’in esaretine girmiş ve hızla Arap şiirinde ün kazanmış Tohâristân şehzadelerindendi. Muhaddesin şairlerinin öncülerinden sayılıp kendi soyuyla övünme, Arapları tahkir etme, cariye ve kadınları vasfetme, derin teşbih ve istiareleri kullanma, hikmetli söz ve atasözü kullanma noktasında meşhurdur. Onun esas önemi, gazel konularını özel bir üslupla kaside söylemede kullanılıyor olmasıydı. Zira bu tarz hızla Arapça şiir söyleyen şairler tarafından kabul gördü. Araplar onu zındıklık ithamıyla kamçılayarak öldürdüler.
Bu dönemin Arap şiirinin temel taşlarından birisi sayılması gereken bir diğer İranlı meşhur şair de, Hamriye kasideleri ve meşhur gazellerin sahibi Ebû Nuvâs Hasan b. Hânî-yi Huzistânî’dir (145-199/762-814).
Ebû Nuvâs’ın çağdaşı, Ebû’l-Atâhiye İsmail b. Kâsım, sözcük türetenlerin öncülerinden ve övgü, gazel ve öğüt söyleme konusunda üstad olup Arap şiirine anlam, içerik ve düşünce genişliği verme noktasında birçok esere sahip bir kişiydi.
Bir diğeri el-Mutevekkil İbrahim b. Mimşâd-i İsfahânî’dir. Bir süre halife Mutevekkil’in katipliğini yapmış. Bundan dolayı da “Mutevekkil” mahlasıyla meşhur oldu. Bundan önce kendisinden söz etmiştik.
Bu üç yüzyılda İran topraklarından başka şairler de çıkmış ve Arap diliyle şiirler söyleyip önemli bir ün elde etmişlerdir. Bunların isimlerini tezkire ve biyografi kitaplarında görmek mümkündür. Bunların tümünü burada zikretmek sözü uzatacaktır.