Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 05:13

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۶:۴۳

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

Meşhur bir hadis ilmin üç basamağı olduğunu bildirmiştir.  İlmin ilk aşamasına ulaşan insan gururlanır ve kibirlenir, bilgisi gözünün  önünde canlanır ve kendisini her şeyden ve herkesten üstün görür. Bu, insanın  ilmini ve kendisini görme aşamasıdır. İkinci aşamaya vardığında bilgisini arttırır  ve gördüğü yaratılışın yüceliği karşısında kendisini ve bilgisini çok naçiz  bulduğu için alçak gönüllülük hali ortaya çıkar. Bu, gerçeği görme ve dünya  görüşü aşamasıdır. Böylece insan, bilgiyi görme aşamasından dünyayı görme aşamasına  ulaşır ve bilgisiyle dünyayı ölçer. Bundan sonra ise ilmin üçüncü aşamasına  adım atar ve işte bu aşamada hiçbir şey bilmediğini anlar. Bu aşama şaşkınlık  ve hayret etme aşamasıdır. Bu aşamada bulunan insan, düşünsel ölçülerinin bu  koca âlemi ölçemeyeceğini ve yetersizliğini anlar. Sahip olduğu bilgi ve  düşünce ölçüleriyle sadece hayatın sınırlı bir çevresini ölçebileceği gerçeğine  vakıf olur.
        Hatırladığım kadarıyla aşağıdaki beyit Mevlana'ya aittir:
        Hasıl-ı  ömrem se suhan bîş nist
        Ham budem, pohte şodem, suhtem.
        Üç sözdür ancak hasıl-ı ömrüm
        Çiğ idim, piştim, yandım.
        Bu arif insan, ruhanî ve aklî süluk dönemini üç aşamada  özetlemiştir: Hamlık aşaması, pişme aşaması ve yanma aşaması. İnsanların çoğu  hamlık, gurur, kibir, bilgiyi görme aşamasındadırlar. Pişme ve yanma aşamasına  ulaşmak ise başka bir konudur.

Eksik İlmin Getirdiği Gurur

İnsan bazen kendi servetiyle gururlanır, zenginlik cinnetine  yenilir, topladığı servetin her açıdan kendisine yeteceğini ve dünyada  ölümsüzleştireceğini zanneder. Bazen de konum ve makamıyla gururlanır, makam cünunu beynine hâkim olur,  yeryüzünde fesat çıkarır, haddini aşarak azgınlık eder ve ilahlık iddiasında  bulunur. Bazen de insan bilgi gururuna yenik düşer ve bir tür cünun ona hâkim olur. Ancak  aradaki fark şudur: Servet ve kudret cünunu, servet ve kudretin fazlalığından  kaynaklanır; bilgi cünunu ise bilgi azlığından ve idrak zayıflığından.
        Derler ki, "Her şeyin eksiği, hiç olmamasından daha iyidir;  ancak bilgi hariç. Hiç bilmemek eksik bilmekten daha iyidir." Çünkü eksik  ilim cünun getirir, sarhoşluk getirir. Bu, ilmin eksikliğinden kaynaklanır;  servetin, makamın cünun ve sarhoşluk doğurması ise fazlalığındandır. Bilgi  eksikliğinden kaynaklanan bu sarhoşluk, nice gerçeklerin yalanlanmasına neden  olur. Bu bağlamda İmam Cafer Sadık'tan (a.s) bir hadis nakledeceğim.

Allah'ın İnsandan Aldığı İki Söz

İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Allah Kur'ân-ı  Kerim'in iki ayetinde, nedensiz doğrulamaları ve yalanlamaları kullarına  yasaklamıştır. Bu ayetlerden biri şudur:
        Halbuki Allah'a karşı ancak gerçek olanı söyleyeceklerine (kendi  yanlarından bir şeyin haram veya helal olduğunu söylememelerine, Allah'ın  sessiz kalıp hüküm getirmediği konuda sessiz kalmalarına ve bidat  çıkarmamalarına) dair onlardan o kitabın hükmünce söz alınmamış mıydı?
        İnsan, bazen onaylama ve doğrulama hastalığına kapılır;  böylece Allah'ın, bazı maslahat ve nedenlerden dolayı halkı serbest bıraktığı  yerlerde kendi yanından bir buyruk vazederek Allah'a isnat eder veya kendi  şehevî duygularına muvafık olan ve yapmak istediği çirkin işler hususunda kendi  yanından bir emir yontarak Allah'a nispet verir. Bununla ilgili olarak Kur'ân-ı  Kerim şöyle buyurmuştur:
        Onlar, kötü bir iş yapınca babalarımız da derler, bu işi  yaparlardı, öyle bulduk onları ve Allah emretti bunu bize. De ki: Allah kesin  olarak kötülüğü emretmez. Allah'a, bilmediğiniz şeyi mi isnat ediyorsunuz?
        İmam Cafer Sadık'ın (a.s) buyruğuna göre insan, kesin olarak  bilmediği bir şeyi Allah'ın hükmü ve emri olarak ifade etmemelidir. Bu, Allah'ın  insandan aldığı bir sözdür. Allah'ın insandan aldığı ikinci sözü ise şu ayet  açıklamaktadır:
        Hayır, onlar bilgileriyle kavrayamadıkları (ruh ve batınını  anlamadıkları konuları, bilmiyor ve anlamıyoruz demeleri gerekirken gurur ve  kendilerini beğenmişliklerinden dolayı) ve henüz zuhûr etmeyen vaatleri  yalanladılar (bilmedikleri ve kavramadıkları şeyi reddettiler).
        Şeyhu'r-Reis Ebu Ali Sina, bu hadisin içeriğine çok yakın  iki cümle söylemiştir. O, nedensiz onaylamalar hakkında şöyle demiştir:
        Nedensiz ve delilsiz olarak kendisine söylenen her şeyi kabul  etmeyi, onaylamayı alışkanlık haline getiren kimse insanlık fıtratından çıkmış  olur. Artık ona insan denemez.
        Nedensiz yadsımalar hakkında da şöyle demiştir:
        Sana göre kabul edilmesi zor olan ve garipsediğin bir şeyi, sırf  garipsediğinden dolayı inkâr etme; bilime dayalı kesin kanıtın olmadığı sürece  bunu yapma.

Sınır Tanıma

Her insanın cisim ve beden bakımından bir sınır ve ölçüsü  olduğu gibi ruh, akıl ve ilim bakımından da bir haddi ve kapasitesi vardır;  sınırsız değildir. İnsan haddini ve sınırını bilmeli ve ondan dışarı adım  atmamalıdır. Bilgili insan, haddini ve sınırını tanıyan insandır. Bir insan,  dünyada olan birçok şeyden haberdar olabilir; matematik, doğa ve sosyal alanda  pek çok konuları kavrayabilir, dünyanın her yerinden bilgi sahibi olabilir,  tarih bilgisi çok güçlü olabilir, birçok şeyin ölçü ve sınırı hakkında bilgili  olabilir, ama bu insan bir şeyin haddini ve sınırını, yani kendi ruh ve düşünce  haddini pekâlâ bilmeyebilir. İşte bu insanın bildikleri her şey, bu bilmediği  bir şey karşısında kocaman bir hiçtir. Bu birini bilmemek, binlerce bilmemenin  ve yaratılışın kesin gerçeklerinden binlercesini yalanlamanın kaynağı olabilir.  İşte bu birini bilmemek, nice gururlanmalara ve kibirlenmelere neden olabilir.
        Geçen konuşmamda, insanın düşünce mekanizmasının sınırlı  olduğunu açıklamış ve şöyle demiştim: Düşünce alıcımız öyle bir yapıya sahiptir  ki, açıklık ve zuhurun zirvesinde olan bir gerçeği bile, karşıt noktası  olmadıkça ve o ikisini karşılaştırmadıkça algılayamaz. İşte insanın bu yönü, gurur  ve sarhoşluğu tamamen kafamızdan çıkarıp atmamız, bilmediğimiz gerçekleri  nedensiz olarak inkâr etmememiz için yeterlidir.
        Geçen iki konuşmada şu noktaya dikkat çekmiştim: Kur'ân-ı  Kerim, bahar mevsiminde yeryüzünün dirilmesini ve canlanmasını bazen tevhidin  kanıtı ve bazen de küçük kıyametin, bir yaratılışın bir başka yaratılışa  dönüşmesinin örneği olarak açıklamıştır. Yüce Allah, insanın yaşadığı yeryüzünün  tikel düzeninde ölüm ve hayatın olduğu, yılın bir mevsiminde toprağa atılan bir  tohumun bir başka mevsimde gelişip olgunlaştığı, bir mevsimde o mevsime uygun  olarak donuk ve cansız olduğu, bir başka mevsime uygun olarak canlanarak ortaya  çıktığı yönünde insanı uyarmıştır. Aynı gerçek tümel bir düzende, tümel bir  yaratılışın değişiminde ve daha büyük bir kıyamet hakkında da geçerlidir. Kur'ân-ı  Kerim şöyle buyurmuştur:
        Ve o gün, her ümmetten, delillerimizi yalanlayan bir topluluğu  toplayacağız ve onlar, takım-takım duracaklar. Sonunda, onlar geldi mi, delillerimi  bir bilgi edinip kavramadığınız hâlde yalanladınız mı, neydi o yaptığınız der.
        Bir şeyin çok ve normal olması onun önemini düşürür.  Yeryüzünün ölüm ve dirimi bu türdendir. Bizler doğal ömrümüz süresinde  yeryüzünün defalarca bu yasaya boyun eğdiğini, öldüğünü ve tekrar dirildiğini  gördüğümüzden dolayı bu diriliş, bizim açımızdan önemini kaybetmiştir.
        Biz insanlar çok küçük ve çok büyük düzen ve sistemler  ortasında bulunmaktayız; hiçbir yönden nereye varacağımızı bilmiyoruz ve her  yandan "bilmiyoruz" gerçeğine ulaşıyoruz. Çok küçük yönden hücre,  molekül ve atom sistemine ulaşmış bulunmaktayız; ancak nereye kadar  ilerleyeceğini bilmiyoruz. Çok büyük yönden ise güneş sistemine ve güneş  sisteminin tâbi olduğu düzen ve sisteme; ancak onun hangi düzene tâbi olduğunu  ve o tâbi olunan düzenin ne olduğunu ve sonuç olarak nereye varacağını hiçbir  şekilde bilmemekteyiz.
        Bu bakımdan yaratılış âlemiyle bağlantılı olarak bizim  durumumuz, bir elmada veya bir tahtada ortaya çıkan kurtçuğun durumuna benzer.  O kurtçuğun dünyası da, yeri de, göğü de o elma veya o tahtadır. Bu kurtçuk,  içinde bulunduğu elmanın bir ağaçtan ancak bir parça, ağacın bir bahçeden bir  parça, bahçenin bir kasabadan bir parça, kasabanın bir ülkeden bir parça,  ülkenin yeryüzünden bir parça, yeryüzünün ise bu sonsuz yaratılıştan bir parça  olduğunu bilmemektedir.
        Bir odanın tavanında ortaya çıkan bir örümcek de bulunduğu  odanın evden bir parça, evin mahalleden, mahallenin şehirden, şehrin ülkeden...  bir parça olduğunu anlamadan oracıkta ölür.
        Tabiatıyla kurtçuk ve örümcek, insana oranla çok küçük ve  sınırlı algılara sahiptir; insan için kabul edilebilir ve hatta açık ve kesin  nitelikte olan bir şey, onlar için inanılmayacak bir şeydir. İnsan da, kendi  yaşam alanından daha büyük olan âlemlere oranla bu durumdadır.
        Kirm kiender çûb zâyîde est hâl
        Key bedâned çûb râ vakt-i nehal
        Peşşe key dâned ki în bâğ ez key est
        Kû behâran zâ do mergeş  der dey est
        Ademî dâned ki hâne hâdis est
        Ankebûtî ney ki der vey âbis est.
        Tahta içinde doğan bir kurtçuk şimdi
        Tahtanın fidanlık zamanını nasıl bilsin ki
        Sinek nerden bilsin, bahçe ne zamandan var
        Ölümü Dey'dedir ve doğmuş nice baharlar
        İnsan bilir evin hâdis olduğunu
        Eğlenen örümcek bilmez ki bunu.
        Bu, sadece âlemin hacmi ve genişliği açısındandır. İnsanı  ihata eden, hayatını yöneten, ölçen, elinde tutan âlemler hakkındaki  bilinmeyenler ise sınırsızdır. İçinde yaşadığımız âlemden başka nice âlemler  olmadığını kim ne bilir? Kim ne bilir bu dünyanın o âlemlere kıyasla aynen uyku  âleminin uyanıklık âlemi oranında olmadığını?
        Gazali, kendisinde oluşan ruhsal değişimde uyku konusunu  ortaya atarak şöyle demiştir: Biz uykuda bir dünya görür ve o hâlde uykuda  olduğumuzu asla düşünmeyiz. Ancak uyandığımızda o halin, yaşam düzenimizden bir  nitelik, bir parça olduğunu anlarız. Yaşadığımız dünyanın, başka bir yaşama  kıyasla bir uyku hali olmadığını kim ne bilir? Kendi dünya yaşantımızın  asıllığına olan yakinimiz, bizzat uykuya olan yakinden daha fazla değildir.
        Uyandığımızda uyku ve hayal olduğunu, gerçek olmadığını anladığımızı  söylüyoruz. Yani daha kâmil ve yetkin bir hayata nispetle -ki onun küçük  parçası uyku ve büyük parçası da uyanıklıktır- hakikat değildir; kendisine nispetle  hakikattir ve hayal değildir. Dünya yaşantısı da kendisine nispetle hakikattir,  ancak daha büyük bir yaşantıya nispetle uyku ve hayalden ibarettir. Müminler  Emiri Ali (a.s) bu gerçeğe şöyle vurgu yapmıştır:
        İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanacaklardır.
        Şair şöyle der:
        Hemçenin dunya ki hilm-i naim est
        Hofte pendared ki hud in gaim est
        Ta berayed nagehan subh ecel
        Va rehed ez zulmet zann u değel
        Ançe kerdi ender in hab-ı cihan
        Gerdedet hengam-ı bidari ayan.
        İşte bu dünya, uyuyanın uykusudur
        Uyuyan onu bir gerçek zanneder
        Ansızın ecel sabahı geldi miydi
        Zan ve hile karanlığından kurtarır
        Bu dünya uykusunda yaptığın her şey
        Uyandığın zaman ayan olur.
        Hadisin de buyurduğu gibi bu dünya ahiret tarlasıdır, burada  ektiğimizin ürününü orda toplayacağız.
        Mezre-i sebz-i felek didem u das meh nu
        Yadem ez kaşteyi  hiş amed u hengam-ı deru.
        Yeşermiş tarla gördüm ve ay misali yeni orak
        Kendi ektiğim geldi aklıma ve biçim zamanı.
        İnsan farkında olmadan elinden bir tane, tohum düşürür yere  ve bu, toprak arasında kaybolur. Bahar mevsimi gelip çatar, kayıp buğday  yeşerir ve varlığını duyurur. Kaybolduğu zannedilen buğday yeşermiştir artık,  kaybolma diye bir şey yok.
        Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:
        Eyvahlar olsun bize derler, ne biçim kitap bu, ne küçük bir şey  bırakmış, ne büyük, hepsini de sayıp dökmüş.
        İnsan her şeyden önce kendi düşünce sınırını bilmelidir;  insan düşüncesinin sınırını ve de kendi bilgilerinin ölçüsünü elde etme ve güç  sınırını denemelidir. İşte bu sınırlar oranında tasdik ve inkâr etmeli ve  böylece de hata ve yanılgıdan korunmalıdır.

Total Visit: 498
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.