Meşhur bir hadis ilmin üç basamağı olduğunu bildirmiştir. İlmin ilk aşamasına ulaşan insan gururlanır ve kibirlenir, bilgisi gözünün önünde canlanır ve kendisini her şeyden ve herkesten üstün görür. Bu, insanın ilmini ve kendisini görme aşamasıdır. İkinci aşamaya vardığında bilgisini arttırır ve gördüğü yaratılışın yüceliği karşısında kendisini ve bilgisini çok naçiz bulduğu için alçak gönüllülük hali ortaya çıkar. Bu, gerçeği görme ve dünya görüşü aşamasıdır. Böylece insan, bilgiyi görme aşamasından dünyayı görme aşamasına ulaşır ve bilgisiyle dünyayı ölçer. Bundan sonra ise ilmin üçüncü aşamasına adım atar ve işte bu aşamada hiçbir şey bilmediğini anlar. Bu aşama şaşkınlık ve hayret etme aşamasıdır. Bu aşamada bulunan insan, düşünsel ölçülerinin bu koca âlemi ölçemeyeceğini ve yetersizliğini anlar. Sahip olduğu bilgi ve düşünce ölçüleriyle sadece hayatın sınırlı bir çevresini ölçebileceği gerçeğine vakıf olur. Hatırladığım kadarıyla aşağıdaki beyit Mevlana'ya aittir: Hasıl-ı ömrem se suhan bîş nist Ham budem, pohte şodem, suhtem. Üç sözdür ancak hasıl-ı ömrüm Çiğ idim, piştim, yandım. Bu arif insan, ruhanî ve aklî süluk dönemini üç aşamada özetlemiştir: Hamlık aşaması, pişme aşaması ve yanma aşaması. İnsanların çoğu hamlık, gurur, kibir, bilgiyi görme aşamasındadırlar. Pişme ve yanma aşamasına ulaşmak ise başka bir konudur. İnsan bazen kendi servetiyle gururlanır, zenginlik cinnetine yenilir, topladığı servetin her açıdan kendisine yeteceğini ve dünyada ölümsüzleştireceğini zanneder. Bazen de konum ve makamıyla gururlanır, makam cünunu beynine hâkim olur, yeryüzünde fesat çıkarır, haddini aşarak azgınlık eder ve ilahlık iddiasında bulunur. Bazen de insan bilgi gururuna yenik düşer ve bir tür cünun ona hâkim olur. Ancak aradaki fark şudur: Servet ve kudret cünunu, servet ve kudretin fazlalığından kaynaklanır; bilgi cünunu ise bilgi azlığından ve idrak zayıflığından. Derler ki, "Her şeyin eksiği, hiç olmamasından daha iyidir; ancak bilgi hariç. Hiç bilmemek eksik bilmekten daha iyidir." Çünkü eksik ilim cünun getirir, sarhoşluk getirir. Bu, ilmin eksikliğinden kaynaklanır; servetin, makamın cünun ve sarhoşluk doğurması ise fazlalığındandır. Bilgi eksikliğinden kaynaklanan bu sarhoşluk, nice gerçeklerin yalanlanmasına neden olur. Bu bağlamda İmam Cafer Sadık'tan (a.s) bir hadis nakledeceğim. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Allah Kur'ân-ı Kerim'in iki ayetinde, nedensiz doğrulamaları ve yalanlamaları kullarına yasaklamıştır. Bu ayetlerden biri şudur: Halbuki Allah'a karşı ancak gerçek olanı söyleyeceklerine (kendi yanlarından bir şeyin haram veya helal olduğunu söylememelerine, Allah'ın sessiz kalıp hüküm getirmediği konuda sessiz kalmalarına ve bidat çıkarmamalarına) dair onlardan o kitabın hükmünce söz alınmamış mıydı? İnsan, bazen onaylama ve doğrulama hastalığına kapılır; böylece Allah'ın, bazı maslahat ve nedenlerden dolayı halkı serbest bıraktığı yerlerde kendi yanından bir buyruk vazederek Allah'a isnat eder veya kendi şehevî duygularına muvafık olan ve yapmak istediği çirkin işler hususunda kendi yanından bir emir yontarak Allah'a nispet verir. Bununla ilgili olarak Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur: Onlar, kötü bir iş yapınca babalarımız da derler, bu işi yaparlardı, öyle bulduk onları ve Allah emretti bunu bize. De ki: Allah kesin olarak kötülüğü emretmez. Allah'a, bilmediğiniz şeyi mi isnat ediyorsunuz? İmam Cafer Sadık'ın (a.s) buyruğuna göre insan, kesin olarak bilmediği bir şeyi Allah'ın hükmü ve emri olarak ifade etmemelidir. Bu, Allah'ın insandan aldığı bir sözdür. Allah'ın insandan aldığı ikinci sözü ise şu ayet açıklamaktadır: Hayır, onlar bilgileriyle kavrayamadıkları (ruh ve batınını anlamadıkları konuları, bilmiyor ve anlamıyoruz demeleri gerekirken gurur ve kendilerini beğenmişliklerinden dolayı) ve henüz zuhûr etmeyen vaatleri yalanladılar (bilmedikleri ve kavramadıkları şeyi reddettiler). Şeyhu'r-Reis Ebu Ali Sina, bu hadisin içeriğine çok yakın iki cümle söylemiştir. O, nedensiz onaylamalar hakkında şöyle demiştir: Nedensiz ve delilsiz olarak kendisine söylenen her şeyi kabul etmeyi, onaylamayı alışkanlık haline getiren kimse insanlık fıtratından çıkmış olur. Artık ona insan denemez. Nedensiz yadsımalar hakkında da şöyle demiştir: Sana göre kabul edilmesi zor olan ve garipsediğin bir şeyi, sırf garipsediğinden dolayı inkâr etme; bilime dayalı kesin kanıtın olmadığı sürece bunu yapma. Her insanın cisim ve beden bakımından bir sınır ve ölçüsü olduğu gibi ruh, akıl ve ilim bakımından da bir haddi ve kapasitesi vardır; sınırsız değildir. İnsan haddini ve sınırını bilmeli ve ondan dışarı adım atmamalıdır. Bilgili insan, haddini ve sınırını tanıyan insandır. Bir insan, dünyada olan birçok şeyden haberdar olabilir; matematik, doğa ve sosyal alanda pek çok konuları kavrayabilir, dünyanın her yerinden bilgi sahibi olabilir, tarih bilgisi çok güçlü olabilir, birçok şeyin ölçü ve sınırı hakkında bilgili olabilir, ama bu insan bir şeyin haddini ve sınırını, yani kendi ruh ve düşünce haddini pekâlâ bilmeyebilir. İşte bu insanın bildikleri her şey, bu bilmediği bir şey karşısında kocaman bir hiçtir. Bu birini bilmemek, binlerce bilmemenin ve yaratılışın kesin gerçeklerinden binlercesini yalanlamanın kaynağı olabilir. İşte bu birini bilmemek, nice gururlanmalara ve kibirlenmelere neden olabilir. Geçen konuşmamda, insanın düşünce mekanizmasının sınırlı olduğunu açıklamış ve şöyle demiştim: Düşünce alıcımız öyle bir yapıya sahiptir ki, açıklık ve zuhurun zirvesinde olan bir gerçeği bile, karşıt noktası olmadıkça ve o ikisini karşılaştırmadıkça algılayamaz. İşte insanın bu yönü, gurur ve sarhoşluğu tamamen kafamızdan çıkarıp atmamız, bilmediğimiz gerçekleri nedensiz olarak inkâr etmememiz için yeterlidir. Geçen iki konuşmada şu noktaya dikkat çekmiştim: Kur'ân-ı Kerim, bahar mevsiminde yeryüzünün dirilmesini ve canlanmasını bazen tevhidin kanıtı ve bazen de küçük kıyametin, bir yaratılışın bir başka yaratılışa dönüşmesinin örneği olarak açıklamıştır. Yüce Allah, insanın yaşadığı yeryüzünün tikel düzeninde ölüm ve hayatın olduğu, yılın bir mevsiminde toprağa atılan bir tohumun bir başka mevsimde gelişip olgunlaştığı, bir mevsimde o mevsime uygun olarak donuk ve cansız olduğu, bir başka mevsime uygun olarak canlanarak ortaya çıktığı yönünde insanı uyarmıştır. Aynı gerçek tümel bir düzende, tümel bir yaratılışın değişiminde ve daha büyük bir kıyamet hakkında da geçerlidir. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur: Ve o gün, her ümmetten, delillerimizi yalanlayan bir topluluğu toplayacağız ve onlar, takım-takım duracaklar. Sonunda, onlar geldi mi, delillerimi bir bilgi edinip kavramadığınız hâlde yalanladınız mı, neydi o yaptığınız der. Bir şeyin çok ve normal olması onun önemini düşürür. Yeryüzünün ölüm ve dirimi bu türdendir. Bizler doğal ömrümüz süresinde yeryüzünün defalarca bu yasaya boyun eğdiğini, öldüğünü ve tekrar dirildiğini gördüğümüzden dolayı bu diriliş, bizim açımızdan önemini kaybetmiştir. Biz insanlar çok küçük ve çok büyük düzen ve sistemler ortasında bulunmaktayız; hiçbir yönden nereye varacağımızı bilmiyoruz ve her yandan "bilmiyoruz" gerçeğine ulaşıyoruz. Çok küçük yönden hücre, molekül ve atom sistemine ulaşmış bulunmaktayız; ancak nereye kadar ilerleyeceğini bilmiyoruz. Çok büyük yönden ise güneş sistemine ve güneş sisteminin tâbi olduğu düzen ve sisteme; ancak onun hangi düzene tâbi olduğunu ve o tâbi olunan düzenin ne olduğunu ve sonuç olarak nereye varacağını hiçbir şekilde bilmemekteyiz. Bu bakımdan yaratılış âlemiyle bağlantılı olarak bizim durumumuz, bir elmada veya bir tahtada ortaya çıkan kurtçuğun durumuna benzer. O kurtçuğun dünyası da, yeri de, göğü de o elma veya o tahtadır. Bu kurtçuk, içinde bulunduğu elmanın bir ağaçtan ancak bir parça, ağacın bir bahçeden bir parça, bahçenin bir kasabadan bir parça, kasabanın bir ülkeden bir parça, ülkenin yeryüzünden bir parça, yeryüzünün ise bu sonsuz yaratılıştan bir parça olduğunu bilmemektedir. Bir odanın tavanında ortaya çıkan bir örümcek de bulunduğu odanın evden bir parça, evin mahalleden, mahallenin şehirden, şehrin ülkeden... bir parça olduğunu anlamadan oracıkta ölür. Tabiatıyla kurtçuk ve örümcek, insana oranla çok küçük ve sınırlı algılara sahiptir; insan için kabul edilebilir ve hatta açık ve kesin nitelikte olan bir şey, onlar için inanılmayacak bir şeydir. İnsan da, kendi yaşam alanından daha büyük olan âlemlere oranla bu durumdadır. Kirm kiender çûb zâyîde est hâl Key bedâned çûb râ vakt-i nehal Peşşe key dâned ki în bâğ ez key est Kû behâran zâ do mergeş der dey est Ademî dâned ki hâne hâdis est Ankebûtî ney ki der vey âbis est. Tahta içinde doğan bir kurtçuk şimdi Tahtanın fidanlık zamanını nasıl bilsin ki Sinek nerden bilsin, bahçe ne zamandan var Ölümü Dey'dedir ve doğmuş nice baharlar İnsan bilir evin hâdis olduğunu Eğlenen örümcek bilmez ki bunu. Bu, sadece âlemin hacmi ve genişliği açısındandır. İnsanı ihata eden, hayatını yöneten, ölçen, elinde tutan âlemler hakkındaki bilinmeyenler ise sınırsızdır. İçinde yaşadığımız âlemden başka nice âlemler olmadığını kim ne bilir? Kim ne bilir bu dünyanın o âlemlere kıyasla aynen uyku âleminin uyanıklık âlemi oranında olmadığını? Gazali, kendisinde oluşan ruhsal değişimde uyku konusunu ortaya atarak şöyle demiştir: Biz uykuda bir dünya görür ve o hâlde uykuda olduğumuzu asla düşünmeyiz. Ancak uyandığımızda o halin, yaşam düzenimizden bir nitelik, bir parça olduğunu anlarız. Yaşadığımız dünyanın, başka bir yaşama kıyasla bir uyku hali olmadığını kim ne bilir? Kendi dünya yaşantımızın asıllığına olan yakinimiz, bizzat uykuya olan yakinden daha fazla değildir. Uyandığımızda uyku ve hayal olduğunu, gerçek olmadığını anladığımızı söylüyoruz. Yani daha kâmil ve yetkin bir hayata nispetle -ki onun küçük parçası uyku ve büyük parçası da uyanıklıktır- hakikat değildir; kendisine nispetle hakikattir ve hayal değildir. Dünya yaşantısı da kendisine nispetle hakikattir, ancak daha büyük bir yaşantıya nispetle uyku ve hayalden ibarettir. Müminler Emiri Ali (a.s) bu gerçeğe şöyle vurgu yapmıştır: İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanacaklardır. Şair şöyle der: Hemçenin dunya ki hilm-i naim est Hofte pendared ki hud in gaim est Ta berayed nagehan subh ecel Va rehed ez zulmet zann u değel Ançe kerdi ender in hab-ı cihan Gerdedet hengam-ı bidari ayan. İşte bu dünya, uyuyanın uykusudur Uyuyan onu bir gerçek zanneder Ansızın ecel sabahı geldi miydi Zan ve hile karanlığından kurtarır Bu dünya uykusunda yaptığın her şey Uyandığın zaman ayan olur. Hadisin de buyurduğu gibi bu dünya ahiret tarlasıdır, burada ektiğimizin ürününü orda toplayacağız. Mezre-i sebz-i felek didem u das meh nu Yadem ez kaşteyi hiş amed u hengam-ı deru. Yeşermiş tarla gördüm ve ay misali yeni orak Kendi ektiğim geldi aklıma ve biçim zamanı. İnsan farkında olmadan elinden bir tane, tohum düşürür yere ve bu, toprak arasında kaybolur. Bahar mevsimi gelip çatar, kayıp buğday yeşerir ve varlığını duyurur. Kaybolduğu zannedilen buğday yeşermiştir artık, kaybolma diye bir şey yok. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: Eyvahlar olsun bize derler, ne biçim kitap bu, ne küçük bir şey bırakmış, ne büyük, hepsini de sayıp dökmüş. İnsan her şeyden önce kendi düşünce sınırını bilmelidir; insan düşüncesinin sınırını ve de kendi bilgilerinin ölçüsünü elde etme ve güç sınırını denemelidir. İşte bu sınırlar oranında tasdik ve inkâr etmeli ve böylece de hata ve yanılgıdan korunmalıdır. |