Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 05:10

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۶:۴۰

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Nakil ve İade

Molla Sadr’a Şerh-i Usul-i Kafi’de büyük muvahhitlerden alınan irfani esasları ve önbilgileri yazdıktan sonra şöyle diyor: “Mevcudat Allah’ın kelimesidir. Nitekim yüce Allah da, “Eğer deniz mürekkeb olsa…” diye buyurmuştur. Hakeza Kehf suresinde İsa (a.s) hakkında da, “Meryem’e ilka ettiği kelimesi” diye buyurmuştur. Daha sonra da her mevcudun bir kelime ve isim olduğu ve hayatın bütün vücud mertebelerinde sereyanı cihetinden her mevcudun hayy (diri) olduğu ilkesini beyan etmeye koyulmuştur. Çeşitli türlerin bireylerinin kendine has bir nutku ve dili vardır. İmkani a’yanda cari olan mutlak vücud, imkanî hakikatlerin maddet’ul mevadıdır. Dışarıda tahakkuk eden şey vücud türündendir. Her ne kadar imkanî vücud gölgesel vücud olsa da. Molla Sadra kesin ilkeleri ve kaideleri, sudur eden ilk şeyin akıl olduğunu, hadislerde, “Allah aklı yarattı, bu arşın sağından ruhanilerden ilk yaratılan şeydir” ifadesinin yer aldığını, aklın sudur eden ilk şey olmasının, daha önce dediğimiz, “Hakk’tan neşet eden ilk şey umumiyet ve şumuliyeti külliyet ve iştirak üzere olmayan mutlak vücuddur” ilkesiyle çelişmediğini, bu mutlak feyzin zuhur ve sereyanının kunh ve hakikatinin meçhul zuhur ve sereyanından ibaret bulunduğunu, bu hakikati sadece beşeri heykellerden soyunanların bileceğini aktardıktan sonra akl-i evveli Hakk’ın ilk cilvesi kabul edenler ile sudur eden ilk şeyin münbesit (umumi) vücud olduğunu söyleyenlerin görüşünü bir araya getirmeye çalışmıştır. Belki de hak onunladır. Zira akl-i evvelde mahiyet, akli bir şeydir. Çünkü akl-i evvel nihai derecede basittir. Akl-i evvel her ne kadar kendi nedenine oranla mürekkeb ve vahdeti de sayısal olsa da vücud feyzinin bu tevhid heykelinden masivaya ulaştığı mevcutlara oranla vahdeti ıtlaki (mutlak) bir vahdettir.

 

Münbesit vücud ve feyz-i mukaddes vahdeti de uluhiyet mertebesine oranla salt vücud makamından inişi cihetiyle sayısal bir vahdettir. Itlak ve takyid göreceli işlerdendir. Hakiki mutlak Vacib’ul-Vücud ve gerçek mukayyet ise madde ve kabiliyet âlemine gömülü hakikatlerdir. Vücudun “Allah” ismiyle, yani uluhiyet makamıyla taayyün mertebesinin münbesit vücudun ve münbesit vücudun da akl-i evvelin nedeni olduğunu kabullenmek mümkün değildir. Zira feyz-i mukaddes ıtlak cihetiyle akılla akıl, nefisle nefis, soyutla soyut ve maddi olanla maddidir. Vücudun akıldaki sereyan ve zuhuru, aklın Hakk’tan sudurunun aynısıdır. Diğer mevcudlar da böyledir. Kainatın en eşrefinin özel taayyünü kabullenmeden önce fiil makamında meşiyyet ve cereyan eden feyiz, Hakk’tan sudur eden ikinci taayyün yani ikinci akıl ile müteayyin değildir. Feyiz, en üst mertebeden aşağıya doğru inmektedir. Feyiz, ceberut âleminin gövdesinin başında vaki olan sudur edenler de kesretlerin oluşmasından, tekessür ve taaddüdü kabul etmektedir.

 

Bazı rivayetlerde Allah’ın akla, “seninle başlar ve seninle iade ederim” ve hakeza “senden daha yüce bir şey yaratmadım” diye hitap ettiği yer almıştır. Aynı zamanda Hz. Ali (a.s) da ruhanilerden yaratılan ilk yaratığın akıl olduğunu beyan etmiştir. Kesin bilindiği gibi akıldan maksat cüzi beşeri akıl değildir. Bu yüzden ahadiyet kapısını çalan ilk varlık akıl olmuştur. Ahadiyetten sudur eden ilk şey akıldır. “Varlık âleminin iki çizgi başı senin hakikatinle birbirine ilişti.” Önceden de beyan edildiği üzere İlel’uş-Şerayi’de yer alan bir rivayette akılları hayrete düşüren sırlar vardır. “Allah yaratıkların başlarının sayısınca başı olan bir melek yarattı” hadisi de melekuti tapınağın dahillerinin –akli meselelerden habersiz cahillerin ve ismet ehlinin hikmetlerinden uzak kimselerin değil- nezdinde aklın tüm eşyanın basit hakikati olduğuna delalet etmektedir. Akıl ve akıldan sudur eden her şey mevcudun manevi nursal çizgileridir.

 

“Yaratıklar sayısınca başları vardır” ifadesi eşyanın icmali bir kaza veya tafsili kader ile tahakkukuna faili cihetler olarak adlandırılan akıldaki tahakkuk eden cihetler vasıtasıyla delalet etmektedir. Bu ifadenin içeriği Allah’ın, “Ebede kadar (veya kıyamete kadar) yaratıklarım hakkındaki ilmimi yaz” emrinin içeriği ile aynıdır.

 

Aklın kendi zatı hakkındaki ilmi bütün vücudî mazharlar hakkındaki basit ve icmali hakkındaki ilmidir. Bu icmali ilim akılda gizli bütün suretlerin yaratıcısıdır. Gayb ve şuhud âlemlerinin gövde ve başında yer alan bu akıl madde ve miktardan soyuttur. Yoksa vahdet ve besatet şeklinde bütün varlıkların faili asla olamaz. “Yaratıkların başları sayısınca başları vardır” cümlesi de akıl ile altındaki varlıklar arasında gölge ve gölge sahibi, asıl ve detay arasındaki türdeşlik türünden bir türdeşlik olduğuna delalet etmektedir. Deniz, damlalar ve dalgalar gibi üretken bir münasebet değil.

 

İmam’ın (a.s) “O insanın adı, o başın yüzüne yazılıdır” ifadesi de aklın kitap, kelam ve vücudî surelerin ayetlerinin mertebelerinden olduğuna delalet etmektedir. Mütekellim ismi, alim ve kadir ismi gibi bütün eşyada zahir ve caridir. Kelamın en yüce mertebesi ise Hakk’ın zati kelamı, ilmin en yüce mertebesi Hakk’ın zati ilmi, kudretin en yüce mertebesi de Hakk’ın zati kudretidir. Nitekim Hakk’ın ilim ve kudreti bütün vücudî iklimde etkili olduğu gibi kelamı da bütün vücud kelimelerinde etkili ve caridir. Vücudî kelimeler ihata edici geniş ve külli el-kail ismi ile mütekavvimdir. “Biz, bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona (söyleyecek) sözümüz sadece «Ol» dememizdir. Hemen oluverir.

 

Hakk’ın kelamının kudretine döndüğünü veya cisimlerde sesleri icat etmekten ibaret olduğunu düşünenler hata etmişlerdir. Molla Sadr’a, nefes-i insani ve nefes-i rahmanî arasındaki denge ve tatbiki beyan makamında şöyle buyurmuştur: “İnsani nefesten sudur eden kelam, bu kelamın harflere geçişi ve anlamı olan bileşik kelimelerin meydana gelişi –zira müfredatı harflerdir ve bu müfredattan bileşik olanlar ise kelimelerdir- ayan-i sabite oranla rahmanî nefesle mutabıktır. Gayb mümkününden zahir olan mevcudların a’yanı, bireylerin mülahazası cihetiyle vücudî harfler ve terkib cihetiyle tekvini kelimelerdir. Bu yüzden bütün varlık mertebeleri, Hakk’ın kelam ve kitabıdır veya ilahi kelimeler ve vücudî harflerdir. Nitekim Molla Sadra İmam Sadık’tan (a.s) nakledilen bir rivayetin açıklaması hususunda şöyle demiştir: “İmam Sadık’ın (a.s), “şüphesiz Allah sesle ifade edilmeyen harfler, nutka gelmeyen lafızlar ve tecessüm etmeyen bir belirmeyle bir isim yaratmıştır… Örtünmeksizin (biri tarafından örtülmeksizin) örtülüdür. Sözü Allah’tan neş’et eden ilk şeye işaret etmektedir. Şüphesiz O duyulan harfler ve sesler cinsinden olmaksızın zahirdir.”

 

Sadır-i evvelin yahut sirayet eden ilk feyzin veya geniş rahmetin varlığı hakkında bu hakikati ifade eden bir çok örnekler ve deliller vardır.

Kafi’nin “İsimler” babında ve Tevhid-i Seduk’ta yer alan mezkur hadisin açıklamasında zahir ehli olan kimseler şaşkınlık içinde bocalamaktadır. Ama bu hadisteki gizli sırları bilen büyük zatlar, bu perdeleri kenara itebilmişlerdir. Bu hadiste yer alan kelimeler, İmam Sadık’ın (a.s) makamının yüceliğinin en iyi delilidir ve İmam Sadık’ın (a.s) bizzat yetkin olan ender velilerden biri olduğunun en güçlü şahidi konumundadır. İmam Sadık (a.s) şüphesiz Peygamber’in ledünni ilminden içmiştir ve hakkı tanıma makamında beşeri öğretmenlerden ihtiyaçsız bir konuma gelmiştir. Mahbubi seyirde, ilahi cezbelerle velayet makamına ulaşmıştır. Ezelde Hakk’ın mahbubu olduğundan dolayı da kendi vücudunun batınından ve zatının mukaviminden güç almaktadır. Bu özel cihetten dolayı da olmuş, olan ve olacak her şey hakkında bilgi sahibidir. Ahadiyetten olan gaybî hakikatler ezelde o mutlak velinin kabiliyet kitabına aniden nazil olmuştur. Ama tafsil ve halkî makamda onun zuhuru tedric yoluyla gerçekleşmiştir. Bu rivayetin dili, mutlak velayet sahibinin dilidir. Bu tür sırlar ve haberler, özel bir üsluba sahip olup, baki ve nurlu mucizelerdendir. Bu ve diğer zor hadisler Molla Sadra’nın Usul-i Kafi’ye şerh yazdığı zamana kadar bu manalardan habersiz rivayetçiler tarafından asla derk edilmemiş ve söz konusu hadisleri nakledenler, bu kelimelerin manasını derk edememişlerdir. Öyle ki bazı hadis erbabı kimseler bile bu zor hadisleri, senet sıhhatini ifade ettikleri halde kendi kitaplarından çıkarmışlardır. Bu metot henüz de geçerliliğini korumaktadır. Zahiren Usul-i Akaid çok geniş bir şekilde tevhit ilmi, dalları ve kolları Şii ilmi havzasında adeta bir itinasızlığa uğramış durumdadır. Eğer bir kimse, “fıkıh ilmi fer’i ilimlerdendir ve Kur’an-i ilimleri, tefsir ilmini, akli ilimleri ve bir çok önemli konuları–ki bunlar Kur’an-ı Kerim’de mevcuttur, İslam’ın bekası da Kur’an’ın bütün cihetlerine teveccühe dayalıdır- etkileyecek şekilde öğretilmesi oldukça tehlikelidir ve yan etkileri vardır” diyecek olursa onun sözlerini inkar etmemek gerekir. Elbette şu önemli ilkelere de dikkat etmek gerekir ki fakihlerin, derin müçtehitlerin varlığı ve büyük fakihlerin yetiştirilmesi de çok zaruri bir şeydir. Eğer bir kimse içtihadın birkaç kitap okumakla hasıl olacağını ve herkesin bu önemli görevi yerine getirebileceğini düşünecek olursa bu batıl bir hayaldir. 

 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.