| Nakil ve Teyit Muhammedi velilerin rivayetlerinde bu büyük insanların kader âlemindeki tahakkuklarına işaret edilerek bu kapalı ve gizli konu hakkında bir takım sırları ifşa edilmiştir. Bu tür rivayetlerin dilini bilen kimseler bu zor konularda konuşma hakkına sahiptirler.
“Aşık ve maşuk arasında bir şifre vardır, Deve otlatan kimse bunu ne bilsin?” Bekir b. A’yun Kafi’de yer aldığına göre İmam Bakır’dan (a.s) şöyle nakletmiştir: “Allah rububiyet ve Muhammed’in nübüvveti üzere ahit aldığı gün zerr (zerre) olan bizim taraftarlarımızdan velayet ile ahit almıştır.” Aynı bölümde şöyle yer almıştır: “Ebu Cafer (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, taraftarlarımızdan bizim için velayet ahdini almıştır. Onlar Allah’ın rububiyet ve Muhammed’in nübüvveti üzere ahit aldığı gün “zerr” idiler… Ve onlar gölgeler idiler. Allah onları Adem’i kendisinden yarattığı tiynetten yarattı.” Rivayetlerdeki “tiyn” ve “tiynet” kelimesinden maksat, topraksal veya çamur unsuru değildir. Zira tiynet mahlukatla münasebeti olan madde anlamındadır. Bu tiynet mertebeler hasebiyle farklılık içindedir. Bazen mümkün madde anlamında, “heba” olarak ifade edilmektedir. “Halk” kelimesinden maksat, takdir ve “gölge”den maksat ise kendi has vücuduyla mevcut olmayan zerri ve bağımlı vücutlardır. Aksine ilim mertebesinde kaza olarak ifade edilen ilk kader âleminde bağımlı vücut ile tahakkuk etmişlerdir. Ehl-i Beyt rivayetlerinde ise “zil” (gölge) ve izlal (gölgeler) ifadesi oldukça fazla yer almıştır. Bu konuda Mufazzal, İmam Cafer-i Sadık’a (a.s) şöyle sormuştur: “Siz gölgelerde iken ne durumda idiniz?” İmam (a.s) şöyle buyurmuştur: “Biz, rabbimizin nezdindeyken övülen siyah gölgelikte bizden başka hiç kimse yoktu. Allah’ı tesbih ediyor, takdis ediyor, tehlih ediyor (yüceltiyor) ve övüyorduk. Orada mukarreb bir melek ve ruh sahibi bir varlık yoktu.” İtretten kamillerin ayn-i sabiti ve Peygamber’in kaderi ayn-ı bütün peygamberlerin, velilerin ve diğer mevcut varlıkların kaderi a’yan ve suretleri üzerinde hakim konumdadır. Dolayısıyla ilmi takdir makamında da bütün zerrari varlıklar üzerinde öncelik hakkına sahiptir. Bu öncelik zamansal bir öncelik değildir. Mutlakın mukayyede önceliğidir. Bu mülahaza doğrultusunda İmam (a.s), “Orada bizden başka kimse yoktu” yerine şöyle buyurmuştur: “Biz, rabbimizin nezdindeyken bizden başka hiç kimse yoktu.” Övülen siyah gölgelik ifadesi o büyüklerin özellikle de Peygamber’in (s.a.a) nur olarak ifade edilen harici tahakkuku cihetiyle, mülahaza edilmiştir. Şüphesiz Peygamber, haktan sadır olan ilk hakikattir. Şii ve Sünni rivayetlerde bu mutlak hakikat şöyle ifade edilmiştir: “Allah’ın yarattığı ilk şey benim ruhumdur.” Hakeza, “Allah’ın yarattığı ilk şey, benim nurumdur.” Sünni ve Şii kaynakların naklettikleri üzere Cabir’in (r.a) hadisinde “Allah’ın yarattığı ilk şey peygamberimizin nurudur.” İfadesi yer almıştır. Peygamber ve Ehl-i Beyt’in yaratılışı olarak ifade edilen “benim nurum” hakikati ile ilgili Şii ve Sünni yoluyla nakledilen rivayetler sayılamayacak kadar çoktur. Kelam ve hadis erbabı ve diğer bir takım kimseler tarifi nübüvvet ile teşrii nübüvvet arasındaki farkı derk edemediklerinden yanlışlığa düşmüşlerdir. Nübüvvet ruhu ve velayet hakikatinin yaratılış, madde ve şehadet âleminde hükümler, sıfatlar ve zattan haber vermeye bağlı olmadığını bilememişlerdir. Bu yüzden de Peygamberin Allah’ın zatı, sıfatı ve fiillerini haber verdiğini söylemişlerdir. Bu makam, Muhammedi kamil insanlar için feyizde aracılık makamında sabit olduğundan tahkik ehli, nübüvveti peygamberliğe özgü bilmiş veya şehadet âleminde mukarreb melek veya misal âleminden arı vızıltısı veya dizi zil sesleri gibi bir alametin zuhuru vasıtasıyla kendisine vahiy olan kimseye ıtlak etmişlerdir. Mufazzal’ın naklettiği rivayette yer alan gölgelikten maksat, o büyük insanların lahut, vahidiyet, kaderi suretlerin ve a’yan-i sabitin zuhuru makamındaki tahakkukudur. Lahut âleminin sakinlerinin, “övülen siyah gölgelik” olarak ifade edilmesi ise şu sebeptendir ki “huzret” kelimesi beyazla karışık siyah anlamındadır. İrfan erbabı dilinde ise, “siyahlık, zatın nurunun nişanesidir” diye ifade edilmiştir. Bu büyük insanların zat nurunu zulmet ve siyahlık olarak adlandırması ise zatın zuhurunun tamamiyeti cihetindendir. Zira şiddet, tamamiyet ve ıtlak kaydından münezzeh zati ıtlak nuru zuhurun nihayetindendir. Şuhud ehli bu zat nurunu müşahade edemediğinden ve mukayyet, mutlakı şuhud gücüne sahip olmadığından bu nur siyahlık olarak ifade edilmiştir. Ama bu siyahlık, övülmüş bir siyahlıktır. Nitekim bir rivayette Peygamber’e (s.a.a) şöyle sorulmuştur: “Sen rabbini gördün mü?” Peygamber şöyle buyurmuştur: “Bir nurdur, şüphesiz ben onu gördüm.” Bu yüzden tahkik ehli şöyle buyurmuştur: “Nur derk edilmez ama onunla derk edilir, ışık ise hem derk edilir ve hem de onunla derk edilir. Her ne kadar vahidiyet makamı ve zatın vasıtasız taayyünü olan sıfat ve isimler mertebesinde vücudun hakikati zati ıtlak makamından tenezzül etmişse de zat ile farklılığı itibaridir. Burada zat nurunun salt halis nurdan tenezzül olan bir eseri ziyada (ışık) bakidir. O müteayyen nur ile karışımından “huzret” (övülen siyahlık) vücuda gelmiştir. İmam Sadık’ın “kunna” diye verdiği cevap ve soran kimsenin “kuntum” diye sorması da Muhammedi velilerin ve o hazretin makam ilim ve hallerinin varislerinin “benim için Allah ile” makamında birlik içinde olmalarındandır. Bu makamda birlik, “Bizim için Allah ile öyle bir haletler vardır ki hiçbir mukarreb melek ve mürsel nebi o haletlere sahip değildir” diye ifade edilmiştir. Büyük arif Şeyh Mahmud Şebesteri (r.a) bu manayı şöyle ifade etmiştir: “Nebi güneş, veli ay gibi geldi, “Benim için Allah ile” makamında bir oldu.” |