| Nakil ve Teyid Merhum İmam (r.a) 32. Misbah'ta beyan etmiştir ki ilahi isimler ve esmaî suretler (ayan-i sabit), feyz-i akdes nahiyesinden ikinci gaybetten vahidiyet mertebesine inmiştir. Her “ayn” isim veya isimlerin suret ve mazharıdır ve her şeyin hakikati, o şeyin Hakk’ın ilmindeki taayyünüdür. Dolayısıyla mecburen her ayn-i sabit, o hakikatin isti’dad ve haliyle uyumlu ismin tecellisi nahiyesinden harici vücuda erişen kimsenin kaderi suretidir. Hakk’ın ilmi, bu mertebede o ayn’da gizli olan şeyleri zahir kılar. İmam (r.a), bu önemli konuyu kısaca açıklamalarında değinmiştir. Bu da tevhid ilminin en zor meselelerinden biridir. Ayet ve rivayetlerde gizli veya açık bir şekilde ve bazı yerlerde işaret edilerek bu çok önemli kader meselesi ifşa edilmiş ve melekuti tapınağının zekilerinin müşahadesine sunulmuştur. Seyyid Damad (r.a), Kabasat adlı kitabında şöyle diyor: “Müstefiz bir tevatürle sahih olarak âlemlerin efendisi Hz. Muhammed’in (s.a.a) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Kalemler kurudu ve defterler dürüldü.” Peygamber (s.a.a) hakeza şöyle buyurmuştur: “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Allah kaleme, “yaz” dedi. Kalem, “Ne yazayım?” diye sordu. Allah, “olmuş, olan ve ebedi olacak her şeyin kaderini yaz” buyurdu.” Hakeza Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününe kadar olacak her şey olmuştur.” Hakeza: “Olacak her şey hakkında kalem kurumuştur” kendisine, “O halde amel neye yarar, ey Allah Resulü?” diye sorulunca şöyle buyurmuştur: “Amel ediniz; her şeye yaratıldığı şey müyesserdir.” Hakeza: “Sizden her birine ateşte veya cennette oturacağı yer yazılmıştır.” Kendisine, “O yazılmış olana dayanıp ameli bırakmamız söz konusu olmaz mı?” diye sorduklarında ise şöyle buyurmuştur: “Amel ediniz; her şeye yaratılmış olduğu şey müyesserdir.” Saadet ehli olana, saadet ehlinin ameli müyesserdir ve şekavet ehli olana da şekavet ehli kimselerin ameli müyesserdir.” Daha sonra da Allah Resulü (s.a.a) şu ayeti okudu: “Ama bundan böyle kim bağışta bulunur, korunur ve en güzeli doğrularsa…” Kendisine, “Biz bitmiş bir iş içinde miyiz, yoksa yeni başlayan bir iş içinde mi?” diye sorulunca şöyle buyurmuştur: “Bitmiş ve yeni başlayan bir iş içinde.” Bazı kimseler zorluklardan kaçmak için “elestu” âleminin kader sırrını ve “kader” hakikatini, madde, şehadet ve teklif yurdunda eşyanın tahakkuk şekline uyarlamışlardır. Kadir sırrına ait soru, ehil olmayanları hayret ve şaşkınlığa düşürmüştür. O soru ise neden bir grubun saadet, bir grubun da şekavet ehline katıldığı sorusudur. İmam Sadık’a, “teklif ve dünya yurduna gelmeden, kader âleminde neden saadet ve şekavet ehli kimseler birbirinden ayrılmış durumdadırlar?” diye sorulunca şöyle buyurmuştur: “Allah, dünyaya gelen şakinin şekavet yoluna koyulacağını bilmektedir.” Bu konunun ilmi yorumu ise şudur ki zatın malumiyet sureti olan her ayn-i sabit her şeyin hakikatini teşkil etmektedir. O suret ve hakikat ise ilahi isimlerden bir ismin mazharıdır. Her ismin eseri, o ismin suret ve taayyününde zahir olmaktadır. O suret ise yaratılmış değildir. Zira a’yanın özel kabiliyatları, yüce Allah’ın isimleri yaratılmaksızın yaratılmış değildir ve isimler de ilahi mukaddes hakikat yaratılmaksızın yaratılmış değildir. Velevi bir hadiste şöyle yer almıştır: “Allah’ın şaki olarak yarattığı said ve said olarak yarattığı da şaki olmaz.” Bu yaratmadan kasıt takdirdir. “Halekehu” kelimesi “kadderehu” anlamındadır. Şeyh Ekber Fuss-i Luti’den (Fusus’ul-Hikem’de) şöyle demiştir: “Dolayısıyla, ayn’ının değişmezliğindeki [sübut] yokluk halinde mümin olan bir kimse, varlık halinde de aynı suret üzere zahir olur. Ve Allah-u Teala, onun böyle olduğunu (yani, mümin olduğunu) ondan (yani, onun bu bilgiyi o’na vermesi yoluyla) bildi. Bundandır ki, “Allah hidayet olunanları bilir” [Kasas Suresi, 28/56] buyurdu. Ve yine Allah-u Teala şöyle buyurdu: “Benim indimde söz değişmez..” [Kaf Suresi, 50/29] — çünkü, Benim sözüm yaratmış olduklarıma ilişkin ilmimle sınırlıdır. “..Ve Ben kullarıma asla zulmedici değilim” [Kaf Suresi, 50/29] — yani, Ben onları şaki kılan küfrü kendi üzerlerine takdir edip de sonradan, onların güç yetiremeyecekleri bir şeyi kendilerinden istiyor değilim; Biz onlara ancak (değişmez aynlarındaki onlara ilişkin) ilmimiz kadarınca muamele ettik; eğer ortada bir zulüm söz konusuysa, zalim olanlar ancak kendileridir.” Uzeyri, Fuss’ta ise şöyle diyor: “Böyle olunca, kader sırrı, ilimlerin en üstünlerinden ve en büyüklerinden biridir ve Allah-u Teala bu ilmi ancak eksiksiz marifete eriştirdiği kimse için anlaşılır kılar. Kader sırrını bilmek, onu bilen kimseye hem büyük bir rahatlık, hem de elemli bir azap verir. Dolayısıyla kader ilmi, bu ilme sahip olan kişiye birbiriyle çelişen iki şey verir.” Şia ve Sünni fırkasının ihtilaflı olduğu konulardan biri de beda konusudur. Birçok alimler bu konuda araştırma yapmıştır. Bu zor konuda dikkate değer bilgi veren çok az kimse vardır. Nakli isimlerde uzman kimseler ise bu konuda hayret verici şeyler söylemişlerdir. Oysa bunların beda sorunuyla hiçbir ilgisi yoktur. Bazı fazilet sahibi kimseler ise beda kelimesini “ibda” (icad, yaratma) şeklinde tevil etmişlerdir. Bu da en zayıf görüşlerden biridir. Bu yorum münakaşa edilecek türden bir yorum değildir. Beda Şia ve Sünni fırkası arasında var olan köklü ihtilaflardan biridir. Hak gaybından ve ıtlak makamından imkanî mazharlara zahir olan şeyler gizlilik sonrası zuhurun gerçek örneğidir. Hiç kimse bu hakikati inkar edemez. Bu konudaki zayıf görüşlerden biri de Şeyh Tusi’nin üstadı Seyyid Murtaza (Âlem’ul-Huda) (r.a) tarafından seçilen görüştür. El-Udde kitabından şöyle diyor: “Beda, hakikatine de yüklenebilir. Yani “Bedallah” ifadesi, “Emir ve yasaklardan zahir olmayan bir şey Allah’a zahir oldu” anlamındadır. Zira emir ve yasakların vücudu olmadan zahir ve derk edilir olamaz. Şüphesiz Allah müstakbelde emretmekte ve nehyetmektedir. Allah’ın emredici ve nehyedici olması da sadece emir ve nehiy vücuda geldikten sonra bilmesiyle doğrudur.” “Şeyh, Âlem’ul-Hüda’nın bu görüşünü naklettikten sonra şöyle diyor: “Bu, Allah’ın ayetinde belirttiği iki yoldan biriyle gerçekleşmektedir “Sizden cihad edenleri bilmek için sizi imtihan ederiz.” Bundan maksat ise, “Biz cihad vücudundan önce cihadınızın mevcud olduğunu bilmek için sizi imtihan ederiz” hakikatidir. Cihadın ise mevcud olduğunu ancak vücuda geldikten sonra bilir. Beda hakkında da aynı şey geçerlidir.” Şeyh Tusi beda konusunu yorumlama açısından şöyle demiştir: “Bedaya gelince, beda lügatte zuhur anlamındadır. Bu yüzden şöyle denmiştir: “Onlara kazandıkları şeylerin kötülükleri zahir olmuştur.” Bundan maksat zuhurdur. Bazen de önce bilinmeyen bir şeyi sonra bilmek hususunda kullanılmaktadır. Zann hususunda da durum aynıdır. Bu lafız Allah’a izafe edilince bazen bu kullanım caiz ve bazen de gayr-i caiz olarak ortaya çıkmaktadır. Bu da aynısıyla nesh gibi bir anlam içermektedir.” Bu büyükler, kendilerini müşkülattan uzak tutmuşlar ve uzaktan seslenen kimse konumunda olmuşlardır. Ezeli irade ve ilahi meşiyyet, diğer zati sıfatlar gibi –örneğin ilim ve kudret- zati bir ıtlak ile bütün vücudî derecelerde cereyan etmektedir. Görüş sahipleri nezdinde Hakk’ın iradesi en kamil sistem hakkında ilim sahibi olmak olduğundan eşyada etkin durumdadır. Kur’an ayetleri ile hadisler de bu zikrettiğimiz şeyleri teyit etmektedir. Bütün vücudî makamlara zahir olması gereken şeyler, gaybî hazinelerin tam mebdeinden zahir olmaktadır. Zati bir gizlilikle gayb’ul-guyubda gizli, ahadiyet mertebesinde bu makamdan nazil, vahidiyet mertebesinde zahir, halkî mazharlar ve çeşitli haletlerin kabullerinde mürid ismiyle mütecelli ve basit unsuri mertebeye nazil olmuş olan önemli sıfatlardan biri ilahi mutlak meşiyettir. Tüm mahzarlarda cereyan eden, zahir, etkin ve gönderilen hakikatlerden olan zat gibidir. Ramazan ayının seherlerinde okunan duaların birinde şöyle yer almıştır: “Allah’ım! Senin en etkili meşiyyetinden diliyorum ve senin bütün meşiyyetin etkilidir.” Bütün ceberut ve melekut hakikatlerinde ve halki şehadeti mahzarlar silsilesindeki irade ve meşiyetin dereceleri zati meşiyyetin mazhar ve makamlarındandır. Tabiatlarda çekim, terkib meyli, suudi kavsin tahakkuk etmiş elastikiyetli hareket ciheti olarak ifade edilmektedir. Ulu şair şöyle demiştir: “Tabiatların çekim dışında bir işi yoktu. Hekimler bu çekime aşk derler.” Velhasıl beda irade ve meşiyyetin mütealliklerinden biridir. Ama zati iradeyi inkar edenler bedaya inanamazlar. İttifak ve şehadet âleminden öncelikli olan ve içindeki mevcudatı bekleme haletinden münezzeh olan gaybî âlemlerin neden ve sonuçlarında beda cereyan etmemektedir. Beda külli hakikatlerde ve usullerde de cari değildir. Peygamber’in nübüvvet, velayet ve hatemiyeti, genel velayetin hatemiyetiyle İsa’nın hatemiyeti, nübüvvet ve velayetleri sonlayan Hazret’ten miras kalan velayetin özel ve mutlak hatemiyetiyle Hatem’ul-Evliya vadedilmiş Mehdi’nin (a.s) hatemiyeti gibi asıllarda beda söz konusu bile değildir. Enbiya ve Muhammedi evliya silsilesinde, hatemiyet aslı hakkında beda iddiasında bulunmak akılsızlık, küstahlık ve mutlak cehaletten kaynaklanmaktadır. İmam Sadık’ın İsmail’in imamet ve verasetine inandığı ve beda hasıl olduktan sonra Musa b. Cafer’in hak imam ve gerçek velayet sahibi olduğunu anladığı iddiası yalancıların büyük bir küstahlık ve sapıklığıdır. Yüce ilim erbabının dirayet olmaksızın rivayetlere dalması ve inançların asıl ve esaslarını bilmemesi bu tür vehimlere neden olmuştur. Bir yerde, Peygamber’in Muhammedi kutupları isimle belirlediğini ve bir yerde de İsmail’in imamet ve hilafetini dile getiriyorlar. Beda; Gayb’ul-Guyub, zati ahadiyet, ilk taayyün ve ahadiyet makamına dayalı değildir. Aksine menşei, mürid ve mütekellim ismi, vahidiyet makamı ve kader âlemiyle Hakk’ın taayyün makamı, yani Hakk’ın tafsili ilimle ilk taayyünü ve zat malumiyetinin suretleri ve taayyünüdür. Beda ismin mazharıdır. Veya esma-i müste’sere’den olup ahadi ilme taalluk etmemektedir. Bütün âlemlerdeki zuhurları Hakk dışındakiler için meçhuldür. Sadece madde ve isti’dad âleminde vaki olmaktadır. Vuku bulduktan sonra ilim kendisine taalluk etmekte ve bu sır ifşa olmaktadır. Sadruddin Konevi’nin Nusus ve Nefahat’ta, Saiduddin Fergani, Şerh-i Tai’de ve Tai’nin Arapça şerhine yazdığı önsözünde bir takım önemli konular yer almıştır ve beda hakikatini anlamaya büyük katkı sağlamaktadır. Molla Sadra beda ve benzeri birkaç meseleyi beyan ederken bu konulara tümüyle vakıf idi. Mirza Haşim, Molla Sadra’nın sözlerini nakletmiş ve bu kitapta Molla Sadra’nın maksadını beyan ederek son cümlesinde şöyle demiştir: “Esfar’da yer alan bu açıklamaları beda sorununu halletmeye çalışan üstatların dilinden duymuş ve görmüş değilim.” Haşim Eşkuri’nin açıklamalarını Sadruddin Konevi’nin Nusus risalesinin sonunda naklettim ve büyük insanın araştırmalarını yayımladım.” |