Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 05:07

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۶:۳۷

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Nakil ve Tamamlama

Büyük arif Sadruddin Rumi Konevi (r.a) Fekk-u Şueybi (Fukuk kitabından) bölümünde şöyle demiştir: “Bil ki şüphesiz kalbin, beş mertebesi vardır: Manevi mertebe, ruhani mertebe, misali mertebe, hissi mertebe ve camii mertebe. Her mertebenin ise beş mazharı vardır. O, bu mertebenin hükümlerinin kaynağıdır. Ondan kaynaklanan dalların birleştiği yerdir. Her kalbin beş de yüzü vardır: Hak ile arasında vasıta olmaksızın, Hakk ile muvacehe olan yüz. Ervah âlemiyle mukabelede bulunan ve ruhlar vasıtasıyla kabiliyetinin gerektiği şeyleri kendisi cihetiyle rabbinden aldığı yüz, misal âlemine özgü yüz… Şehadet âlemine nazır olan yüz, bu yüz ez-Zahir ve’l-Ahir isimlerine özgüdür. Bu yüzlerden misali yüz, Şuayb’a (a.s) ait idi. Bu makamdaki yüzden dolayı hayvani ruha benzer idi. Şüphesiz o insani ruh ile mizaç arasında berzahtır.” Zira yalınlık cihetinden hayvani ruh, insani ruhla uyumludur. Farklı yetileri kapsaması açısından ise cüzlerden ve farklı tabiatlardan müteşekkil mizaç ile uyumludur.”

 

Bu yüzden irtibat ve yardım mümkün olmaktadır. Böyle olmasaydı basit ruh irtibatı mümkün olmazdı. Bil ki misali tasavvurlar, hissi zahiri suretleri vücuda getirdiği için Musa’nın terbiyesi Şuayb’ın eliyle gerçekleşmiştir. Bu yüzden Musa ve ayetleri üzerinde galib olan ez-Zahir isminin hükümleridir. Hak Teala onu kendine has kılmak için kemale erdirmek isteyince Hızır’a (a.s) gönderdi. Hızır ise el-Batın isminin mazharıydı. Hakk’a nazir olan kalb yüzünün sureti, “İrade ettik, Rabbin de irade etti ve ona kendi katımızdan ilim verdik” ifadesiyle kıssada belirtilen vasıta olmaksızın nezaret etmektedir. Musevi itirazların tam tersi bir durum söz konusudur.”

 

Musa ile Hızır arasında bir cihetten irtibat vasıtası olmadığı için o iki büyük nebinin çabası bir fayda vermedi. Resulullah’ın Musa ve diğer peygamberlerle farkı, zahir ve batın isimlerinin tam bir itidal seviyesinde onda (Resulullah’ta) hâkim olmasıdır. Peygamber’in kader sırları hakkındaki ilmi, onun tebliğ, uyarı ve müjde makamıyla çelişmemekteydi. Sonsuz bir himmete sahipti. Musa ve Hızır’ın çelişkisi ise her ikisinin de camiiyetlerinin olmayışıydı. Musa’da Hızır’ın sonradan kendisine arz ettiği kader sırrı, davetine aykırıydı. Bu yüzden Hızır’a itirazdan ibaret olan tebliğ işinde kusur etmedi. Hızır da icmali olarak “Resulün görevi sadece tebliğdir” hakikatini biliyordu. Musa’nın sorununu onayladı ve “sen bir ilim üzere olduğun gibi ben de bir ilim üzereyim” diyerek itirazını telafi etti. Ama ahadi ahmedi cemi vücud (s.a.a), görevinin zorluğunun sırrını biliyordu ve onu şöyle aşikâr kıldı: “Hud suresi ve benzerleri (yani “Emrolduğun gibi dosdoğru ol” diye buyuran ilahi emir) beni yaşlandırdı.”

 

“Kâfir nezdinde kabul görmeyen, mümin nezdinde kabul gören davetin, dosdoğru olmayı emretmesi sebebiyle Allah’ın emrini kabul etmemesi kendisine ağır geldi. Zira o itaate memur idi. Muhammedi meşreb bunu müşahede edince gevşeklik göstermedi. Hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmedi. Peygamberlerden hiç biri böyle değildi.”

 

Bu bizim özetle anlatmak istediğimiz gerçeklerdi. Bu yüzden İmam (r.a) üstadının “Musa’nın vazifesi; mahzeri (hazır olunulan yer) korumaktı. Huzur ve mahzer arasında ise fark vardır.”

 

İmam (r.a), 2. Mişkat’in 9. Nur’unda “Tevhide temekküne sahib bir kalbin varsa…” ifadesinin ardından “Bu ayet-i kerime ümmetinin noksanlığı sebebini ifade etmektedir” diye buyurmuştur.

 

Musa ile huzur ve Hızır makamını korumak hakkında söylediklerimize gelince… Hızır, velayet dairesinin genişliği sebebiyle kader sırrını haber vermektedir. Musa ise zahir isimlerinin galebesi altında olduğundan dolayı batın hükümlerinin kabulüne tahammül edememiştir. Zira bu isimler hakkındaki ilmi, risaletiyle çelişmekteydi. Hz. Peygamber ise camiiyyet makamına sahip olup, zahir ve batın isimlerin mazhariyeti makamındadır. O sonsuz isimler mazharı, “ben iki nur sahibiyim” buyurarak bu hakikate işaret etmiştir. O halde kader sırları ile vadetme, korkutma, uyarma, müjdeleme ve nefisleri Allah’a doğru seyretmeye teşvike delalet eden ayetleri tebliğ ve şer’i hükümleri izhar makamında, kavmini irşad etmeyi bir araya toplamakla görevliydi. Nitekim Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününe kadar yaratılacak olan herkesin cennet veya cehennemdeki yeri yazılmıştır.” Hakeza şöyle buyurmuştur: “Allah kalemi yarattıktan sonra şöyle buyurmuştur: “Ebede kadar, mahlûkatım arasında ilmimi yaz.” Ve şöyle buyurmuştur: “Kalemler kurudu ve sayfalar dürüldü.” Zekâvet sahibi ashap ona şöyle arzetti: “Biz kitaba dayanarak ameli terk mi edelim?” Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Amel ediniz. Herkese yaratıldığı şey müyesserdir.”

 

Peygamber (s.a.a), ism-i a’zam’ın manası ve bütün külli, cüz’i, tenzihi ve teşbihi isimlerin camiidir. Kaderi hakikatleri şuhud etmek ve şer’i hükümleri bildirmek, Resulullah (s.a.a) dışında bütün peygamberlerin üstesinden hariç bir iştir. Bu yüzden Hak Teala hakikatlerin hakikati olan ezeli ve ebedi hadis insanı bizzat terbiye ederek onun ağır yükünü hatırlattı ve çeşitli yerlerde şöyle buyurdu: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Hakeza şu sözüyle de bize Allah’ın emrettiği şeyin azametini bildirmiştir: “Bu ayet sebebiyle Hud suresi beni yaşlandırmıştır.”

 

İmam (r.a), İkinci Mişkat’ın 11. Nur’unda isim ve sıfatlara bağımlı olarak a’yan’ın sübut türünü incelemeye koyulmuştur. Bu açıklamaya göre zuhur; zat makamına özgüdür ve Hak isimler yoluyla ez-Zahir, külli ismi ile tecelli etmektedir. Nitekim İmam Musa b. Cafer (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah ile yaratıkları arasında bir hicap ve örtü yoktur. O bir hicap olmaksızın mahcup ve bir örtü olmaksızın gizlidir.”

 

Hakk’ın hakikati izzet hicabında ve mutlak gayb ile muttasıf olduğu halde ilmi ve aynî hakikatlerde mütecelli ve zahirdir. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “O evveldir, ahirdir, zahirdir ve batındır.” Hakeza şöyle buyurmuştur: “Allah göklerin ve yerin nurudur.” Hakeza: “Gökte ilah odur ve yerde de ilah odur.” Hakeza: “O’nun bir benzeri yoktur, O duyan ve görendir, O duyan ve bilendir.” Bütün bu mezkûr ayetlerde tenzih, teşbih ve teşbih halinde tenzih müşahede edilmektedir. Gayb’ul-guyub makamında ise ne bir teşbih vardır, ne de bir tenzih.” Hak Teala’dan mutlak hak vahdeti ile kevni hakikatlerde zuhur ve tecelli makamında eşyadan hiç birisi boş değildir. Nitekim “Nerede olursanız olun, o sizinledir” ifadesiyle bu manaya işaret etmiştir. Her mekânda mevcut ve her zamanda mabuddur. Hakk’ın vahdeti, ıtlaki ve tek bir vahdettir. Zati ıtlak makamında hiçbir mevcut tahakkuk etmemiştir. Itlak kaydıyla mukayyed olan mutlakın vücudu bütün eşyada cari olan Hakk’ın fiilidir. Bu yüzden hiçbir şey onun kayyumi ihatasından ve vücudî vüs’atından hariç değildir. Hiçbir zaman onun vücud arzında bir şey tasavvur edilemez. “Bilin ki o her şeyi ihata etmiştir ve o her şey üzerinde şahittir.” Ayetleri bu anlamdadır. Itlak, batın, had ve nicelik olarak bütün kelami hakikatleri kapsayan ilahi kitapta bu yüzden şöyle buyrulmuştur: “Şüphesiz Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kâfir olmuşlardır.” Hakeza şöyle buyurmuştur: “Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O'dur.

 

Bazıları temsil babından, sayılardan sayılmayan (sayıcısı olmayan) vahit sayısını Hakk’ın ayeti saymışlardır. Nitekim sayı da sayılardan değildir. Ama tekrar ve zuhuruyla sayılar tahakkuk etmekte ve vahit sayısıyla kıyam bulmaktadır. Mebde’ul-Mebadi’nin hakikati noksanlıklardan, hatta mümkünlere has kemallerden münezzeh olduğu için zuhur ve tecellisinden, hatta onun tecellilerinden mümkünler kesreti tahakkuk etmektedir. Tahakkuk ettikleri halde Hakk ile mütekavimdirler. Özetle Hakk imkân noksanlıklarından hatta kevni kemalattan münezzehtir. Her ne kadar imkân, fakirlik ve noksanlık, vücub ve şerafet açısından yaratıcı ile yaratıklar birbirinden ayrı olsa da yaratıklar müşebbehtir. Nitekim bazı Ehl-i Beyt imamları şöyle buyurmuşlardır: “Bizim Allah ile bir takım haletlerimiz vardır: O O’dur ve biz de biziz. O biziz ve biz de O’yuz.”

 

Bu dediklerimiz İmam’ın hak ehlinin maksatlarını keşif makamında söylediği sözlerin özetidir. Velhasıl bu zikredilenler tenzih, teşbih ve teşbih halinde tenzihi kapsamaktadır. Bunların sözleri ayeti kelimelerde ve hadislerde yer alan ifadelerle uyum içindedir.”


Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.