Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 05:06

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۶:۳۶

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Nakil ve Tahkik

Şeyh-i Ekber şöyle diyor: “Bil ki bütün malumatların –ister düşük ister yüce olsun- tümünü akıl yüce Allah’tan vasıtasız olarak yüklenmektedir. Düşük ve yüce kevn âleminden hiçbir şey ondan gizli kalmaz. İhsanlarından, cömertliğinden, tecellisinden, nurundan ve feyz-i akdesinden biri de eşyayı tanıma ilminin olmasıdır. Hakk’tan istifade eden akıl nefse fayda vermektedir. Nefis de akıldan istifade etmektedir. Fiil de ondan oluşmaktadır. Bu aklın ilminin taalluk ettiği, altındaki her şeyde cari olan bir hakikattir. “Kendi altındaki” dememiz, ifade diye zikrettiğimiz şey sebebiyledir. Dolayısıyla “Ta ki bilelim” buyruğunu göz önünde tutmaya çalış.”

 

Nakledilen bilgiler esasınca külli akıl ve ilk sudur eden şey feyizde vasıtadır. Akıl, vücud gaybında gizli hakikatlerin zuhur vasıtası olduğundan “kalem” olarak adlandırılmaktadır. Bu kalem nurdandır. Bu kalem vasıtasıyla akıllar ve nefislere ifaze edilen şeyler nur türündendir ve katibi de nur’ul-envardır. Ahadiyet-i cem ve vücud makamından nazil olan kalem de nurdur ki “Allah göklerin ve yerin nurudur.”

 

İrfan erbabı, ilk akıldan sudur eden bütün hakikatleri, yani imkanî nakış ve motifte vasıta olan meleğin akıldan nazil olduğunu kabul etmektedirler.

 

Meşhur, hatta müstefiz olan “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir.” Allah ona şöyle buyurdu: “Kıyamet gününe kadar (bazı rivayetlerde ise ebede kadar) olmuş, olan ve olacak her şeyin kaderini yaz” hadis de akıl yoluyla kainata gaybî hazinelerin hakikatlerinin zuhurunu teyid etmektedir. Ama bazı büyük sufiler ve arifler kendi eserlerinde şu önemli konuyu da dile getirmişlerdir ki vücud gövdesinin başında arif ve filozofların deyimiyle akl-ı evvelden sadır olmayan bir takım akıllar da tahakkuk etmiştir. Bu akıllar, akl-ı evvelin enleminde yer almıştır. Bu ceberuti meleklerin âlemini “âlem-i müheyyimin” olarak adlandırmışlardır. “Bil ki âlem-i müheyyim akl-ı evvelden herhangi bir şey istifade etmemektedir. Müheyyim âlem üzerinde akl-ı evvelin bir egemenliği yoktur. Her ikisi de aynı mertebededir. Bizden, kutb’un hükmünden hariç olan bireyler gibi. Gerçi kutub da bireylerden biridir, lakin ifade (faydalandırma) akl-ı evvelin özelliklerindendir. Nitekim tevliye de bireyler arasında Kutb’a özgüdür.”

 

Filozofların temel ilkelerine göre soyut akılların enlemine tahakkuku imkansızdır. Sudur, masdar, sadır, hakiki basit ve bizzat vacib’ul-vücud hakkında doğru bir tasavvura sahip olan kimse bunun imkansız olduğunu kolayca derk eder. Zira hakiki basit’ten vasıtasız sudur eden çeşitli sonuçların gereği, hakk-ı evvelde hakiki terkibin varlığıdır. Bu meselenin muhtar olan ve olmayan ile hiçbir ilgisi yoktur.

 

Bazı Sünni sözde arifler açık bir şekilde halifeler arasında Hz. Ali’nin en üstün, kamil ve Resulullah’a en yakın olduğunu bildiği ve “Ey Ali, senin etin benim etim, senin kanın benim kanım, seninle savaşmak, benimle savaşmaktır, iman senin etine ve kanına karışmıştır” hadislerinin bu hakikati teyid ettiğini bildikleri için Eşarilere uyarak hüsn ve kubh-i akli meselesini red etmişlerdir. Açık bir şekilde şöyle dediler: Bir şahıs fazilet ve öncelik sahibi olmakla birlikte Allah nezdinde daha yüce bir makama sahip olmayabilir. Mutlak günahkar olan biri de Allah’a yakınlık ve ebedi cennetlere erişme makamına sahip olabilir. İlim ve amelde kamil olan itaatkar kimse de cehennemde yer alabilir. Bu dalalet ehli fırka, cennet hakikatinin ilim ve amelde kamil olanların nefisleri ve cehennem hakikatinin ise Hakk’tan yüz çeviren kötülerin nefisleri olduğunu derk edememişlerdir. Velhasıl Hz. Ali (a.s) halifeler döneminde bireylerden olmasına rağmen onların hükmüne tabi değildi. Bu mezkur grup Peygamber’den sonraki halifeleri kutuplardan kabul etmişlerdir. Hz. Ali’nin bazılarına göre Ömer ve Ebubekir’den, bazılarına göre ise Osman’dan sonra kutupluk makamına ulaştığını sanıyorlar. Bazıları da Hz. Ali’nin “müheyyimin mazharı” olduğunu söylemişlerdir. İrfan ehli kimseler Hz. Ali’nin Kutb’ul-Aktap olduğunu savunmuşlardır. Bazıları ise hilafeti zahiri ve batıni olarak ikiye bölmüşlerdir. Halifelerin zahirde, Ali’nin (a.s) ise batında tasarruf ettiğini ve Kutb’ul-Aktab (kutuplar kutbu) olduğunu kabul etmişlerdir. Şeyh, Futuhat’ın üçüncü seferinde şöyle diyor: “Allah tedvin ve tastir âlemini yaratmak isteyince yakın meleklerden birini ta’yin etti. Bu da o nurdan yaratılan ilk melektir. Onu akıl ve kalem olarak adlandırmıştır. Vehbi ilim yoluyla yaratmak istediklerini sonsuz bir şekilde kendisine mütecelli kıldı. Akıl ise zatıyla olacakların ilmini kabullendi. Allah’ın isimleri sudur talep etti ve bu halkî âlemdir. Bu akıldan başka bir mevcud daha türemiştir. Bunu da “levh” olarak adlandırmıştır. Kalem, ona kendisine yaklaşmasını emretti ve kıyamete kadar olacak her şeyi ona yerleştirdi. Allah bu kalemi üçyüz altmış yıl kalem olarak takdir etti. Ayrıca bu kalem için akıl olduğu hasebiyle üç yüz altmış tecelli karar kıldı. Her yıl ve her tecelli icmali ilimlerden üç yüz altmış çeşit ilim edindi. Kalem onları levh’e tafsilen yazdı. Bu kıyamete kadar olacak ilimlerin çerçevesidir.”

 

İbn-i Babeveyh’in İlel’uş-Şerayi’ kitabında Hz. Ali’den (a.s) naklen Resulullah’ın, “Allah’ın ilk yarattığı şey akıldır” hadisini şöyle açıkladığı yer almıştır: “Allah yaratılmış ve kıyamete kadar yaratılacak yaratıkların başları sayısınca başı bulunan bir melek yarattı. Her başının bir yüzü vardır. Her insanın da akıl başlarından bir başı vardır. Her yüzüne insanın adı, o başın yüzüne yazılıdır. Her yüzün üzerine atılmış bir perde vardır. O bebek doğmadıkça ve büyümedikçe söz konusu yüze gerilmiş perde de kenara itilmez. Bu perdenin kaldırılma zamanı gelince o insanın kalbine bir nur konur. Böylece farz ve sünneti, güzel ve çirkini derk eder. Bilin ki kalpteki aklın misali evdeki kandil misalidir.”

 

Fasl’ul-Hitap’da a’rabi hadisinde yer aldığına göre Hz. Ali’ye, “Ey Mevlam, akıl nedir?” diye sorulunca şöyle buyurmuştur: “Akıl derk edici ve tüm cihetlerden eşyayı ihata edici bir cevherdir. Bir şey henüz vücuda gelmeden onu bilir. O, mevcudların nedeni ve istenilenlerin nihayetidir.”

 

Kafi’de de “Akıl ve Cehalet” babında yer alan bazı rivayetler de tıpkı bu mezkur rivayetler gibi sadece ilk sadıra ve akl-ı evvele uyarlanmaktadır. Dirayetten mahrum bazı nakilciler bu rivayetleri insanın cüzi aklına uyarlamak için çok çaba göstermişlerdir. Ama batıla saplandılar. İbn-i Babeveyh’in Tevhid kitabında derki zor bir hadis vardır ki soyut akla, Muhammedi nura, Alevi cilve ve zuhura uyarlanmaktadır. “Esmaullah” babında Ebi Abdillah’a (a.s) ulaşan bir senette şöyle yer almıştır: “Allah-u Teala isimleri vasıfsız harfler, konuşmayan lafız, tecessüm etmeyen şahıs, nitelendirilmeyen teşbih ve renklendirilmeyen bir renkle yarattı.”

İmam (r.a), bu hadisi Kafi’den nakletmiştir. Aynı zamanda İmam Sadık’ın bu yüce anlamlı sözü hakkında Molla Muhsin Feyz’in (r.a) açıklamalarına da yer vermiştir. Allame Feyz, hadiste geçen “isim” kelimesini sadır-ı evvel’e uyarlamış ve hadisin ifadelerini büyük bir dikkatle açıklamıştır. İmam (r.a) ise bu mübarek ismi; vücud-i münbesit, feyz-i mukaddes, nefes-i Rahmanî ve Muhammedi hakikate (s.a.a) uyarlamıştır. Gerçekten de rivayette yer alan sıfatları uyarlama hususunda detaylı kitapların yazılabileceği konuların hakkını çok güzel eda etmiştir. Mezkur vasıflarla söz konusu ismi vücud-i münbesit’e –ki irfan ehli onu Hakk’tan sudur eden ilk şey olarak kabul etmektedir- uyarlamak daha iyidir ve hadisin diğer ifadeleri ile daha uyumludur. Merhum Feyz, meşiyyet makamını aklın tafsili, aklı da münbesit vücudun icmal ve cem makamı olarak kabul etmektedir. Bunun incelemesi konunun sonunda yer alacaktır.
 

 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.