Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 05:04

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۶:۳۴

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

NİZAMİ-Yİ GENCEVİ

 

 

Hekîm Cemâleddîn Ebû Muhammed İlyâs b. Yûsuf Nizâmî-yi Genceî (Gencevî), büyük söz üstatlarından ve Fars şiirinin temel taşla­rındandır. Doğum yeri olarak tüm tezkire yazarları Gence diye zikret­mişlerdir. O da kendi şiirle­rinde Gence’ye olan nisbetini dile getirmiş­tir. Tüm ömrünü orada geçirmiş ve sa­dece bir kez, Kızıl Arslan’ın da­veti üzerine Gence ya­kınlarındaki bir bölgeye kısa bir yolculuk yapmış, o padişahın meclisinde büyük bir ikram ve saygıyla karşı­lanmıştır.

Doğum tarihi belli değildir. Fakat kimi şiirlerine dikkatle bakıldı­ğında do­ğumunu 530/1136 dolaylarında görmek mümkündür. Zira 570/1174 yı­lında söy­lemiş olduğu Mahzenu’l-Esrâr manzumesini nazmettiği esnada genç olup henüz kırk yaşına varmamış ve şöyle de­miştir:

Akıl ile delilikte olan huy, kırk yaşının nakdini beklemektedir.

Kırk yaşının meyvesini beklediğinden ve kırk yaşına yakın oldu­ğun­dan do­layı 530/1136 yılına yakın bir yılda doğmuş olmalıdır.

Ölüm yılı da tam olarak bilinmemektedir. Bu konuda değişik rivayet­ler var­dır. Ancak bunların tümünün doğruluk payı uzak görül­mektedir. Onun kimi sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla, VII/XIII. yüz­yılın ilk yıllarına dek hayatta kal­mıştır.

Nizâmî’nin sultanlardan olan çağdaşları, her birini bir padişah ya da bir­kaç padişah adına yazmış olduğu eserlerinde zikredeceğimiz kimseler­dir. Kendi çağ­daşı olan şairlerden ise Nizâmî, sadece Hâkânî ile ilişki içinde olmuş ve bu üsta­dın 595/1199 yılında ölümünden sonra ona yazdığı mersiyesinde şöyle söy­lemiş­tir:

Hep Hâkânî’nin bana ağıt yakacağını derdim, ne yazık ki ben Hâkânî’ye ağıt yaktım.

Nizâmî’nin Gence’deki mezarı, Kacarlar döneminin ortalarına dek sağ­lam durmaktaydı. Ondan sonra harabeye dönmeye başladı. Nihayet Sovyetler Birliği dönemindeki Âzerbaycan özerk hükümeti ta­rafından onarıldı.

Nizâmî’nin şiirlerinin beyit sayısı, Devletşâh tarafından yirmi bin be­yit ola­rak zikredilmiş olan ve şu anda sadece bir miktarı elde mevcut olan Dîvân’ı dı­şında “Penc Genc” adıyla meşhur olan ve daha çok Hamse-i Ni­zâmî olarak ta­nı­nan beş mesnevisi vardır.

Penc Genc’in ilk mesnevisi Mahzenu’l-Esrâr’dır. Sari’ bah­rinde olup Erzingân padişahı Fahreddîn Behrâmşâh b. Davud adına 570/1174 yılında dü­zenlenmiştir. Bu, son Peygamber’e Hitâben yazılmış olan aşağıdaki be­yit­ten an­laşılmaktadır:

Uyku zamanı için beş yüz yetmiş yeter, aceleyle meclise gidip kalma günü­dür.

Bu manzume, Husrev-i Pervîz ile Şîrîn’in aşkları konusunda yazılmış olup Atabek Şemseddîn Muhammed Cihânşah-i Îldeniz’e (568-581/1172-1185) takdim edilmiştir.

Husrev u Şîrîn hikayesi, Sâsânî dönemi sonları hikayelerinden olup Câhız-i Basrî’nin el-Mehâsin ve’l-Ezdâd, Sa’lebî’nin Gurer-i Ahbâr-i Mulûki’l-Furs ve Firdevsî’nin Şâhnâme’si gibi eserlerde geç­miştir. Bu hi­kayelerde, Husrev’in Er­meni (ya da Arami) kızı Şîrîn (Şirâ) ile yaşadığı aşk oyunu, Hürmüz döneminde başlamıştır. Daha sonraları Husrev’in hare­mine girmiş kadınlardan olan da bu cariyedir. Fakat Nizâmî’nin Husrev u Şîrîn’inde Şîrîn, Ermeni prensidir. Galiba bu hikaye, IV/X. yüzyıldan sonra Nizâmî’nin zamanına dek kimi de­ği­şiklikler ve gelişmelere uğramış Husrev u Şîrîn’de gördüğümüz şek­liyle Ni­zâmî’ye ulaşmış­tır.

Üçüncü manzume, Leylâ u Mecnûn manzumesi olup Nizâmî, bu man­zume­sini 584/1188[1] yılında Şîrvânşah Ebû’l-Muzaffer Ahistân b. Menûçihr adına düzen­lemiş daha sonraları da onda bazı değişiklik­ler ya­pıp 588/1192 yılı dolayla­rında sona erdirmiştir.[2] Gamlı ve hü­zünlü bir aşk hikayesi olan Leylâ u Mecnûn hikayesi, Arapların eski hikayelerinden olup eski Arap dili edebiyatı kitaplarında birkaç kez buna işaret edilmiştir. Bundan dolayı Nizâmî, bu hikayeyi düzenlerken de yeni bir şey getirmiş değildir. Fakat kendisi nazmederken ona çok müdahale­lerde bulunmuş­tur.

Bir diğer mesnevisi,  Behrâm-nâme, Heft Peyker ya da Heft Gunbed adlı manzumesidir. Şair, bu eserini 593/1197[3] yılında Merâğe padişahı ‘Alâeddîn Kereb Arslan adına düzenlemiş ve ona takdim et­miştir. Bu manzume, Sâsânî dö­neminin meşhur hikayelerinden olan Behrâm-i Gûr’un (Sâsânîlerin beşinci Behrâmı miladi 420-438/1029-1046) hikaye­sini konu edinir. Manzumede il­könce Nizâmî, Behrâm’ın çocukluk, gençlik ve saltanata ulaşıncaya kadarki ya­şamını ve yaptıklarını anlatır. Ondan sonra da onun yedi ülke padişahının her biri adına değişik renklerde birer kümbet yaptırdığı haftanın her bir günü birine misafir kaldığı yedi kız ile yaşadığı ve her birinden duy­duğu hikayeleri anlatmaya başlar. Nizâmî’nin yedi hisar gelininin ağ­zıyla aktardığı bu yedi hikaye, gönülde yer eden il­ginç hikayelerdir. Zira her biri ayrı birer manzume sayılır. Bu hikaye­ler­den sonra Ni­zâmî, Behrâm-i Gûr’un gafleti nedeniyle memleketin içine girmiş ol­duğu perişanlığı, Çin hükümdarının İran’a saldırısını, vezirin yapmış olduğu zulümlerin hikayesini, Behrâm’ın gafletten uyanışını akta­rır ve onun bir yaban eşeğinin ardından bir mağaraya girip bir daha geri dönmeyişine kadar getirir.

Penc Genc’in beşinci mesnevisi İskender-nâme’dir. Bu kitap iki bölüm­den oluşmaktadır. Nizâmî, birinci bölümünü Şeref-nâme; ikincisini de İkbâl-nâme diye adlandırmıştır. Bu kitapta yer alan çe­şitli tarihi işa­retlerden şairin, bu eseri Âzerbaycan ve çev­resindeki birkaç mahallî emire takdim ettiği anlaşı­lıyor. Dü­zenlenmiş son hali 607/1210 yılından sonra bitmiş olmalıdır.

Nizâmî, Şeref-nâme kitabında Firdevsî’nin üzerinde durma­mış ol­duğu Philippos’un oğlu İskender’in hikayesini nazma geçirmiştir.  Şeref-nâme, İsken­der’in doğumundan ülkeler fethetmesine ve Roma’ya dönü­şüne kadarki yaşamını konu alır. İkbâl-nâme’de ise, İs­kender’in ilim, hikmet ve peygamberliğinden, onun büyük filozoflarla yaptığı görüşme ve oturumlardan, yaşamının sona erme­sinden ve onunla oturmuş filozofların yaşamının sona ermesinden söz eder. Şair, bu iki manzumenin düzenlen­mesinde İskender hikayesi konusunda yazılmış olan kaynaklardan özel­likle de İskender-nâme’lerden, içer­dikleri tarihi yanlışlıkları nakletmekle yararlanmış, tümünde konunun gerektirdiği kadarıyla tasarruflarda bu­lunmuştur. Nizâmî, İskender-nâme’deki gibi bazı beyitlerden dolayı bu hika­yeyi düzenlerken Firdevsî’yi taklit etmeyi amaçlamıştır. Hakikatte de kendi yaptı­ğını, bu üstadın Şâhnâme’de İskender hikayesinin bir devamı olarak görmüş­tür. Her ne kadar bazı konularda Tuslu üstadın karşısında durmak is­tediyse de tüm üstatlık ve gücüne rağmen bu konularda bu üs­tatla be­ceri noktasında eşit ola­madı. Daha şaşırtıcı olan da kimi zaman kendi yol göstericisinin düşünce veya sözlerini aynen aktarmış olmasıdır.

Nizâmî, hiç şüphe yok ki Fars şiirinin temel taşlarından olup bu dilin ke­sin üstatlarından kabul edilmesi gereken şairlerdendir. O, Firdevsî ve Sa’dî gibi ken­dine özgü bir üslup ya da tarzı ortaya çıkara­bilmeyi veya ke­male ulaştırabil­meyi başarmış şairlerdendir. Her ne kadar Fars dilindeki hikayecilik, Nizâmî ile baş­lamamış ve gör­düğümüz üzere, Fars edebiyatı­nın başlangıç dönemine kadar gi­diyor olsa da VI/XII. yüzyıl sonuna kadar şiirin bu türünü, yani temsilî şiiri Fars dilinde kemal derecesinin en üst noktasına çıkarabilmiş olan tek şair Nizâmî’dir. Uygun söz ve kelimeleri seçme, yeni özgün terkipleri ortaya çıkarma, her konuda yeni ve beğenilen anlam ve mazmunları meydana getirip kul­lanma, ayrıntıları tasvir etme, hayret verici de­recedeki güzel manzaraları vasfetme ve oluşturma­daki ha­yal gücü ve dikkati, tabiat, kişi ve yaşam biçimlerini tavsif etmedeki ince­liği, tabii ve yeni teşbih ve istiareleri kullanma açısından vb. açılardan kendinden sonra asla benzeri olmayan kişiler arasındadır. Onun sözle­rinde bul­dukları kusur şudur: Yeni anlam ve mazmunları bulmak adına kimi za­man evham ve hayallere o derece varmış ya da yeni terkipler kul­lanmak için za­man zaman kelimelerle öylesine oynamış ki onun eser­lerini okuyan kişi, zah­metle ve sayıları az olmayan kimi beyitlerini zorlukla an­layabilmektedir. Bunun yanında bu şair, zamanın eh­linin adeti gereği, bi­limsel kavramları, geniş Arapça kelime ve terkipleri, fi­lozof­ların bir çok düşüncesini, felsefe ve bilim esaslarını ve temelle­rini getirip kullan­maktan hiçbir şekilde geri durmamıştır. Bundan do­layı da onun eserleri, sahip ol­duğu çeşitli bilim ve bilgiler açısından bir ansiklo­pedi konumundadır. Kimi konularda o derece zor ve kar­maşık bir hal almış ki şerh etmekten ve açıklama getirmeden anlaşıl­ması mümkün değildir.

Ancak şunu da söylememiz gerekir ki güzel fıtratlı, ileri gö­rüşlü ve de­rin ba­kışlı şair, kendi edebî ve bilimsel bilgilerinden yarar­lanma nokta­sında müba­lağa etmesi ya da yeni terkipleri meydana ge­tirmede hayal noktasında aşırıya kaçma ve mübalağa etmesiyle birlikte sözde güzellik, açıklamada incelik ve  an­lamda bir yüceliğe sahiptir. Bu özelliği de bu gibi kusur veya kusurları tamamıyla okuyucu­nun gözün­den saklar.

Nizâmî’nin manzumelerini düzenleme ve yazma nokta­sında kullan­mış ol­duğu maharet, eserlerinin hızla şairlerin taklit ve ilgi odağı ha­line gelmesine ne­den oldu. Bu taklit, VII/XIII. yüzyıl­dan itibaren başladı ve Fars dili edebiyatının tüm dönemlerinde de­vam etti. Onun eserlerini taklit edenlerin sayısı çoktur. Ni­zâmî’nin Penc Genc’ini nazım noktasında taklit eden ilk ve en büyük şair, Emir Husrev-i Dihlevî’dir. Ondan sonra da onun büyük mukallidleri ara­sında Hâcû, Câmî, Hâtifî, Kâsımî, Vahşî, ‘Urfî, Muktebî, Feyzî-yi Feyyâzî, Eş­ref-i Merâğî ve Âzer-i Bîgdilî’yi saymak mümkündür. Bun­ların her biri onun mesnevilerinin tü­münü ya da bir bölümünü taklit etmişlerdir.

Nizâmî, daha önce de söylediğimiz gibi, Heft Genc’ten başka kaside ve ga­zellerden oluşan bir Dîvân’a da sahiptir. Şairin çağdaşı olan ‘Avfî, “Mesneviler dışında kendisinden az şiir rivayet edilmiştir” diyerek sadece Nişâbûr’daki bir raviden onun kendi oğlu için söylemiş olduğu gazelleri ve bir mesnevisi olduğunu duymuştu. ‘Avfî bunları Lubâbu’l-Elbâb’da nak­letmiştir. Fakat kesin olan şudur ki Ni­zâmî’nin Senâî’yi öğüt ve hikmet noktasında taklit olarak söylediği değişik kasi­deleri vardır. Aynı şekilde ondan birçok gazeller de rivayet edilmiştir. Bu ka­side ve gazellerin tümü bir Dîvân’ oluşturmaktaydı ki daha sonradan yapılmış olan eklemelerle beyitlerinin sayısı artmıştır. Nitekim Devletşâh’ın ifadesiyle, yirmi bin beyte ulaşmaktaydı. Ancak daha son­raları dağıldı ve şu anda bunların bir kısmı değişik mecmualarda elde mevcuttur.

 


 

[1] En güzel bir şekilde süslendi, Receb’in sonlarında se, fe ve dal ile,üzerinde bulunan açık tarih, beş yüzden sonra seksen dörttür.

[2] Pazartesi günü sona erdi, bir tek kahır olan Allah’ın lütfuyla.Beş yüz seksen dört yıl geçti Peygamber’in hicretinin üzerinden.

[3] Üzerinden beş yüz doksan üç yıl geçtikten sonra, bu hikayeyi ünlüler gibi söyle­dim.Oruç ayı üzerinden on dört gün geçmiş günden de tam dört saat geçmişti.

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.