Allah’a doğru yolculuk eden salik ve Allah yolunda cihat eden mücahit bu makama ulaştığında, yaratıkların mazharlarında Hak onun için tecelli eder. Bu, Hak’tan ve halktan hicapta olmadan, çokluk elbiselerinde vahdet ve vahdette olduğu halde çokluk şeklinde olur. Ona resmi ilimlerin dışında olan, marifet, ilahi sırlar ve ilimlerin olduğu kapılar açılır. Onlarda birisi de iki işin arası konusunun hakikatidir. Öyle ki bilen ve hekim olan Allah’ın yanından, rahim olan Rab tarafından Allah Resulü (s.a.a) ve onun Ehli Beyti’nin (a.s) diline gelmiştir. Zira bu hakikati anlamak ve onun sırrının ve hakikatinin idrak etmek, “aklı olan veya hazır bulunup kulak veren kimseler” dışındakiler için mümkün değildir. Zira böyle bir hedefe ulaşmış salik, taklit perdesi ve taassup hicabı olmadan basiret ve hakikat gözüyle şunu görür ki varlıklar içerisinde her varlık bütün zatıyla ve bütün zahiri ve batını güçleriyle yüce Allah’ın cilveleri, kendini gösterişi, zuhuru ve tecellileridir. Yüce ve mukaddes olan Allah o ulu şanıyla, yaratıklarıyla aynı cinsten olmaktan mukaddestir ve aşikâr yaratılmış mazharlarda yaratıklarla aynı elbiseyi giymekten münezzehtir. O kullarının aynasında zahir olmuştur. İlk, son, zahir ve batın O’dur. Aynı şekilde yaratıkların mazharlarında olan fiiller, hareketler ve etkilerin hepsi O’ndandır. Öyleyse kulun fiili ile yapan Hak’tır. Kulun gücü, hakkın gücünün zahir olmasıdır. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “Oku attığında sen atmadın. Lakin Allah attı.” Neticede bütün zatlar, sıfatlar, meşiyetler, iradeler, etkiler ve hareketler O’nun zatının şanlarından, meşiyetinin sıfatının gölgesi, O’nun iradesi ve O’nun nurunun ve tecellisinin ortaya çıkışıdır. Her şey O’nun orduları ve kudretinin dereceleridir. Senin zuhurun benimledir ve benim varlığın seninledir Olmasaydım, zahir olmazdın ve olmasaydın, var olmazdım Öyleyse eğer birisi fiili, yaratıklara nispet verirse ve kendince de bununla Allah’ı münezzeh sayıp O’nu yaratıkların fiillerinden uzak bilirse, böyle birisi kusurludur, kendi nefsine zulmetmiştir, onun hakkı haktan örtülü kalmaktır ve Rabbin kapısından da kovulmuştur. Onun bu şekildeki Allah’ı tenzih etmesi ve mukaddes sayması hatadır, sınırlamadır ve taklittir. O Allah’ın buyurduğu “Allah’ın gazap ettikleri” topluluğuna girmiş ve tevhit olmadan çokluklar zincirine bağlanmıştır. Eğer birisi de fiili, Allah’a nispet verir de çokluğu korumazsa, o da yoldan uzaklaşmış, orta yoldan dışarı çıkmıştır ve Allah’ın buyurduğu “yoldan çıkmışlar” gurubuna girmiştir. Dosdoğru ve apaçık yol şudur ki insan tatil ve teşbih görüşüne inanmasın, hem tevhit ve hem çokluk makamını korusun, hem Allah’ın hakkını ve hem kulun hakkını kendisine versin. İşte bu zaman kula, ona ulaşan her güzelliğin Allah’tan olduğu ve ona ulaşan her kötülüğün kendi nefsinden olduğu aşikâr olur. Zira kötülük, kabiliyetin kötü oluşu ve varlığı eksikliğindendir. Ve bu ikisi de kulun payıdır. Hayırlarda bir güzellik yapmak da varlık yönüne aittir. O da Rabbin payıdır. İşte o zaman yüce Allah’ın şu sözü onun için açıklığa kavuşmuş olur: “De ki: Hepsi Allah’ın yanındandır.” Ve yine isteyen bu konuda gelen birçok rivayetle basiret bulabilir. Bu kısa şerh, onları açıklamanın yeri değildir. Meselenin kendileri için tamamen açıklığa kavuşmasını isteyen herkes, felsefe büyüklerinin ve irfan ehli velilerin yazmış olduğu kitaplara müracaat etmelidirler. Özellikle de Seyyid Muhakkik Bari Mirdamad ve onun yüce öğrencisi ilahiyatçı hekim olan filozofların başı olan Molla Sadra’nın ( Allah’ın rızvanı her ikisine olsun) kitaplarına müracaat etmelidir. Zira hayrı kabul eden gaybi tecellinin etkisiyle kabul eder. Nasıl ki Muhyiddin şöyle demiştir: Kabul eden ancak Allah’ın daha mukaddes olan feyzinin etkisiyle kabul eder. Geçen konulardan şu ispatlanmış oldu ki meşiyet, varlığın hakikatinin zuhur makamı, o hakikatin mutlak oluşu, sirayet etmesi, o hakikatin nurunun yayılması ve o hakikatin rahmetinin kapsamasıdır. Meşiyet, aynen zuhur ve tecelli makamında o hakikatin irade edilmesidir. Nasıl ki şu da ispatlanmış oldu ki mukaddes akıllar ve yakınlaştırılmış meleklerden tutun da tabiatın güçleri ve yeri tedbir eden meleklerden oluşan varlıkların tamamının mertebeleri, tecelli ve fiil makamında meşiyetin mertebelerinden ve iradenin hududundandır. Ve bunun çelişkisi yoktur. Çünkü yüce Allah için olan irade, annen O’nun mukaddes zatıdır. Ve yine irade kadim sıfattır. Fiil makamında olan Allah’ın iradesi ise varlıkların itibarıdır ve bu da hadis zail olan bir sıfattır. Gerçi o da mutlak olma makamıyla kadim bir sıfattır. Çünkü zahir mazharla birdir. Bu açıklamayla, masum imamların (a.s) rivayetlerinde geçen şu konunun müşkülü hallolmaktadır: “İrade, hadis bir sıfattır. Fiil sıfatlarındandır zat sıfatlarından değil.” O rivayetlerden birisi yüce şeyh Muhammed İbni Yakub Kuleyni’nin Kafi kitabında kendi senediyle Asım İbni Humeyd’den, onun da İmam Sadık’tan (a.s) naklettiği şu rivayettir: Asım İbni Humeyd şöyle diyor: Şöyle dedim: Yüce Allah’ın eskiden beri iradesi var mıydı? İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu: “İrade eden, irade ettiği şey onunla olmadıkça irade eden olmaz. Allah eskiden beri âlim ve kadir idi. Daha sonra irade etti.” Ve yine Kafi kitabında nakledilen rivayete göre İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Meşiyet, hadistir (sonradan olmuştur).” Açıktır ki irade ve meşiyetten maksat, zuhur ve fiil makamındaki iradedir. Nasıl ki bu sözün delili şu rivayette geçen konudur: “Allah âlemi meşiyetle yarattı. Meşiyeti de meşiyetin kendisiyle yarattı. Daha sonra şeyleri meşiyetle yarattı.” Diğer bir rivayette ise İmam Kazım (a.s) şöyle buyuruyor: “Yaratıklardan olan irade, içlerinden geçen ve içlerinden geçen şeyden sonra yapılan işten ibarettir. Ama yüce Allah’tan olan irade, yani O’nun iradesi, icat etmesidir…” Neticede nasıl ki ilmin mertebeleri vardır ve onun bir mertebesi mastar manası olan “bilmektir”, bir mertebesi arazdır, bir mertebesi cevherdir, onun bazı mertebeleri vacip, kendi zatıyla ayakta ve kendi zatıyla var olandır; aynı şekilde iradenin de mertebeleri vardır. Ama meşiyet konusuna gelince, onun sonradan yaratıldığı ve fiil sıfatından olduğunu, ilim ve kudretin kadim olduğunu ve zat sıfatlarından olduğunu buyurması ve hâlbuki bunların (yani meşiyet, ilim ve kudretin) aynı vadide olmaları ve bunların bazı mertebelerde hadis sıfat olmaları ve bazı mertebelerde ise kadim sıfat olmalarının cevabı şudur: Rivayetlerde geçen cevap soru soranın ve muhatabın durumuna göredir. Zira soru eğer ilim ve kudret hakkındaysa gerçekte zat sıfatı hakkında soru sorulmuştur. Çünkü zihinler genelde ilim ve kudret hakkında zati olan ilim ve kudrete teveccüh eder. İrade bunun tersidir. Meşiyetten olan soru dış varlıklara yöneliktir. Buna göre her sorunun cevabı, soru soranın anlama kapasitesine ve onun marifetinin makamına göre verilir. Allah’ım! Senin her şeyi kapsayan kudretinin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm kudretin kapsayıcıdır. Allah’ım! Senin tüm kudretinin hakkı için senden diliyorum! Kudret, Allah’ın ana sıfatlarından ve şu yedi imam isimlerindendir: Hayat, ilim, irade, kudret, duyma, görme ve konuşma. Kudret için, bütün varlıkları kâmil bir ihata ve genel bir kapsama (kuşatma) vardır. Her ne kadar da sabit oluş makamında hayat ve ilime ihtiyacı vardır. Bu kâmil ihata, kudretin sarışının ve yayılışının mertebelerinden birisidir. Eğer duada geçen “her şeyi” kısmındaki şeyden maksat sıfatların ve isimlerin var oluşundaki şey olursa o zaman kudretin sarışı ilahi ilimde var olan sabit varlıklara olacaktır. Filozofun teriminde kudret, işi yapan failin istese o işi yapması, istemezse yapmamasıdır. İlahi kudrette itibar edilen meşiyet, hakikate göre mukaddes zatın kendisidir. Bu konunun onunla bir çelişkisi yoktur. Öyle ki meşiyet hazreti rububi âlemde bir taneydi ve onda çokluk yoktu. Çünkü şartlı önerme hem iki tane vacip önermeden ve hem iki tane imkânsız önermeden ve hem de iki tane mümkün olan önermeden oluşabilir. Bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor: “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi, onu elbette ki hareketsiz kılardı.” Kelam ilminde âlim olan mütekellimin teriminde kudret, fiili yerine getirmenin ve terk etmenin doğru olmasıdır. (Yani bir fiili yapmak ya da yapmamanın mümkün olması. Bizlerde olan kudret gibi, bir fiili yapmak ya da terk etme bizler için mümkündür.) Yüce Allah yok olması imkânsız olan, vacip, zati ve ezeli olan meşiyetiyle gölgenin varlığının uzamasını ve gayıp ve aşikâr âleminde rahmetinin yayılmasını diledi. Vacib-ul vücudun zatıyla, bütün yönleriyle ve bütün itibarlarla vacib-ul vücut olması gerektiği yönüyle, bu meşiyet, ezeli, zati ve vacip idi. Eğer O’nun meşiyeti feyiz elini açmak istemez ve gölgenin varlığını uzatmak istemez de sakin olmasını dileseydi, feyiz eli kapalı ve gölge de sakin olurdu. Ama böyle dilemedi ve böyle dilemesi de imkânsızdı. Mütekellim, kudreti bu şekilde mana etmesindeki sebep, kendi zannınca eğer filozof gibi mana etseydi, o zaman Allah fiilleri yapmakta mecbur olurdu. Hâlbuki Allah bundan münezzehtir. Filozofun tanımına göre Allah feyiz vermelidir. Feyiz vermemezlik edemez. İşte bu da Allah’tan ihtiyarı ve seçme hakkını alır ve O mecbur olmuş olur. Hâlbuki Allah bundan münezzehtir ve işlerini kendi ihtiyarına göre yapar. Ama mütekellimin Allah’ı bu tenzihi, teşbihtir. (Zira yaratık eğer ondan fiili yapmak ve terk etmek alındığında onu bir işe mecbur edilmiş olur. Ama Allah böyle değildir). Ve yine mütekellimin Allah’ı bu şekilde mukaddes sayması O’nu eksik saymaktır. Zira bu şekildeki tenzih ve takdis, Allah’ı kendi zatında eczalardan mürekkep olduğunu ve zati sıfatlarının mümkün olduğunu gerektirir. Ve Allah bunlardan yüce ve büyüktür. Ve yüne mütekellim şu noktaya da teveccüh etmemiştir: Mecbur olan ve kendi ihtiyarıyla amel etmeyen fail, ilim ve irade olmadan iş yapan faildir. Ya da ilmi ve iradesi olur ama fiili kendi zatına ters olursa mecbur olmuş olur. Yüce olan Allah’ın ilmi, kudreti ve iradesi zatının kendisidir ve zat ve sıfatlar olarak tektir. Karar vermiş olduğu her şey kendi zatıyla uyum içerisindedir. Neticede mümkün bir varlık olan bir failin, nakıs, mümkün ve zail olan bir ilimle ve bir takım dış etkenlerle, ram olmuş ve zatının sahip olmadığı hedefleri güden bir iradeyle yapmış olduğu fiil, eğer mecbur olamadan ve kendi ihtiyarıyla yapılmış olur da, nasıl olur da kendi zatında ve sıfatlarında vacip olan bir failin ihtiyarı olmaz?! Acaba senin görüşüne göre zatının vacip, sıfatlarının kâmil, hakikatinin geniş, ihatasının şiddetli, ilminin ezeli ve ebedi oluşu ve iradesinin ezeli oluşu o faili fiillerinde mecbur olmasına mı neden olur? Ya da mümkün olma, bir şey olmama, zeval, hakikatinin batıl oluşu, zatının ve sıfatlarının yok olması, hadis, yeni, geçici ve değişken olma fiilin ihtiyarla yapılmış olmasının şartlarından mıdır? Ya da failin fiili terk etmesinin mümkün olması, gerçekte de bu, failin cahil olduğunu gösterir, hatta ondan daha yukarı bir failin fiili yerine getirmemesi, zikredilen bu gibi şeylerin (yokluklar, eksiklikler ve zevaller) ihtiyarın oluşmasında herhangi bir rolleri var mıdır? (Neticede bu eksikliklerin hiç birisinin olmadığı, zatı vacip olan varlığın ihtiyarının olmaması mümkün müdür?) Öyleyse ey habibim! Uykundan uyan! Hakikat ve basiret gözüyle Rabbine bak ve cahillerden de olma! |