Çarsamba 8 Eylül 2010 - 15:11

الأربعاء ٣٠ رمضان ١٤٣١

چهارشنبه ۱۷ شهريور ۱۳۸۹ - ۱۶:۴۱

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

 

NURUN  PARLAYIŞINDAN ELDE EDİLEN

İki İşin  Arası Konusunun Hakikati

Allah’a doğru yolculuk eden salik ve Allah yolunda cihat eden mücahit  bu makama ulaştığında, yaratıkların mazharlarında Hak onun için tecelli eder.  Bu, Hak’tan ve halktan hicapta olmadan, çokluk elbiselerinde vahdet ve vahdette  olduğu halde çokluk şeklinde olur. Ona resmi ilimlerin dışında olan, marifet,  ilahi sırlar ve ilimlerin olduğu kapılar açılır. Onlarda birisi de iki işin  arası konusunun hakikatidir. Öyle ki bilen ve hekim olan Allah’ın yanından,  rahim olan Rab tarafından Allah Resulü (s.a.a) ve onun Ehli Beyti’nin (a.s)  diline gelmiştir. Zira bu hakikati anlamak ve onun sırrının ve hakikatinin  idrak etmek, “aklı  olan veya hazır bulunup kulak veren kimseler” dışındakiler için mümkün değildir. Zira böyle bir hedefe ulaşmış salik, taklit  perdesi ve taassup hicabı olmadan basiret ve hakikat gözüyle şunu görür ki varlıklar  içerisinde her varlık bütün zatıyla ve bütün zahiri ve batını güçleriyle yüce Allah’ın  cilveleri, kendini gösterişi, zuhuru ve tecellileridir. Yüce ve mukaddes olan  Allah o ulu şanıyla, yaratıklarıyla aynı cinsten olmaktan mukaddestir ve aşikâr  yaratılmış mazharlarda yaratıklarla aynı elbiseyi giymekten münezzehtir. O  kullarının aynasında zahir olmuştur. İlk, son, zahir ve batın O’dur. Aynı  şekilde yaratıkların mazharlarında olan fiiller, hareketler ve etkilerin hepsi  O’ndandır. Öyleyse kulun fiili ile yapan Hak’tır. Kulun gücü, hakkın gücünün  zahir olmasıdır. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “Oku  attığında sen atmadın. Lakin Allah attı.”
        Neticede  bütün zatlar, sıfatlar, meşiyetler, iradeler, etkiler ve hareketler O’nun  zatının şanlarından, meşiyetinin sıfatının gölgesi, O’nun iradesi ve O’nun  nurunun ve tecellisinin ortaya çıkışıdır. Her şey O’nun orduları ve kudretinin  dereceleridir.
        Senin zuhurun benimledir ve benim varlığın seninledir
        Olmasaydım, zahir olmazdın ve olmasaydın, var olmazdım   
        Öyleyse eğer birisi fiili, yaratıklara nispet verirse ve kendince de  bununla Allah’ı münezzeh sayıp O’nu yaratıkların fiillerinden uzak bilirse,  böyle birisi kusurludur, kendi nefsine zulmetmiştir, onun hakkı haktan örtülü  kalmaktır ve Rabbin kapısından da kovulmuştur. Onun bu şekildeki Allah’ı tenzih  etmesi ve mukaddes sayması hatadır, sınırlamadır ve taklittir. O Allah’ın  buyurduğu “Allah’ın gazap ettikleri” topluluğuna girmiş ve tevhit olmadan çokluklar zincirine bağlanmıştır.  Eğer birisi de fiili, Allah’a nispet verir de çokluğu korumazsa, o da yoldan  uzaklaşmış, orta yoldan dışarı çıkmıştır ve Allah’ın buyurduğu “yoldan çıkmışlar” gurubuna girmiştir.
        Dosdoğru ve apaçık yol şudur ki insan tatil ve teşbih görüşüne  inanmasın, hem tevhit ve hem çokluk makamını korusun, hem Allah’ın hakkını ve  hem kulun hakkını kendisine versin. İşte bu zaman kula, ona ulaşan her  güzelliğin Allah’tan olduğu ve ona ulaşan her kötülüğün kendi nefsinden olduğu  aşikâr olur. Zira kötülük, kabiliyetin kötü oluşu ve varlığı eksikliğindendir.  Ve bu ikisi de kulun payıdır. Hayırlarda bir güzellik yapmak da varlık yönüne  aittir. O da Rabbin payıdır. İşte o zaman yüce Allah’ın şu sözü onun için  açıklığa kavuşmuş olur: “De ki:  Hepsi Allah’ın yanındandır.”
        Ve yine isteyen bu konuda gelen birçok rivayetle basiret bulabilir. Bu  kısa şerh, onları açıklamanın yeri değildir. Meselenin kendileri için tamamen  açıklığa kavuşmasını isteyen herkes, felsefe büyüklerinin ve irfan ehli  velilerin yazmış olduğu kitaplara müracaat etmelidirler. Özellikle de Seyyid  Muhakkik Bari Mirdamad ve onun yüce öğrencisi ilahiyatçı hekim olan  filozofların başı olan Molla Sadra’nın ( Allah’ın rızvanı her ikisine olsun)  kitaplarına müracaat etmelidir.
Zira hayrı kabul eden gaybi tecellinin etkisiyle kabul eder. Nasıl ki  Muhyiddin şöyle demiştir: Kabul eden ancak Allah’ın daha mukaddes olan feyzinin  etkisiyle kabul eder.

TAMAMLAMA  VE AYDINLATMA

Allah’ın  Kadim ve Hadis Olan İki İradesi

Geçen konulardan şu ispatlanmış oldu ki meşiyet, varlığın hakikatinin  zuhur makamı, o hakikatin mutlak oluşu, sirayet etmesi, o hakikatin nurunun  yayılması ve o hakikatin rahmetinin kapsamasıdır. Meşiyet, aynen zuhur ve  tecelli makamında o hakikatin irade edilmesidir. Nasıl ki şu da ispatlanmış oldu  ki mukaddes akıllar ve yakınlaştırılmış meleklerden tutun da tabiatın güçleri  ve yeri tedbir eden meleklerden oluşan varlıkların tamamının mertebeleri,  tecelli ve fiil makamında meşiyetin mertebelerinden ve iradenin hududundandır.  Ve bunun çelişkisi yoktur. Çünkü yüce Allah için olan irade, annen O’nun  mukaddes zatıdır. Ve yine irade kadim sıfattır. Fiil makamında olan Allah’ın  iradesi ise varlıkların itibarıdır ve bu da hadis zail olan bir sıfattır. Gerçi  o da mutlak olma makamıyla kadim bir sıfattır. Çünkü zahir mazharla birdir. Bu  açıklamayla, masum imamların (a.s) rivayetlerinde geçen şu konunun müşkülü  hallolmaktadır: “İrade, hadis bir sıfattır. Fiil sıfatlarındandır zat  sıfatlarından değil.”
        O rivayetlerden birisi yüce şeyh Muhammed İbni Yakub Kuleyni’nin Kafi  kitabında kendi senediyle Asım İbni Humeyd’den, onun da İmam Sadık’tan (a.s)  naklettiği şu rivayettir: Asım İbni Humeyd şöyle diyor: Şöyle dedim: Yüce  Allah’ın eskiden beri iradesi var mıydı? İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu: “İrade eden, irade ettiği şey onunla olmadıkça  irade eden olmaz. Allah eskiden beri âlim ve kadir idi. Daha sonra irade etti.”
        Ve yine Kafi kitabında nakledilen rivayete göre İmam Sadık (a.s) şöyle  buyuruyor: “Meşiyet,  hadistir (sonradan olmuştur).”
        Açıktır ki irade ve meşiyetten maksat, zuhur ve fiil makamındaki  iradedir. Nasıl ki bu sözün delili şu rivayette geçen konudur: “Allah âlemi meşiyetle yarattı. Meşiyeti de meşiyetin  kendisiyle yarattı. Daha sonra şeyleri meşiyetle yarattı.”
        Diğer bir rivayette ise İmam Kazım (a.s) şöyle buyuruyor: “Yaratıklardan olan irade, içlerinden geçen ve  içlerinden geçen şeyden sonra yapılan işten ibarettir. Ama yüce Allah’tan olan  irade, yani O’nun iradesi, icat etmesidir…”
        Neticede nasıl ki ilmin mertebeleri vardır ve onun bir mertebesi mastar  manası olan “bilmektir”, bir mertebesi arazdır, bir mertebesi cevherdir, onun bazı  mertebeleri vacip, kendi zatıyla ayakta ve kendi zatıyla var olandır; aynı  şekilde iradenin de mertebeleri vardır.
        Ama meşiyet konusuna gelince, onun sonradan yaratıldığı ve fiil  sıfatından olduğunu, ilim ve kudretin kadim olduğunu ve zat sıfatlarından  olduğunu buyurması ve hâlbuki bunların (yani meşiyet, ilim ve kudretin) aynı  vadide olmaları ve bunların bazı mertebelerde hadis sıfat olmaları ve bazı mertebelerde  ise kadim sıfat olmalarının cevabı şudur: Rivayetlerde geçen cevap soru soranın  ve muhatabın durumuna göredir. Zira soru eğer ilim ve kudret hakkındaysa  gerçekte zat sıfatı hakkında soru sorulmuştur. Çünkü zihinler genelde ilim ve  kudret hakkında zati olan ilim ve kudrete teveccüh eder. İrade bunun tersidir. Meşiyetten  olan soru dış varlıklara yöneliktir. Buna göre her sorunun cevabı, soru soranın  anlama kapasitesine ve onun marifetinin makamına göre verilir.

Allah’ım! Senin her şeyi kapsayan  kudretinin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm kudretin kapsayıcıdır.  Allah’ım! Senin tüm kudretinin hakkı için senden diliyorum!

Felsefe ve  Kelam İlminde Kudret Teriminin Anlamı

Kudret, Allah’ın ana sıfatlarından ve şu yedi imam isimlerindendir:  Hayat, ilim, irade, kudret, duyma, görme ve konuşma. Kudret için, bütün  varlıkları kâmil bir ihata ve genel bir kapsama (kuşatma) vardır. Her ne kadar  da sabit oluş makamında hayat ve ilime ihtiyacı vardır. Bu kâmil ihata,  kudretin sarışının ve yayılışının mertebelerinden birisidir. Eğer duada geçen “her  şeyi” kısmındaki  şeyden maksat sıfatların ve isimlerin var oluşundaki şey olursa o zaman  kudretin sarışı ilahi ilimde var olan sabit varlıklara olacaktır.
        Filozofun teriminde kudret, işi yapan failin istese o işi yapması,  istemezse yapmamasıdır. İlahi kudrette itibar edilen meşiyet, hakikate göre  mukaddes zatın kendisidir. Bu konunun onunla bir çelişkisi yoktur. Öyle ki meşiyet  hazreti rububi âlemde bir taneydi ve onda çokluk yoktu. Çünkü şartlı önerme hem  iki tane vacip önermeden ve hem iki tane imkânsız önermeden ve hem de iki tane  mümkün olan önermeden oluşabilir. Bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor: “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını  görmedin mi? Eğer dileseydi, onu elbette ki hareketsiz kılardı.”
        Kelam ilminde âlim olan mütekellimin teriminde kudret, fiili yerine  getirmenin ve terk etmenin doğru olmasıdır. (Yani bir fiili yapmak ya da  yapmamanın mümkün olması. Bizlerde olan kudret gibi, bir fiili yapmak ya da  terk etme bizler için mümkündür.)
Yüce Allah yok olması imkânsız olan, vacip, zati ve ezeli olan meşiyetiyle  gölgenin varlığının uzamasını ve gayıp ve aşikâr âleminde rahmetinin  yayılmasını diledi. Vacib-ul vücudun zatıyla, bütün yönleriyle ve bütün  itibarlarla vacib-ul vücut olması gerektiği yönüyle, bu meşiyet, ezeli, zati ve  vacip idi. Eğer O’nun meşiyeti feyiz elini açmak istemez ve gölgenin varlığını  uzatmak istemez de sakin olmasını dileseydi, feyiz eli kapalı ve gölge de sakin  olurdu. Ama böyle dilemedi ve böyle dilemesi de imkânsızdı.

Kudretin  Manasında Mütekellimin Hatası

Mütekellim, kudreti bu şekilde mana etmesindeki sebep, kendi zannınca eğer filozof gibi  mana etseydi, o zaman Allah fiilleri yapmakta mecbur olurdu. Hâlbuki Allah bundan  münezzehtir. Filozofun tanımına göre Allah feyiz vermelidir. Feyiz vermemezlik  edemez. İşte bu da Allah’tan ihtiyarı ve seçme hakkını alır ve O mecbur olmuş  olur. Hâlbuki Allah bundan münezzehtir ve işlerini kendi ihtiyarına göre yapar.
        Ama mütekellimin Allah’ı bu tenzihi,  teşbihtir. (Zira yaratık eğer ondan fiili yapmak ve terk etmek alındığında onu  bir işe mecbur edilmiş olur. Ama Allah böyle değildir). Ve yine mütekellimin  Allah’ı bu şekilde mukaddes sayması O’nu eksik saymaktır. Zira bu şekildeki  tenzih ve takdis, Allah’ı kendi zatında eczalardan mürekkep olduğunu ve zati  sıfatlarının mümkün olduğunu gerektirir. Ve Allah bunlardan yüce ve büyüktür.  Ve yüne mütekellim şu noktaya da teveccüh etmemiştir: Mecbur olan ve kendi  ihtiyarıyla amel etmeyen fail, ilim ve irade olmadan iş yapan faildir. Ya da ilmi  ve iradesi olur ama fiili kendi zatına ters olursa mecbur olmuş olur. Yüce olan  Allah’ın ilmi, kudreti ve iradesi zatının kendisidir ve zat ve sıfatlar olarak  tektir. Karar vermiş olduğu her şey kendi zatıyla uyum içerisindedir. Neticede  mümkün bir varlık olan bir failin, nakıs, mümkün ve zail olan bir ilimle ve bir  takım dış etkenlerle, ram olmuş ve zatının sahip olmadığı hedefleri güden bir  iradeyle yapmış olduğu fiil, eğer mecbur olamadan ve kendi ihtiyarıyla yapılmış  olur da, nasıl olur da kendi zatında ve sıfatlarında vacip olan bir failin  ihtiyarı olmaz?!
        Acaba senin görüşüne göre zatının vacip,  sıfatlarının kâmil, hakikatinin geniş, ihatasının şiddetli, ilminin ezeli ve  ebedi oluşu ve iradesinin ezeli oluşu o faili fiillerinde mecbur olmasına mı neden  olur? Ya da mümkün olma, bir şey olmama, zeval, hakikatinin batıl oluşu,  zatının ve sıfatlarının yok olması, hadis, yeni, geçici ve değişken olma fiilin  ihtiyarla yapılmış olmasının şartlarından mıdır? Ya da failin fiili terk  etmesinin mümkün olması, gerçekte de bu, failin cahil olduğunu gösterir, hatta  ondan daha yukarı bir failin fiili yerine getirmemesi, zikredilen bu gibi  şeylerin (yokluklar, eksiklikler ve zevaller) ihtiyarın oluşmasında herhangi  bir rolleri var mıdır? (Neticede bu eksikliklerin hiç birisinin olmadığı, zatı  vacip olan varlığın ihtiyarının olmaması mümkün müdür?)
      Öyleyse ey habibim! Uykundan uyan! Hakikat ve  basiret gözüyle Rabbine bak ve cahillerden de olma!

   
Total Visit: 99
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.