Fusus-ul Hikem’i şerh eden Mahmud Kayseri ve Muhakkik Arif olan Muhammed İbni İshak Konavi’nin Miftah-ul Gayb ve-l Vucud kitabını şerh eden Muhammed İbni Hamza Fenari, büyük Şeyh Muhyiddin Arabî Endulisi’ye şu sözü nispet vermişlerdir: ‛‛Nur, zat isimlerindendir. Muhyiddin, zahiri zata delalet eden her ismi zat ismi, zahiri sıfata delalet eden her ismi sıfat ismi ve zahiri fiile delalet eden her ismi de fiil ismi karar vermiştir.” İbni Fenari şöyle der: Şöyle diyorum: Büyük Şeyh bu şemayı düzenledikten sonra (daha sonra şemayı çizmiş ve nur ismini zat isimleri kısmına koymuştur) şöyle demiştir: Bu güzel isimlerden bir kısmı aziz ve celil olan Allah’ın zatına delalet etmektedir. Allah’ın Zatına delalet etmesiyle beraber Allah’ın sıfatına da ya da Allah’ın fiiline de ya da aynı zamanda her ikisine de delalet etmektedir. Öyleyse zata delalet etmesi daha zahir olan ismi, zat ismi olarak karar verdik. Aynı işi sıfat ve fiil isimlerinde de yaptık. Yani sıfata ya da fiile delalet etmesi daha zahir olan ismi o kısımdan karar verdik. Bunun manası zat isimleri kısmında karar verilen isimlerin diğer kısımlarla hiçbir ilişkisi olmadığı anlamına gelmez. Örneğin Rab ismi eğer sabit bir manası olursa zat ismindendir; eğer ıslah eden manasındaysa fiil ismindendir ve eğer malik manasına olursa sıfat ismindendir. Ve yine aynı yerde Şeyh şöyle demiştir: Bil ki bizim bu isimleri zikretmekten maksadımız (yani şemada zikredilen isimlerden maksadımız) Allah’ın isimlerini bu isimlerle sınırlandırmak değildir ya da şöyle demiş olalım ki bu şemada zikredilen isimlerden başka bir isim Allah için bulunmaz. Sadece bu sıralama, bizim zihnimize gelendir. Öyleyse eğer sen güzel isimlerden bir isim gördüysen bu şemaya ekle. O güzel isim zatta mı, fiilde mi, ya da sıfatta mı hangisin de daha zahirse ona ekle. (Şeyh’e nispet verilen sözün sonu). Şöyle diyorum: Nur isminin, sıfat isimlerinden olması ve hatta fiil isimlerinden olması daha zahirdir. Zira nurun manasında kendisinden başkasını açığa çıkarma ve aydınlatma vardır. Öyleyse o başkası ilahi âlemde isimler ve sıfatlar olarak itibar edilirse nur, sıfat isimlerinden olacaktır ve eğer o başkası Allah’ın dış varlık âlemindeki zuhurunun mertebelerinden birisi olarak itibar edilirse o zaman da nur, fiil isimlerinden olacaktır. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: ‛‛Allah göklerin ve yerin nurudur.” Ve yüne yüce Allah şöyle buyuruyor: ‛‛Allah dilediği kimseleri bu nura iletir.” Ve yine Muvahhitlerin Efendisi, Müminlerin Emiri Ali (a.s) Kumeyl duasında şöyle diyor: ‛‛Her şeyin onunla parladığı veçhinin nuru hakkı için senden diliyorum!” Semat duasında ise şöyle yer almıştır: ‛‛Veçhinin nuru hakkı için senden diliyorum! Öyle nur ki onunla dağa tecelli ettin. Sonra da dağı darmadağın ettin ve Musa bayılıp yere yığıldı.” Neticede ‛‛nur” ismi ‛‛zahir” isminin altındadır. O mutlak görülen âlemin ya da kayıtlı görülen âlemin rabbidir. Ve aynı şekilde Şeyh’in zat isminden olarak belirlediği ‛‛rab” ismi fiil isimlerine daha çok benzemektedir. Bu konuların daha çok açıklamaya ihtiyacı var. Ama bu sayfalar vakit ve mecalin dar oluşundan, belaların ve sıkıntıların hücumundan dolayı ona münasip değildir. Allah’ım! Akıbetimizi ıslah et! Karanlık ağacın kökünü kalbimizden sök at! Allah’ım! Senin en geniş olan rahmetinin hakkı için senden diliyorum. Senin her rahmetin geniştir. Allah’ım! Senin tüm rahmetinin hakkı için senden diliyorum! Rahmani rahmet, varlığın yayılma makamıdır. Rahimi rahmet ise varlığın kemalinin yayılma makamıdır. Neticede rahmani rahmetle, varlık zuhur buldu ve Rahimi rahmet vasıtasıyla herkes manevi kemaline ve Batıni hidayetine ulaşır. Onun için duada şöyle yer almıştır: ‛‛Ey dünyanın Rahman’ı ve ahiretin Rahim’i! Ey tüm yaratıklarına Rahman olan ve yalnızca müminlere Rahim olan!” Öyleyse yüce Allah, rahmani hakikatiyle yok olan mahiyetlere ve helak olan şekillere varlığı lütfetti. Rahimi hakikatiyle de onlara kemali lütfetti. Rahimi devletin sabahının doğuşu, ahiret yurdunda daha fazladır. Bazı rivayetlerde şöyle yer almıştır: ‛‛Ey dünya ve ahiretin Rahman’ı ve ey dünya ve ahiretin Rahim’i!” Bu, her varlıkta kemaline doğru ilerlemesi ve tedrici olarak kendi makamına ulaşması için tabii bir aşk icat etmesi itibarıyladır. Ahiret yurdunda, herkesin kendi ektiğini biçtiği ve herkesin kendi fiili durumuna ve kendisine layık olan kemaline ulaştığı günde, temiz ve tezkiye olmuş nefislerin yakınlık makamlarına, kerametlere ve yerinin gökler gibi olduğu cennetlere ulaştıkları günde, tersine dönmüş yırtıcı, hayvani ve şeytani olan nefislerin kendi ateşlerine, cehennemdeki kuyularına, akreplerine ve yılanlarına ulaştıkları günde herkes ektiğini biçer. Bu mertebelere ulaşmak, tersine dönmüş şeytani nefislere nispetle bir kemaldir. Gerçi bu, dosdoğru olan temizlenmiş insani nefislere nispetle eksikliktir. Buna göre Şeyh Muhyiddin Arabî’nin Hazreti Hakk’ın her iki cihandaki Rahim olma meselesindeki söylediği yöntemi açıktır. Onun yöntemine göre ‛‛merhamet edenlerin en merhametlisi” olan Allah, ‛‛Muntakim” (intikam alan) adının yanında şefaat eder ve devletin yönetimini kendi eline alır. ‛‛Muntakim” adı ise onun hükümetinin altında yer alır. Rahman ve Rahim olma ya fiilidir ya da zatidir. Öyleyse yüce Allah hem Rahmani olan rahmete sahiptir ve hem de Rahim olan rahmete sahiptir. Zati olan Rahmani rahmet ve zati olan Rahimi rahmet, zatın zata tecellisidir. Bu tecellinin neticesinde ilahi sıfatlar ve isimler ve onların gerektirdikleri sabit dış varlıklardan ilmi zuhurla zahir olurlar. İcmali (özet) ilimle birlikte Hazreti Vahit’te (varlıklara karşı) geniş keşif ilmi meydana gelmektedir. Nasıl ki yüce Allah fiili olan Rahmani rahmete ve Rahimi rahmete sahiptir. Fiili olan Rahmani rahmet ve Rahimi rahmet, zatın fiiller şeklinde feyzin yayılmasıyla tecelli etmesidir. Şu şekilde ki dış varlıklara kendi feyzi ve kemalinden vermiş ve geniş feyziyle dış varlıkları ulaşabilecekleri en mükemmel ve düzen olarak da en eksiksiz bir duruma ulaştırarak varlık âleminde zuhura ulaştırmıştır. İki mübarek isim olan Rahman ve Rahim isimlerinin Fatiha suresinde yer almasının sırlarından birisi şudur ki Rahmani rahmet ve Rahimi rahmet her iki makamda yani zat ve fiil makamında dile getirilsin. Ta ki tekvini (yaratılış) kitapla tedvini (yazılmış) kitap arasında uyum sağlanmış olsun. Zira zahir, batının unvanıdır. Lafız, mananın ve hakikatin sesler ve şekillerle ve kabukları ve duruşları giyinerek tecelli edişidir. Eğer besmeledeki Rahman ve Rahim’i lafzı celale olan ‛‛Allah” için sıfat olarak alırsak, o zaman zati olan Rahman olma ve Rahim olmaya işaret olacaktır. Fatiha suresinde bulunan Rahman ve Rahim ise fiili olan Rahman ve Rahim olmaya işaret olacaktır. ‛‛Hamd, Allah’a aittir” tabirindeki Allah, fiili ulûhiyete ve ayrıntılı fiili Rahman ve ayrıntılı fiili Rahim’i bir araya toplayan makama işaret etmektedir. Hamd, soyut âlemler ve isfehbudiye nefislerinden ibarettir. Onların nimet veren Allah’a hamd etmek ve O’nun kemalini izhar etmekten başka bir yönleri yoktur. Bütün varlık âlemleri silsilesinde tamamıyla hamd olan ve nimete karşı nankörlük yönünün olmadığı bu nur âlemleri dışında hiçbir âlem yoktur. Zira onlar, zevk ve irfan ehlinin yanında sırf varlıklardır ve mahiyetleri yoktur. Diğer bütün âlemler ve bu âlemlerde olanlar bu âlemlerden daha düşük mertebede yer almaktadırlar. Buna göre mana şu şekilde olmaktadır: Zati Rahmani rahmet ve zati Rahimi rahmet sahibi olan Allah’ın adıyla. Baştan aşağı hamd olan âlemler açıldı. Öyle âlemler ki mutlak ilahi varlılar, fiil makamındadırlar. Onlar diğer mertebelerde bulunan mukaddes makamdan inmiş varlıklar için rububi ve terbiye edici zatlardır. O mukaddes makamda olanlar ruhani meleklerdir. Şu ayette onlara işaret edilmiştir: ‛‛And olsun saf saf dizilenlere. O haykırıp sürenlere.” Bu rububi zatlar, fiili Rahmani rahmete ve fiili Rahimi rahmete sahiptirler. Yani onlar içindir Şuhud âleminde varlığı yayma ve varlığın kemalini yayma makamı. Tüm varlıkların bu zatlara döndüğü günde bunlar malik olma ve toplama gücüne sahiptirler. Bu varlıklara dönüş Allah’a dönüştür. Zira bir şeyin zuhur etmesi kendisinden farklı bir şey değildir. Hatta kendisidir. (İsimler ve sıfatlar zatın zuhurudur. Öyleyse isimlere dönüş, zata dönüş olacaktır.) Eğer Rahman ve Rahim’i ‛‛Bismillah” ibaretindeki isim için sıfat olarak alırsak durum tersine dönecektir. (Yani besmeledeki Rahman ve Rahim fiili Rahman ve Rahim olmaya delalet edecektir. Fatiha suresindeki Rahman Ve Rahim ise zati Rahman ve Rahim olmaya delalet edecektir.) Zira bu durumda isim meşiyet anlamında olacaktır. Yani ilahi meşiyet anlamında olacaktır. Öyle ki fiili Rahman ve Rahim olma, onunla gerçekleşmektedir. ‛‛Hamd, Allah’a aittir” ibaretindeki Allah, zati ulûhiyete delalet eder. Fatiha suresindeki Rahman ve Rahim, zatın sıfatlarından olan Rahman ve Rahim olmaya delalet edecektir. Fiil sıfatlarından değil. Ve yine malik olma ve rab olma da yine zatın sıfatlarından olacaktır. Biz ‛‛Allah’ım! Senin isimlerinin hakkı için senden diliyorum!” cümlesini şerh ederken masum ve temiz olan ve ilahi vahyin ve meleklerin indiği evden olan Ehli Beyt (a.s) yoluyla bize ulaşan isim hakkındaki tefsire işaret edeceğiz. Kayseri, Fusus-ul Hikem’in şerhinin mukaddimelerinden birisinde şöyle demiştir: Eğer varlığın hakikatini, sadece şeylerin geneli şartı olarak kabul edersek, o zaman o, Rahman isminin mertebesi olur. O da Levh-ul Kaza (kazanın yazıldığı levha-cem makamı) ya da Umm-ul Kitap (kitabın esası) ya da Kalem-ul A’la (yüce kalem) olarak adlandırılan birinci aklın terbiye edicisidir. Eğer varlığın hakikatini, şeylerin genel şartı olarak kabul edersek, öyle ki ayrıntılar onda geniş ve sabit bir şekilde genellerinden örtülü olmadan olursa, o zaman o Rahim isminin mertebesi olur. O da genel nefsin terbiye edicisidir. O, Levh-ul Kader (kaderin yazıldığı levha-tedric makamı) olarak adlandırılan Levh-ul Mahfuz (kaderin yazılıp korunduğu levha) ya da Kitab-ul Mubin’dir (kaderin yazıldığı kitaptır). Kayseri’nin ibareti burada sona erdi. Şöyle diyorum: Kayseri’nin söylediği, bir açıklamaya göre bir yönden doğru olsa da daha münasibi şu idi: Rahman isminin mertebesini varlığın bütün âlemlere, o âlemlerin genelleri olsun, ayrıntıları olsun, yayılma makamı olarak karar vermeli idi. Rahim isminin mertebesini de varlığın kemalinin âlemlerin genellerine ve ayrıntılarına yayılma mertebesi olarak karar vermeli idi. Zira Rahmani ve Rahimi olan rahmet bütün her şeyi kendi içine almış ve bütün âlemleri kapsamıştır. Öyleyse o ikisi Allah’ın meşiyetinin dış âlemde var oluşundan ibarettir. Öyleyse o ikisi meşiyetin var oluşundan ibarettir. Akıl ve nefis makamı ise var oluşta var oluş makamıdır. Öyleyse şöyle söylenmesi daha iyidir: Eğer varlığın hakikati varlığın yayılması şartıyla kabul edilirse, o zaman o, Rahman isminin mertebesinden ibaret olur. Ve eğer varlığın kemalinin yayılması olarak kabul edilirse, o zaman da Rahim isminin mertebesinden ibaret olur. Onun için dualarda şu şekilde yer almıştır: ‛‛Allah’ım! Ben senden her şeyi kapsayan rahmetinin hakkı için diliyorum.”‛‛Allah’ın yüz tane rahmeti vardır. Ondan bir tanesini yeryüzüne indirmiş ve onu mahlûkatı arasında bölüştürmüştür. Mahlûkatın içinde olan duygu ve merhamet o bir rahmetin vasıtasıyladır. Allah doksan dokuz rahmetini kıyamet gününde kullarına merhamet etmesi için saklamıştır.” Ve yine Peygamber’den (s.a.a) şöyle nakledilmiştir: Seyri suluk ve marifet ehlinin şeyhlerinden birisi olan Mirza Cevat Meliki (r.a) Esrar-us Salât kitabında Fatiha suresinin tefsirini yaparken Peygamberimizden (s.a.a) naklettiğimiz rivayeti naklettikten sonra şöyle buyurmuştur: Rahman ve Rahim isminin, Rahmani rahmeti ve Rahimi rahmeti yaratması itibariyle yüce Allah için kullanılması, bu rahmetlerin O’ndan meydana gelişinden dolayıdır ve O’ndan kaynaklanan bir ayakta duruşla var oluşlarından dolayıdır. Yoksa Allah o rahmetlerin içinde yer aldığından dolayı onlar ayakta değillerdir. Öyleyse Rahmani rahmet, O’nun bütün varlıklarda yayılmış olan var olmayı onlara lütufta bulunmasından ibarettir. Buna göre varlıkları icat etmesi O’nun Rahman oluşudur ve varlıkların kendisi de O’nun rahmetidir. Rahmani rahmete gelince, o dünyada mümin kullarına hidayeti ve kemali lütufta bulunmasında ve ahirette ise onlara mükâfat ve sevap vermesinden ibarettir. Öyleyse Allah’ın icat etmesi, hem iyi insanları ve hem de kötü insanları kapsamaktadır. Merhum Meliki daha sonra şöyle buyuruyor: Neticede her kim âleme Hak Teala’nın onu icat ederek ayakta tutması açısından bakarsa sanki Allah’ın Rahman oluşuna bakmıştır. Ve sanki dış âlemde Rahman’ı ve O’nun rahmeti dışında bir şey görmüyor. Her kim de âleme Allah’ın onu icat etmesi itibariyle bakarsa, sanki sadece Rahman’a bakmıştır. (Sözü burada sona erdi. Allah onun makamını ebedi cennette yüce eylesin.) Şöyle diyorum: Eğer onun geniş varlıktan kastı irfan ehlinin görüşünde olan ve görüşler ve makamlara göre söylenen meşiyet, mutlak ulûhiyet, Muhammedi mutlak vilayet makamı ve benzeri tabirlerle dile getirilen makam manasına olursa, bu mana “Bismillahirrahmanirrahim”deki Rahmaniyet makamına münasip değildir. Zira besmeledeki Rahman ve Rahim “Allah” ismine tabidirler ve o ismin var oluşlarındandırlar. Geniş gölge Allah’ın gölgesidir, Rahman’ın gölgesi değil. Zira geniş gölgenin hakikati, kâmil insanın ve kâmil insanın rabbinin hakikatinden ibarettir. Toplayıcı varlık, Allah’ın İsmi Azam’ıdır (yani “Allah” ismidir). Öyle ki “Allah” ismi Rahman ve Rahim ismini kuşatıcıdır. Onun için Fatiha suresinde de o isme tabi olarak karar verilmişlerdir. Ve eğer onun geniş varlıktan kastı varlığın yayılma makamı ise bu makama münasip, yazılmış ve yaratılış âlemiyle uyum içerisindedir. Ama sözünün zahiri ile uyum içerisinde değildir. Onun söylediği mazhar, zahirde fanidir itibarıyla doğrudur. Öyleyse Rahmaniyet makamı bu görüşe göre ulûhiyet makamıdır. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “De ki: İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O'na hastır.” Ve yine şöyle buyuruyor: “Rahmân, Kuran'ı öğretti. İnsanı yarattı.” Ve yine şöyle buyuruyor: “O, öyle Allah'tır ki, O'ndan başka tanrı yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, esirgeyendir, bağışlayandır.” |