Perşembe 9 Şubat 2012 - 03:31

الخميس ١٧ ربيع الأول ١٤٣٣

پنجشنبه ۲۰ بهمن ۱۳۹۰ - ۰۵:۰۱

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       


NEHC'ÜL-BELÂĞA VE ŞİÎ DÜŞÜNCE

     
NEHC'ÜL-BELÂĞA      
     

    Ehlibeyt İmamlarının ilâhiyat bahislerini gündeme getirecek bu konuları  enine boyuna tahlil etmeleri, Şiî düşüncesinin öteden beri felsefî  düşünce hâline gelmesine sebep olmuştur. Nehc'ül-Belâğa bunun ilk ve en  açık örneğidir. Bu, İslâm tarihinde yeni bir şey olmayıp, bizzat  Kur'ân-ı Kerim'in insanlara sunduğu bir yöntemdir. Ehlibeyt İmamları  Kur'ân-ı Kerim'in talimatlarına uyarak, Kur'ân'ın tefsiri unvanıyla bu  gerçekleri açıklamışlardır. Bu alanda kınanması gereken birileri varsa,  o da bu yoldan gitmeyen ve vesileyi kaybeden başkalarıdır.

     

    Tarih, asr-ı saadetten beri Şia'nın bu meselelere diğerlerinden daha  fazla yöneldiğini göstermektedir. Ehlisünnet arasında inanç dalında  Şia'ya diğerlerinden daha yakın olan Mütezile fırkası da buna yönelmiş,  fakat bildiğiniz gibi cemaatın sosyal mizacı bunu kabul etmemiş ve  takriben hicrî üçüncü asırdan itibaren yok olup gitmişlerdir.

     

    Mısırlı Ahmet Emin "Zahr-ul İslâm" adlı kitabının birinci cildinde bunu  doğrulamıştır. O, Şiî olan Fatimîler tarafından Mısır'da başlatılan  felsefî-fikrî akımını inceledikten sonra şöyle der:

     

"Felsefe  Şia'ya, Ehlisünnet'ten daha çok intisap eder. Bunun en bariz örneğini  Mısır'daki Fatimîler'de ve İran'daki Buyeoğulları döneminde  görmekteyiz. Hatta son asırlarda Şiî İran, felsefeye diğer Müslüman  ülkelerden daha fazla önem vermiştir. Şiî eğilimleri olan ve İran'da  felsefe tahsili gören Seyyid Cemaleddin Afganî Mısır'a gelir gelmez  orada hemen bir felsefe hareketi başlattıydı."

     

   Ancak  Ahmet Emin, Şia'nın neden başkalarından daha fazla felsefeye önem  verdiği konusundaki görüşünde kasıtlı veya kasıtsız olarak yanılmıştır.  O diyor ki: "Şia'nın akli ve felsefî konulara başkalarından  daha çok eğilim göstermesinin nedeni, batınîlik ve tevile  eğilimlerinden kaynaklanmaktadır. Onlar, batınî düşüncelerini tevil  etmek için felsefeden yardım almak zorunda kalmışlardır. İşte bu  nedenle Mısır'daki Fatimîler, İran'daki Buyeliler, Kacarlılar ve  Safevîler felsefeye diğer Müslüman bölgelerden daha fazla eğilim  göstermiştir."

     

   Ahmet Emin'in bu sözü tamamen temelsiz  ve boş bir sözdür. Bu eğilimi Şia imamları oluşturmuşlardır.  İstidlallerinde, hitabelerinde, hadislerinde, rivayetlerinde ve  dualarında felsefenin en yüce ve en ince meselelerini söz konusu eden  onlardır. Nehc'ül-Belâğa bunlara sadece bir örnektir. Hatta nebevî  hadisler açısından da Şia rivayetlerinde Resulullah'tan (s.a.a)  diğerlerinde bulunmayan yüce ve derin anlamlı rivayetlere  rastlamaktayız. Şia düşüncesi felsefeye has değildir; kelâm, fıkıh,  usul-u fıkıhta da özel bir seçkinliği vardır; bunların hepsinin kaynağı  da bir şeydir.

     

   Bazıları ise bu farklılığı "Şia milleti"ne ait  bilip şöyle demişlerdir: "Şiîler İranlı ve İranlılar da Şiî oldukları  için ve İran halkı düşünür ve ince düşünceli olduğu için güçlü  düşünceleriyle Şia öğretilerini yükseltmiş ve ona İslâm rengi  vermişlerdir."

     
       
NEHC'ÜL-BELÂĞA
     
     

   Bertrand Russel "Batı Felsefe Tarihi" adlı kitabının ikinci cildinde  buna dayanarak görüş belirtmektedir. Russel düşünce yapısı ve  alışkanlığı gereği bu konuyu da terbiyesizce işlemektedir. Elbette o,  bu iddiasında mazurdur; çünkü o İslâm felsefesine temelden yabancıdır  ve bu alanda en küçük bir bilgisi yoktur. Böyle birinin İslâm  felsefesinin kaynağını teşhis edemeyeceği de açıktır.

     

  Biz bu düşüncenin taraftarlarına diyoruz ki: Birincisi  İranlıların hepsi Şiî olmadıkları gibi, Şiîlerin hepsi de İranlı  değillerdi ve hâlâ da böyledir. Acaba Muhammed b. Yakup Kuleynî,  Muhammed b. Ali b. Hüseyin b. Babeveyh-i Kummî ve Muhammed b. Ebu Talip  Mazenderanî İranlı mıydılar ve Muhammed b. İsmail-i Buhari, Ebu Davud  Secistani, Müslim b. Haccac-i Nişaburi İranlı değiller miydi? Acaba  Nehc'ül-Belâğa'yı toplayan Seyyid Razî İranlı mıydı? Acaba Mısır  Fatimîleri İranlı mıydılar?...  Niçin Mısır'da Fatimîlerin  nüfuzuyla felsefî düşünce ihya olurken, Fatimîler'in düşüşüyle felsefî  düşünce de ölüyor ve daha sonra İranlı Şia bir seyyid tarafından tekrar  ihya oluyor?!  

     

  Gerçek şudur: Bu düşünce tarzı ve bu  çeşit eğilimin kaynağı, sadece ve sadece Ehlibeyt İmamlarıdır. Bütün  Ehlisünnet araştırmacıları Hz. Ali'nin (a.s) ashabın filozofu olduğunu,  onun düşüncesinin diğerlerinin düşüncesiyle mukayese edildiğinde  bambaşka bir şey olduğunu itiraf ederler. İbn-i Sina'dan şöyle  nakledilir:

     

"Ali (a.s) Muhammed'in (s.a.a) ashabı arasında, mahsus arasındaki makul gibidir."

     

    Yani Ali (a.s) Resulullah'ın (s.a.a) ashabı arasında duyumsanan  cüz'îler arasında bir küllî veya maddî cisimlere oranla otoriter akıl  mesabesindedir.

     

   Açıktır ki böyle bir imamın izleyicilerinin  düşünce tarzı diğerleriyle mukayese edildiğinde çok farklı bir görünüm  sergileyecektir.

     

   Ahmet Emin'le diğer bazıları başka bir hataya  düşmüşlerdir. Onlar bu gibi sözlerin Hz. Ali'ye (a.s) isnat  edilmesinden şüphe ederek diyorlar ki, Araplar Yunan felsefesinden önce  bu gibi bahisler, tahliller ve dakik incelemelerle tanışmıyorlardı. Bu  sözleri daha sonraları Yunan felsefesiyle tanışanlar söylemiş ve İmam  Ali'ye (a.s) isnat etmişlerdir!

     

   Biz de Arapların bu sözlerle  tanışmadığını söylüyoruz; sadece Araplar değil, Arap olmayanlar da  tanışmıyorlardı; Yunan ve Yunan felsefesine de yabancıydı bunlar. Ahmet  Emin bey, İmam Ali'yi (a.s) de düşünce bakımından Ebu Cehl ve Ebu  Süfyan gibi Arapların seviyesine düşürüyor, Ali'yi onlarla bir seviyede  sayıp kendine göre sonuç alıyor!

     

   Cahiliye Arapları Kur'ân'ın  getirdiği mana ve mefhumlarla tanışıyorlar mıydı ki?! Ali (a.s)  Peygamberin özel olarak yetiştirdiği öğrencisi değil miydi? Resulullah  (s.a.a) Ali'yi (a.s) ashabın en bilgilisi diye tanıtmamış mıydı?!  Normal bir seviyede olan bazı sahabilerin mevkisini korumak için irfan  ve diğer faziletler bakımından zirvede yer alan diğer bazılarının makam  ve mevkisini inkar etmeye bizi mecbur eden nedir?!

     

   Ahmet Emin bey diyor ki: "Araplar, Yunan felsefesinden önce Nehc'ül-Belâğa'daki bu mana ve mefhumlarla tanışmıyorlardı."

     

    Buna şöyle cevap verilebilir: Araplar Nehc'ül-Belâğadaki mana ve  mefhumlarla hatta Yunan felsefesiyle tanıştıktan sonra bile  tanışmamışlardır! Sadece Araplar değil, Arap olmayan diğer Müslümanlar  da tanışmamışlardı! Çünkü onları Yunan felsefesi bile bilmiyordu. Onlar  İslâm felsefesine özgüdürler; yani İslâm'a hastır ve İslâm filozofları  tedricen İslâm kaynaklarından yararlanarak onları kendi felsefelerine  sokmuşlardır.

Nehc'ül Belâğa Bir Şaheserdir


Total Visit: 439
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.