Perşembe 9 Şubat 2012 - 04:25

الخميس ١٧ ربيع الأول ١٤٣٣

پنجشنبه ۲۰ بهمن ۱۳۹۰ - ۰۵:۵۵

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       


NEHC’ÜL-BELÂĞA VE KELÂMÎ DÜŞÜNCELER

     
NEHC’ÜL-BELÂĞA VE KELÂMÎ DÜŞÜNCELER
     

     Nehc’ül-Belâğa’da yüce Allah kemâlî ve subutî sıfatlarla tavsif  edilmesiyle birlikte zata yakın veya zattan ayrı her türlü sıfat da  O’dan nefyedilmiştir. Öte yandan, bilindiği üzere Eşaire sıfatların  zata izafî ve zattan ayrı olduğuna inanırken, Mütezile ise her türlü  sıfatı nefyeder.

     

"el-Eş’arî bizdiyâdin kaailetu

     

Ve qâle bin-niyâbet-i’l mu’teziletu"

     

(Eşaire sıfatın zattan ayrı olduğuna inanır. / Mütezile ise niyabete inanır.)

     

    Bu durum, bazılarının Nehc’ül-Belâğa’nın daha sonraki asırlarda  uydurulduğunu ve Mütezile düşüncesinin etkisi altında kaldığını  sanmalarına neden olmuştur. Oysa düşünceleri tahlil edebilen bir kişi  Nehc’ül-Belâğa’da sınırlı sıfatların nefyedildiğini,[1] sınırsız bir  zata sınırsız sıfatların ise zatın sıfatlarla bir olmasını  gerektirdiğini ve Mütezi-le’nin sandığı gibi sıfatların inkârını  gerektirmediğini anlamakta gecikmez. Eğer Mütezile böyle bir sonuca  varmış olsaydı, kesinlikle sıfatları nefyetmez, zatın sıfatların naibi  olup sıfatların yerine geçtiğini ileri sürmezdi.

     

   184. hutbede  yüce Allah’ın kelâmının hadis olmasıyla ilgili geçen şeyler de aynıdır.  Bu hutbede geçenlerin Kur-ân-ı Kerim’in hâdis veya kadîm oluşuyla  ilgili olarak uzun süre mütekellimler arasında hareretle savunulan  görüşlerin etkisinde kalınarak sonraki asırlarda Nehc’ül-Belâğa’ya  ek-lendiği sanılabilir. Fakat biraz dikkat edilecek olursa,  Nehc’ül-Belâğa’nın söz konusu ettiği bahis, Kur’ân-ı Kerim’in hâdis  veya kadîmliğiyle bağlantılı anlamsız bahisle uzaktan yakından bir  ilgisi olmadığı ve gerçekte yüce Allah’ın tekvinî emri ve inşaî  iradesiyle ilgili olduğu anlaşılır. Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki, Allah  Teala’nın emri ve inşaî iradesi O’nun eylemidir; işte bu nedenle de  hâdis ve zatından mutaahhirdir. Kadim ve zatıyla bir derecede olması  ise ikilik ve zata ortak koşmayı gerektirir:

     

   "Olmasını  istediği şeye "ol" der o da oluverir; kulak perdesine çarpan sesle  değil, işitilen bir çağrıyla da değil. O’nun kelâmı, O’nun fiilidir ki,  Onun inşası ve benzeri, bundan önce yoktu. Ezelî olsaydı, ikinci bir  ilâh olurdu!"[2]

     

    Ayrıca, bu alanda Hz. Ali’de  nakledilen ve sadece bazıları Nehc’ül-Belâğa’da kaydedilen rivayetler  senetli olup o hazretin kendi zamanına ulaşmaktadır. Buna binaen bu  alanda şüphe ve tereddüte yer yoktur. Eğer Hz. Ali’nin (a.s)  buyruklarıyla Mütezile’nin bazı sözleri arasında bir benzerlik varsa,  burada verilmesi gereken ihtimal Mütezi-le’nin bu sözleri o hazretten  aldığı olmalıdır.

   

    İslâm mütekellimlerinin (Şiî olsun, Sünnî  olsun, Müte-zilî olsun, Eş’arî olsun) bahisleri genellikle "aklî hüsn  ve kubh" üzerinde odaklaşmıştır. Pratik toplumsal bir ilkeden ibaret  olan bu konu, mütekellimler açısından uluhiyet âleminde de geçerli olup  tekvinî sünnetlere de hüküm sürer. Ancak biz Nehc’ül-Belâğa’nın  tamamında hiçbir şekilde bu ilkeye işaret edildiğini göremiyoruz;  nitekim Kur’ân-ı Kerim’de de buna işaret edilmemektedir. Eğer  mütekellimlerin düşünce ve inançları Nehc’ül-Belâğa’ya nüfuz et-miş  olsaydı, her şeyden önce kelâmın bu ilk konusu nüfuz etmiş olmalıydı.



Total Visit: 448
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.