NEHC-ÜL BELAĞA'NIN KAPSAMLILIĞI Nehc-ül Belağa"ya bir bakınız; Hz. Ali"nin (a.s) kitabına... Hz. Ali"nin kitabı yerinde bir tabir değil aslında. Nehc-ül Belağa"da insanın her boyutuna rastlamak mümkündür! Bu kitabın bir bölümünü açıp okuduğunuzda karşınıza geçip sizinle konuşanın Ebu Ali Sina olduğunu sanırsınız... Başka bir bölümüne baktığınızda Mevlana Celaleddin Rumi ya da Muhyiddin Arabi"yle karşılaşırsınız adeta... Diğer bir bölümü okurken karşınıza Firdevsi çıkar birden; destanlar yaratan bir kahraman, ya da iliklerine kadar özgür bir hürriyet aşığıyla yüz yüze gelirsiniz! Sayfaları çevirdikçe hiç ummadığınız, birbirine hiç de benzemeyen yüzler geçmeye başlar gözlerinizin önünden: Bir kahraman, dünyayı terk etmiş bir abid; dünyadan ve maddiyattan elini eteğini çekmiş bir zahid, bir rahip... Ve daha nice simalar bu kitabın sayfalarında dolaşır durur... O, bütün insani değerlere sahiptir çünkü... Zira söz, sözü söyleyenin ruhunu yansıtır. Ali büyük mü büyük, bizse ne kadar da küçüğüz... Geçmişte, yaklaşık bundan elli yıl öncesine kadar bizim Müslüman toplumumuza ibadi ve zühdi bir temayül hakimdi. Herhangi bir yerde herhangi bir vaiz hutbe mi okuyacak, minbere çıkıp vaaz mı edecek; hemen Nehc-ül Belağa"da zühdle ilgili 20 dolayındaki hutbeden birini okumaya başlardı, o günlerde minbere çıkan her vaiz bu hutbelerden birini okurdu mutlaka. Mesela: "Ey insanlar, dünya geçici bir uğraş yeridir; kalıcı olan ve hiç değişmeyense ahiret yurdudur ancak. O halde o kalıcı yere varabilmek için geçin şu geçitlerinizden... Sırlarınızı bilmeyenlere açmayın sırlarınızı, bilenlerin önünde yırtmayın gizliliklerinizin örtüsünü; kalplerinizi alıp çıkarın şu dünyadan, bedenleriniz dünyadan çıkmamışken... Denenmektesiniz şu dünyada siz; ahiret ve ebediyet için yaratıldınız hepiniz..." Evet, okunan yalnızca bu gibi ibadet, zühd ve ahiretle ilgili hutbelerdi; diğer hutbeleri okunmuyordu Nehc-ül Belağa"yı toplum kaldırmıyor, kabul etmiyor, ilgi göstermiyordu çünkü, başka değerlerin akımına kaptırmıştı kendisini. İnsanların kendini kaptırdığı değerlerle ilgili hutbeler okunmaktaydı genellikle, diğer kısımlarından ise söz edilmiyordu hiç. Yüzyılda bir kez de olsa birisi kalkıp da Emir-ül Mü"minin"in Malik Eşter"e yazmış olduğu emirnameyi okumaya yanaşmazdı. Halbuki bu emirname sosyal ve siyasi bakımdan gerçek bir hazineydi. Ancak toplum ruhen böyle bir temayülden mahrumdu, böyle şeylere istek yoktu, şevk yoktu. Hz. Ali"nin (a.s) Hz. Resul-i Ekrem"den (s.a.a) naklettiği şu hadis-i şerife dikkat ediniz: "Bir toplumda zayıflar güçlülerin karşısına dikilip dili sürçmeksizin haklarını istemedikçe, o toplumun kutsiyete varıp pak olması; kusur, ayıp ve kötülüklerden kurtulabilmesi mümkün olamayacaktır." İslam ümmeti 50 yıl öncesine kadar bu hadis-i şerifin manasını kavrayacak ruha sahip değildi; bu hadis-i şerifin heyecanını yaşamaktan uzaktı. Esasen bu beyandaki değeri kavrayamazdı da, çünkü toplumda tek değer hakimdi, "tek değerli" bir toplumdu. Toplum bütünüyle bu değere kaymış durumdaydı. Hz. Ali"nin sözlerine gelince... Onun sözlerinde, konuşmalarında, tarihinde ve kişiliğinde bütün insani değerleri bir arada bulabilmek mümkündür. |