NASYONALİZMİN GEÇMİŞİ Nasyonalizmin anlamı dünyada anlaşılır gerçek fiili şekli ile ondokuzuncu yüzyılın başlarında Almanya da meydana gelmiş ve yayılmış olup Fransanın büyük inkılabının karşısında Avrupa genelinde meydana gelen tepkileşim ve gelişmelerden ibarettir. Büyük Fransız inkılabı, kendiliğinde eski soyluların düşünce tarzı karşısında bir isyan ve baş kaldırma olarak meydana gelmişdir ki onlarin düşünce ve görüşleri bütünüyle halk kitleleri ve toplumun genelliği için hiç bir değer arz etmemekteydi.O zamandan sonra konuşmacıların hitabelerinde,yazarların eserlerinde filozofların düşüncelerinde,genellikle millet ve halk kitlelerinin ana temasi olarak meydana çıktı ve millet bireylerinin özgürlük ve beraberliğini sembolize etti.Özgürlük ve eşitlik ,insan haklari evrensel beyannamesini tanzim edenler onu insanliğa en iyi armağan olarak getirdiklerini savunurlarken, esas içeriğinde hudut ve bir milliyeti söz konusu etmemekteydi.O bakımdan Fransız ihtilalinin yankıları,çabucak ve kısa zamanda,Fransa hudutlarından taşarak avrupayı kapladı ve hepsinden daha fazlada Almanya yı etkiledi.Almanya da,siyasi yazarlar ve felsefeciler,özgürlük fikrini öyle şiddetli ve fanatik taraftarı oldular ki kendilerini bütünüyle,onu yaymaya ve anlatmaya hasrettiler."JOHANN FICHTE"alman filozof,bu akımın önde giden tutkunlarında birisidir. Kısa zamanda almanlara insan hakları evrensel beyannamesinde özgürlük iddiasının yalnız fransızlara ait olduğu ve alman halkının o özgürlükten faydalanma hakkının olmadığı anlaşıldı. Bu çifte standartın karşısında ilk itiraz ederek karşı duran FICHTE olmuştur.O, Berlin akademisinde vermiş olduğu ondört tane bilinen konferansın zımnında, bu ayrıcalığa itiraz ve isyan maksadıyla konuşmalarına başlamış ve sadece "Fransızların"özgür ve eşit olmaları savına tepki göstermek için,"Alman milletinin"durumunu bir gerçek vakia ve bölünmez bir bütün olarak ele almış,etnik o zelliler,coğrafi yapı,dil,kültür ve gelenekler itibari ile "etnik deha"istiklal ve kendine has onur ve yücelik özellikleri ısrarla vurgulamıştır. Böylece ,Alman nasyonalizmi sonraları dünyada nasyonalizm tezini şekillendirmesiyle dünya gündemine oturdu.Nasyonalizm veya milliyetcilik,batılı teorisyenlerinin düşüncesinde,yani belirli bir coğrafya hudutları içinde bulunan bir milleti,ırk ve tarihi geçmiş,dil,kültür veya bir kurallar zinciri etrafında toplanmışlardır,bir bölünmez bütün olarak şekillendirmişlerdir ve bu bütünün çıkarları onur ve yücelikleri çerçevesinde mülahaza edilen herşey mubah ve istenilen olurken dışında kalanları yabancı ve düşman göstermişlerdir. Ondokuzuncu yüzyılda üç tane akım veya tepki Fransız inkılabının söylemleri karşısında meydana çıkmıştır: 1-Nasyonalizm akımı 2-Liberal akım 3-Sosyalizm İlk iki temayülü,siyasi bilginler,esastan sapma veya inkilab'a zıt bir eyilim olarak görürken üçüncüsünü,adalet ve eşitlik talebi olarak sitayille övmüşlerdir. Fichte'den sonra Nasyonalizm,Sharl Moras ve Bars gibi onemli bilginlere sahipti ki birlikte,Avrupanın çesitli ülkelerinin milliyetçilik inanç ve fikirlerini kaleme alıp düzenlediler.Moras,"bölünme kabul etmez milli birlik"fikrini öyle bir noktaya kadar götürdüki milletin bütünü için bir gerçek şahsiyet bireyin irade ve şahsiyetine hakim şekilde öngördü. Bu toplum şahsiyetini devletin varlığı içine yerleştirdi.İşte bu fikirdi ki otoriter rejimleri meydana getirdi,Almayada Nazizmi ve İtalyada faşizmi hortlattı. Ondan sonra,ondokuzuncu asrın evvelinden yirminci asrın ilk yarısına kadar,avrupa milletlerinin içinde nasyonalist akım gelişerek yayılmaya ve heryeri kuşatma sürecini tamamladı.Avrupada muhafazakarlık yada sosyalist akımlar,gerçi toplumsal ve siyasi platformda aydınların düşünce yapısını oldukça etkiledi,buna ilaveten avrupa devletlerinde milliyetçilik alt yapısı o kadar güçlendiki bütün akımları,gerek liberal,gerek muhafazakarlık ve gerekse MARKS ın sosyalizminin şatafatını gölgede bıraktı. İşte bu avrupalının milliyetçilik anlayışıydı ki kendi fanatik kalıpları içerisinde,ırkcılık şeklinde tezahur ederek iki tane dünya savaşının çıkmasına sebebiyet vermiştir.Bundan daha ileri giderek,aynı avrupa milliyetçiliğidir ki insanlığın eşitliği ve hürriyeti slogonlarına rağmen,şark milletlerini,Afrika nın bütününü ve Güney Amerikayı sömürmeyi teşvik ve tasdik etmiş ondokuzuncu asır ve yirminci asrın yarısı veya nasyonalizm fikrinin genişlemesi ve yayılmasıyla Afrika nın, Asya nın,sömürülmesi için avrupanin sömürgecilikte birlik dönemi veya yağmacılıkkta en şiddetli zamanını oluşturmuştur. Avrupa araştırmacıları ve yazarları,bu fikir alt yapısından esinlenerek,başka milli hareket ve inkılabları da nasyonalizm kalıpları içerisinde göstermeye çalışmışlardir,şark ve afrika düsünür ve aydınları da avrupa kültüründen ilham alarak,bu adı ve ünvanı kendi halklarının haraketlerine adlandırmış avrupalıların milletlerini ayrıştırması için düşündükleri değer yargılarını benimsemiş ve kendi haklarına aynı degerleri anlatmaya uğraşmışlardır.Gerçi ikinci dünya savaşınım bitiminden sonra nasyonalizm ve milliyetçilik akımları avrupa ülkelerinde,en azından ekonomik menfeatler seviyesinde ve sömürgecilik boyutunda bir noktaya kadar sosyolojik boyutta,kendi yerini birleşmeye ve yöreselleşmeye kaydırmış,bununla beraber batı ülkelerinin herbirisinde ve Kuzey Amerika da,ziyaretçilerine,tanıyanlarına Afrikalı ve Şark tan gelen öğrencilere kendi milli kimliklerini anlatmaya çalışmış şimdiye kadar batı milletlerine ve onun kültürüne canlılık ve hareket verenin nasyonalizm olduğunu anlatmışlardır,ki onlarda memleketlerine dönünceye kadar bu fikri koruyarak kendi halklarına duyurup anlatsınlar ki üçüncü dünya ülkeleri herbirisi tek tek ve etnik kimliği zedelenmeden geçmiş ecdadının dili ve ırkı bozulmadan,komşularıyla kendi ayarındakilerle onların avrupanın sömrücülüğünün altında kıvranan kendisi gibi başka milletlerle mukabele rekabete ve karşılaşmaya kalksınlar.Avrupa memleketleri bütün güç, imkan kültürel,siyasal,ekonomik güçleriyle birlikte birbirleriyle birlik ve tek millet olma yolunda uğraş verip,ama üçüncü dünya ülkelerinde,milletler bütün iktisadi kültürel ve siyasi zaaflarına ve karışıklıklarına rağmen,birbirlerinden ayrı ve kopuk yaşamaktadırlar. Bakalım acaba insan toplumlarının birliği arasında ayrıcalık ve hudutlar düşünmek,vakiayla mutabakat gerçek ve asalatine uymaktamı uymamaktamıdır.Eğer uyum sağlıyorsa bu hudut kriterleri batı nasyonallizminin bize öğretmekte olduğu aynı şeymidir? KLASİK DEĞERLER Biz yeryüzünün muhtelif milletlerinin arasındaki ayrılık ve farklılıgın,Türk Fars Arab tan tutun da Afrika lı,Avrupalı ve Asyalı ya kadar ....muşahede etmekteyiz.renkler,biçimler ve şekiller diller fiziki özellikler yalnız farklı olmayıp,gelenekler adetler kültürler hatta düşünce tarzları psikolojik özellikler de farklıdır.Eğer bu çeşit çeşit milletleri bir müstakil sosyal birlik haline getirmek istersek,acaba yalnız renk,ırk ve yöresel etkiler coğrafi hudutları o zaman ayrılma değeri olarak kabul mu edelim yoksa toplumların gelenekleri kuralları tarihi geçmişleri kültürleri veya diğer etken unsurlarını milletlerin ayrıştırılmasında etken faktör olarak mı kabul edelim.? Milli duygular veya nasyonalizm bir milleti yada bir siyasi oluşumu meydana getiren bir takım insanların arasında toplum mantığı,vicdan yada müşterek duyguların meydana gelmesinden ibarettir.Bu vicdan toplumun varolan bireylerinin kişiiliklerinde oluşan bir yekün olup,onlarla geçmiştekilerin arasında bir bağlılık ve yakınlık icat eder Onların munasabet ve ilişkilerini bir birleri ile vesair milletlerle birbirine bağlar ve onların arzu ve emellerini birbirine yakınlaştırarak sağlamlaştırır.Batılının değişmez tanımı budur ki bu toplum vicdani yöresel şartların,etnik kimliğin ortak dilin gelenek ve tarihi kuralları ve müşterek kültürün meydana getirdiği bir hakikatttir.Ama beşerin toplumsal ve bireysel gerçeklerine dikkatlice bakıldığında anlaşılmaktadır ki bu faktörler toplum vicdanının oluşumunun temel derinliklerinde önemli etkiye sahip değildir.İnsanoğlunun bireysel bağlantı ve ilişkilerinde uzunsüreli bir milliyet kimliği altında yaşamasının esas bağlayıcı unsuru olamaz. DİL Çok açıktır ki bir milletin oluşumunu ilk aşamasında,dil ,müşterek gelenekler fertlerin birbirlerine yaklaşmasına ve tanımasına kalplerin irtibatı için bir kanal özelliğine ve sonuçta toplum mantığına olgunlaşmasına ve milli mantığın sağlamlaşmasına sebep olan temel unsurlardandır.Ama milletlerin geçmişine baktiğımız zaman ortak dilin etkisini yapıcı bir unsur olarak değilde milliyetin mahsulu bir etken olarak görürüz. Dil milletlerden hiçbirisinde meydana gelişlerinin evvelinden,fiili şeklinde olmamış aksine muayyen bir yörede toplum ilgisinin sağlamlaşıp bir araya gelmesinden sonra,onların dilleride onlarla beraber var olmuş,gelişmiş onun temeli ve kuralları genişleyerek asırlar boyunca,ayrı milletlerin dilleri ile karşılaşmaları sonucu şekli değişmeler ve uzun süreli deformasyon yaşayarak bügünkü halini almıştır.Eğer bir milletin tarihinden belirli dönemlerde,mesela istiklal mücadelesinde,dil veya muayyen kurallar daha fazla şekillenerek meydana gelir ve milli isteklerin slogan ve sembolü halini alırsa,tıbkı hint dilinin hindistanın özgürlük mücadelesindeki ve arab dilinin El Cezairin özgürlük için savaştığı dönemlerdeki olduğu gibi bir role sahiptir,ama bu gelişme ve çıkış geçicidir ve yalnız halk kitlelerinin heyecan ve duygularını kabartma hükmüne haizdir. ETNİK TEMEL Tarihi ve sosyolajik çalişmalar anlatmaktadır ki bütün beşeri ırklar,muayyen ahlaki yapı ve toplumsal olguların var olması halinde,insanlığın bütün özelliklerine tam manasıyla sahip olabilirler.İslamdan önceki arapların kabile ve ırk fanatizminin istikametinde çatişmalar,kabileler arası savaşlar,hurafi düşünceler ve eylemler tamamiyle bu fanatizmin ürünü olmuş,ama islamın doğuşuyla,onlara kazandırdıgı sosyal adalet tevhidi inkilab yontemleri ahlaki kazanımlar sebebiyle amaçlanan en ilerlemiş ve medeni toplumların mukemmel özelliğine kavuşmuşlardır. Eğer daha sonraları geçmişteki etnik özellikleri başlayarak kendini gösterip hortladıysada,bu islami birlikteliğin islami sosyal yontemlerin ve ahlaki normların uygulanmasında gevşeklik ve tembellikten kaynaklanmıştır.Bu bizlere şu gerçeği anlatmaktadır ki etnik ve ırksal özellikler süreklilik arz eden ve asla değişmez keyfiyete sahip olmayıp diğer ahlaki ve sosyal şartlar altında etnik kimliğin etki ve izlerini değiştirmek mümkündür.Bu iddianın diğer örnek ve şahidi El Cezair milletinin durumudur. O ahlaki ve toplumsal şartların korunmasının nasıl ve niceliğinin de ayrı bir yontemi vardır ki bizim bu bahsimizin dışında olduğu için değinmiyoruz.Bunu geçtikten sonra bir milletin tarih güzergahında ırksal özelliklerinin etkisi,gerçi ilerlemede gelişmede ve ya yıkılıp yok olmada önemli tesiri vardır,ama ırksal özellikler bireylerin vicdanları arasında sağlamlaştırıcı ,güçlendirici bir faktör olmanın çok ötesindedir.Etnik özelliklerden kaynaklanan ortak paydalar,daha cok yapıştırıcı ve bağlayıcı etkisi ,toplum vicdanını sağlamlaştırma ve kuvvetlendirme temelini oluşturur milli kenetlenmeye yardımcı olur yahutta ayrılık ve nefret yaratır veya bir milleti zayıflatır ve yok eder. Varolduğu günden itibaren savaşcı,kavgacı,saldırgan ve yağmacı olan milletlerin yaşamları birbirleri veya başkalarıyla savaş ve kavga ile geçerek yok olup yeryüzünden silinir yok olup giderler veya tarihleri boyunca ayri bir bağlayıcı unsur ahlaki soylemlerinden ve içtimai görüşlerinden meydana gelip onların birlik ve beraberliklerinin temelini oluşturur. "bir birinize düşmandınız-allah-kalplerinizi birleştirdi." bunun aksine,işgüzar ve yalnız yaşamı seçen milletler kendileri ile yaşam şartlarıyla ve muhit özellikleri ile değil başkalarıyla hatta saldırgan ve tecavüzkar olanlarlada iyi gecinmeye uyum sağlamaya mutabakata ve birlikte yaşamaya calişmişlar,belirli ve müstakil bir ırk ve milliyet oluşturmayıp yada sahipseler bile olduğu gibi özelliksiz ve etkisiz ve vasıfız bir hale dönüşüp zayıflayarak yok olup gitmişlerdir. Esasında bu her insan ferdinin özelliklerinden birisidir ki kendi duygusal ve mantıksal ilişkilerinde sürekli öyle bir mevcudun peşice gider ki varlığının ve mevcudiyetinin noksanlıklarını yani iç ve dış ihtiyaçlarını elde ederek tamamlasın. Aşk ilişkisinin en sağlam bağlayıcı faktörleri onlardır ki asıl kendi temel ve köklü ihtiyaçlarını aşığının varlığında bulsun.ve bu öyle birşeydir ki gündelik yaşantıda ona sık sık rastlamaktayız. Toplumsal bağların sağlamlaşması millet vicdanının ilişkileri de o zaman hakiki boyutuna ulaşır ki toplum bireyleri herbirisi bir başkasının ihtiyaçlarını karşılayan ve hazırlayan olsun ve bu şart öyle birşeydirki etnik mevcudiyetin zorunlu ve kaçınılmaz hususiyet ve mukteziyatının onda bir rolu olmasın.
|