| Mitolojik Öyküler Mitoloji ile ilgilenenler de efsane yazarları gibi, tarihî güçlere efsanevî şahsiyet kazandırmak suretiyle, romantizme duydukları eğilimi sergilerler. Mevcut durumdan umutsuz olan bu kişiler, yitik cennetlerini mitolojilerin dünyasında ararlar. İnsanı, doğanın sonsuz kanunlarına tâbi ve tarihten bağımsız olarak gösterirler. Her dönemin ortak özelliklerine dayanarak “tarihî farklılıkları görmezden gelir ve genel beşerî kanunlardan söz ederler.” Mitoloji yazarları, yalnızlık, günah, aşk, ıstırap ve ölüm gibi insanlığın ebedî sorunlarına yönelerek felsefî ve edebî bir genellemeye ulaşma amacı güderler. Başka bir deyişle “sonsuzluğa sıçrayarak tarihten kaçmayı arzularlar.” Geçmiş onyılın propagandacı sanatının acı deneyimi önlerinde duran sanatçılar, çok kısa sürede canlılıklarını yitiren edebî eserler vermeye koyulurlar. Siyasete bulaşmış slogancı edebiyat, yerini insanlığın ebedî değerlerine yönelen bir edebiyata bırakır. Manevî değerleri algılama özlemi, bu dünyanın ötesinde bir dünyanın resmedilmesiyle sonuçlanır; “kovulmuşluk ve yabancılık” duygusunun canlandırılması adına şeytan ile görüşme gibi gizemli deneyimler mitolojik edebiyatta tanıdık bir sahneye dönüşür. Her kuşak, mitolojiyi, kendi gereksinimleri, inançları ve ideolojik nedenleri doğrultusunda anlar ve yorumlar. İhtilal sonrası kuşağın “savaş, sıkıntı, günah ve ölüm” gibi sınırlayıcı durumlara yönelmesi, bireyin ya da toplumun köklü bir varlık krizi geçirdiğini gösterir. Böyle anlarda bütün bir toplum sorguya alınır. Çünkü, bir toplum yalnızca içeriden veya dışarıdan yıkılmakla tehdit edildiği sırada kendi kimliğinin köklerine ve kaynaklarına geri dönmek zorunda kalır. Mevcut krizin çözüm yolu, artık salt siyasî ve teknik bir konu olmayıp kendi kendimize başlangıçlarımız ve sonlarımızla ilgili nihai sorunlar hakkında “Nereden geldik, nereye gidiyoruz?” gibi sorular sormamızı gerektirir. Bu edebî akımın en önemli romanları arasında, Takî-yi Muderrisî’nin Yekulya ve Tenhâyî-yi Û ve Behrâm-i Sâdıkî’nin Melekût’unu saymak mümkündür. Bu eserler, genelliğe ulaşma yolunda Ahd-i Atik ile bir tür ruhsal yakınlık hissederler, buna göre insanlığın sorunları çok eskilerden günümüze dek aynı öze sahip olmuştur ve tarih Yehova ile iblisin bitmek bilmez savaş alanı sayılmaktadır. Bundan dolayı, Tevrat’ın nesri ve efsaneleri onlara ilham vermektedir. Bu eserlerin başlıkları bir dereceye kadar yazarlarının düşünsel uğraşının göstergesidir. Her iki eser de kökleri eskilere dayanan Tanrı ile şeytan arasındaki mücadele konusu çevresinde döner. Muderrisî ve Sâdıkî’nin ardından, yeni yetme yazarların çoğu da felsefî-Tevratî öyküler yazmaya yönelirler. Bu durum o denli yaygınlaşır ki temsilî-Tevratî öykü yazmayan bir yazar yazardan sayılmaz. Takî-yi Muderrisî 1311/1933 yılında ruhanî bir ailede dünyaya geldi ve büyüdür. Tıp öğrencisi olduğu sırada, ilk romanı olan Yekulya ve Tenhâyî-yi Û (1334/1955) Sohen dergisi tarafından 1335/1956 yılının en iyi İranlı romanı seçildi ve Muderrisî’yi İran’ın ünlü yazarları arasına soktu. On yıl sonra, artık Amerika’ya yerleştiği yıllarda, ikinci romanı Şerîfcân Şerîfcân’ı (önceki adı Nesl-i Kelâğhâ) yayımladı. Ne var ki bu eser kendi zamanının edebiyatı üzerinde bir etki yaratmadığı gibi yazarının edebî değerine ve makamına da bir katkıda bulunmadı. 1347/1968 yılında Gomrok-i Çînevâd (Çînevâd Gümrüğü) adlı öykü mecmuası reklam edildiği halde yayımlanmadı. Muderrisî, Cong-i İsfahân ve Sohen’de yayımlanan birkaç kısa öyküden başka eser çıkarmadı. Yazarın en dikkate değer eseri, onun Yekulya ve Tenhâyî-yi Û adlı kısa romanıdır. Bu romanın kazandığı sempati konusunda akla gelen ilk husus, eserin sağlam yapısı, güzel ve betimleyici nesridir. Onun nesri, karakterleri ve olayları duygusal ve renkli nitelendirmelerle tasvir eden şairane bir nesirdir. Yazarın yazarı klâsik ve hoş ahenkli bir nesirle kaleme aldığı tabloya benzeyen parçaları, yüzeysel yazılardan bıkmış olan okuyucuları kendine çekmiştir. Okuyucular, romanın, içinden eski ve hoş kokular yayılan aşk sahnelerini okuyarak umutsuzluk döneminin ağırlığını unutmaya çalışırlar. Muderrisî, eserinin tarihî-felsefî temasını ifade etmek için arkaik ve yabancı bir nesre ihtiyaç duymuş, bunun üzerine temayı aldığı yere yani Tevrat’a yönelmiş ve Kitab-ı Mukaddes’in kadim anlatım tarzını kullanmıştır. Kuşkusuz ondan önce de Taberî gibi yazarlar toplumsal meseleleri dile getirmek için mitolojilerden ve Tevratî nesirden yararlanmışlardır. Ancak Muderrisî, Yehova’nın (öfke ve intikam tanrısı, sevgi ve bağışlama değil) ebedî gerçekleri insanlara anlattığı Tevrat’ın dilini, insanlığın genel meselelerini ifade etmek için kullanmıştır. Böylece o, öyküsünün konusunu anlatmak için uygun bir form bulmuştur. Mitolojiler yeniden inşa edilirken, zamanın gereğince yeni anlamlar kazanır, hayatın çeşitli temalarının yorumunu üstlenir ve genellikle aydın çevreye egemen olan duyguların ve arzuların rengine bürünürler. Mitolojilerin yeniden inşası 1320-1332/1941-1953 yıllarında siyasî çığırtkanlık amacıyla gerçekleştiği halde, 1333-1341/1954-1962 yıllarında mitolojiye duyulan eğilim gerçeklerden bir tür romantik kaçışı yansıtmaktadır. İdeallerinin boşa çıktığını gören aydınlar, düşünsel bir kaybolmuşluğa tutuldular. Artık hiçbir değere inanmıyorlardı. Amaçsızdılar ve iddia ettikleri idealler uğruna ciddî bir çaba göstermediklerinden umutsuzluk duygusuna kapılmışlardı. Bütün bunlar, kendilerinden ve zamaneden şikayet etmelerine neden oluyordu. Bu yüzden güvensizlik ve yalnızlık duygusu, bu yılların edebiyatı üzerine gölge salıyor, düşlere, efsanelere ve çocukluk hatırlarına kaçış (yitirilmiş arzuları hayalde bulma) genellik kazanıyordu. Aslında, bu kaçak kuşak bir yandan mevcut durumdan şikayetçi olurken aynı zamanda da bir şekilde onunla uzlaşmaya çalışıyordu. Topluma egemen olan hafakan ve kendisinin köklü bireyciliği onu sorumsuzluğa ve lezzetçiliğe davet ediyordu. Bir kısım aydın da, belirli bir dönemin toplumsal-tarihî durumunun sonucu olan sorunlara mitolojik bir yön katarak onu genelleştiriyor, mistik bir havaya büründürüyor ve bunları insanlığın ebedî-ezelî sorunları zannediyorlardı. Roland Barthes’ın “Burjuva toplumunda mitoloji, siyasî içerikten arındırılmış bir söylemdir“ şeklindeki sözü çağdaş İran edebiyatı tarihinin bu aşamasındaki mitolojik yaklaşıma son derece uymaktadır. “Yekulya ve Tenhâyî-yi Û” bu türden bir örnek eserdir. Muderrisî, zamanede var olmayan güzelliği ve heyecanı yitirilmiş bir kültürde ve zamanda yeniden bulmak için Tevratî efsanelere sığınır ve zamanenin acısına –korku ve yalnızlık- ebedîlik kazandırarak aşkın ve sevginin yok oluşuna zaman ve mekan üstü bir özellik katar. “Olup biten zaten olup bitecek olandır, olmuş olan da zaten olacak olandır. Güneş altında yeni hiçbir şey yoktur.” Muderrisî, tarihin seyrini kurallı olarak görmediğinden, onu yinelene gelen bir olaylar zinciri olarak kabul eder. Bu yüzden eski olanla çağdaş olanı birbirine bağlar; “Toplum Kitabı”nın (Kitab-ı Mukaddes’in bir bölümü) hiçliğini modern bir absürdlükle mistik bir örgüye bağlar. Tarihî olmayan bu sonuç çıkarımı, insanların hayatında hiçbir olumlu değişime yol açamamış mağlup bir hareketin yansımasıdır. Yazar, Tevratî mitolojilere sığınarak insanın mutlak ve çıkışı olmayan kaderine ağıt yakar. Toplumsal işleri müdahale edemeyen umutsuz aydın, yalnızlıktan kurtulmanın tek çıkar yolunu, (Hidâyet’in Bûf-i Kûr’da yaptığı gibi) kadim aşka ve güzelliğe teslim olmakta görür. İsrail padişahının kızı Yekulya da aynen böyle yapmıştır: Kız, çare bulunmaz yalnızlığından kaçmak için babasının çobanına aşık olmuştur. Ne var ki felâket toplumsal kanunlar görünümde çıkagelmiş ve onu perişan etmiştir. Yekulya, önceki kalbî eğilimleri doğrultusunda yaşayamayacağını anlamıştır. Urşelim’den kovulmuş, karanlık bir gecede, yalnızlığını ikiye katlayan koca bir çölde antik Ebâne ırmağının kıyısında gezinmektedir. Şeytan, ona, yaşlı bir çoban kılığında görünür, birlikte Yekulya’nın başına gelenler ve onun insanlığın durumuyla ilgisi konusunda konuşurlar. Buradan itibaren, kitabın asıl öyküsü, yani Yehova ile şeytanın kavgası başlar. Antik eserlerde, şeytan vesveseleriyle insanları aldatır; ancak çağdaş edebiyat şeytana başka bir gözle bakar. Muderrisî’nin öyküsündeki şeytan, Byron ve Baudelaire’in eserlerindeki iblis gibi asi ve serkeştir. Bir yandan arzuları kışkırtırken bir yandan da insanların yüreğine umutsuzluk ve sıkıntı tohumları eker. (Sâ’idî’nin “Kudret-i Tâze” ve Sâdıkî’nin “Melekût”undaki şeytan da bu türdendir. Yine Mark Twain’in Bigâneî der Dihkede (Köyde Bir Yabancı, Deryâbenderî çevirisi, Kitâb-i Hefte, 1340/1961) adlı romanını da bunlar arasında saymak mümkündür.) Şeytanın üstü kapalı bir şekilde savunulması, tanrıtanımazlık anlamında olmayıp daha çok acı kader karşısında irfani bir isyan olan dinsel hoşnutsuzluğu ortaya koymak için bir araçtır. İnsan, Yehova’nın emirlerine uymasının sonucunda sonsuz bir yalnızlığa ve korkuya mahkûm olmuştur. Yalnızlığını ve korkusunu yenmeye çalışan herkes cezalandırılmaktadır. Bu nedenle, insanlık sürekli olarak yalnızlığa esir olur. Yehova’ya karşı tarihî muhalefetiyle övünen şeytan, onu “güzelliklerin yok edicisi” sayar. Yekulya, yaşam koşulları dolayısıyla böyle bir konumda yer almamıştır ama o zaten yalnız ve kovulmuş bir insanlığın temsilidir. Gerçekçi edebiyat, yalnızlığı, belirli koşulların tipik bir özelliği olarak canlandırır; ne var ki gerçeklikten kaçanlar, bu olguyu insanlığın ebedî ve özsel durumu olarak gösterirler. Muderrisî bu konuyu vurgulamak için, kaderi Yekulya’nın kaderine benzeyen Mikah Şah’ın öyküsünü iblisin diliyle anlatır. Geçmiş zamanlarda, Mikah Şah, Yehova’nın himayesi altında, mutluluk içinde Urşelim’de hüküm sürer. Muderrisî, güzel ve dinlendirici tasvirleriyle geçmişe, istenilen mükemmellikte bir görünüm kazandırır. Mikah’ın oğlu Âzâr, girdiği bir savaştan zaferle geri döner. Savaş ganimetleri arasında, beraberinde Şah’ın askerlerinden ve çevresindekilerden hiç kimsenin başa çıkamadığı bir büyücü olan Tamar adındaki kadını getirir. Şah da kadına tutulur. Ne var ki kâhinler kadını şeytanın elçisi olarak gördüklerinden, geleneksel görevleri ve kuralları uyarınca onu Tanrı’nın şehrine sokmazlar. Bunun üzerine, Mikah’ın içinde kişisel hevesleriyle görev duygusu arasında korkunç bir savaş kızışır. Muderrisî, onun nefsindeki çatışmayı aşıkane bir gazellemeyle canlandırır. Şah’ın amcasının oğlu Asâbâ (ki bir Don Juan tiplemesidir ve şeytanın bir başka görünümünü sergilemektedir), onu doğal ve içgüdüsel eğilimlerine tâbi olmaya davet eder. Asâbâ, çevresinde yaygın olan klişelerden bıkmış, doğaya dönüş ve içgüdünün bütün sınırlamaların kaydından kurtulması yönünde mutlak bir coşkuya tâbi olan, takva karşıtı bir romantiktir. Bu inançsız natüralist, Mikah’ın iradesini değiştirmede önemli bir rol oynar. O, içgüdünün kendi içinde bağımsız (otonom) olduğuna, Yehova’nın ve kişinin kendisinin onun üzerinde egemenliği bulunmadığına inanır. (Bu durum Kitab-ı Mukaddes’le Freud’un Muderrisî’nin eserinde barışması demektir.) Asâbâ’nın vurguladığı şey –cinsel özgürlük, nefsin arzularına ve doğal eğilimlere tâbi olma- aynı zamanda, yenilgi kuşağı aydınlarının gönül sözüdür de. Bu durum, belki de romanın başarısının nedenlerinden birisidir; çünkü dönemin ilgilendiği bir probleme, renkli bir cevap vermiş, korkulu ve ıstıraplı İranlı aydının duygularının yenilgi yıllarındaki en aydınlatıcı kılavuzlarından birisi haline gelmiştir. Mikah, sonunda arzularına boyun eğer ve Tamar’ı köşküne götürür. Yehova, Urşelim’in üzerine tufan ve veba indirerek öfkesini ortaya koyar. Şah, halkın yardım taleplerine aldırmaksızın Tamar ile aşk yaşamaya devam eder. Muderrisî, aşkın ve arzunun en coşkulu tasvirlerini sunar. Yekulya gibi Mikah da aşk yardımıyla yalnızlığını alt etmeye çalışır; ama Yehova’nın hışmına uğrar. Aşkından el çeker ve sonsuz bir yalnızlığın esiri olur. Yehova’ya sığınır, ama mecazi aşkı tecrübe etmiş olan kendisi için, sonsuzlukla yeniden temas kurma yolundaki her çabası başarısızlıkla sonuçlanır. Bunun üzerine, Yekulya gibi sonsuza dek kendi sıkıntısına seyirci kalır. Muderrisî, öyküsünü, geçliğinin heyecanına uygun bir tür özgür tutumla anlatırsa da Kitab-ı Mukaddes’ten ayetler ve mitolojiler alarak Tevrat’ın alanından dışarıya çıkmamaya çalışır. Çünkü ortaya koymak istediği (günah, yalnızlık, Yehova’nın hışmı, aşk vs.) meseleler, ebedî meselelerdir ve oluş zamanları pek fark etmemektedir. Muderrisî, nostaljik tasvirlerle şahların, yiğit komutanların ve büyüleyici kadınların savaşlarına ve aşklarına duyduğu özlemi gösterir. Kitabın güzel tablolarına zarar veren ve öykünün hareketini dumura uğratan şey, genç yazarın Tevrat’tan esin alarak yazdığı ve tamamen entelektüel bir yöne sahip olan yorucu felsefe yapmalardır. Bu romanın Tevratî felsefe yapmaları, pek çok yazarı onu taklit etmeye yönlendirir. Romandaki karakterler gerçek insanların bütünlüğüne sahip değildir. Yazar, onların psikolojisinin sadece bir yönünü, yalnızlığı genişçe açıklamıştır. Karakterlerin, sanatkârca resmedilen içsel çatışmaları da bu yönü daha belirgin hale getirmek içindir. Aslında, romanın romantik ve filozofumsu karakterlerinin bağımsız bir hayatları olmayıp yazarın sözlerini dile getirmektedirler. Bununla birlikte bu karakterler kitabın zaman ve mekan çerçevesi içinde kabul edilebilirler. Muderrisî’nin kavga ve çatışmayla dolu iç dünyalarını göstermeye çalışması takdire şayandır. Kurûş-i Şelehşor, Ejdehâ-yi Kûçek (Küçük Ejderha, 1343/1964) adlı romanında, mitolojik ve gerçeküstücü bir atmosfer yaratmada nispî bir başarıya ulaşır. Ejdehâ-yi Kûçek, insanlığın içindeki şeytanî eğilimlerin öyküsüdür, insanın ahlâkî ve ruhsal sorunlarının çeşitli yönlerini dikkate alır. Macera, anlatıcının öte dünyadan bir yaratıkla aniden karşılaşmasıyla başlar. Yaratık onu kendi evine götürerek göğsünü yarar ve içinden kan emici bir kuş çıkarır. Ejderhaya benzeyen kuş, aletsiz kalmış olma acısıyla solmuş olan bir nefsin temsilidir. Bundan sonra, anlatıcı her ne zaman kötü emellerine teslim olacak olsa kuş yeniden canlanır; kendine geldiğinde ise donar kalır. Bir keresinde kuş göğsünden kanat çırpıp gider. Artık kalbini yitirmiş olan adam, kendisinde unutkanlık yaratan ilacı almak için o garip yaratığın peşine düşer. Yaratık, bir iskeletin sürdüğü bir faytonla, korkunç ortamlardan geçerek, onu ateş dağlarının ardındaki dünyaya götürür. Orada, her birisi, aşk ve arzu konusunda konuşmakta olan küçük birer kuşa sahip pek çok ünlü edebiyatçı ve yazar görür. Faytoncu kendisini “Hâbil”, garip yaratığı da “Kâbil” adıyla adlandırmaktadır. Yazar, konuyu alaya almak ve eski mitolojiler hakkında yeni bir anlayışa ulaşmak uğruna, Hâbil’in Kâbil tarafından öldürülmesi mitolojisini olayı ters çevirerek anlatır. Öykünün düş ve hayal düzleminde mitolojiye dönüşümü yavaş ve yumuşak bir şekilde gerçekleşir. İnsanlar modern ve hayalî bir dünyadan kolaylıkla imkânsız bir alana adım atarlar. Adam, kafasından geçenleri gerçeküstücü bir şekilde yeniden görür. Kâbus ve mitoloji ölçülü bir terkibe ulaşır ve adam mitolojik bir insan örneğine dönüşerek kendisini “Hâbil” adıyla adlandırır. Mahmûd-i Kiyânûş’un eseri Merd-i Giriftâr (Esir Adam, 1343/1964) üslûp ve içerik bakımından Yekulya ve Tenhâyî-yi Û’nun başarısız bir çıkarımıdır. Esir adam, Yehova, şeytan ve Havva’nın esiri olan Adem’dir. Adem, (esirliğine rağmen) amacına ulaşma yolunda geri adam atmaz. “Adem, kendi arzusuyla cennetten çıkar. Tanrı, yanlarında kovulmuş vezirin de (şeytan) bulunması koşuluyla cariyenin (Havva) aşkını ona eşlik ettirir. Birlikte çok tehlikeli bir yola adım atarlar. Şeytan geri dönme tasasında, Adem ise azimli ve kararlıdır. Cariye aldanmaz. Nihayet bir gece, ardında güneşin, güzelliğin ve sonsuz mutluluğun bulunduğu bir dağa varırlar. Ancak şeytan elmastan bir hançerle Adem’i öldürür. Ertesi gün, dağın tepesinde cariye ve hain vezir kavgaya tutuşurlar. Bununla birlikte cariye mutludur, çünkü karnında Adem’in çocuğunu taşımaktadır.” Merd-i Giriftâr, Tevratî mitolojinin aşırı tekrar yüzünden bayağılaştığını ve bu alanda ciddî bir edebî çalışma ortaya koymanın zor olduğu gerçeğini gösterir. Kiyânûş, ağır ve ritmik sözcükler ve felsefî genellemelerle Tevrat’a uygun bir atmosfer ve nesir yaratmaya çabalarsa da heyecansız, çekiciliği olmayan bir eser ortaya koyar: “Bu öyküde, modern bilimin yaratılış efsanesi konusundaki maymun soyundan geldiğimize dair görüşü nasıl anlatılabilir, onu görmek istedim.”
|