Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 04:40

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۶:۱۰

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

1. Misbah

Eğer şüphelerden arınmış kesin bir ilim ve cehaletten münezzeh kâmil bir marifetle vahidiyet ve ulûhiyet makamında vaki olan kesretin esma ve sıfatların suretinde tecelli eden feyz-i akdes’in tecellilerinden ve sıfat ve isimlerin aynasına yansıyan nurundan olduğunu bilecek olursan, yine bil ki bu ilahi isimlerin iki yüzü vardır. Bir yüzü kendine ve taayyünlerinedir ki kesret ve gayriyet hükümleri bundan ortaya çıkmaktadır. İleride açıklamasının yapılacağı gibi bunun, ilmi makamda bir takım gerekleri, emr ve yaratılış âleminde ise bir takım etkileri söz konusudur. Bir de gayb makamına dönük bir yüzü vardır; ama halis bir gayb değildir bu. Aksine zuhur şaibesi olan bir gaybtır. Ahadiyet zatında fani ve hüviyet gaybında yok olan feyz-i akdes makamıdır. Bu yüzle bütün isim ve sıfatlar zat yönünden fanidir ve varlıkları ahadiyet kibriyası altında makhurdur/mağluptur. Hüviyet ve mahiyetlerinde her hangi bir kesret söz konusu değildir.

2. Misbah

Eğer tertemiz imamların (a.s) marifet yerlerinden ve hikmet madenlerinden birinde, “Hak Teala’nın zatı her açıdan vahittir ve O’nda hiçbir sıfat yoktur” diye buyrulduğunu görürsen bil ki maksat tüm isim ve sıfatların nezdinde makhur olduğu o gaybî ahadi hüviyetin hiçbir sıfatının olmadığıdır. Eğer yüce ve büyük Allah nezdinden inmiş olan yüce ve hikmet dolu Kur’an’da ve aynı şekilde masum imamların (a.s) hadislerinde Hak Teala’nın zatı hakkında bir sıfatın zikredildiğini görecek olursan bil ki o sıfatlar vahidiyet makamında ve cem-i ilahi makamında feyz-i akdes ile zuhur hasebiyledir.

 

3. Misbah

 

Ben, adı geçen arifin (Kadı Said Kummî) sözlerine şaşırıyorum. İrfanda yüce bir makama sahip olduğu ve seyr-u süluk yolunda sağlam bir ayağa sahip olmakla birlikte neden büyük ariflerin teveccüh ettiği bu makamdan gaflet etmiştir. Öyle ki Hak Teala’nın sübutî sıfatlarını nefyetmiş ve bütün sıfatların selbi anlamlara geldiğini söylemiştir. Hak Teala’nın sıfatlarının zatının aynısı olduğu hususunda hâşâ demiş ve nefyetmiştir. Bundan da ilginç olanı şöyle demiş olmasıdır: “ İlahi isimler ile yaratıklar ve aynı zamanda Hak Teala’nın sıfatları ile yaratıkların sıfatları arasında lâfzî bir iştirak söz konusudur.” Bundan da ilginç olanı Bevarik’ul Melekutiye kitabının girişinde takip ettiği yoldur ve orada şöyle demiştir: “Bir sıfatla nitelendirilen her şey, mecburen bir surete sahip olmalıdır. Zira sıfat, mana âleminde eşyayı mahdut kılan en büyük bir haddir ve yüce âlemlerde sıfatın ihatasından daha açık bir ihata söz konusu değildir.”

 

Ardından da “Allah her hangi bir sıfatla nitelendirilemez” rivayetini de kendi sözüne şahit olarak göstermiştir. Oysa kendisi de bu kitapta, daha önceki Misbah’larda da okuduğun gibi isimlerden her birinin tüm isimlerin mertebelerini kapsadığı inancındadır. O halde eğer isimlerden her biri tüm hakikatleri kapsıyorsa mutlak bir makama sahip olmalıdır. Nitekim “ismullah” bu makama sahiptir. Eğer isimler böylesine mutlak bir makama sahipse, sıfatlar olan isimlerin mebdeleri de mutlak olmalıdır. Kanaatime göre onu bu yanlışlığa düşüren şey söz konusu rivayetlerin arasını bulamamasıdır. Bu arayı bulamadığı için söz konusu yanlışlığa düşmüştür. Bu tür konular için yazılmayan bu risalede, bu tür büyük konuları ele almak mümkün değildir. Dolayısıyla sadece zikretmekten kendimi alıkoyamadığım sıfatın zat ile ayniyeti hakkındaki sözlerini nakletmekle yetiniyoruz.

4. Misbah

 

Kadı Said Kummi (r.a), Şeyh Seduk’un (r.a) değerli, nefis ve kendi alanında eşsiz bir eser olan Tevhid kitabının şerhinde, “Esmaullah Teala ve’l Fark Beyne Meaniha ve Beyne Meani Esma’il Mahlukin” adlı bab’da şöyle demektedir: “İkinci makam bu zatî sıfatların kendisine döndüğü şey, yani bu sıfatların nakizi (çelişiği) olan (Allah için birer noksanlık ve kusur sayılan) sıfatları o mukaddes zattan selb etmek hakkındadır. Biz bu uzak hedef için iki delil zikretmekteyiz:

 

Birinci delil: Daha önce de dediğimiz gibi bizim nezdimizde olan kavramlar vücudî işlerdendir ve bunlar için Hz. Ahadiyet’in kutsal dergâhına bir yol söz konusu değildir. O halde azameti yüce olan Allah nezdinde var olan bu tür sıfatlar, eğer Allah’tan (c.c) gayrisine layık olduğu anlamında ise bu durumda onların tümü vücudî işler, sıfatlar türündendir. Sıfat ise bir şey kendisiyle birlikte olduğu takdirde başka bir halete sahip olmasından ibarettir. Böyle olan bir şey ise hiç şüphesiz zaruret hükmünce o şeyin kendisi değildir. Mebde-i evvelden gayri olan ve de vücudî ve subuti bir şey olan her şey, yüce Allah’ın malulüdür (sonucudur).

 

 Daha sonra delilin sonuna kadar sözlerini sürdürmüş, bu öncüllere dayanan yanlış neticeleri hatırlatmış ve ardından bu delil esasınca başka bir delili daha ortaya koyduktan sonra şöyle demiştir: “Şimdiye kadar söylediklerimiz söz konusu konu hakkındaki akli delillerdir. Şu anlamdaki yaratıcı ve yaratık arasındaki sıfatlar müşterek-i lâfzîdir ve Hak Teala’nın zatı için ispat ettiğimiz sıfatlar da noksanlıklardan ibaret olan karşıt sıfatlara sahip olmadığı anlamındadır. (örneğin eğer Allah’ın âlim olduğunu söylüyorsak, bu ilmin karşıtı ve bir noksanlık sayılan cehalet sıfatından münezzeh olduğu anlamındadır) Ama bu iki konu hakkındaki nakli deliller ise oldukça fazladır, hatta mütevatir derecesindedir.”

Birinci makamda yani yaratıcı ve yaratığın sıfatları arasında iştirak-i lâfzî olduğunun ispatı makamında da bir delil ortaya koymuş ve bu delilin en iyi delil olduğunu kabul etmiştir. Bu delilin başlıca koşulları ise şu esasa dayanmaktadır ki zat kendi kendine düşünüldüğünde bizzat kendisi olan şeydir ve sıfat ise kendisiyle birlikte olduğu takdirde başka bir halete bürünen şey demektir.

 

5. Misbah 

 

Geçen Misbahlar hiç şüphesiz kalp yüzünden karanlıkları giderdi ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiş oldu. Zat, sıfat ve isimlerin birbirinin aynısı olduğunu, Hak Teala’nın sıfatlarının zatına sonradan eklenen halet ve belirtiler olmadığını bilmiş oldun. Sıfatlar, feyz-i akdes ile vahidiyet makamında tecelli ve isimler ve sıfatlar elbisesinde zuhur etmekten ibarettir. Zatlarının batınında isimlerin hakikati ise mutlak gaybî hakikatten ibarettir. Önceki Misbahlara müracaat edilecek olursa bu yüce arifin sözlerinde var olan problem de kendiliğinden halledilmiş olacaktır. Zira onun ortaya koyduğu delil, lafzî ve lügavi münakaşa mesabesindedir. Bu tür münakaşalar ise lügat ve etimoloji bilginlerinin görevidir. Kamil ariflerin bu tür tartışmalarla işi olmaz. Bu tür konulara girmesi şanına uygun değildir. Bu tür konular marifetullahın örtüsü ve Allah yolunun hırsızı konumundadır.

 

Ayrıca süluk ehli arif, bu tür sözler etmekle kaçındığı şeye yakalanmış olur. Zira bu durumda bir kimse ona şöyle diyebilir: Ey arif şeyh! Allah sana cennetin en yüksek derecelerinde yer kılsın, sen Hak Teala ile yaratıkları arasında iştirak-i manevi inancından kaçınan biriydin, Hak Teala hakkında teşbihe düşmemek için bu türlü tenzihe sığınan biriydin. O halde sana ne oldu ki, “sıfat nerede ve hangi varlıkta ortaya çıkarsa, o sıfata sahip olan şey, o sıfata sahip olmadığında içinde bulunmadığı bir halete bürünmüş olur” inancına kapıldın. Bu sözün tek dayanağı da şudur ki yaratıklarda, o da tümünde değil sadece madde ve heyula âleminde bu husus geçerlidir ve sıfatın mahiyeti böyledir. Bu, ismet ve taharet Ehl-i Beyt’inin sözlerinde ve hatta aziz Kur’an’da yer alan teşbih değil midir? Halbuki her ikisi de teşbihi nefyetmiştir ve sen de bundan kaçınıyordun. Dolayısıyla sonunda sıfatları nefiy örtüsünde kaçtığın şeye yakalanmış oldun. Allah-u Teala’nın, hakkında, “İsimlerin en güzeli Allah'ındır. Öyleyse O'na bunlarla dua edin. O'nun isimlerinde 'aykırılığa (ve inkâra) sapanları' bırakın. Yapmakta oldukları dolayısıyla yakında cezalandırılacaklardır.” Ve hakeza “De ki: "Allah” diye çağırın, “Rahman” diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O'nundur” diye buyurduğu sıfatları nefyetme durumuna düşmüş oldun. Büyük hikmet sahipleri ve velilerin (r.a) “Hak Teala’nın sıfatları zatının aynısıdır” sözlerinin senin dediklerinde aynı olduğunu mu sanıyorsun?

 

Onların maksadı şu değil midir ki hakiki vücud sahip olduğu ahadiyet-i cemî makamıyla bu makamda bütün farklılıklar barış içindedir, bütün kesretler vahdanî cemî hüviyetiyle cem ve birlik halindedir ve her türlü kesret şaibesinden münezzehtir. Bu büyük iş sebebiyle ilahi hikmet sahiplerinin dili konuşmaya başladı ve bu hakikati bilmek en büyük ilahi marifetlerden sayıldı ve buyurdular ki: “Yalın hakikat, ilahi vahdet-i cemî ile tüm eşya demektir.” Kamil arifler ise şöyle demişlerdir: Ahadiyet zatı, feyz-i akdes, yanî halife-i kübra ile vahidiyet makamında tecelli etmiş, sıfatlar ve isimler örtüsünde zahir olmuştur. Zahir ve mazhar arasında bir ihtilaf söz konusu değildir. Bir ihtilaf varsa da sadece itibarî bir ihtilaftır. Bu tür hakikatleri tartışmanın yeri burası değildir. Biz bu risaleyi başka bir amaçla kaleme aldık. Dolayısıyla asıl maksadımıza geri dönmek zorundayız.

6. Misbah

 

Ey ruhani dost, Allah seni razı olduğu şeylerde muvaffak kılsın, seni ve bizleri esma ve sıfatlarını şuhud makamına nail kılsın. Bil ki bu hilafet makamı, ilahi işlerin en büyüğü ve rabbani makamların en yücesidir. Zuhur ve vücud kapılarının kapısı, şühud ve gayb anahtarlarının anahtarlarıdır. Bu hilafet makamı, Allah’tan başka kimsenin bilmediği gayb hazinelerinin anahtarları olan indiyet makamıdır. Bu hilafet makamı vasıtasıyla Hak Teala’nın isim ve sıfatları batın olduktan sonra zahir olmuş ve sıfatları gayb olduktan sonra aşikar olmuştur. Bu, her küçük ve büyüğün nezdinde yok olduğu, her fakir ve zenginin nezdinde hiç sayıldığı hicab-i a’zamdır. Bu makam, arşın üstünde olan sonsuz fezadır. Orası ne boş ve ne de doludur. Bu ilahi yüzün nurlarıdır ki eğer üzerine gerilen nur ve zulmet perdelerinden biri kenara itilecek olursa akıl gözünün görebildiği her şey kül olup gider. O halde yüce Allah münezzehtir, kadri ne de yüce ve makamı ne de ulvidir. Saltanatı yüce, münezzeh ve mukaddestir. İsimler semasının rabbi ve halkî yerlerin rabbidir. Ne kadar da ilginç! Yarasa, nurlu güneşlerin güneşini övmek istemekte veya kayakeleri nurlu güneşi nitelendirmeye kalkışmakta, ne tuhaf! Kalem ve beyan ne kadar ilginç, kalp ve dil ne kadar lal! “De ki: Rabbim sözleri için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave getirsek dahi, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir.”

Bu ayet-i şerife kelimeler hakkındadır; nerde kaldı ki kelimelerin mebdei ve ayetlerin kaynağı! Varlık denizi ve gayb ve şuhud kalemleri cilvelerinden birini dahi nitelendirmekten acizdir. Delili sağlam ve saltanatı yücedir.

 

7. Misbah 

 

Bu hilafet, Muhammedi hilafetin ruhu, terbiye edicisi, aslı ve başlangıcıdır. Bütün âlemlerde hilafet aslı ondan başlamıştır. Hilafet, halife ve kendisine halife olunan aslı konumundadır. Bu hilafet; Muhammedi mutlak hakikatin rabbi ve ilahi külli hakikatlerin aslı olan Allah a’zam ismi makamında zuhurun tümüyle zahir olmuştur. O halde ismullahi’l a’zam makamı, hilafetin aslıdır ve hilafet O’nun zuhurudur. Hatta ismullah makamında zahir olan, bu hilafetin kendisidir. Zira, zahir ve mazhar birlik içindedir. Nitekim, ilahi vahiyde de bu anlama ince bir işarette bulunulmuş ve “Biz onu kadir gecesinde indirdik”  buyrulmuştur.

 

Nitekim ilahi marifetlerde üstadımız olan kamil arif Mirza Muhammed Ali Şah Abadi Isfahani’nin –ki Allah bereketli günlerini devamlı kılsın- huzuruna varıp kendisine ilahi vahyin niteliğini sordum, ilk görüşmemizde şöyle buyurdu: “inna enzelnahu fi leylet’il kadr” ayet-i mübarekesindeki hu (o) zamirinde, Muhammedi vücuda inen o gaybî hakikate bir işaret vardır ve leylet’ül kadr’in hakikati, Muhammedi vücudun hakikatinin ta kendisidir.”

8. Misbah 

 “İlahi nurlarla aydınlanan ve aynı zamanda senin kalbini de aydınlatan önceki misbahlardan ve ruhuna üfürülen bu ruhani nefhadan sonra bu halife-i kübra’nın esma-i hüsna ve sıfat-i ulya ile irtibatını bilmiş ve bu isim ve sıfatların o halifeyle irtibatının, tecelli ve zuhur irtibatı olduğunu derk etmiş olman gerekir. Zira mutlak gaybî hakikatin, hakikati hasebiyle bir zuhuru yoktur. O halde zuhuru için bir ayna olmalı ve o aynaya yansımalıdır. O halde sıfatî ve esmaî taayyünlerin tümü o büyük nurun yansıdığı aynalar ve zuhur yerleridir.

 

9. Misbah 

 

Hissedilir aynaya yansıyan suretler doğruluk ve eğrilik açısından aynanın şekline bürünür; aynadaki suretler, aynadaki sarı ve kırmızı ve diğer renkleri kendine alır. Bulanıklığı ve berraklığı hasebiyle bu suretler apaçık bir farklılık içine girer. Oysa bu ihtilaflar, suret sahibinde değildir. Aksine aynanın kabiliyetiyle bağlantılıdır. Aynı şekilde gaybî makamın ve âmaî hüviyetin, sıfatlar ve isimler aynasına yansıyan yüzü de böyledir. Âmaî hüviyet ve gaybî makamın zatı hasebiyle bir taayyünü yoktur. Aksine isim ve sıfatların taayyünü ile taayyün etmiş, onların rengine bürünmüştür. Kabiliyetleri hasebiyle onlarda tecelli etmiş ve zahir olmuştur. Rahim ile rahimdir, Rahman ile rahmandır, Kahhar ile kahhardır, Latif ile latiftir ve diğer celal ve cemal isimleriyle de aynı şekilde tecelli etmektedir.

10. Misbah 

Vahidiyet makamında ilahi isimler ve sıfatlar bu gaybî hakikatin ve ilahi halifenin mazharı oldukları ve onları zuhur makamına eriştirdiği halde yine de sahip oldukları derece hasebiyle onun hakikati hususunda nursal hicaplar konumundadır. O halde o gaybî hakikat her zaman isim ve sıfatlar perdelerinin altında gizlidir. O isimler ve sıfatlarda gizli ve örtülü olduğu halde, isim ve sıfatların şühudu da o hakikatin şühudu mesabesindedir. Onların zuhuru, bu gaybî hakikatin zuhurudur. Zira mutlak, o kayıtlının (sınırlının) batınıdır ve o kayıtlı sebebiyle örtülüdür. Tıpkı hissedilen bir ışık gibidir. Işık yüzeyleri aydınlattığı halde, ışığın kendisi görülmemektedir. Veya tıpkı bir ayna gibi, ayna suretleri yansıttığı halde, bizzat o suretler vasıtasıyla örtülü kalmaktadır. O halde aynada var olan suret, aynanın bir zuhuru olduğu halde aynanın kendisi bu zuhurda gizlidir ve suretin yansıdığı parçasında aynanın kendi zuhuru yoktur. Oysa suret, bu suretle zahir olan aynanın kendisidir. O halde gaybî hakikat de isimlerin zuhuruyla zahir olduğu halde o isimlerde ve o isimler vasıtasıyla gizli ve örtülüdür. Tıpkı surette gizli olan ayna gibidir. O halde isimler ve sıfatlar rivayette de yer alan nursal hicaplar ve örtülerdir: “Allah-u Teala’nın nur ve zulmetten yetmiş bin hicabı vardır.” Burada bir sır da vardır ki onu izhar etme izni yok!...

 

11. Misbah 

 

Geçen misbahlarda verdiğimiz bilgilerden kamil ariflerin araştırmaya koyulduğu âma makamının hakikati hakkında hüküm verebilirsin. Bu âma makamı nebevi hadiste de yer almıştır. Peygamber’e “Rabbimiz âlemi yaratmadan önce nerede idi?” diye sorulunca, nakledildiğine göre şöyle cevap verilmiştir: “Âma’da idi!” Alimlerimiz bu “âma” kelimesi hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. Bazılarına göre “âma” makamından maksat, ahadiyet makamıdır. Zira bu makam hakkında hiçbir marifet elde edilmemekte ve sürekli olarak da celal örtüsünde gizli bulunmaktadır. Diğer bazılarına göre ise âma makamından maksat vahidiyet makamı, esma ve sıfatlar makamıdır. Zira “âma”, kelime itibariyle yer ve gök arasında yer alan ince bulut tabakası anlamındadır. Vahidiyet makamı ahadiyet gökleri ile kesret zemini arasında bir vasıtadır. Biz diyoruz ki âma makamının hakikati, feyz-i akdes ve halife-i kübra makamı olabilir. Zira o makamı, sahip olduğu gaybî makamıyla hiç kimse tanıyamaz. Ayrıca ahadiyet-i gaybî ve zahir olmayan hüviyet ile içinde istediğin kadar kesret vakî olan vahidiyet makamı arasında vasıta da o makamdır.

 

Biz âma makamının feyz-i akdes olduğunu söylüyorsak bu, gaybî hakikat anlamında değildir. Zira rivayette “rab” hakkında sorulmuştur. Bu hakikat ise rububiyet sıfatıyla muttasıftır ve daha önce de belirttiğimiz gibi bu gaybî hakikat ise herhangi bir sıfata sahip değildir. O halde âma makamından maksat bu hakikat olamaz. Âma makamının vahidiyet makamı değil de feyz-i akdes makamı olduğunu söylememizin sebebi vahidiyet makamının ilmî kesret itibarı makamı olduğundandır.

 

Muhakkik Konevi Miftah’ul Gayb adlı kitabında şöyle diyor: “Peygamber’in buyurduğu âma makamı, rabbani tenezzül makamı, varlıksal izzet hicabı ve hüviyet gaybından rahmanî zatî cömertliğin zuhur makamıdır. Zati teveccühlerle ilahi isimler makamının fatihi olan ezeli ve gaybi ilk nikâh mertebesi taayyün etmektedir.”

 

Bu söze her ne kadar bazı açılardan itirazımız varsa da sözlerimizi teyid etmekten uzak değildir.

12. Misbah 

İsim ve sıfatlar âleminin zuhuru tamamlanınca esma ve sıfat elbisesinde feyz-i akdesin zuhuru vasıtasıyla istediğin kadar esmaî kesret vaki olunca, ilmi neşette a‘yan-i sabitin yüzüne ilahi isimlerin suretlerinin ve vahidiyet makamında isimlerin levazımının kapıları açılmış oldu. Böylece her sıfat bir surette taayyün etti. Her isim, zatı makamının lütuf, kahır, celal, cemal, besatet, terkip, evleviyet, ahiriyet, zuhuriyet ve batıniyetten iktiza ettiği hasebiyle bir lazımı iktiza etti.

 

13. Misbah 

 

Bir lazım iktiza eden ilk isim ilmi neşette Muhammedî ayn-i sabiti terbiye eden en yüce “Allah” ismiydi. O halde kamil insanın a’yan-i sabiti, ayan-i sabite neşetindeki ilk zuhur idi. Uluhiyet makamında var olan hubb-i zati vasıtasıyla kamil insanın ayn-i sabiti diğer ilahi hazinelerin ve gizli definelerin baş anahtarları konumuna geldi.

14. Misbah 

A’yanlar mertebesinde isimlerin diğer levazımı, insanın ayn-ı sabiti vasıtasıyla zuhur etti. Nitekim isimlerin levazımının erbabının (terbiye edicilerinin) zuhuru da kamil insanın rabbi (terbiye edicisi) olan en büyük “Allah” ismi vasıtasıyla gerçekleşmiştir. O halde bu ayn-ı sabitin diğer tüm a’yan üzerinde hilafeti vardır ve imamın tüm mertebelerinde etkisi bulunmaktadır. O halde ayan-i sabitenin suretlerinde zahir olan hakikatinde etkili ve makamlarına nazil olan insanın ayn-i sabitidir. A’yanların zuhuru da muhit, muhat evvel ve ahir olma hususunda her biri sahi oldukları makam hasebiyle insanın ayn-i sabitinin zuhuruna tabidir. Şühud ve mearif erbabı kimseler de bunu tanıma makamına ermişlerdir. Ama bunlar kitaplarda yazılabilecek türden şeyler değildir.

 

15. Misbah 

 

Bu makam, ilahi kaza ve rububi kader makamıdır. Her makam sahibi burada kendine özgü makama ermiştir. Kabiliyetler bu makamda takdir edilmiştir. Bu takdir, feyz-i akdesin ayanlar ile var olan özel boyutu vasıtasıyladır. O halde ilmi makamda zuhur eden aynanın bu zuhuru, dış neşetteki aynî zuhurunun takdiridir ve vaktin erişmesi ve ayn-i haricideki zuhur şartlarının husulü hasebiyle zuhur etmektedir.

16. Misbah 

 

Şimdi Allah’ın izni ve tevfikinin güzelliğiyle Kafi’de yer alan hadisin hakikatini anlamanın zamanı geldi. Bu hadis Şeyh’ul Muhaddis’in Sıket’ul İslam, Muhammed b. Yakub Kuleyni (r.a) vasıtasıyla Beda babında nakledilmiştir. Ebi Basir, İmam Sadık’tan (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Şüphesiz Allah’ın iki tür ilmi vardır. Bir ilmi örtülü ve gizlidir. Bu ilmi O’ndan başka hiç kimse bilmez. Bu ilim beda’nın da menşeidir. Başka bir ilmi de vardır ki bu ilmi de melekelere ve peygamberlere öğretmiştir ve biz bu ilmi biliyoruz.”

 

Evet, bu Allah velisinin sözü doğrudur. Zira beda’nın menşei âyanlar makamıdır ki O’ndan başka hiç kimse bilmemektedir. Kamil insan gibi bazı veliler için ortaya çıkan ayn-i sabite hakkındaki ilim, rububi ilimden sayılmaktadır; nebi ve resullerin ilminden değil. Nitekim gayb ilmi hakkında Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Ancak elçileri (peygamberleri) içinde razı olduğu (seçtikleri kimseler) başka. Çünkü O, bunun önüne ve arkasına gözetleyiciler dizer.” İmam Bakır (a.s) ise bu konuda şöyle buyurmuştur: “Allah’a yemin olsun ki Muhammed (s.a.a) Allah’ın rızayetini elde etmiş kimselerdendir.”

 

Muhakkik hükema nezdinde hakikat şudur ki beda aynî neşet hasebiyle melekut âleminde vakî olsa da menşei bu ilmi makamdır. Nitekim Kafi’yi şerheden muhakkiklerden bazısı şöyle demiştir: “Beda’nın menşei ne Allah nezdindendir ve ne de ilk yaratış nahiyesinden. Beda’nın menşei sadece ikinci yaratış nahiyesindendir.”

Bu sözü şundan dolayı söylemiştir ki eğer beda’nın menşei bundan başka bir şey olursa mutlak alim olan Allah hakkında cehalet söz konusu olur. Bu tür sözler kendisi için meydana gelen kafiye darlığındandır. Evet, onların dediği anlamda beda ikinci yaratış nahiyesinden olabilir. Lakin beda’nın hâsıl olduğu menşe ve mebde tanıdığın şeydir.

 

17. Misbah 

 

Bizim önceki misbahlarda verdiğimiz bilgiler ve bu bilgi neticesinde kalbine keşfolan ilimler sayesinde “kader” sırlarından bir sır senin için zahir olmuş olur. Zira kader hakkında bazı kimseler uygunsuz laflar etmişler ve hoş olmayan yollara sapmışlardır. Oysa ismet Ehl-i Beyt’inden, onların zannına aykırı şeyler rivayet edilmiştir. Ehl-i Beyt hadisleri onların dokuduğu şeyleri söküp atmıştır. Nitekim Şeyh Seduk’un Tevhid adlı kitabında Esbağ b. Nebate’den naklen şöyle yer almıştır: Müminlerin Emiri (a.s) “kader” hakkında şöyle buyurmuştur: “Bilin ki kader Allah’ın sırlarından bir sır ve Allah’ın gizlilerinden bir gizlidir. Allah’ın örtüsü altında bulunmakta ve Allah’ın yaratıklarından örtünmüş haldedir. Allah’ın mührüyle mühürlenmiş ve Allah’ın ilminde öncelikli bulunmaktadır. Allah, kaderi bilme teklifini kullarından kaldırmış, müşahede edemeyecekleri ve akıllarının eremeyeceği yüce bir makama yükseltmiştir. Zira hiç kimse rabbani hakikate, samedi kudrete, nurani azamete ve vahdanî izzete erişemez, zira kader dalgalı bir denizdir ve Hakk Teala’ya özgüdür. Derinliği yer ve gök arası ve genişliği doğu ile batı arası kadardır. Karanlık bir gece gibi siyahtır. Yılanları ve bir çok balıkları vardır. İçinde bir çok gel-git olayı vaki olmaktadır. Bu deniz ışıldayan ve nurlu bir güneştir. Allah’tan başka hiç kimse onun hakkında bir bilgi edinemez. Her kim ondan bir haber edinmek isterse Allah’a hükmünde ters düşmüş olur ve saltanatına savaş açmış sayılır. Allah’ın perdesini açmış ve onu ifşa etmiş olur. Böylece ilahi gazaba uğramıştır. Yeri cehennemdir ve bu pek de kötü yerdir.”

 

Dostun canına yemin olsun ki bu Allah velisinin buyurduğu doğrudur. İlim ve marifet kaynaklarından ortaya çıkan bu hadiste bir takım sırlar vardır. İrfan ehlinin akılları onlardan yüzde birine dahi erişemez; nerde kaldı ki bizim dar görüşlerimiz ve çiğ düşüncelerimiz! Ama bütün bunlara rağmen bizim sözlerimizin apaçık doğru bir kanıtıdır. Ne de büyük bir kanıt! Bu bir tek kanıt bile bize yeterlidir. Senin için söylediklerimiz ve söyleyeceklerimiz hakkında Allah tarafından sağlam bir delildir. Ne de büyük bir delil! Bu bir tek delil bile bize yeterlidir. O halde basiretle bakmalı, ibret almalısın. Biz bu kitaptaki hedefimizden uzaklaşmış olduk. Ama söz sözü açtı ve sözümüz uzamış oldu. Elbette kardeşler beni mazur görmeli şimdi konumuza dönelim.

18. Misbah 

Bil ki kamil insan ile diğer a’yanların a’yan makamındaki oranı bir taraftan vahidiyet makamındaki en büyük “Allah” ismi arasındaki, başka bir taraftan diğer isimler arasındaki oran gibidir. (Bu nisbet her iki açıdan da mahfuzdur. Yani hem feyz-i akdes olarak adlandırılan gayb cihetiyle ve hem de en büyük “Allah” ismi, uluhiyet, vahidiyet ve cem makamı olarak ifade edilen zuhur cihetiyle) O halde ism-i a’zamın gaybî cihetiyle aynalarda zuhur dışında bir zuhuru olmadığı ve hiçbir taayyünü bulunmadığı gibi diğer cihetiyle de esmaî mertebelerin tümünde zuhur etmekte ve nur ışınları isimlerin aynalarına yansımaktadır. Diğer isimlerin zuhuru da onun zuhuruna tabidir. Kamil insanın ayn-ı sabiti de cemi makama müntesib icmali cemî cihetiyle a’yanların suretine zuhur etmemektedir. O halde O, bu açıdan gayptir. Ama diğer cihetiyle her birinin kabiliyet makamları, varlık aynalarında var olan berraklık ve bulanıklıkları hasebiyle ayanlarına zuhur etmektedir.

 

19. Misbah 

 

Kayseri, Fusus’ul Hikem’in önsözünde şöyle diyor: “Mahiyetler, ilmi makamda ilk taayyün ile beliren isimlerin tümel suretleridir. Bu suretler, feyz-i akdes ve ilk tecelliyle Hak Teala’nın zatî sevgisi vasıtasıyla Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği gayb anahtarlarının isteği üzere ortaya çıkmış, ilahi zattan bir feyizdir. Bu gayb anahtarları söz konusu suretlerin zuhur ve kemalini dilemiş ve Allah da ifaze buyurmuştur. Zira, ilahi feyiz iki kısımdır: Feyz-i akdes ve feyz-i mukaddes. İlahi ilimde, a’yan-i sabite ve onların asıl kabiliyetlerinin vücuda gelmesi, feyz-i akdes vesilesiyledir. Bu a’yanların dış âlemde levazım ve bağlantılarıyla vücuda gelmesi ise feyz-i mukaddes vasıtasıyladır. Şeyh de “kabullenen, sadece feyz-i akdes ile tahakkuk eder” sözüyle buna işaret etmiştir.

20. Misbah 

 

Önceki misbahlarda öğrenmiş oldun ki feyz-i akdes’in ilk tecellisi a’yandan henüz bir haber bile yokken vahidiyet makamında yüce “Allah” isminin zuhurudur. Ama a’yan-i sabite feyz-i akdesin ikinci tecellisi vasıtasıyla vücuda gelmiştir. İkinci tecelli ise ilmi makamda uluhiyet ile tecellidir. Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği gayb anahtarları ise bu aşamada indiyet makamı için vücuda gelen isim ve sıfatlardır. O halde feyiz, vasıta olmaksızın a’yanda tecelli etmez. Her ne kadar O’nunla birlik içinde olsa da en yüce “Allah” ismi vasıtasıyla tecelli etmektedir. O halde farklı cihetleri göz önüne almak gerekir. Nitekim hikmet velileri şöyle demişlerdir: “Eğer haysiyetler ve farklı cihetler olmazsa, hikmet batıl olur.”

 

Ama Şeyh’in, “kabullenen sadece ilahi feyz-i akdes nahiyesinden vücuda gelir” sözü şu itibarladır ki her şey onun nahiyesinden vücuda gelmektedir. Yoksa “kabullenenlerin a’yanı ilk tecelliyle hâsıl olmaktadır” anlamında değildir. Her ne kadar Kayseri’nin sözü için doğru bir yorum yapılabilse de Şeyh’in maksadı bizim dediğimiz gerçektir.

 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.