Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 04:40

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۶:۱۰

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

1. Birinci Mişkat (Kandil)

 

Bu mişkat, ilmi makamda keşfedilir türden Muhammedî olan bazı hilafet ve Alevî velayet ile ilgili sırlar ile biraz da ismet ve taharet Ehl-i Beyt’inin halis taraftarları olan marifet velilerinin diliyle nübüvvet makamı ile ilgili olarak işaret ve şifreli bir şekilde beyan edilen bir takım sırlar hakkındadır. Bu mişkatta bir takım nurlardan misbahlar da vardır ki bu sayede yakinî hakikatler ortaya çıkmakta ve imanı güçlendirici marifetler istifade edilmektedir.

1. Misbah (Meşale)

 

Ey marifet ve yakîn adımıyla yüce Allah’a doğru hicret eden kimse –ki Allah-u Teala bize ve sana bu apaçık yolda ölmeyi nasip etsin ve bizi ve seni bu yolda yürüyüp hidayete ermiş olan kimselerden kılsın- bil ki ahadî gaybî hüviyet ve hüviyet gaybında sakin olan Anka-i muğrib ve nur ve zulmet perdeleri altında gizli olan hakikat; âma, batınlar, gayb ve hikmetli zikir âlemlerindeki isimlerin gizliliğinde bulunmaktadır. Mülk ve melekut âlemindeki mukaddes hakikatinin ise ne bir resmi ve ne de bir eseri vardır. Ariflerin amelleri bu hakikate erişmekten uzaktır. Sülük edenlerin ayakları celal perdelerinde kaymakta, kemal ve velayet sahiplerinin kalpleri bu hakikatin kutsal dergahından mahrum bulunmaktadır. Enbiya, mürsel resullerden hiç biri için tanınmış değildir. İbadet, sülük ve hidayet ehli hiç kimse tarafından ibadet edilmiş değildir. Mükaşefe ehlinden ve marifet sahiplerinden hiç kimse tarafından kastedilmiş maksûd kılınmış değildir. Öyle ki bütün yaratıkların üstünü olan Peygamber (s.a.a) bile bu makamda şöyle demiştir: “Seni hakkıyla tanıyamadık ve sana hakkıyla ibadet edemedik.” 

 Nitekim Farsça bir şiirde şöyle yer almıştır:

 

“Anka kimseye avlanmaz, tuzağını topla,

 

Burada tuzağın eline havadan başka bir şey geçmez.”

Bu hakikat gönül sahipleri nezdinde de sabit olmuştur. Öyle ki şöyle demişlerdir: “Mükaşefe ehlinin marifetinin nihayeti, marifetten aciz olduğunu derk etmesidir.

 

2. Misbah 

 

Bu gaybî hakikatin melekut âlemindeki ruhaniler ile ceberut âlemindeki mukarreb meleklerden gayb ve şehadet âlemlerine ne bir lütuf ve ne de kahır bakışı vardır. Onlara ne bir rahmet ve ne de bir gazab teveccühüyle teveccüh etmiştir. O, zat makamında bir aracı olmaksızın isim ve sıfatlara bile bakmamaktadır. Hiçbir suret ve aynada da tecelli etmez. Zuhurdan korunmuş olan bir gayptır. Yüzünden nur perdelerinin kalkmadığı bir şekilde örtülüdür. O halde o mutlak batındır ve hiçbir türeve köklük etmeyen bir gayptır.

3. Misbah

Gaybî hakikate isnad ettiğimiz batın ve gayb, vahidiyet ve cem makamında sıfatlardan biri olan zuhur karşısındaki batın ve gayb değildir. Aynı zamanda ilahi isimlerden ve hakiki isimlerin tecellilerinden olan batın da değildir. Zira kudsi sıfatlardan biri olan batın, sıfat makamındaki tecelliden ibarettir. Rububi isimlerden olan batın ise esma makamındaki tecelliden ibarettir. Bu ikisi gaybî makamdan sonra gelmektedir. Bu makamın bu tür isim ve sıfatlarla ifade edilmesi de kafiye darlığından ve ifade yetersizliğindendir. Zira velilerin kalbinin bile teveccüh etmekten mahrum olduğu hakikat, kavramlar kategorisinden olan lafızlarla nasıl ifade edilebilir. Arapça bir şiirde ne de güzel ifade edilmiştir bu:

 

“Bil ki yirmi yedi harften örülmüş bir elbise,

 

Yücelikleri ifadeden acizdir.

 

Lafız aciz, konuşması dilsiz ve dinleyici sağır!”

Nitekim Farsça bir şiirde ise şöyle denmiştir:

 

“Sağır olan ben bir rüya gördüm ve bütün âlem sağır,

 

Ben, demekten aciz, halk ise onu işitmekten.”

4. Misbah

Bu gaybî hakikatin yaratıklar ile hiçbir ilişkisi yoktur. Hakikati, yaratıkların hakikatinden ayrıdır. Aralarında hiçbir türdeşlik yoktur. Aralarında bir ortak nokta bulunmamaktadır. Eğer kamil velilerin kelimeleri arasında bu tür bir irtibatın ve ortaklığın reddedildiği ve bu gaybî hakikat ile yaratıklar arasında zatî bir ayrılığın olduğunu bildiren ifadeler işitecek olursan maksat bu iki hakikat arasındaki zatî farklılık ve irtibat yokluğudur. Keşif ehli ariflerin sözlerinde ise bir tür ortaklık ve irtibattan söz edildiğini ve hatta gayriliğin ve ikiliğin ortadan kaldırıldığını görecek olursan, maksatları bu gaybî vahidiyet mertebesi değildir. İnşallah bu konu, kendine özgü “Misbah” ta ayrıca ele alınacaktır.

 

5. Misbah 

 

Konuşmacıların şüpheleri, kötü yanlışları, sözde filozofların vehimleri ve donuk yalanları sebebiyle sakın ayakların sürçmesin. Onların ticaretinin yakin pazarında hiçbir kârları yoktur. Öncülerin meydanında onların metasının hiçbir değeri yoktur. “Onları bırak kendi düşüncelerine dalıp kalsınlar” ve ilahi ayetleri ve isimleri inkara devam etsinler. Şüphesiz hakk’ul yakinden uzaklık azabı onlar için hazırlanmış ve Allah’a yakınlaştırılmışlardan mahrumiyet ateşi onları beklemektedir. Bu yüzden onların bazen yaratıcı ve yaratıklar arasındaki irtibatı reddettiğini ve varlıksal hakikatler arasında ihtilafın olduğunu söylediğini görürsün. Allah’ın yaratıklardan kenara çekildiğini kabullenirler. Onlar bu sözlerinin yüce Allah’ın kudret elini bağladığından ve ta’tile yol açtığından gaflet içindedirler. Kendi elleri bağlansın ve bu tür sözleri sebebiyle Allah’tan uzak düşsünler. 

 

Bazen de kargaşalığa düşer ve Hak Teala’yı yaratıklara teşbih eder ve Hakk’ın tenzih hakikatinden gaflete düşerler. Ama hakikati keşfeden arif ve ilahi yolda yürüyen ilahi şahsiyetler her zaman iki göze sahiptir. Her iki gözü de sağdır ki biriyle yaratıcı ve yaratık arasındaki irtibata, yaratıkların yaratıcıda yokluğuna ve hatta gayrilik ve kesreti redde bakarlar. Diğer gözleriyle ise irtibatın yokluğuna ve kesret hükümlerinin husulüne bakarlar. Böylece adalet hükmüyle her hak sahibinin hakkını vermiş, tevhid yolunda ayağı sürçmemiş ve tecrid ehli zümresine girmiş olurlar.

6. Misbah 

İsmet Ehl-i Beyt’inden nakledilen bir çok rivayetler de bizim bu dediğimiz gerçeğe işaret etmektedir. Bu delillerden biri Kafi’de yer alan bir rivayettir. Bu rivayette yer aldığına göre Abdurrahman b. Atik Kasir, Abdulmelik b. A’yun vasıtasıyla İmam Sadık’a bir mektup gönderdi. İmam Sadık (a.s) kendisine cevap olarak yazdığı mektupta şöyle buyurdu: “Allah sana rahmet etsin, bil ki tevhit hakkındaki doğru görüş Kur’an'da Allah-u Teala’nın sıfatları hakkında nazil olan görüştür. O halde yüce Allah’tan butlan ve teşbihi reddetmen gerekir. Zira ne butlan ve ne teşbih Allah hakkında geçerli değildir. O mukaddes zatı bir şeye teşbih etmek mümkün değildir. O mevcud ve sabit olan Allah’tır…” Hakeza Kafi’de yer alan bir rivayete göre Hasan b. Said şöyle diyor: “İmam Cevad’a (a.s) şöyle bir soru soruldu: “Allah hakkında “o bir şeydir” demek caiz midir?” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Evet, ama şu şartla ki onu ta’til ve teşbih sınırından çıkarmış olsun.”

 

7. Misbah 

 

İlahi sıfat ve isimler de sahip oldukları ilmi kesret hasebiyle bu gaybî makamla hiçbir irtibatı yoktur. Bir şeyin aracılığı olmaksızın bu makamdan bir feyiz elde edemezler. Hatta Allah’ın en büyük ismi bile iki makamından bir olan taayyün makamı sebebiyle –ki bu makamda bütün isimleri kapsar. Camîiyeti/kaplaması de küllün eczasını camî/kaplar olması türündendir. Özellikle de ism-i a’zamın sıfatlar ve isimler aynasında zuhur makamında –bu makamdan bir feyiz edinemez. Zira isimler ve sıfatlar ile bu gaybî makam arasında nurdan bir örtü vardır. Hiçbir taayyünü olmayan ve hiç bir sıfatla muttasıf olmayan bu gaybî hüviyette zatları makhur ve hüviyetleri param parçadır. Bu da ism-i a’zam ve en büyük örtü için bir başka makamdır. Bu feyz-i akdesin ta kendisidir. Akdes ise her ne kadar ilk makamı hasebiyle zahir olsa da kesret ve zuhur şaibesinden tertemiz ve münezzeh olan demektir. Yüce Allah’ın izniyle bunun açıklaması ileride gelecektir.

8. Misbah 

Eğer bu gaybî hakikatin bilginlerin elinin ulaşmaktan ve feyizlenenlerden birinin dahi bu kutsal dergahtan feyizlenmekten daha yüce olduğu, sıfat ve isimlerden hiç birinin taayyünleriyle sırrının mahremi olmadığı ve hiç kimseye bu makama giriş izni verilmediği sırrına erdiğine göre o zaman bil ki isimlerin zuhuru ve hazine sırlarının keşfi için ilahi bir halife tayin edilmelidir. Bu ilahi halife isimlerde böylece söz konusu gaybî hakikatin halefi olmalı ve o ilahi halifenin nuru bu aynalara yansımalı ki bu vesileyle bereket kapıları açılsın, hayır çeşmeleri aksın, ezel sabahı söksün ve başlangıç sona ilişsin. Bu yüzden hicab-ı ekber ve en nurlu feyz-i akdes’e isimler ve sıfatlar elbisesinde zuhur etmesi ve taayyünler elbisesini giymesi için gaybî bir dille, gayb kaynağından emir çıktı, o da emre itaat etti ve görüşünü uygulamaya geçirdi.

 

9. Misbah 

 

Bu zuhurun aslı ve kökeni olan bu gizli kudsi hakikatin ve ilahi halifenin gaybî hüviyete bakan gizli bir yüzü olmalı ki o yüzüyle asla bir zuhuru söz konusu değildir ve bir de isimler ve sıfatlar âlemine bakan bir yüzü olmalı ki bu yüzüyle de isimler ve sıfatlar âleminde tecelli etmekte ve vahidiyet-i cem makamında bu yüzle isimler ve sıfatlar aynasında zuhur etmektedir.

10. Misbah 

Bu feyiz makamından ve halife-i kubradan feyizlenen ilk şey ism-i a’zam yani ismullah makamıdır. Elbette taayyün makamıyla ki bu makamda bütün isim ve sıfatları kendinde toplar. Bütün mazharlarda ve ayetlerde zuhur ermiştir. Zira hiç bir taayyünü olmayan bir hakikatin ilk taayyünü bütün taayyün ve zuhurlardan ibarettir. Sıfat ve isimlerden hiç biri bu ism-i a’zam vasıtasıyla olmaksızın bu feyz-i akdes ile bir irtibat içinde bulunmamaktadır. Bu irtibat da tertib üzere düzenlenmiştir (zat isimleri, sıfat isimleri ve fiil isimlerinden.) Her biri o isme özgü makam hasebiyle.

 

11. Misbah 

 

İsm-i a’zam’ın mazharlarındaki ilk zuhuru zatî rahmaniyet ve zatî rahimiyet makamıdır. Bu iki isim cemal isimlerinden olup bütün isimleri kapsamaktadır. Bu yüzden rahmeti gazabını geçmiştir. Bu ikisinden sonra da diğer ilahi celal isimleri sahip oldukları makamlar sebebiyle zuhur etmiştir.

12. Misbah

Bu hilafet; zuhur, ifaze, isimlerle taayyün ve cemal ve celal sıfatlarıyla muttasıf olmaktadır. Zira sıfatî ve esmaî taayyünler, “halife kılan”da fani olmuş ve bütün şahsiyetler gayb makamında yok olmuştur. Hiç birinin ne bir hükmü ve ne de bir zuhuru vardır.

 

13. Misbah 

 

Bu ilahi halifenin bütün isimler aynasında zuhuru vardır. Nuru, sahip oldukları kabiliyetleri hasebiyle bütün isimler aynasına yansımıştır. Bu nuru kabullenme kabiliyetleri miktarında ondan istifade etmişlerdir. Bu nurun bütün aynalara yansıması nefsin, kendi kuvvelerine sirayeti gibidir. İlahi halifenin taayyünü ile müteayyin olmuşlardır. Şartsız bir hakikat gibi, sahip oldukları şartla taayyün elde etmektedir. Bu sirayet ve nüfuzun keyfiyetinden bu tahakkuk ve nüzulün hakikatinden yüce makam sahibi arifler ve kamil veliler dışında hiç kimsenin bir bilgisi ve haberi yoktur. Sadece mutlak feyz-i mukaddesin nüfuzunu imanî bir şuhud ve irfanî bir zevkle derk eden kimseler bu hakikatten haberdar olmuşlardır. Bu feyzin mahiyetlerin heykellerine nasıl yayıldığını sadece bunlar anlayabilir. Bu marifetlerin, hatta bütün hakikatlerin merdiveni, sülük sahibi arif için nefis marifetidir. O halde sen de bu marifeti elde etmelisin. Nefsi tanımak bütün anahtarların anahtarı ve bütün meşalelerin meşalesidir. Dolayısıyla her kim kendini tanırsa rabbini de tanımış olur.

14. Misbah 

Vücud âleminde vakî olan ilk tekessür (kesret) ilmi ve vahidiyet-i cem’î makamında vaki olan esmaî ve sıfatî kesrettir. Bu ilahi halife esmaî taayyünler suretinde zuhur etti, kesret elbisesini giydi ve sıfatlar elbisesiyle süslendi. Hakikatin kendisinde bütün kesretlerin mebdei ve dünya ve ahirette vücud mertebelerinin farklılığının temel kaynağı bu kesret olmuştur.

 

15. Misbah 

 

Ufku, feyz-i akdesin ufkuna yakın olan her ismin vahdeti daha kamil, gaybî ciheti daha şiddetli ve sağlam, kesret cihetleri ise daha eksik ve az olacaktır. Bu konunun tersi de böyledir. Yani her isim feyz-i akdetsen daha uzak ve yakınlık (kurb) makamından daha çok alıkonmuş olursa, onda kesret daha zahir ve zuhur cihetleri daha fazla olur. İşte bu yüzden içi nurlu her arifin kalbine şu hakikat keşfolmakta ve sülûk ehli arif şu gerçeği keşfetmektedir ki bütün isim ve sıfatların camii olan ism-i a’zam bütün kesretleri kapsadığı ve tüm taayyünleri içerdiği halde vahdet ufkuna daha yakındır. Bu kesrete şamil oluşu bir açıdan hakiki kesretten münezzeh oluşudur. Hatta hakikati, feyz-i akdes ve zuhur ile karışık gayb makamıyla birlik içindedir. İsm-i a’zamın feyz-i akdes ile farklılığı, itibari bir farklılıktır. Meşiyyet ve feyz-i mukaddesin, hükemanın ıstılahında akl-i evvel olarak adlandırılan ilk taayyün ile farklılığı gibidir.

16. Misbah 

Sakın “ism-i a’zam mertebesinin, kuds âlemine en yakın isimler mertebesi ve feyz-i akdesin mazharlarından bütün isimler ve sıfatları kapsadığı itibarıyla ilk mazhar olduğu” sözümüzden diğer ilahi isimlerin hakikatlerini kapsamadığı ve zat cevherlerinde bir noksanlık bulunduğu anlamına geldiğini sanma. Bu sanı ve zan ilahi isimleri inkar eden ve Allah’ın dininde ilhada kayan kimselerin zannıdır. Bu küfür ve ilhadları sebebiyle sevgilinin kerim yüzünün nurundan mahrum kalmışlardır. Bu söze gerçek iman, ilahi isimlerden her birinin bütün isimleri kapsadığına, bütün hakikatleri içerdiğine inanmandır. Nasıl böyle olmasın ki? Oysa onların zatı, mukaddes zat ile birlik içindedir ve hepsi bir birlik halindedir. Bizim “Hak Teala'nın sıfatları zatının aynısıdır ve sıfatlardan her birisi de diğeriyle aynıdır” sözümüzün gereği de budur. Ama “falan isim, celal isimlerinden ve falan isim de cemal isimlerindendir; bu, rahim ve o isim ise kahhar ve cebbardır” sözümüz de şu itibarladır ki isimlerden her biri kendine mahsus şeylerde zuhur etmiştir ve mukabil ismi, o zahir ismin batınıdır. O halde rahim isminde rahmet zahirdir gazab ise batındadır. Cemal isminde ise cemal zahirdir ve celal ise batındadır. Celal isminde ise bunun tam tersi. O halde her ismin zahiri batınında ve batını ise zahirinde gizlidir. Evvel ve Ahir de böyledir. Evvel Ahir’de ve Ahir de Evvel’de gizlidir. Ama isimlerin ve rablerin rabbi olan ilahi ism-i a‘zam itidal ve istikamet haddindedir ve berzahiyet-i kübra makamına sahiptir. Ne cemali celaline ve ne de celali cemaline üstün gelmektedir. Ne zahiri batınına ve ne de batını zahirine hakimdir. O halde O batın olduğu halde zahir ve zahir olduğu halde batındır. Ahir oluşuyla evvel ve evvel oluşuyla ahirdir. Sen ey okuyucu, bu konuyu iyi öğren. Zira bu konu marifeti elde etmek için çok geniş bir kapıdır.

 

17. Misbah

 

Şu anda hak güneşi doğusundan doğduğuna ve hakikat güneşinin çeşmesi ufuklarından parladığına göre bil ki taayyün, şumuliyet, ihata etmek ve ihata edilmek gibi ifadeler, tabir darlığından ve işaret kısalığındandır. Sen ey ruhani kardeş, sen sakın bu elfaz ve ibaretlerin örfi bir anlam ve resmi kavramlar olduğunu sanma. Aksi takdirde esmaullahı inkar vadisine yuvarlanmış olursun. Kuds-i ilahi dergahından ve üns makamından uzaklaşmış olursun. Zira elfaz ve ibaretler hakikatlerin ve manaların örtülü konumundadır. Rabbani arif kimse bu elfaz ve ibaretler perdesini yırtmalı ve bir kenara itmelidir. Kalp nuruyla kalbî hakikatlere bakmalıdır. Gerçi bu lafızlar ve ifadeler işin başında insanların geneli için ihtiyaç arzetmektedir ve bu lafızlar hakikatlerin tohumu mesabesindedir. Nitekim zahirî duyu organları da akl-î manaların ve nursal tümel hakikatlerin merdiveni konumundadır. Öyle ki hikmet ehli kimseler şöyle demişlerdir: “Her kimin bir duyu organı yoksa bir ilimden mahrum kalmış olur.”

18. Misbah 

 

O halde sen ey hak yolunun yolcusu, Haşr suresinin son ayetlerine bir bak ve bu ayetler üzerinde basiret görüşüyle bir düşün. Yüce Allah orada şöyle buyurmaktadır: “O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur. Gaybı da, müşahede edilebileni de bilendir. Rahman, Rahim olan O'dur. O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur. Melik'tir; Kuddûs'tur; Selam'dır; Mü'min'dir; Müheymin'dir; Aziz'dir; Cebbar'dır; Mütekebbir'dir. Allah, (müşriklerin) şirk koşmakta olduklarından çok yücedir. O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, şekil ve suret verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tespih etmektedir. O, Aziz’dir, Hekim’dir.”

Hakikat, yüce Allah’ın dediğidir. Makamı yüce Allah’ın bu üç ayette ilahi makamın bu gayb makamıyla birlik içinde olduğunu nasıl anlattığına iyi bir bak! Zira bu ilahi makam, O’nun zatında fani ve varlığında yok olmuştur. Daha sonra yüce Allah düzenli bir şekilde celal ve cemal sıfatlarının; zat, sıfat ve fiil isimlerinin zat-ı ahadiyet ile birlik içinde olduğuna hükmetmiştir. O halde iyi dinleyen ve şahit olan kimse için bu ayetlerde, bizim önceki dediklerimiz hakkında çok ince ve latif işaretler bulunmaktadır.

 

19. Misbah 

 

Kamil arif şeyh Kadı Said Şerif Kummi (r.a), “Bevarik’ul Melekutiye” kitabında şöyle demiştir: “Daha kâmil bir zevk ve daha kolay bir yol edinenler nezdinde şu hakikat açıklığa kavuşmuştur ki “Allah”, bütün ilahi isimlerin hakikatini barındıran bir isimdir. Bu sözden maksadım “Allah” isminden başka diğer isimlerin bütün ilahi isimleri ihtiva etmediği anlamında değildir. Zira zevk ehli nezdinde hiç şüphesiz ilahi isimlerden her biri bütün ilahi isimleri kapsamaktadır. Zira her isim bütün sıfatlarla muttasıftır. Bu makamda var olan şey ise bir takım mertebelerin varlığıdır. Birincisi hizmetçi ve raiyet mertebesidir, ikincisi erbab ve reisler mertebesidir. Üçüncüsü ise melik ve sultan mertebesidir. İsmullah, bu üçüncü mertebeye sahiptir. Bu yüzden camiiyete (kapsamlılığa) mahsus kılınmıştır.”

20. Misbah

 

Bu yüce arifin dedikleri ile bizim daha önceki “Misbah”larda beyan ettiklerimiz arasında bir çelişkinin olduğunu sanma. Şüphesiz biz daha önce de beyan ettik ki bazı isimler direkt veya endirekt olarak diğer bazı isimlere hâkim durumdadır. Aynı şekilde daha önce de söylediğimiz gibi bazı isimler ruhani hakikatlerin eğitmeni, bazı isimler melekuti hakikatlerin eğitmeni ve diğer bazı isimler de var olan mülki suretlerin eğitmeni konumundadır. Bu büyük arif de (kaddesallah sırrehu) bizim yolunu açıkladığımız şeye inanmaktadır. O da şu ki cemal isimlerinde celal gizlidir ve celal isimlerinde ise cemal gizlidir. Ama her isimde özel bir zuhur olduğu için o zuhur itibariyle o manaya özgüdür. Nitekim Şeyh Muhyiddin de zat, sıfat ve fiil isimlerinde bu işi yapmıştır. Allah Resulü’nden (s.a.a) nakledilen bir rivayette de bu konuya işaret edilmiştir. O rivayette şöyle yer almıştır: “Cennet hoşa gitmeyen şeylerle ve cehennem ise şehvetlerle çevrilidir.”

 

Bizim ve iki âlemin mevlası Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) da çok ince bir ifadeyle bu manaya işaret etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Gördüğüm her şeyin öncesinde, sonrasında beraberinde ve kendisinde Allah’ı da gördüm.”

 

Bu latif işaretin sebebi de şudur ki terbiye edilenlerden her biri özel bir isme özgüdür ve bu açıdan İmam (a.s) her şeyin “ismullah”ın mazharı olduğunu beyan etmektedir. Bunun sebebi de şudur ki isimlerden her birinde bütün isimler ve hakikatler gizlidir.


Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.