| 1. Misbah Bu bölüm senin için keşfolunacak ilahi aklî nurlar ve gayb neşetinde velayet, nübüvvet ve hilafetin sırrı hakkındadır. Bunda nurani ufuklardan doğan imanî gerçekler bulunmaktadır. Bu nurlar vasıtasıyla insani kemaller derecelerine nail olman umulur. Bil ki –Allah seni hakk-ı yakine hidayet buyursun ve seni ruhaniler zümresinde karar kılsın- kamil filozofların aklî burhanlar esasınca aklî sağlam ve detaylı delillerle ispat ettiği, geçmiş ilahi şahsiyetlerin sembolik bir dille beyan ettiği, ilahi kitaplar ve semavi sahifelerin işaret ettiği, nübüvvet ve velayet makamından nakledilen rivayetlerin ortaya koydukları aklî hakikat ahadiyet-i cem ile irtibatını bildiğin mutlak meşiyyet makamının ilk taayyününden ibarettir. Bu konunun delili ise detaylı felsefe kitaplarında yer alan bilgilerin yanı sıra hiçbir ön düşünce olmaksızın ve sadece bu konuyu şimdi yazarken aklıma gelen bir delildir. O da şudur ki müteayyin olmayan hakikat, hangi hakikat olursa olsun kendine ilişen çeşitli taayyünlerle taayyün edince sadece rütbe makamında öncelikli, zat makamında daha kadim ve zaman makamında daha kadim olan taayyünlerle müteayyin olmaktadır. Özetle gayr-i müteayyin ve suretsiz olan bir hakikatin taayyün ve tasavvuru öncelikli taayyün ve en kadim surettir. Mahiyet, ayak bastığı her yere getirileri ve a’razlarından önce girer. Bu getiriler ve a’razlar, ister melekuti taalluklar ve takaddürler olsun, isterse de maddi getiriler ve a’razlar olsun fark etmez. Takaddür ve taalluk, mahiyetin diğer getirilerinden önceliklidir. Hakikat başta mahiyet suretine bürünmektedir ve öncelikli tertibiyle sonra da diğer getiriler suretine girmektedir. Vücud mertebelerinin durumu, nüzul ve suud âlemini kamil bir şekilde incelediğimiz zaman getirileriyle değil de sadece mahiyetle taayyün eden bir şey göremiyoruz. Sadece tümüyle soyut olan aklî hakikati görüyoruz. Ama diğer âlemlerden herhangi birindeki varlıkların mahiyetsel taayyünlerinin yanı sıra başka bir taayyünü de vardır. Bu yüzden mahiyetten sonra gelmeli ve mahiyet ondan öncelikli olmalıdır. Bu öncelik de dehri bir öncelik olmalıdır. Aynı şekilde gayr-i müteayyin bir hakikatin müteayyinlere oranla önceliği de sadece hakiki ve vücudî bir öncelik değildir. Hakkani ve ezeli bir önceliktir. Bu etkenlerin yani melekuti takaddür ve taallukun, madde âlemine dalmanın ve zaman ve tedricin sultası altındaki mahiyetin oluşumunun mahiyetin değil de vücudun getirilerinden ve a’razlarından olduğunu sanma. Zira taakkul ve aklî tecziye makamında bu a’raz ve getiriler mahiyetten ayrılmaktadır. Bu da onların mahiyetin değil de vücudun etkenleri olduğunun delilidir. Bu bozuk ve hayali bir zandır. Zira melekut zatının türü, taalluk ve takaddürlerden ibarettir. Mülk zatının türü ise madde ve maddi getirilerin elinde esir olmaktan ibarettir. Ne zat, ne taakkul, ne zihin ve ne de harici makamda birbirinden ayrılamazlar. Bu yüzden nefsi şöyle tanıtmışlardır: “Nefis tabii ve yüce (organik) cisim için ilk kemaldir.” Bu yüzden psikoloji tabii ilimlerden sayılmıştır. Molla Sadra da nefsin nefsaniyetinin, yani ilk kemalinin gelişim başlangıcında ve tekamülden önce lazım veya müfarik türden nefsin zatına katılan ilineklerden olmadığı hususunda bir delil ikame etmiştir. Aynı şekilde mülki suretlerin madde ve getirilerinin kaydındaki zati esareti de burhani işlerdendir. Sözün uzamasından korkmamış olsaydım senin yakin ve güvene ermene neden olacak bilgiler de verirdim. Ama elden ne gelir ki? Bu kitap bu tür konuları ele almaya uygun değildir. Bu suretlerin, getirilerin elinde esir olmasının, mülki suretlerin ve melekuti hakikatlerin kendisini bu esaretten kurtarabilmesi ve nur âlemine ulaşabilmesiyle çeliştiğini sanma. Bize göre bu da sabit bir husustur. Bu esaret ve özgürlük arasında hiçbir çelişki bulunmamaktadır. İyi düşün ki konunun hakikatini derk edesin. Taayyünler hakkında söylenenler de kavs-i nüzulî hasebiyledir. Bu beyan ile kavs-î suudi’deki varlığın tertibi esasınca delil ikame etmek mümkündür. Zira suretlerin kendisinden hasıl olduğu, yüceldiği, kesretten vahdete doğru ilerlediği ve nüzulden suuada yükseldiği mebde ve menşe, zat hasebiyle hiçbir surete bürünmeyen ve cevher hasebiyle hiçbir taayyünü olmayan ilk heyuladır. En öncelikli düzen taayyünlerden biriyle müteayyin olunca ilk taayyün mutlak cismin sureti, sonra unsurî suret ve sonra madeni suret… ta ki ruhaniler safına katılır ve onlar arasında yer alır. Böylece ilk sona katılır, başladığı noktaya dönmüş olur. Vahiy ve tenzil sahiplerinden ruhlarının yaratılışları hakkında bir takım rivayetler nakledilmiştir. Bu rivayetlere göre Allah Resulü’nün, Ali’nin ve diğer imamların ruhları ilk olarak yaratılmıştır. Onların ruhaniyeti, ilahi mutlak meşiyyet ve geniş rahmetinden ibaret olup akli taayyün ile müteayyin olmuşlardır. Zira onların ruhları (a.s) ilk zuhur idi. Bu zuhur ve tecelli makamının halk (yaratılış) kelimesiyle ifade edilmesi o kadar da uygun değildir. Zira meşiyyet makamının yaratılış âlemiyle hiçbir irtibatı bulunmamaktadır. Aksine o “emir” âlemindendir. Nitekim “Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nundur” ayetinde buna işaret edilmektedir. Gerçi bazı yerlerde bunun için “halk” kelimesi de kullanılmıştır. Nitekim imamlardan (a.s) nakledilen bir rivayette şöyle yer almıştır: “Allah her şeyi meşiyyetle ve meşiyyeti de kendisiyle yarattı.” Bu hadis-i şerif de mutlak meşiyyetin bütün halkî taayyünlerden daha yüce olduğunu gösteren delillerden biridir. Akıldan tut en alt mertebeye kadar bütün halkî taayyünlerden yücedir. Biz Allah’a hamdolsun bu iddiamız hususunda zevki bir burhan da ikame ettik. Ama buna rağmen yine de bizim bu söylediğimize delalet eden bir rivayeti de teberrük olsun diye burada naklediyoruz. Kafi’de yer alan bu rivayete göre Ahmed b. Ali b. Muhammed b. Abdullah b. Ömer b. Ali b. Ebi Talib, İmam Sadık’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Şüphesiz hiçbir varlık yokken Allah var idi. Böylece Allah kevni ve mekanı yarattı. Nurları yarattı. Nurların nurlandığı nur’ul envarı yarattı. Nurların nurlandığı kendi nurunu onda cari kıldı. O Muhammed ve Ali’nin yaratıldığı nurdur. O ikisinin nuru ilk nur idi. Zira o iki nurdan önce bir şey yok idi. O iki nur tertemiz olarak, pak sülblerde cereyan etti. Sonunda tertemiz sülblerde birbirinden ayrıldılar. Abdullah ve Ebu Talib’de karar kıldılar.” Evet Allah’ın velisi gerçekten de doğru buyurmuştur. Biz şu anda bu hadisi açıklama makamında değiliz. Bu hadisi açıklamak benim gibi birine düşmez. Bunun uzun uzadıya bir açıklaması vardır. Ama bizim maksadımıza işaret eden bazı işaretlerini ele almaya çalışacağız. Dolayısıyla ilahi tevfik ile şöyle diyoruz: “Şüphesiz hiçbir varlık yokken Allah var idi” sözü, belki de Allah’ın varlıklar üzerinde hakiki bir takaddümü olduğuna işarettir. Şu anda da durum aynıdır. Nitekim Cüneyd-i Bağdadi “şüphesiz hiçbir varlık yokken Allah var idi” sözünü duyunca “şuanda da aynı durumdadır” diye buyurmuştur. Tevhid-i Saduk’ta ise şöyle yer almıştır: “Allah-u Teala zaman ve mekan olmaksızın her zaman var idi. Şuanda da olduğu gibidir.” Hadis-i şerifte “Allah kevn ve mekanı yarattı. Nurların nurlandığı nur’ul envarı yarattı” sözü de aşağıdan yukarıya vücudun asli mertebelerinin tertibine işarettir. Zira kevn ve mekan, tabii ve tabiat âleminde mekana ihtiyaç duyan varlıklardan ve semavi ve zemini cisimlerden ibarettir. Veya tabiat âleminde zahir olan ve karanlık heyula denizinden ortaya çıkan mutlak şeylerden ibarettir. Bu tabirin sebebi ise kevn ve mekanın nefsi de içermesidir. Bu nefis, kendi zatında nurlar âlemindendir. Ama madde ufuklarında doğmuş ve aşağılık kainatta zuhur etmiştir. Nurlar ise küçük büyük bütün bir akıl âlemine veya her ikisinin de hakikati nurdan olduğu cihetiyle akıl ve nefis âlemine işarettir. Nur’ul envar ise aklî ve diğer hakikatlerin başlangıcı, aşağılık ve yüce âlemlerin mebdei olan mutlak vücud ve münbesit feyize işarettir. Vücudun tüm mertebeleri ondan olduğu halde nurların özellikle zikredilmesi de aralarındaki münasebet dolayısıyladır. Veya aklın, mutlak meşiyyetin ilk zuhuru olması hasebiyledir. Veya nurların, nur’ul envardan yaratıldığını beyan ettikten sonra artık kainatın da nur’ul envardan yaratıldığını söylemeye ihtiyaç duyulmadığındandır. Zira eğer nurlar bir şeyden yaratılmışsa, vücud silsilesinin tertibi ve nüzul ve suud kavsi (yayı) hasebiyle nurların dışındakiler de o şeyden yaratılmış olmalıdır. “Onda cari kıldı” cümlesindeki mecrur zamir (fihi) ya envara dönmektedir ki bu durumda nurlardan ibaret olan mukayyet varlıkların, nur’ul envardan ibaret olan o mutlakın kendisi olduğuna işarettir. Belki de bu zamir, nur’ul envara dönmektedir. Buna göre nur’ul envardan maksat ilk soyut akıldır. Nurlardan maksat ise külli nefisler ve külli nefislerle birlikte ilk akıl dışındaki diğer akıllardır. Nurların nurlandığı nurdan maksad ise feyz-i münbesitten ibarettir. Bu mana iki açıdan ibaretle uyum içindedir. Birincisi şudur ki nur’ul envara “halk” nisbet edilmiş ve “nur’ul envarı yarattı” denilmiştir. Oysa defalarca öğrendiğin gibi nur’ul envar halk âleminde değil, emir âlemindendir. Gerçi bazen halk âlemine de isnat edilmektedir. Nitekim daha önce adı geçen hadiste de (meşiyyet halkı hadisi) bu isnat göze çarpmaktadır. Diğer cihet ise bu rivayette yer alan nur, Allah’ın zatına izafe edilmiş “Allah onda nurunu cari kıldı” diye buyrulmuştur. Bu tabir zahir ve mazharın birbiriyle ittihat içinde olduğuna işarettir. Gerçi diğer nurların nurunu da bir itibara göre Allah’ın zatına isnat etmek mümkündür. Lakin uygun olan nur’ul envarı zata isnat etmektir. Sakın bu rivayette yer alan “ecra” (cari kıldı) kelimesinden örfi bir anlam çıkarmaya kalkma. Hissi nurun kendisinden nurlandığı şeyde cereyanı ile mukayese etme. Buradaki “ecra” kelimesinden maksat zuhur ve kayyumi ihatanın kendisidir. Aynı şekilde nurdan maksat da hissi nur değildir. “O nurdan Muhammed ve Ali’yi yarattı” ifadesinden maksat ise vücud-i münbesit olan nur’ul envardır. O da vahdet ve taayyünsüz bir şekilde Muhammedi ve Alevi hakikatten ibarettir. O iki yüce insanın mukaddes nuru o hakikatten yaratılmıştır. Bu ifadeler bizim açıkça söylediğimiz gerçeklere delalet etmektedir. İyi düşün ki sırlar yüzüne açılsın. “Bu iki nur sürekli ilk nurda idiler. Çünkü o ikisinden önce bir şey yok idi.” İfadesi de şu anlamdadır ki Allah tarafından yaratılan o iki mukaddes nur, bütün bir varlık âleminden önceliğe sahip olan soyut akıldır. “Bu iki nur cereyan halindeydi.” İfadesi ise aşağıdaki âlemlerde bu iki nurun zuhuruna işaret etmektedir. Yani ceberut âleminin sulbünden yüce melekut âleminin batınına, yüce melekut âleminin sulbünden, aşağı melekut âleminin batınına ve aşağı melekut âleminin sulbünden mülk âleminin batınına cereyan etmiştir. Daha sonra da bütün bu âlemlerin özetinde ve bütün bu âlemleri kapsayan kapsamlı nüshada zuhur etti. Yani beşerin babası olan insanda ortaya çıktı. Oradan tertemiz sülblere intikal etti. Daha sonra da en temiz sulbe, Abdullah ve Ebu Talib’in sulbünde birbirinden ayrıldılar. Aşağıdaki âlemlere oranla yukarıdaki âlemlerden her birine “sülb” ve yukarı âlemlere oranla aşağıdaki âlemlerden her birine de “batn” denmesinin mantığı ise açıktır ve açıklamaya gerek yoktur. Önceki (Aristo gibi) filozofların ve ariflerin, eşyanın ilk mebdeden nasıl sudur ettiği ve mebdeden sudur eden ilk şeyin ne olduğu hususundaki ihtilafı işittin mi? Aristo Usolocya kitabının onuncu Meymer’inde şöyle diyor: “Eğer “Hiçbir kesret hüviyet ve ciheti bulunmayan tek ve basit bir varlıktan bütün bu âlem nasıl vücuda geldi” diye soracak olursa şöyle deriz: “Salt tek ve basit olduğu ve kendisinde hiçbir şey olmadığı cihetinden bütün bu eşya vücuda gelmiştir. Zira onun bir hüviyeti yoktur, hüviyet ondan kaynaklanmıştır. Ben özetle diyorum ki hiçbir şey olmadığı için tüm eşya O’ndan görüldü. Her şey O’ndan kaynaklandığı halde ilk hüviyet (maksadım akıl hüviyetidir) vasıtasız olarak O’ndan kaynaklanan ilk şeydi. Daha sonra aşağı ve yukarı âlemde olan her şey akıl hüviyeti ve akli âlem vasıtasıyla ortaya çıktı.” Aristo daha sonra bu hususta nakletme ihtiyacı duymadığımız bir de delil zikretmiştir. İbn-i Sina’nın Şifa ve diğer kitaplarındaki sözleri, Şeyh İşrak ve diğer filozofların açıklaması da Aristo’nun bu açıklamalarına dayanmaktadır. Başka bir grup şöyle diyor: Allah’tan sudur eden ve cem makamından zuhur eden ilk şey bütün varlıkların heykellerine yayılan kuşatıcı varlık idi. Yüce Allah’ın, “Bizim emrimiz bir tek sözden başka bir şey değildir.” Ve hakeza “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (zatı) oradadır” diye buyurduğu ayetler de bu anlama işaret etmektedir. Şeyh Muhyiddin’in halifesi Şeyh Sadruddin Konevi, Nusus adlı kitabında şöyle diyor: “Allah bir olduğu için O’ndan sadece tek bir şey sudur etmiştir. Zira bir olan bir şeyden, bir olduğu cihetiyle tek bir şeyden başkası zahir olamaz. Ama icad olan o tek şey bize göre varlıkların a’yanına ifaze edilen genel vücuddur. Vücuda gelen veya Hz. Hakk’ın ilminin öznesi olan vücuda gelmeyen her şeye bu genel vücud ifaze edilmiştir. Bu vücud ilk varlık olan en yüce kalem ve ilk akıl ile diğer varlıklar arasında ortaktır. Filozofların bu konuda dedikleri doğru değildir.” Bu sözün bir benzerini Miftah’ul Gayb ve’l Vücud adlı kitabında da beyan etmiştir. Kemaluddin Abdurrezzak Kaşani Istılah’ında şöyle diyor: “Şuhudi tecelli adı “nur” olan vücudun zuhurundan ibarettir. Bu da Hakk Teala’nın âlemlerdeki ilimlerinin suretlerine, yani o isimlerinin mazharına zuhur etmesidir. Bu zuhur her şeyin varlık nedeni olan Nefes’ur Rahman’dan ibarettir.” Şimdi artık aynı ilim ve irfan mektebine mensub olduğumuz imani kardeşlerimize üzerimize düşen şeyleri eda etmenin zamanı geldi. Maksadımızı ortaya koymalıyız ki aradaki ihtilaf ortadan kalksın ve iki grup arasında barış sağlansın. Zira ariflerin metodu aklın derkinden çok daha yüce olmakla birlikte apaçık akıl ve burhana da aykırı değildir. Zevki müşahadeler haşa burhana muhalif olamaz. Akli burhanlar da irfan ashabının şuhuduna aykırı değildir. O halde diyoruz ki ey değerli kardeş! Bil ki yüce hikmet ve felsefe ehli kimseler kesrete teveccüh ettiklerinden ve gayb ve şuhud âlemi, neden ve sonuçların tertibi ve aşağı- yukarı âlemlerden ibaret olan vücudun mertebelerini korumaları gerektiğinden sudur eden ilk şeyin soyut akıl olduğunu söylemek zorunda kalmışlardır. Daha sonra nefis ve daha sonra da en son kesret mertebelerine kadar bu tertibe riayet edilmiştir. Zira mutlak meşiyyet makamında hiçbir kesret düşünülemez. Kesret bu makamdan sonra olmuştur. Bu makam taayyünler makamıdır. O halde meşiyyet zat-i ahadiyette saklı ve ebedi kibriyada yok olduğu için sudur etmiş veya etmemiş diyebileceğimiz hiçbir hükme sahip değildir. Ama Allah’a hicret eden veliler ve yüce arifler, vahdete teveccüh ettiklerinden ve herhangi bir kesret müşahade etmediklerinden dolayı; mülk ve melekut, ceberut ve nasut âlemlerindeki taayyünlere bakmazlar. Mahiyet ve âlemler olarak tabir ettiğimiz mutlak vücudun taayyünlerini hayal ve itibar olarak görmektedirler. Bu yüzden “özgür insanlar nezdinde âlem, hayal içinde hayaldir” denmiştir. Şeyh Muhyiddin şöyle diyor: “Âlem her zaman gayb halindedir ve asla zahir olmamıştır. Allah ise her zaman zahirdir, asla gaib olmamıştır.” O halde zahir veya batında, ilk veya sonda, tahakkuk ve vücud diyarında ve gayb ve şuhud âleminde var olan her şey Hak’tır. O’ndan başka her şey bir vehim ve hayaldir.” 5. Matlâ Hatta dönerek şöyle diyoruz: Muhakkik Konevi’nin sözleri kamil arifler nezdinde bir değer taşımamaktadır. Ona göre yüce makam sahibi velilerin sözleri olan açıklamalar aslında doğru değildir. Marifet ehli pazarında bir değer ifade etmemektedir. Zira sudurun bir masdarı ve sadır’ı olmalıdır. Masdar ve sadır gayriyet ile mütekavvimdir. Her biri o diğerinden ayrıdır. Bu tür tabir, irfan ashabının yoluna aykırıdır. Yakin ehlinin zevkine uygun değildir. Bu manayı ifade ettiklerinde ise zuhur ve tecelli demektedirler. Allah’tan başka bir şey var mı ki Allah’a sudur isnad edilebilsin. Sadece O vardır. “Hem ilk, hem sondur. Hem zahir, hem de batındır.” İmam Hüseyin (a.s) Arefe duasında şöyle diyor: “Senden başkasının, senin sahip olmadığın bir zuhuru mu var?” Evet, canım kendisine feda olsun, Allah velisi ne de doğru söylüyor. Allah’tan gayri olarak düşünülecek olursa âlem asla zahir olmamıştır. Hakk ehline göre külli-i tabii dış varlığa sahib değildir. Bu cihetten gayrisi ise Allah’ın zahir olan ismidir. 6. Matlâ Bütün bu dediklerimiz vahdet sultanının kendisine galib geldiği, Hak Teala’nın varlık dağına kahhariyetle tecelli ederek yerle bir ettiği, kıyamet gününde tam bir vahdet ve malikiyet makamıyla zuhur ettiği gibi yüce bir malikiyetle kendisine tecelli ettiği kimsenin hükmüdür. Ama vahdetten örtülü olmadığı halde kesreti müşahade eden ve kesretten gafil olmadığı halde vahdeti müşahade eden kimse her hak sahibinin hakkını kendisine teslim eder ve adalet hükmünün mazharıdır. Hiçbir sınırı aşmaz, hiçbir kula zulmetmez. Bazen kesretin tahakkuk ettiğine hükmeder, bazen de bu kesreti vahdetin zuhuru olarak görür. Nitekim berzahiyet-i kübra makamına eren, baştan ayağa Allah’ın dergahına muhtaç olan ve “kabe kavseyn ev edna” makamına erişen, Allah’ın seçtiği, razı olduğu ve beğendiği bir kul olan Allah Resulü, imamlardan birinin diliyle şöyle buyurmuştur: “Bizim öyle bir haletimiz vardır ki o makamda; O, O’dur ve biz de biziz. O biz ve biz de O’yuz.” Marifet ehlinin özellikle Şeyh-i Ekber Muhyiddin’in sözlerinde bu tür ifadeler çoktur. Örneğin şöyle diyor: “Halk Hakk’tır ve Hakk da halk. Hakk, Hakk’tır ve halk da halk.” Hakeza Fusus’unda şöyle diyor: Sayılar hakkındaki sözümüzü iyi derk eden bir kimse (yani bir sayıyı inkar etmek aynen diğer bir sayıyı ispat etmektir) bilmiş olur ki münezzeh olan Hakk, meşiyyet halkından ibarettir. Her ne kadar halk, halıktan (yaratıcı) ayrışık da olsa halık olan emir mahluktur ve mahluk olan emir ise haliktır.” Daha sonra şöyle diyor: “Hakk bu yönüyle halktır, ibret al halk değildir diğer yönüyle an, Kim anlarsa dediklerimi basireti körelmez, Basireti olanlar ancak sözlerimi anlar, Sen toplama çıkarmayla meşgul ol, Hakikat birdir, Bu tek hakikat kesret sahibidir, ama vahdet kesretten eser bırakmaz.” Yine konumuzun dışına çıktık. Sözü toparlayıp konumuza geri dönmemiz gerekiyor. 7. Matlâ Ey aziz bil ki –Allah seni ceberutuna hidayet buyursun ve lütfüyle sana melekutunun yollarını göstersin- makam ve konumunu tanımış olduğun bu akli hakikat mekan ve mekan ile ilgili boyutlardan tümüyle soyutlandığı, zamanın ve zaman ile ilgili şeylerin değişiminden münezzeh olduğu, mahiyeti varlığında eridiği ve varlık nuru mahiyetinin zulmetine galebe çaldığı, hatta hakikat ve nefsiyetinden bile soyutlandığı için bütün gayb ve şahadet âlemlerini ihata etmiştir. Nitekim meşiyyet de bu hakikati ve gayrisini ihata etmiş bulunmaktadır. Bu hakikatin âlemlerdeki sirayet ve etkisi, hakikatin rakikadaki serayet ve cereyanı gibidir. Hatta âlemlerin hakikati aklî hakikatten ibarettir. Bu âlemler onun gölgesidir ve o da ruhtur. Diğer âlemler onun kuvveleri ve cismidir. Özetle o, âlemin vahdet ciheti ve âlem de onun kesret cihetidir. O hakikat vahdet suretinde bütün âlemden ibarettir ve âlem de kesret suretinde o hakikatten ibarettir. Şeyh Kadı Said Kummi (r.a) bazı kitaplarında şöyle diyor: Nefis bilaraz akıl ve bizzat nefistir.” Şeyh Seduk’un Tevhid kitabının şerhinde ise şöyle diyor: “Akıl ilahi emre itaat etti ve külli nefis suretine büründü ki maddeyi tasvir etmiş olsun.” O, bu sözleriyle gerçi akıl tasvirini sadece nefsin suretine özgü kılmıştır. Ama vücudun mertebeleri, gayb ve şuhud melekutu hakkında ilim sahibi olmanın gereği bizim dediğimiz şeydir. O da şudur ki akıl sadece nefs-i külli olarak düşünülmez, cisim suretinde de tasavvur edilebilir. Eflatun ve Aristo’nun Usolocya kitabında dedikleri şu sözlerden maksatları da budur: “Nefis yukarı âlemden aşağı âleme inmiştir oysa burhan gereği nefsin maddeden meydana gelmiş olması gerekirdi.” O Kum’lu arifin dedikleri de önceki filozoflardan alıntıdır. Nitekim Aristo Usolocya kitabında ilk Meymer’de şöyle diyor: “Nefis şevk suretinde düşünülen akıldan ibarettir.” Aristo’nun bizim sözlerimizi tümüyle teyid eden sözleri ise şudur: “Nefis süluka iştiyak duyunca ve işlerini zahir kılmak isteyince ilk âlemden hareket ederek, ikinci âleme ulaşmaktadır. Sonra oradan da üçüncü âleme erişmektedir. Elbette nefis kendi âleminden hareket ederek üçüncü âleme varıncaya kadar süluka koyulmuşsa da akıl ondan ayrılmamıştır ve yaptığı her şeyi akılla yapmıştır.” Bu büyük filozofun görüşlerimizi teyid eden daha bir çok sözleri vardır. Özellikle de “10. Meymer”de “Nevadir” babındaki sözleri çok önemlidir ve isteyenler oraya müracaat etmelidir. Lakin tümüyle inceledikten, bu grubun şifrelerinin anahtarları elde edildikten sonra ehline müracaat edilmelidir. Şüphesiz her ilmin uzmanları vardır. O kitaplara müracaat nefsaniyet ve bencillik ile iç-içe olmamalıdır. Bunun insana hiçbir faydası yoktur. İnsanın şaşkınlığını ve delaletini arttırmaktan başka bir şeye yaramaz. İbn-i Sina’nın şöyle dediğini görmüyor musun: “Ben üstadımın yanında tabiiyat, riyaziyat (matematik) ve tıp ilmini az okudum. O ilimlerin çoğunu kısa bir müddette kendim öğrendim ve hiçbir sıkıntıya düşmeden onları hallettim. Ama ilahiyatı, uzun süre riyazet çektikten, hacetler mebdeine tevessül ettikten ve ihtiyaçları gideren Allah’ın dergahına sığındıktan sonra bir şeyler anlamaya başladım. İlahiyat konularının birisine kırk defa müracaat ettiğim halde hiç bir şey anlamadım. O ilmin problemini çözmek hususunda ümitsizliğe düştüm. Sonunda âlemlerin ve akılların yaratıcısına sığındım ve o problemi çözdüm.” İbn-i Sina’nın kitaplarına müracaat edecek olursanız o yüce ilmine rağmen bir çok konuda hata etmiş olduğunu görürsünüz. Onun gibi bir dâhi ve akıl sahibi bir insan bile bu durumdaysa diğer insanların durumu nasıldır, varın siz düşünün. Bu bilmeden felakete maruz kalmamaları için iman kardeşlerime bir tavsiyem idi. 8. Matlâ Soyut aklın kendinden daha alt mülk ve melekut âlemleri üzerindeki ihatası hissedilir bir şeyin hissedilir bir başka şey üzerindeki ihatası gibi değildir. Zira hissedilir şeydeki ihata bazı taraf ve yönleri kapsamaktadır. İhata ettiği yerler de o diğer şeyin dış yüzeyinden bir bölümü teşkil etmektedir. O şey kendi zatından hariçtir. Ama soyut aklın ihatası böyle değildir. Onun ihatası tüm yönleriyle bir ihatadır. Hem de dış yüzeyle sınırlı da değildir. Zahiri ihata ettiği gibi batını da ihata etmelidir. Onun ihatası nüfuz ve sirayet ihatasıdır. Âlemdeki hakikatlerine, zatlarına, hakikatlerinin beynine ve varlıklarına sirayet etmektedir. Yer ve gökteki bütün cevherler, zati veya müfarik a’razlar tümüyle soyut aklın ihatası altındadır. Onlara şah damarından daha yakındır. Bedenlerdeki ruhtan daha etkilidir. Hatta âlemlerin aklın nezdindeki huzuru, onların kendi nezdindeki huzurundan çok daha şiddetli ve yücedir. Bütün bu ihata ve huzur, ikilik ve uzaklık ölçüsü olan maddeye sahip olmadığı sebebiyledir. İkilik ölçüsü olan mahiyet onlarda izmihlale uğramış, yok olmuştur. Mahiyet hükümlerinden hiç biri soyut akıl hakkında geçerli değildir. Bütün hükümler vücuda aittir. Mahiyete galebe çalan mutlak vücudun hükmüdür. Hakikat ve vücudlara hakimdir. Meşşailerin üstadı olan Aristo bu zatî sirayet ve vücudî ihataya işaret ederek şöyle demektedir: “Yalın hakikatler, zatlarında kamil hakiki daire olmayı gerektirmektedir. Ama muhitleri hissi dairelerde olduğu gibi merkezlerini kapsamamaktadır. Hatta aklî dairelerde işlerin cereyanı hissî dairelerin tam tersine işlemektedir. Biz bu sırrın bir bölümüne 1. Mişkat’da işaret etmeye çalıştık. 9. Matlâ Tam soyut aklî hakikat kendisinden başka bütün aklî hakikatler, küllî ve cüzî melekuti nefisler ve mülki ve nasuti varlıklar üzerinde egemen durumdadır. Böylece onları hidayet, istikamet ve kemal yollarına irşad etmekte, yüce Allah’a doğru sevk etmekte, âlemlerin rabbinin dergahına ulaştırmaktadır. Eğer o olmasaydı, yüce Allah’a asla ibadet edilmezdi. Birliği ile tanınmazdı. İtaat edilmezdi. Önünde secde edilmezdi. O halde Allah bu soyut aklı bütün âlemlerdeki saliklere göndermiş, böylece onları doğru yola hidayet etmektedir. Allah bu soyut akla, “emir âlemi olan kendi âleminden halkî âlemlerin zulmetler zindanına yönel, onları nur dolu âleme irşat et” diye emretti. Böylece akıl, kulların yaratıcısının emrine itaate yöneldi. Her hakikatte kabiliyeti miktarınca zuhur etti. Onları sırlar âlemine sevk etti. Ünsiyet mahfili ve karar kıldıkları yere çağırdı. Akıl, önderlik ve irşad görevini yerine getirdikten sonra Allah-u Teala ona bütün mazharlarıyla dünya âleminden nihai yerine ve refik-i a’laya geri dönmesini emretti. Ona, “dön” diye emretti ve o da döndü. Bu hakikat Allah’ın bazı münasib mazharlarda kendisine kuds âleminden ordular bağışladığı hakikatin ta kendisidir. Böylece şeytanın ordusu karşısında ayağa kalkmakta, ona galib gelmekte, insanları Rahman hizbine doğru hidayet etmektedir. Allah-u Teala bu hakikatte ilahi gayb âleminden bazı hakikatleri emanet olarak karar kıldı. Böylece rahmanî cezbe liyakati olan kimseleri bu ilahi gaybî hakikatler vesilesiyle kendine cezp etsin. 10. Matlâ Şimdi bu temel ilkeleri bildikten ve bunların aydınlığında hakikati keşfettikten sonra basiret gözlerini açabilir ve marifet adımıyla hakikatin zirvesine yükselebilirsin. Böylece Kafi’de bir hadiste şifreli olarak nakledilen bazı hakikatleri derk edebilirsin. Bu rivayete göre İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah, aklı yaratınca onu konuşturdu ve şöyle dedi: “Dön!” O da geri döndü. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “İzzet ve celalime andolsun ki ben kendi katımda senden daha sevimli bir şey yaratmadım. Seni sadece sevdiğim kimselerde kemale eriştirdim Ben sadece sana emreder ve sadece sana nehyederim. Sadece sana sevab verir ve sadece seni cezalandırırım.” Gerçekten de Allah velisi doğru buyurmuştur. Kamil araştırmacı bilginler (r.a) bu hadisi şerh etmişlerdir. Ama onlar (k.s) bazı gizli sırlarına işaret etmedikleri için nakıs ilmimle bu gizli sırlara kısaca bir işaret etmeye çalışacağım. Onların bağışlarının ağır yükünü kendi taşıyıcıları dışında hiç kimse çekemez. Böylesine yüce bir makama sahip değilim. O halde şöyle diyorum: Hadiste “Allah onu ilk yaratışta nutk ve idrak üzere yarattı” diye buyrulmuştur. Zira yüce temellerde özellikle de ilk taayyün olan akılda ilim ve idrak onların zatının aynısıdır. Bu anlam bir görüşe göre, “Allah Adem’e isimleri öğretti” ayetinin bir benzeridir. Zira o makamda talim, esma ve sıfatların suretlerinin icmali, karmaşık ve ahadiyet-i cem şeklinde onda karar kılınmasıdır. Yoksa onu önce isimler hakkında bilgisiz olarak yaratmış değildir. İsimleri daha sonra ona öğretmiş değildir. Bu da şu sebeplerdir ki insan en büyük “Allah” isminin mazharıdır. İsimlerin bütün mertebelerine ahadiyet-i cem suretinde sahiptir. Akıl da Allah’ın ilminin mazharıdır. Hüviyet ve zat hakikati mertebesinde ilim sahibidir. Akıla, “gel” denilmesi cem makamından ilk mazhara verilmiş bir emirdir. Mülk ve melekut âleminin taayyünlerinin tüm mertebelerinde zuhur etmesi istenmiştir. Böylece akıl, yaratıcısının emriyle bütün âlemlere nüfuz etti. Böylece esma ve sıfat âleminde sahip olduğu kemallerini ve kemaller mertebelerindeki hayırlarını yaydı. Onları doğru ve sağlam yola hidayet buyurdu. “Dön” kelimesi ile bütün mazharlarıyla tafsil âleminden cem makamına dönmesi ifade edilmiştir. Yani o makamda senin ve mazharlarının makamıyla uyum içinde olan isme geri dön. Veya Rahman ismine dön ki iyi mükafatlar elde edesin. Veya Muntakim ismine dön ki ceza göresin. O halde alt âlemlerde zuhur eden akıl, zahir ve mazhar, bir olduğu itibariyle ceza ve mükafat görmektedir. Her şeyin meadı ve dönüşü de onun vasıtasıyladır. Hatta onun mead ve dönüşüyle her şeyin meadı tahakkuk edecektir. Zira kevni eşyalar akli âleme ulaşmadıkça veya onda fani olmadıkça Hakk’a geri dönemezler. Nitekim her şeyin meadı ve dönüşü de kamil insan vasıtasıyladır ki aklın bizzat kendisi, onun akli mertebesidir. “Ben seni sadece sevdiklerimde kemale eriştirdim” ifadesi ise aklın varlıklar mertebesindeki zuhurunun kendileri için ilmi makamda hubb-i zatî vasıtasıyla takdir edilen kabiliyetleri ölçüsünce olduğuna işarettir. Eğer bu hubb olmasaydı varlıklardan hiç biri zuhur makamına erişemez ve hiç kimse kemallerden birine ulaşamazdı. Gökler aşk üzere bina edilmiştir. “(Ey akıl) Seni mükafatlandıracağım, seni cezalandıracağım, sana emrediyorum ve seni nehyediyorum” denilmiş olması da zevk ehli nezdinde bizim dediklerimize işaret etmektedir. “Senin vasıtanla mükafatlandıracak, cezalandıracak, emredecek ve nehyedeceğim” dememiştir. Daha önce de dediğimiz gibi zahir ve batın olan akıldır. Mülk ve melekut âleminde etkisi olan da akıldır. Kendi yüce makamından, hiçbir şey kaybetmeden ve geride bırakmadan alt âleme inmiştir. Son olarak demek gerekir ki dünya ve ahirette başarı ve tevfik veren sadece Allah’tır. Şimdi de külli aklın yaratılış âlemindeki hilafetini anlamanın zamanı geldi. Bu hilafet kevni hakikatlerde zuhur etmekten ibarettir. Külli aklın nübüvveti ise yüce mebdein kemallerini izhar etmek ve Hz. Cem-i Zül Celal’in isim ve sıfatlarını açığa çıkarmaktadır. Külli aklın velayeti ise bütün gayb ve şühud mertebelerinde tam tasarruftan ibarettir. Tıpkı insan nefsinin beden eczasındaki tasarrufu gibi bir tasarrufa sahiptir. Hatta aklın vücud mertebelerindeki tasarrufu nefsin bedenin eczasındaki tasarruf ile kıyas edilemez. Zira akıl tümüyle fiiliyet olduğundan her türlü kuvve ve kabiliyetten münezzehtir. Yokluk ve noksanlıktan uzaktır. Bu yüzden vücud, icad tasarruf ve varlık mertebelerine yardım etme hususunda nefisten daha güçlüdür. O halde zahir olan odur. Hakk Teala onun vasıtasıyla zuhur etmektedir. O batındır ve Allah onun vasıtasıyla batındır. Bu ifadelerden Allah’ın zahir ve batınının aklın zahir ve batınına tabi olduğunu sanma. Bu batıl bir hayaldir. Yakin ve marifet pazarında müşterisi olmayan bir zandır. Zuhur ve izharda asıl olan şüphesiz Hak Teala’dır. Allah dışında hiçbir şeyin ne bir zuhuru ve ne de bir vücudu vardır. Özgür insanlara göre âlem hayal içinde hayaldir. Şeyh Seduk’un (r.a) Uyun-u Ahbar’ir Rıza kitabında kendi senediyle Ali b. Musa’r Rıza’dan (a.s) naklettiği hadis bizim bu dediklerimiz hususunda senin için en iyi kılavuz, en kâmil örnektir. İmam Rıza babalarından, onlar ise Ali b. Ebi Talib’den Allah Resulü’nün şöyle buyurduğunu nakletmiştir. “Allah Teala benden daha üstün birisini yaratmamış ve hiçbir yaratığına da benden daha çok ikramda bulunmamıştır. Ali (a.s) şöyle diyor: “Resulullah’a (s.a.a) şöyle dedim: “Siz mi daha üstünsünüz yoksa Cebrail mi?” şöyle buyurdular: “Ey Ali! Allah Teala peygamberlerini mukarreb (yakın) meleklerinden daha üstün kılmıştır. Beni ise bütün peygamberlerine üstün kılmıştır. Ey Ali! Üstünlük benden sonra sende ve senin soyundan gelen imamlardandır. Ey Ali! Melekler bizim ve bizi sevenlerin hizmetçileridirler. Ey Ali! Allah’ın arşını taşıyan ve arşın etrafında rablerini tesbih eden meleklerin hepsi bizim velayetimize iman edenler için istiğfar ederler. Ey Ali! Eğer biz olmasaydık Allah Teala, Âdem’i, Havva’yı, cenneti, cehennemi, gökleri ve yeri yaratmazdı. Nasıl olur da biz meleklerden daha üstün olmayız. Biz Allah’ı tanıma, tesbih etme, kendisinden başka ilahın olmadığını ikrar etme ve takdis etme faziletlerine onlardan önce sahiptik. Çünkü Allah Teala’nın ilk yarattığı varlık bizim ruhlarımızdır. Allah Teala ruhlarımızı yarattıktan sonra onları kendi birlik ve hamdına ikrar ettirdi ve daha sonra melekleri yarattı. Melekler bizim nurlarımızı bir tek nur halinde görünce bize tazim ettiler. Daha sonra bizler, melekler bizlerin mahlûk olduğumuzu ve Allah Teala’nın bizim sıfatlarımızdan münezzeh olduğunu bilsinler diye Allah Teala’yı tesbih ettik. Bunun üzerine melekler de Allah Teala’yı tesbih ettiler ve onu bizim sıfatlarımızdan tenzih ettiler. Melekler bizim şanımızın yüceliğini görünce bizler, Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ettik ki melekler Allah’tan başka ilah olmadığını, bizlerin onun kulları olduğunu, onunla birlikte veya onsuz kendisine ibadet edilen varlıklar olmadığımızı anlasınlar. Bunun üzerine melekler “la ilahe illallah” dediler. Melekler bizim makamımızın büyüklüğünü gördüklerinde bizler, Allah’ın büyüklüğünü ikrar ettik ki melekler büyüklüğün ancak Allah vasıtasıyla başka varlıklara ulaştığını anlasınlar. Melekler Allah Teala’nın bize verdiği izzet ve kudreti görünce, bizler: “la havle ve la kuvve illa billâh” (bütün güç ve kuvvetler Allah’tandır) dedik ki melekler bizlerin Allah Teala’nın verdiği kudret ve kuvvetten başka bir şeye sahip olmadığımızı anlasınlar. Melekler Allah Teala’nın bize verdiği nimetler ve itaatimizi vacip ettiğini görünce, bizler: “Elhamdülillah” dedik ki Melekler Allah Teala’nın nimetleri karşısında bizim görevimizin O’nu hamd etmek olduğunu anlasınlar. Bunun üzerine melekler: “Elhamdülillah” dediler. Biliniz ki melekler bizim vasıtamızla, Allah Teala’nın birliğini, tesbih edilmesi gerektiğini, kendisinden başka ilahın olmadığını, hamd ve övgüye sadece O’nun layık olduğunu öğrendiler. Daha sonra Allah Teala Âdem’i yaratarak bizi onun sülbüne yerleştirdi ve meleklere bizim büyüklüğümüze saygıda bulunsunlar diye Âdem’e secde etmelerini emretti. Meleklerin Allah Teala için secdeleri kulluktur, Âdem’e secdeleriyse Âdem’in sülbünde olan bizlere itaat ve büyüklüğümüze ihtiram göstermeleri içindi. Öyleyse nasıl olurda bizler meleklerden üstün olmayız? Onların hepsi Âdem’e secde ettiler. Ben miraca götürüldüğümde Cebrail her cümleyi iki kere tekrar ederek ezan ve ikame okudu. Daha sonra bana “öne geç Ey Muhammed”, dedi. Ben ona: Ey Cebrail, senin önüne mi geçeyim? deyince Cebrail: “Evet, çünkü Allah Teala peygamberlerinin hepsini meleklere üstün kılmıştır. Özellikle de seni” dedi. Resulullah (s.a.a.) şöyle devam ediyor: Ben öne geçerek onlara namaz kıldırdım. Ama bundan dolayı kibirlenmiyorum. Daha sonra yükselişimize devam ettik ve nur hicaplarına ulaştık. Oraya ulaşınca Cebrail bana “Ey Muhammed! Öne geç ve benden uzaklaş”, dedi. Ben ona: “Ey Cebrail böyle bir mekânda benden ayrılıyor musun?” dedim. O: “Ey Muhammed (s.a.a.)! Allah azze ve celle’nin bana belirlemiş olduğu son had bu mekândır. Eğer bu haddi aşarsam rabbimin belirlediği haddi aştığımdan dolayı kanatlarım yanar.” Bu sırada o nurlu alana doğru fırlatıldım ve Allah Teala’nın razı olduğu mekâna kadar yükseldim. Orada bana nida edildi ve ben: Lebbeyk ey rabbim, sen Tebarek ve Teala’sın dedim. Sonra bana şöyle nida edildi. “Ey Muhammed! Sen benim kulum ve ben de senin rabbinim. Öyleyse bana ibadet et ve bana tevekkül et; Doğrusu sen benim kullarım arasında nurumu, mahlûkatıma gönderdiğim resulüm ve insanlara delilimsin. Sen ve seni takip edenler için cennetimi yarattım ve sana karşı gelenler için cehennemimi yarattım. Kerametimi senin vasilerine ve sevabımıysa onların şialarına vacip ettim.” Ben: Ey Rabbim! Benim vasilerim kimlerdir? Dedim. Bana şöyle nida edildi: “Ey Muhammed! Senin vasilerinin ismi arşımın alt kısmına yazılmıştır. Ben rabbimin huzurunda olduğum bir halde arşın alt tarafına baktım ve oniki tane nur gördüm. Her nurun üzerine yeşil bir hatla vasilerimden birisinin adı yazılıydı. Onların ilki Ali b. Ebi Talip ve sonuncusuysa ümmetimin Mehdi’siydi. Ben Ey Rabbim! Bunlar benim benden sonraki vasiler mi?” dedim. Şöyle nida edildim: “Ey Muhammed! Bunlar benim senden sonra kullarıma olan, velilerim, sevgili kullarım, seçilmişlerim ve delillerimdirler. Bunlar senin vasilerin, halifelerin ve senden sonraki en hayırlı varlıklardır. İzzetime ve celalime andolsun ki onlar vasıtasıyla dinimi aşikâr edecek ve onlar vasıtasıyla kelime-i hakkı yükselteceğim. Onların sonuncusu vasıtasıyla yeryüzünü düşmanlarımdan arındıracak ve onu dünyanın doğu ve batısına hâkim kılacağım. Rüzgârları ve ağır bulutları onun emrine vererek ve onu gökyüzüne yücelteceğim. Ordularımla ona yardım edecek ve meleklerimi onun yaveri yapacağım ki davetimi yüceltsin ve insanları tevhit inancı altında toplasın. Daha sonra onun mülkünü devam ettirecek ve kıyamet gününe kadar hâkimiyeti evliyalarıma tahsis edeceğim.” Bu kitapta konuları özetleme niyetinde olduğumuz halde; teberrük, uğur, fazla istifade ve basiret elde etmek amacıyla bu hadisi uzun olmasına rağmen nakletmek zorunda kaldım. Şimdi de bu hadisin konumuzla ilgili cümlelerini kısaca açıklamaya çalışacağız. Hak Teala’dan bu konuda başarı taleb ediyorum. Bil ki –Allah seni bizi Allah Resulü’nün ümmetinden ve iyilik sahibi Şiilerin yolunu takib edenlerden kılsın- Allah Resulü (s.a.a) bu hadisinde şöyle buyuruyor: “Allah-u Teala benden daha üstün hiçbir yaratığı yaratmadı.” Bu ifade, Allah Resulü’nün yaratılış taayyünü makamında herkesten daha üstün olduğuna işaret etmektedir. Zira o, yaratılış neşetinde ilk taayyündür, ism-i a’zam’a ve isim ve sıfatların imamlarına en yakın taayyündür. Yoksa Allah Resulü en büyük külli velayet, berzahiyet-i kübra ve “dena fetedella” makamı ve itlakî, inbisatî vücud diye de ifade edilen ilk heyula makamına sahiptir. Daim ve baki bir zattır ki bütün varlıklar ve taayyünler onda yok olmuştur. Bütün resim ve nişaneler onda izmihlale uğramıştır. Onunla başka bir şey arasında herhangi bir nisbet bulunmamaktadır. Zira o var olan nur ve gölgeden her şey üzerinde kayyumi bir ihataya sahiptir. Böylesine bir makamda en yüce ve en üstün olmak diye bir düzenleme yapılamaz. Evvel ve ahir diye bir şey düşünülemez. Aksine O evvel olduğu halde ahir ve ahir olduğu halde evveldir. Batın olduğu cihetiyle zahir, zahir olduğu cihetiyle de batındır. Nitekim “ilk öncekiler bizleriz” diye buyurmuştur. Hz. Ali’nin, “Sen mi büyüksün Cebrail mi?” Sorusuna gelince. Hz. Ali’nin (a.s) bu ve benzeri soruları hakikat başkaları için belli olsun diye sorulmuştur. Yoksa Hz. Ali (a.s) bulunduğu akli ve gaybî makamda, ilimlerinin hakikatini ve gizli sırları, misal ve hayal âlemine ayak basmadan önce Allah Resulü’nden öğrenmiştir. Yoksa Hz. Ali’nin bu hakikatleri bilmesi, lafız ve kelam heyetine inmesine bağlı değildir. Zira külli velayet hasebiyle, iki büyük insanın nurları birdir. Hz. Ali’nin (as), Allah Resulü’ne nisbeti, natıka nefse oranla aklî latife mesabesindedir. Hatta natıka nefse oranla sırrî ruh mesabesindedir. Diğerleri ise o hazrete oranla, nefse oranla, nefsin diğer batınî ve zahirî kuvveleri mesabesindedir. Zira Allah Resulü’nün gaybî hakikatlerin ahadiyet-i cem makamı vardır. O, cüzî ve külli mertebelerin aslı konumundadır. Peygamber’in diğer insanlara nisbeti, ism-i a’zam’ın cem makamında diğer isim ve sıfatlara nisbeti gibidir. Hatta Resul-i Ekrem halkî ve emrî âlemde diğer ilahi isimleri ihata eden ism-i a’zamdır. Geçen mişkatta söyleyip önceki misbahlarda delillerini de beyan ettiğimiz gibi cem makamından salt tafsil ve cüziyat olan varlıklara ortadaki merhalelerden geçmedikçe ulaşmadığı ve aşağıdaki varlıklar da feyizlere aracılık eden üstteki varlıklardan geçmedikçe feyizlerden istifade edemediği gibi Ahmedî sır göklerinden nazil olan ilmi feyizler ve hakiki marifetler de, Alevi âma makamından geçmedikçe halkî zemine ulaşamaz. İşte bu ve benzeri cihetlerden dolayı Allah Resulü (s.a.a), “Ben ilim şehriyim, Ali de kapısıdır” buyurmuştur. Bizim bu sözlerimizin delili ve kanıtı ise “Ali (a.s) Cebrail’in sesini duyuyordu” diye buyuran hadistir. Nitekim Kafi’de “Uhud” babında Hz. Ali (a.s) uzun bir hadiste şöyle buyurmuştur: “Taneyi yaran ve insanı yaratan Allah’a andolsun ki Cebrail’in Peygamber’e şöyle buyurduğunu işittim: “Ey Muhammed! Ali’ye deki: Onun saygınlığına ve hürmetine riayet etmeyeceklerdir.” Allah Resulü’ne sorulan kendisinin mi yoksa Cebrail’in mi daha büyük olduğu soru, sadece Cebrail hakkında geçerli değildir. Aksine sorunun muhatabı bütün ceberut âlemi sakinleridir. Bu hususta özellikle Cebrail’in sorulması ya onun diğer melekler arasındaki büyük makamı veya bu gibi hususlarda akla ilk gelenin Cebrail olması hasebiyledir. Velhasıl soru sadece Cebrail’e özgü değildir. Bu yüzden Allah Resulü, bütün meleklerden üstün olduğunu beyan etmiştir. Bilmek gerekir ki bu üstünlük, sultanın halktan üstünlüğü gibi teşrifatî ve itibarî bir üstünlük değildir. Aksine hakiki, vücudî ve kemalî bir üstünlüktür. Bunun menşei ise Allah Resulü’nün diğerleri üzerindeki tam bir ihatası ve kayyumi sultasıdır. Bu ihata ve saltanat, ihata edici en büyük “Allah” isminin diğer isimler üzerindeki ihatasının bir gölgesidir. Diğer isimler ve sıfatlar onun nurları ve mazharları konumundadır. En büyük “Allah” isminin diğer isimler üzerindeki şerafeti; teşrifî ve itibarî bir şerafet olmadığı ve hakeza diğer isimlerden bazısının diğer bazısı üzerindeki şerafeti teşrifî ve itibarî bir şerafet sayılmadığı gibi, ihata edici isimlerin terbiye ettiklerinde (merbub) de durum aynıdır. İsimlerin merbubu, yani vaktin peygamberi, özellikle de bizim Peygamberimiz (s.a.a) isim ve sıfatların imamlarının imamının merbubudur. O halde geçmiş ve gelecek ümmetler üzerinde tam bir riyaset ve hakimiyet hakkına sahiptir. Bütün nübüvvetler, onun nübüvvetinin dallarıdır. Onun nübüvveti diğer bütün külli ve cüzî, büyük ve küçük dairelerin tümünü ihata eden büyük bir dairedir. “Bu yücelik benden sonra sana ve senden sonraki imamlara özgüdür.” Sözü de bizim ifade ettiğimiz hakikate işaret etmektedir. O da şudur ki Hz. Ali’nin ve diğer imamların, peygambere oranla vücudî mertebesi, nefs-i natıkaya oranla ruhun mertebesi gibidir. Diğer peygamberlerin Allah Resulü’ne oranla makamı, nefse oranla nefsin diğer düşük kuvveleri mesabesindedir. Diğer insanların mertebesi ise nefsin batini ve zahiri kuvvelerine oranla nefsin düşük cüzi kuvveleri mertebesindedir. Her biri sahip oldukları mertebeler ve dereceler hasebiyledir. İnsani vücud memleketinde tüm fazilet, kemal ve şerafet ruh mertebesine aittir. İnsan vücudunun diğer kuvve ve mertebelerine feyizler onun vesilesiyle ulaşmaktadır. Tüm zahir ve batın kuvveleri ruh hakikatinin zuhurudur. Bu yüzden nakledildiği üzere Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ben gizlide (sırda) diğer peygamberler ile ve zahirde ise Allah Resulü ile birlikteydim.” Bu birliktelik, diğer peygamberlere oranla kayyumi bir birlikteliktir. Allah Resulü’ne oranla bu birliktelik takavvümi bir birlikteliktir. “Melekler bizim ve dostlarımızın hizmetçileridir. Sözü ise bizim söylediklerimize işaret etmektedir. O da şudur ki âlem bütün ecza ve cüzleriyle, ilmi ve ameli kuvvetleriyle kamil velinin tasarrufu altındadır. Cebrail ve aynı tabakadan olan bazı melekler ilmî güçlerdendir. Azrail ve aynı derecede olan bazı melekler, işleri idare eden semavi ve arzî melekler ve meleklerin onların dostlarına hizmeti de onların tasarrufuyla gerçekleşmektedir. Bu tasarruf insanın bazı organlarının diğer bazı organlarına hizmeti gibidir. Ki bu hizmet de nefsin tasarrufuyla gerçekleşmektedir. “Arşı yüklenenler” ifadesindeki arş kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Buradaki anlamı bütün yaratıklardır. Veya maksat ihata edici cisimdir. Arşı yüklenenler dört türü terbiye eden dört melektir. Saduk’un İtikadat kitabında nakledildiği üzere arştan maksat ilmi makam değildir. Zira ilim arşının yüklenicileri, Resulullah’ın (s.a.a) kendisi ve boyutlarıdır. Nitekim Kafi’de yer alan bir rivayete göre Ebi Abdillah (a.s) şöyle buyurmuştur: “Arşın – ilim arşının- yüklenicileri sekiz kişidir. Dördü bizden ve dördü de Allah’ın dilediği kimselerdendir.” Başka bir rivayette ise İmam Kazım (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü olduğunda arşın yüklenicileri sekiz kişidir. Dördü ilklerdendir ki Nuh, İbrahim, Musa ve İsa’dır. Diğer dördü ise sondakilerdendir ki onlar da Muhammed, Ali, Hasan ve Hüseyin’dir.” “Eğer biz olmasaydık Allah Adem’i yaratmazdı.” İfadesi ise onların Hak ve halk arasında vasıta olmaları sebebiyledir. Onlar salt vahdet ile tafsilî kesret arasındaki irtibatlardır. Bu ifade onların; vücudun aslının vasıtası ve rahmanî rahmetin mazharı olduğunu beyan etmektedir. Rahmanî rahmet, vücudun aslını ifade etmektedir. Rahmanî rahmet, onların velayet makamıdır. Hatta onlar ilahi ism-i a’zamdır. Rahman ve rahim isimleri ism-i a’zama tabidir. Rivayetin devamında yer alan “Biz nasıl meleklerden üstün olmayalım ki?” İfadesi de onların kemal vasıtaları ve rahimiyet rahmetinin mazharı olduklarını beyan etmektedir. Vücudun kemali, rahimî rahmet vasıtasıyla zahir olmaktadır. O halde vücud dairesi onlar vesilesiyle tamamlanmaktadır. Gayb ve şuhud onlar vasıtasıyla zuhur etmektedir. İlahi feyiz nüzul ve suudta onlar eliyle cari olmaktadır. Şeyh Muhyiddin Futuhat’ında şöyle diyor: “Vücud âlemi “Bismillahirrahmanirrahim” vesilesiyle zuhur etmiştir.” O halde vücud dairesinin tamamı bu üç ismin altındadır. Cem olarak Allah isminin, ve tafsil olarak da Rahman ve Rahim isimlerinin altında bulunmaktadır. Uzun olmasına rağmen bu rivayeti nakletmemizin sebebi, o büyük insanların aklî ve gaybî âlemde meleklere ubudiyet ve kulluk hakikatini öğrettiklerini belirten bölümleri açıklamaktır. Hakeza gaybî âlemde nübüvvet hakikatinin bu talimden ibaret olduğunu beyan etmek istedik. O halde bu rivayetin bazı bölümlerine kısaca bir işaret edelim ki bu konu daha da bir açıklığa kavuşsun. Zira zamanımız kısa, zihnimiz ise karışıktır. |