MEVLANA VE ÇAĞDAŞI ANADOLU ŞAİRLERİNDE EVRENSEL BARIŞ FİKRİ Cihan Okuyucu Ma-bera-yı vasl kerden amedim Ne bera-yı fasl kerden amedim ( Biz bölmeye, parçalamaya gelmedik. Biz ayrılanları buluşturmaya, uzak düşenleri kavuşturmaya geldik ) Çağımızın önemli düşünürlerinden Toynbee'ye göre , global bir köy haline gelen dünyamız büyük bir riskle yüzyüzedir. Geçmişten günümüze insanlığın bilgi ve teknoloji eğrisi daima yükselirken ahlak ve insani erdemler eğrisi aksine düşüş göstermiştir. İnsanlığın bu büyük bilgiyi taşıyacak bir ahlak ve erdem omurgasına ihtiyacı vardır. Dünyamızın üçüncü bir dünya savaşını tecrübe etme lüksü yoktur. O halde globalizmle birlikte küçülen ve kaderi birleşen insanlığa ortak bir insanlık şuuru kazandırmak ve onları evrensel değerler etrafında toplamak lazımdır. Tabiatıyla bu değerler suni olmamalı sahici kaynaklardan beslenmelidir. Büyük düşünür bu noktada adres olarak ahlakın kaynağı olan dinlerden istifade etmeyi önerir. Evrensel barışı besleyecek insanlık sevgisi ve müsamaha islam dünyasında ve özellikle islam tasavvufunda kuvvetli bir damar olarak daima mevcut olmuştur. Mademki mevcudat tek bir Rabbin eseridir, sufi bütün yaratılmışları sevmeyi aşık olduğu Hak sevgisinin bir vecibesi olarak kabul eder. Bu fikir en başarılı ifadesini Yunus Emre, Aşık Paşa, Hacı Bektaş-ı Veli ve bilhassa Mevlana gibi Anadolu sufileri arasında bulmuştur. Mevlanada bu anlayışı şu çarpıcı cümleyle ifade eder: “ Benim tek bir canım, yüz bin tenim var.. Binlerce insan gördüm ki ben onlar olmuşum sanki. Onların arasında yalnız kendimi göremedim." (Rubailer, 954, 1067) Mevlana insanlığı kucaklamaktaki sınır tanımazlığını: “Gök kubbe evim, insanlık ailem” şeklinde formüle etmiştir.. Ancak bu sevgide klasik hümanist anlayışla sufist hümanizmin hareket noktaları bakımından farklı olduğunu söylemek gerekir. Hümanizmde insana duyulan sevgi yine insan kaynaklıdır. Sufi ise insanı bütün varlıklar arasında Tanrının güzelliklerini en iyi yansıtan bir ayna olması bakımından değerli bulur. Yunusun ifadesiyle prensip şudur: Yaratılanı severiz yaratanından ötürü Mevlana Tanrıyı güneşe, bütün varlıkları ve insanları ise güneşin ışığını yansıtan aynalara benzetir. İnsan aynadaki ışığı sevmekle gerçekte güneşi sevmiş olur. Çünkü ışık güneşten ayrı değildir. Bunun tersi de doğrudur: Güneşi seven onun ışığını yani yarattıklarını da sevmek durumundadır. Yoksa kendi kendisiyle çelişmiş olur. Biz özetlemeye çalıştığmız bu fikirlerin günümüzün problemlerini çözmede de pratik bir değeri olduğunu düşünüyoruz. Günümüzde ana sorunumuz bir yandan kendi farklılıklarımızı ve yerel kültürlerimizi korurken diğer taraftan nasıl evrensel bir barış tesis edebileceğimiz konusudur. Mevlananın şu beyti bu konuda oldukça fikir vericidir: Hem-çü pergarim der-pa der-şeriat üstüvar Pay-ı diğer seyr-i heftad ü dü-millet miküned (Bir ayağım sımsıkı islamın üzerinde, diğer ayağımla 72 milleti dolaşıyor ve kucaklıyorum .) Bu sözler bize “Vaymarlıyım ve dünya vatandaşıyım Yani bir milliyetim var ama aynı zamanda dünyanın adamıyım.”diyen Göthenin sözlerini hatırlatmaktadır. Demek ki burada hem kendisi kalmak hem hem kendini aşmak sözkonusudur.Peki bu mümkün mü? Şekil olarak hayır, ruh olarak evet. Mevlâna, insanlığın birliğini, dinlerin ve kültürlerin şekil birliğinde aramaz. Ona göre şekil, çeşitli renk ve desendeki kaplara benzer. Mana ise sudur. Dış gözü kabı, iç gözü ise suyu görür. Aslolan kapta değil suda bir olmaktır. Kısacası herkes kendi dininin şeklî yapısını korumalı ama özdeki müşterek noktalar üzerinde diğer din mensuplarıyla dostça, sıcak alakalar kurmalıdır. Rûmî'nin diğer dinlere yönelik bu tutumu bazan onun dinler üstü bir şahıs gbi algılanmasına yol açmıştır. Aslında onun fikirleri Kur'an'ın Hûd suresi 118-119. ayetlerindeki esprinin şiire dökülüşüdür. Bu ayetlere göre, Allah dileseydi tüm insanlık bir tek ümmet olur, bir tek imanda birleşirdi ama Allah insanları kendi seçimlerinde serbest bırakmıştır. O halde diyebiliriz ki günümüzde muhtaç olduğumuz evrensel değerlerin pek çoğunu kendi bünyesinde barındıran islam sufizmi bu prensipleri dine rağmen değil doğrudan doğruya dinin kendisinden almaktadır Görülüyor ki Rûmî, 7 asrı aşkın bir zaman önce, bugün bile ulaşamadığımız bir kozmik-evrensel kültüre, bir kültürlerüstü düzeye (transcultüral state) ulaşmış ve bunun gereklerini de yaşamıştır. Nicholson, Rûmî'nin- ilahî Komedya'sında İs lam Peygamberi'ni cehennemde tasvir eden- Dante'ye üstünlüğünden bahsederken, şöyle der: "Rûmî, Dante'nin doğumundan birkaç yıl sonra öldü. Fakat, Hıristiyan şair, çağdaşı Müslüman şairin ulaştığı enginlik, merhamet ve hoşgörüden uzaklardadır." (Nicholson, 100) Kısacası, bütün toplumların lif lif çözüldüğü ve insanın bizzat kendi kendisiyle karşı karşıya geldiği günümüz dünyasında Mevlana ve onunla aynı çizgiyi temsil eden çağdaşı Anadolu şairleri bizi kendimize, insanlığa ve dünyaya başka bir pencereden bakmaya ve bu pencereden bakabilecek olgun gözlere sahip olmaya davet ediyor. Hazırladığımız tebliğin ana amacı islam dünyasının insanlığa verebileceği en anlamlı hediye olduğunu düşündüğümüz bu çizgiyi açığa çıkarmak ve insanlığın istifadesine sunmaktır |