Cumartesi 4 Şubat 2012 - 21:43

السبت ١٢ ربيع الأول ١٤٣٣

شنبه ۱۵ بهمن ۱۳۹۰ - ۲۳:۱۳

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

MESNEVİ VE KUR'AN

     

Samiye Basîr Mojdehî

Çeviren: Hasan Almaz

Mevlânâ Celâleddîn Muhammed-i Belhî (672)'nin ister tasavvufî öğreti şiirinin en kamil ve en iyi örneği olan ve asırlar boyunca tasavvufun irfanî bilgi ve tecrübelerinin bir ansiklopedisi niteliğinde olan Mesnevî-yi Manevî'deki, ister irfanî edebiyat sahasının gınâî/lirik şiir literatürünün en güzeli ve en yücesi olan Dîvân-i Gazeliyât-i Şems ya da Dîvân-i Kebîr'deki beyanı, açık ve anlaşılır bir tarzda, Kur'anî dil, beyan, anlam ve düşüncelerin etkisinde ve onunla iç içedir. Kur'an ile bu iç içeliğin kökenlerinin birçok delilleri olabilir.

Mevlânâ'nın aile ve irfanî eğitiminin bunda önemli bir rolü vardır. Ayrıca tasavvuf akımı, öğretilerinin kaynağını Kur'an'a dayandırmakta, Kur'an'ın ezberlenmesi ve okunması noktasında ısrar etmektedir. Mevlânâ'nın Şems-i Tebrizî ile karşılaşmazdan önce uğraştığı vaaz ve hutbe meclislerinde de Kur'an'dan genişçe yararlanılıyordu. Çokça yararlanılma konusu olan ayetlere dayanma, kuran tefsiri, peygamber kıssaları ve hayatlarının zikredilmesi, hadislerin okunması gibi noktalar, ayetlere, onların tefsir ve açıklanıp yorumlanmasına hakim olmayı Mevlânâ için zorunlu kılıyordu. Mevlânâ'nın eğitimle uğraşması da zahirde ve batında derin bir bilgiye sahip olmayı gerekli kılıyordu. Mevlânâ'nın Mesnevî'deki zihin ve dilinin derinliği, öyle bir noktadadır ki Mesnevî-yi Manevî'den Kur'an ayetlerinin batınına (iç anlam) dikkat çeken latif bir irfanî tefsir meydana getirmiştir. Bu da yalnızca ilahî kelama olan aşkı ve teslimiyetinin sayesinde olmuştur. O, Kur'an'ın anlam ve batınına tam bir teslimiyeti ve teveccühünün yanında hiçbir aklî neden ve nasıllık olmaksızın ilahî kelamın zahirî karşısında da tam bir teslimiyet içerisindedir. Mevlânâ, Kur'an'ın batını ve sırları üzerine tam ve derinlemesine düşünmeyenleri de eleştiri konusu etmekte ve bu topluluğun artık Kureyş müşrikleri gibi Kur'an'ı öncekilerin uydurması olarak nitelemeleri şaşırtıcı gelmez ve hakikatte Şahnâme'den veya Kelîle'den alınabilecek kadar bir fayda sağladıklarını söyler:

شاهنامه يا كليله پيش تو

همچنان باشد كه قرآن از عتو

خويشتن مشغول كردن از ملال

باشدش قصد از كلام ذوالجلال

كاتش وسواس را و غصه را

ز آن سخن بنشاند و سازد دوا

Şahnâme ve Kelîle senin yanında i nadından Kur'an, sana nasıl gelirse öyle gelir!

Kendini usançtan, elemden kurtarmak yüce Allah'ın sözünü okumaktan geçer.

Çünkü vesvese ve keder ateşi, bu sözle yatışır ve derde deva olur. c.4/3464-66

Mesnevî'yi –ki Kur'an esaslarından başka bir şeye işaret etmez –eleştirmeyi Kur'an'ı eleştirmek için bir araç yapan, Kur'an'ı da anlamamış ve onun zahirî kabuğundan başka bir şeye el sürmemiş olan kıt görüşlü kimseleri de tıpkı aydınlık dolu güneşten sıcaklıktan başka bir şey idrak edemeyen körlerin haline benzetir:

كه ز قرآن گر نبيند غير قال

اين عجب نبود ز اصحاب ضلال

كز شعاع آفتاب پر ز نور

غيرگرمي مي نيابد چشم كور

خربطي ناگاه از خرخانه‌اي

سر برون آورد چون طعّانه‌اي

كين سخن پستست يعني مثنوي

قصة پيغمبرست و پي‌روي

نيست ذكر بحث و اسرار بلند

كه دوانند اوليا آن سو سمند

چون كتاب‌الله بيامد هم بر آن

اين چنين طعنه زدند آن كافران

كه اساطيرست و افسانة نژند

نيست تعميقي و تحقيقي بلن

كودكان خرد فهمش مي‌كنند

نيست جز امر پسند و ناپسند

گفت اگر آسان نمايد اين به تو

اين چنين آسان يكي سوره بگ

Dalalet ehli sapıkların Kur'an'dan, sözden, laftan başkasını görmemeleri şaşırtıcı değildir

Zira nur dolu güneşin ışığından kör olan gözün güneşin ışığından, sıcaklıktan başka bir şey görmesi beklenme

Kazın (ahmağın) biri, ansızın eşek ahırından şunu, bunu kınayan karılar gibi başını çıkardı:

“Bu söz, yani Mesnevi, aşağılık bir sözdür. Peygamber'in hikâyesi ve ona uymayı anlatıp durmakta

Bunda öyle velîlerin at koşturdukları makamlara ait yüce bahisler, yüksek şeyler yok.

Allah'ın kitabı geldiğinde de o kâfirler onu bu şekilde kınadılar:

“Bu, efsanelerden, eskilerin masallarından ibaret bir şeydir. Öyle derin bahisler, yüce hakikatler yok bunda.

Bunu küçücük çocuklar bile anlar. Kabul edilecek veya edilmeyecek emirlerden ve nehiylerden ibaret.”

Allah da dedi ki: “Eğer bu sana kolay görünüyorsa bu çeşit kolay, basit bir sure söyleyiver.” c.3/4229-4242

Ancak ilahi kelamı bir efsane ve geçmişlerin uydurması olarak zannedenler, Mevlânâ'nın ifadesiyle, asıl kendileri bir efsane ve geçmişlerin uydurmalarıdır.

اي سگ طاعن تو عوعو مي‌كني

طعن قرآن را برون شو مي‌كن

اين نه آن شيرست كز وي جان بري

يا ز پنجة قهر او ايمان بري

تا قيامت مي‌زند قرآن ندي

اي گروهي جهل را گشته فدي

كه مرا افسانه مي‌پنداشتيد

تخم طعن و كافري مي‌كاشتيد

خود بديديت آنك طعنه مي‌زديت

كه شما فاني و افسانه بديت

من كلام حقم و قايم بذات

قوت جان جان و ياقوت زكات

Ey kınayan köpek, sen havlar durursun da Kur'an'ı eleştirip kınamakla hükmünden kendini kurtaracağını mı sanıyorsun?

Bu, canını kurtarmayı başaracağın veya kahrının pençesinden imanını kurtaracağın o aslan değildir!

Kur'an, kıyamete kadar şöyle nida etmektedir: “Ey kendilerini bilgisizliğe feda eden topluluk!

Siz, beni efsane ve masal sandınız da kınama ve kâfirlik tohumunu ektiniz!

Kınayıp da efsane ve masaldan ibaret dediniz. Ama gördünüz. Siz yok oldunuz, siz efsane ve masal oldunuz.

Ben Hakk'ın kelamıyım ve O'nun zatıyla ayakta durmaktayım. Canın canına gıdayım; arı duru ve saf bir yakutum. c.3/4281-8

Bu Kur'an, asırlarca beka ve ab-ı hayatın kaynağı olarak kalacaktır:

نك منم ينبوع آن آب حيات

تا رهانم عاشقان را از ممات

Bakın işte, âşıkları ölümden kurtarmak için buracıkta akıp duran âb-ı hayat kaynağı benim. c.3/4288

Kur'an'ın sadece zahirî lafızlardan ibaret olmadığını ve yedi boyutlu olduğunu açıklama konusunda da Hz. Muhammed Mustafa (s)'nın «انّ للقرآن ظهرٌ و بطنٌ و لبطنه بطنٌ الي سبعة ابطن» d iye buyurduğu hadisini açıklamaktadır:

حرف قرآن را بدان كه ظاهريست

زير ظاهر باطني بس قاهريست

زير آن باطن يكي بطن سوم

كه رو گردد خردها جمله گم

Bil ki Kur'an kelamının bir zâhiri (dış anlamı) vardır. O zâhirin altında da gizli ve çok güçlü bir batın (iç anlam) vardır.

O bâtının bir bâtını, onun da bir üçüncü bâtını vardır ki onun içinde tüm akıllar hayran kalıp kaybolur. c.3/4243-44.

Batının batını olan bu üçüncü batından sonra dördüncü batın olarak nitelendirilen bir batın daha vardır ki içinde mana açısından hiç kimsenin ondan haberdar olmadığı bir sır saklıdır:

بطن چارم از نبي خود كس نديد

جز خداي بي‌نظير بي‌نديد

Kur'an'ın dördüncü bâtınıysa eşsiz, benzersiz Allah'tan başka kimse görmedi, kimse bilmedi. c.3/4245.

Bunlar da gösteriyor ki Kur'an'ın sadece lafızlarının zahiriyle yetinmemek gerekir. Zira bu tarz bir yetinme ve bu tarz bir düşünce kişinin sapmasına ve yolunu kaybetmesine yol açabilir. Kur'an'ın zahiri işaret ve sözdür, ancak Kur'an'ın hakikati ve batını olan şey ise bu lafızların ötesi veya zahirin içeriğidir:

ظاهر قرآن چو شخص آدميست

كه نقوشش ظاهر و جانش خفيست

Kur'an'ın zahiri insan bedeni gibidir. Şekli zahirdir (görünür), ruhu ise gizlidir. c.3/4247.

Bundan dolayıdır ki Mevlânâ'ya göre önemli olan şey, Kur'an'ın hakikatine ve batınına vakıf olup onu idrak etmektir

چونك در قرآن حق بگريختي

با روان انبياء آميختي

Sen Hakk'ın Kur'an'ına kaçar sığınırsan peygamberlerle birlikte yol almış, onların ruhuna karışmış olursun. c.1/1538.

Nitekim Kur'an'ın batını anlaşılamadığında onun zahiri de insan üzerinde herhangi bir etki bırakmaz:

ور بخواني و نه‌اي قرآن‌پذير

انبيا و اوليا را ديده گير

Fakat Kur'an'ı okur da onda olanları kabul etmezsen peygamberleri ve velileri sadece görmüş say (inanmadıktan, onlara uymadıktan sonra ne fayda!) c.1/1540.

Hakkın sözlerinin tüm bu tefsirlerini haktan başkasında aramamak gerekir. Zira hakkın kapatmış olduğunu haktan başkası açamaz:

قول حق را هم ز حق تفسير جو

هين مگو ژاژ از گمان اي سخت‌رو

آن گره كو زد همو بگشايدش

مهره كوه انداخت او بربايدش

Hakkın sözünü de sen hakkın tefsirinde ara. Kendine gel de zannına uyup hezeyan etme ey katı yüzlü!

Düğümü kim bağladıysa yine o çözer. Bu nükteleri, bu sırları, yine söyleyen açar. c.6/2292-93.

Kur'an'ın bizzat kendisinin kendi müfessiri olduğu nokta da işte burasıdır

القرآن يفسّرُ بعضه بعضاً

Mevlânâ bu noktayı açıklama konusunda şöyle der:

     

معني قرآن ز قرآن پرس و بس

     

وز كسي كاتش زدست اندر هوس

     

Kur'an'ın anlamını Kur'an'a sor da yeter. Yada hevesini ateşe vurmuş,
  Kur'an'ın huzurunda alçalmış, kurban olmuş, ruhu, Kur'an kesilmiş adamdan sor
. c.5/3129.

     

Bu tasavvufî tevil –ki her türlü tevil gibi zahirî yüklü olduğu batına geri yönlendirir –ayetin batınına nüfuz etme, zahirden dönmeye izin vermez. Bu açıdan da batınî ve felsefî teville esaslı bir farklılığı vardır.

     

Mesnevî'de ayetler konusunda zikredilen bu düzün içinde olup batınî tevil göz önünde bulundurulmakla birlikte lafızların zahiri de görmezden gelinmemiştir.

     

Tasavvufî tefsir zevkî ve keşfî bir boyuta sahip olduğu için değişik derece ve mertebeler içerir. Mesnevî'de de görüldüğü üzere farklı haller olduğu için farklı mertebeler ortaya çıkar. Bu farklılık, süluk mertebelerindeki hallerin, zihinlerin, kalbî girdilerin farklılığından meydana gelmiş olup ayetlerin muhkemlerine yönelik değildir. Aksine daha çok müteşabih ayetleri içerir.

     

Mevlânâ, «واعتصموا بحبل‌الله جميعاً ولا تفرقوا». ayetine dayanarak Kur'an'ı bir ipe benzetir. Saadet ve kurtuluşu isteyen kişi ona el uzatır. Fakat kurtuluş ehli olmayan ve başı dik olmayı istemeyen bir kimse bu ipe tutunamadığından dolayı kuyuda en dibe kadar batmış ve sapıklığı artmıştır:

     

زانكه از قرآن بسي گمره شدند

     

زان رسن قومي درون چه شدند

     

مر رسن را نيست جرمي اي عنود

     

چون ترا سوداي سربالا نبود

     

Çünkü çok kişiler Kur'an'ı anlayamadılar da yolunu kaybettiler. Bazı kavimler de o ipe sarıldılar ama kuyunun dibine battılar.

     

Ey inatçı kişi! İpin bir suçu yoktu. Çünkü senin yücelere çıkmak gibi bir sevdan yoktu. c.3/4209-10.

     

Bir başka yerde de Mevlânâ, Hakkın sözünü Musa'nın asasına benzetmektedir. Musa (a.s.) uyuduğunda onun asası canına kastetmeye gelenleri ondan uzak tutuyordu. Aynı şekilde Resul'den asırlarca sonra da Kur'an, olduğu gibi bakî kalacak, kafirleri ve münkirleri ona kastetmekten koruyacaktır:

     

كس نتاند بيش و كم كردن درو

     

تو به از من حافظي ديگر مجو

     

Hiç kimse O'nu (Kur'an'ı) değiştirmeye kudret bulamaz (kimse O'nda bir şey arttıramaz, O'ndan bir şey eksiltemez). Sen benden daha iyi başka bir koruyucu arama! c.3/1200.

     

Burada Kur'an'ın açık bir şekilde ifade ettiği «انا نحن نزلنا الذكر و انا له لحافظون». ayetine dayanarak Mevlânâ, hatırlatmada bulunmaktadır ki hakkın lafızları da peygambere Kur'an'ın korunması ve devamı noktasında vaatte bulunmuş ve ona müjde vermiştir. Onu Tevrat ve İncil'in uğramış olduğu tahrif ve değişimden koruyacaktır. Mulhid ve münkirin ona el sürmesinden alıkoyacaktır:

     

تو اگر در زير خاكي خفته‌اي

     

چون عصايش دان تو آنچه گفته‌اي

     

Sen toprağın altında uyumuş olsan da o söylediklerini sen onun (Musa'nın) asası gibi bil. c.3/1210.

     

Mesnevî'de Mevlânâ'nın söz konusu ettiği konunun ispatı noktasında bulunan Kur'an'ın lafızlarının ve anlamlarının beyanı, temessükü ve istişhadı söyleyenin ve işitenin haline uygunluğunun gereği ve vezin ve kafiyenin ona yüklemiş olduğu çıkmazlardan dolayı bazen ayrıntılı ve konunun izin verdiği derecededir. Bu güzellikler ve lafızlar, bazen Farsça beyitler şeklinde bazen de mülemma (Arapça-Farsça iki dilde söylenmiş şiir) veya Arapça şiirler şeklinde iç içe girmektedirler. Bazen Mevlânâ, şiirin vezni gereği kendisinin istişhad konusu ettiği ayetin nassında küçük tasarruflarda bulunmaktadır. Bazen de ayetin bir bölümünü hiçbir tasarrufta bulunmaksızın şiirde kullanmaktadır. Kimi zaman da Kur'an'ı anlama noktasında sahip olduğu derin bilgisi dolayısıyla Farsça ve Arapça bir beytin mazmununu iki veya daha fazla ayetle ifade etmeye konu olmaktadır. Birçok konuda da ayetin nassından herhangi bir şey şiirde geçmemektedir. Ancak Mevlânâ, ayet-i kerimenin mana ve mefhumunu göz önünde bulundurur ve onun anlam ve içeriğini kendi mantığında kullanır. Bu tür konularda da aşina olan okuyucu hemen ayeti anlar:

     

چون دوايت مي‌فزايد درد پس

     

قصه با طالب بگو برخوان عبس

     

چونك اعمي طالب حق آمدست

     

بهر فقر او را نشايد سينه خست

     

تو حريصي بر رشاد مهتران

     

تا بياموزند عام از سروران

     

احمدا ديدي كه قومي از ملوك

     

مستمع گشتند گشتي خوش كه بوك

     

اين رئيسان يار دين گردند خوش

     

بر عرب اينها سرند و برحبش

     

زين سبب تو از ضرير مهتدي

     

روبگردانيدي و تنگ آمدي

     

Verdiğin ilâç derdi, hastalığı arttırıyorsa sen de sözü isteyene anlat. Abese suresini oku.

     

Kör bir kişi, Hakk'ı istediğinde onu yoksulluğundan dolayı gönlünü kırmak yaraşmaz.

     

Sen, halk önderlerinden öğrensin diye büyük ve üstün kişileri doğru yola getirmeyi çok arzuluyorsun ama,

     

Ey Ahmed, büyüklerin bir kısmının seni dinlemeye geldiklerini görüp hoşlandın, belki,

     

Bu büyükler, güzel bir şekilde dine yardımcı olurlar, bunlar Arab'ın ve Habeş'in lideridirler.

     

diye düşündün, bu yüzden de hidayet bulmuş körden yüz çevirdin, onun sohbetinden sıkıldın. c.2/2056-62.

     

Burada Kur'an'a aşina olan okuyucu hemen Abese suresinin 1-3 ayetlerini hatırlar: «عبس و تولّي. ان جاء‌ه الاعمي. و مايدريك لعلّه يزّكّي» Ondan sonra da her zaman olduğu gibi Mevlânâ'ya özgü olan irfanî sonuç alma açıklanmaktadır:

     

احمدا نزد خدا اين يك ضرير

     

بهتر از صد قيصرست و صد وزير

     

ياد الناس معادن هين بيار

     

معدني باشد فزون از صدهزار

     

احمدا اينجا ندارد مال سود

     

سينه بايد پر ز عشق و درد و دود

     

اعميي روشن‌دل آمد در مبند

     

پند ده او را كه حق اوست پند

     

Fakat Ey Ahmed, Allah katında bu bir tek kör, yüzlerce Kayserden, yüzlerce vezirden çok daha iyidir.

     

“İnsanlar madenlerdir” sözünü hatırına getir. Öyle maden olur ki yüz binlerce madenden daha değerlidir.

     

Ey Ahmed, burada malın faydası yok. Aşkla, dertle, dumanla dolu gönül lâzım.

     

Gönlü aydın bir kör gelince kapıyı yüzüne kapatma. Ona nasihat ver, çünkü nasihat onun hakkıdır. c.2/2065-70.

     

Veya:

     

آنك او شاهست او بي‌كار نيست

     

ناله از وي طرفه كو بيمار نيست

     

Padişah olan; işsiz, güçsüz değildir. Hasta olmayanın feryat ve figan etmesi, şaşılacak şeydir! c.1/1820.

     

Bu da «كل يومٍ هو في شأن» ayetine işarettir. Veya:

     

زين سبب فرمود حق در والضحي

     

بانگ كم زن اي محمد برگدا

     

Bundan dolayı Hakk Ve'd-duha suresinde; “Ey Muhammed, yoksula karşı alçak sesle konuş.” buyurdu. c.1/2746.

     

Bu mazmun ve içerik Duha duresinde geçen «و امّا السائل فلا تنهر» ayetine işarettir. Ondan hemen sonra da Mevlânâ'nın irfanî sonuç alması gelir:

     

چون گدا آيينة جودست هان

     

دم بود بر روي آيينه زيان

     

روي خوبان زآينه زيبا شود

     

روي احسان از گدا پيدا شود

     

Yoksullar/dilenciler, cömertliğin aynası oldukları için dikkat et iyi bil ki ağızdan çıkan nefes aynayı buğulandırır, onan zarardır. c.1/2747.

     

Güzellerin yüzü aynayla güzelleşir, ihsan yüzü de yoksula/dilenciye bakmakla ortaya çıkar. c.1/2745.

     

Birçok konuda da ayet-i kerimenin bir bölümü hemen hemen hiçbir tasarrufta bulunulmaksızın aynen nakledilip beytin bir mısraı şeklinde gelir:

     

همچو ابليسي كه مي‌گفت اي سلام

     

ربّ انظرني الي يوم القيام»

İblis gibi, “Ey kurtuluş veren, kıyamet gününe kadar beni yaşat” diyordu. c.2/627.

قبله از دل ساخت آمد در دعا

ليس للانسان الا ماسعي»

Gönlünden kıble yaptı, dua edip durdu. “şüphesiz ki İnsan için kendi çalıştığından başkası yoktur.” c.6/1984.

عقل كي ماند چو باشد سرده او

كل شيء هاِلك اِلا وجهَهُ»

Âşık, başını veren olunca akıl kalır mı hiç? “Her şey helâk olur, yalnız O'nun hakikati kalır”. c.3/4660.

بر فلك پرهاست ز اشجار وفا

اصلها ثابت و فرعه في السماء»

Vefa ağaçlarından göklere yücelmiş kollar, kanatlar var. Kökleri sabit, dalları göklerdedir. c.3/4387.

Birçok başka konuda da vezin gereği olarak ayetin metninde bazı küçük tasarruflarda bulunma söz konusu olmaktadır:

انت مولي القوم من لايشتهي

قد ردي كلا لئن لم‌ينته

Sen, kavmin efendisisin, seni istemeyen, seni arzulamayan bundan vazgeçmezse yok olur. c.1/100.

«كلا لئن لم‌ينته لنسفعاً بالناصية» ayeti bazı konularda ayetin lafzî olarak anlamının bir bölümü birinci mısrada, aynı ayetin diğer bölümün anlamının bir kısmı ikinci mısrada zikredilmektedir

يا رب اتمم نورنا في الساهر

و اَنجنا من مفضحات قاهر

Yarabbi, nurumuzu kıyamette de fazlalaştır, tamamla. Bizi kahredici kötülüklerden kurtar. c.6/2890.

Bu beyit de «يقولون ربّنا اتمم لنانورنا و اغفرلنا» ayetine işarettir. Kimi zaman da peş peşe gelen iki ayetten bir kısmını bir beytin iki mısraında getirir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in iki ayetinden (Muhammed 1-2) bir bölümü Arapça bir beytin iki mısraının her birinde getirmektedir:

امة الكفران اضلّ اعمالهم

امةُ الايمان اصلح بالهم

Küfre ümmet olanların işleri boştur. İmana ümmet olanların kalpleri ise temizdir, özleri halistir. c.5/996

Kimi konularda bir beytin içinde birden fazla ayet Mevlânâ'nın yararlanma konusu olmaktadır:

عقل قربان كن به پيش مصطفي

حسبي الله گو كه الله ام كفي

Aklı Mustafa'nın önünde kurban et. “Allah bana yeter” de, zira Allah her şeye yeter! c.4/1408.

Bu beyitte birinci mısra Kur'an'dan bir ayetin anlamına işaret etmektedir (Zümer 38). İkinci mısra da iki ayrı ayete birlikte, Tevbe suresinin 129. ayeti olan «فان تولّوا فقل حسبي الله لا اله الّا هو» ayeti ile Nisa suresinin 81. ayetinde geçen «و كفي بالله وكيلاً» kısmına işaret etmektedir.

Bazen de Mevlânâ, Kur'anî bir kelimenin ifadesini şiirinde zikretmektedir. Fakat onun bundan amacı o ifadenin mecazî anlamından yararlanmaktır. Örnek olarak, kendi köklerinden yaşam suyu alamayan kuru bir dalın, ağacın kıpırdaması sırasında hareket etmediğine işaret ederken artık onu harekete geçirmenin ve istenen yöne çekmenin mümkün olmadığını hatırlatmaktadır. Burada Kur'an'a işaretle ayetin bir bölümünü bu dalın durumunu ve onun hareketsizliğini tavsif etme noktasında zikredip açıklamaktadır:

پس بخوان قاموا كسالي از نُبي

چون نيايد شاخ از بيخش طبي

O halde Kur'an'dan “Namaza kalksalar da üşenerek kalkarlar” âyetini oku. Çünkü dal kökünden derman elde etmiyor. c.6/2234.

Sanki Mevlânâ'nın bu beyitte yararlandığı ayet münafıkların durumu hakkındadır. Ancak burada Mevlânâ, onu münafıkların durumunu andıran ve kurumuş kökünden yaşam ümidi bulamayan kuru dalı açıklamak için kullanmaktadır: «و قاموا الي الصلاة قاموا كُسالي» Mevlânâ, Kur'an ayetlerinden Mesnevî'de defalarca yararlanmaktadır. Ancak onun zevk ve yaratıcılığı bir ayet ve bir mefhumdan çıkarılan tüm bu çıkarımlarda tekrar göz önüne getirmeye engel olmaktadır. Mevlânâ, ayetlerden her yararlandığında bir çıkarım ve bakış açısını açıklayıp salikin gözünün önüne sermektedir ki bu çıkarım ve bakış açısı aynı ayetin bir önceki tefsiriyle aynı ve eşit değildir. Bundan dolayı da Mesnevî'nin tamamında tekrar kokusu gelmez. İnsan adeta her zaman yeni bir manzara ve görüntüyle karşı karşıya bulunmaktadır. Örneğin «يفعل الله ما يشاء» ayet-i kerimesi zikredilirken bir yerde hakkın inayetine güvenmenin gereğine, O'nun sebep yaratmasından ve sebebi yok etmesinden ümidi kesmemeye ve bağlanmış bir düğümün açılmasının O'ndan talep edilmesi gerektiğine işaret eder:

هين طلب كن خوش دمي عقده‌گشا

راز دان يفعل الله مايشا

Haydi kendine gel de düğümler çözen, “Allah dilediğini yapar” sırrını bilen güzel nefesliyi ara! c.4/3198

Bir başka yerde ise söz konusu ayetin var olan her tür çirkinlik ve güzelliğin Hakk Teala'nın meşiyyet (istek) ve takdir pazarında alınıp satıldığı ve hiçbir şeyin O'nu takdirinden alıkoyamayacağı noktasını içerdiğine işaret eder:

پس خريدارست هر يك را جدا

اندرين بازار يفعل مايشاء

Öyleyse bu “Allah dilediğini yapar” pazarında her birisi için ayrı alıcı var. c.6/29.

Bundan dolayı gören bir kişinin de tıpkı görmeyen biri gibi bir kuyuya düşmesi ve onun görmesinin ilahi kazadan veya hakkın «يفعل الله ما يشاء» oluşundan kurtarmaması mümkündür:

اين قضا را گونه‌گون تعريفهاست

چشم‌بندش يفعل‌الله مايشاست

Bu kaza ve kaderin çeşit çeşit tarifleri var. “Allah dilediğini yapar” gözü bağlar. c.6/2759.

Mesnevî'de kendisinden bu şekilde farklı durumlarda yararlanılan ayetlerin sayısı çoktur. Fakat Mevlânâ'nın bütün bu konulardaki hedefi tarikat ehli saliklerin irfanî veya ahlakî eğitimidir. Bundan dolayı Mevlânâ'nın nakledip delil göstermiş olduğu konuların büyük bir kısmı hikmet, vaaz ve misalin öğretilmesi temeline dayanır. Mevlânâ'nın hedefinin daha çok ahlakî öğretilerin ve Kur'anî hikmetlerin telkini olduğu konularda Kur'anî mantıktan yararlanması onun sözlerine kendine özgü bir güzellik ve letafet bağışlamış, onu vecize haline getirmiş ve daha geniş bir açıklama ve açılım yapmaya muhtaç olmayacak hale getirmiştir. Örnek olarak şu beyitte olduğu gibi:

هر كه ظالمتر چهش باهولت

عدل فرمودست بتّر را بتر

Daha çok zalim olanın kuyusu, daha korkunçtur. Adalet “daha kötüye, daha kötü ceza verilir” buyurmuştur. c.1/1311.

Bu beytin görüldüğü kadarıyla «و جزاء سيئة سيئة مثلها» ayetinden alınmış olması gerekir. Yine insan ve onun davranışı arasındaki uyumun açıklanmasını konu edinen şu beyitte şöyle der:

گر ببخشي جرم ما اي دلفروز

شب شبيها كرده باشد روز روز

Ey gönülleri aydınlatan! Eğer suçumuzu bağışlarsan lütuf etmiş olursun. Geceleyin gece gibi hareket etmiş, gündüzün gündüz gibi hareket etmiş olur. c.5/2092.

Görüldüğü kadarıyla «كل يعمل علي شاكلته» ayet-i kerimesinin ifadesine işaret etmektedir. Veya şöyle dediğinde:

چيست احسان را مكافات اي پسر

لطف و احسان و ثواب معتبر

Ey oğul, ihsanın karşılığı nedir? Lütuf, ihsan ve en değerli sevap. c.2/2555.

Bu beyitte Mevlânâ «هل جزاء الاحسان الّا الاحسان» Ayet-i kerimesine göndermede bulunmaktadır. Mesnevî'de Kur'anî ifade ve tabirler çoktur. Bunlar her ne kadar Kur'anî anlamında kullanılmamışsa da Mesnevî dilini çok açık bir şekilde Kur'an-i Kerim'den etkilendiğini göstermektedir. Örnek olarak sadece birkaç misal verilecektir: Güzel yüzü vasfetme noktasında getirdiği «تقوي القلوب» ifadesi, görüldüğü kadarıyla takva ehlinin güzel yüzü seyretme noktasında sakınma ve takvalarını denemeleri veya hak cemalini müşahede etmeleri içindir:

عاشق آيينه باشد روي خوب

صيقل جان آمد و تقوي القلوب

Güzel yüz aynaya âşıktır. Güzel yüz, aynaya âşık olduğu gibi cana cilâ, kalplere de temizlik verir. c.1/3155.

«لا يفقهون» ifadesi i ç aleme aşina olmayan kimseleri açıklama konusundadır. «مقعد صدق» ifadesi ile Sadıkların yerini ve doğruların konumunu saliklerin dosdoğru aşklarının mükafatı ve su ve çamurun ötesindeki bir alem olarak görmektedir

مقعد صدق و جليسش حق شده

رسته زين آب و گل و آتشكده

Orası öyle bir doğruluk makamıdır ki orada onunla oturan Hakk'tır. Ateşe tapanların mabedinden, su ve balçıktan kurtulmuştur. c.5/1769.

Bazı konularda Kur'an'a yönlendirme yapılırken kıssanın ayrıntısı oraya havale edilsin ve ayrıntılar zikredilmesin diyedir. Birçok konuda da ayetlere bu yönlendirme, ilme muhatap olan için meydana gelmesi mümkün olan bir şüphenin giderilmesi veya mukadder olan bir olayın ortadan kaldırılması içindir. Bu istişhadlar, Mevlânâ'nın dilinden aktarılıyor ve onun kendi düşünce ve sözlerinin tayini noktasında bulunuyorsa da Mesnevî hikayelerinin akışı içinde bu istidlaller ve kanıt getirmeler, kimi zaman hikayede geçen şahısların dilinden aktarılır. Örneğin, “Arap, Arap halife ve Karısı” hikayesinde yer yer ayetlere ve hadislere işaretlerde bulunmakta ve şahit olarak getirmektedir. Hatta kahramanları hayvanlar olan “Aslan ve av hayvanları” hikayesi gibi hikayelerde her ikisi de ayet ve hadislere müracaat etmekte ve kendilerince şahitler getirmektedirler. Bu da Mevlânâ'nın zihin ve dil olarak tamamıyla Kur'anî bir alanın etkisinde kaldığından başka bir şeye işaret etmez. Hatta öyle ki Mesnevî-yi Manevî'den Ehl-i Sünnet zevkine uygun tasavvufî güzel bir tefsir meydana getirmiştir.

      Mesnevî'de peygamber kıssalarına da çokça yer verilmiş ve işaretlerde bulunulmuştur. Özellikle de Hazreti Resul (s.a.v.)'ün hayatına, savaşlarına ve durumuna çok fazla işaretler yapmaktadır. Zira bunların tamamının Kur'anî bir dayanağı vardır. Mevlânâ, tüm bu durumlarda bu yüce vahiy kaynağına karşı olağanüstü bir saygı ve kalbî bir yüceltme içinde olup ilahi kaynağı her şeyden üstün tutmaktadır. Bütün çabası saadet ve kurtuluş ekmeğinin sadece ve sadece bu apaçık vahyin alanı içinde aranması gerektiği noktasındadır     

Samiye Basir Mojdehi, Mesnevî der Kur'an, Danış-nâme-i Kur'an ve Kur'an-Pujuhî, Bahauddîn Hurremşâhî, Tahran, s. 1964-69

* Dr., Harran Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü. dralmaz@gmail.com

İsra (17), 88; Bakara (2), 23. ayetlere işarettir.

“Muhakkak ki Kur'an'ın bir zahiri vardır bir de batını vardır. Bunun da yediye kadar batınları vardır.”

“Kur'an'ın bazısı bazısını açıklar.”

Al-i İmran (3), 103: “Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.”

Hicr (15), 9: “Kur'an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.

Abese (80), 1-3: “(Peygamber), âmânın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve çevirdi. (Resûlüm! onun halini) sana kim bildirdi! Belki o temizlenecek.”

Rahman (55), 29: “O her gün (her an) yeni bir işle meşguldür.

Duha (93), 10: “Yoksula gelince sakın onu azarlama.

A'raf (7), 14: “İblis, Bana insanların tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver» dedi.”

Necm (53), 39: “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.”

Kasas (28), 88: “O'nun zâtından başka her şey yok olacaktır.”

İbrahim (14), 24: “Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi: Güzel bir sözü, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti).”

Alak (96), 15: “Hayır eğer bundan vazgeçmezse onu perçeminden (alnından) yakalarız.”

Tahrim (66), 8: “…Ey Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla…” derler.”

Tevbe (9), 129: “(Ey Muhammed!) Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur, Ben sadece O'na güvenip dayanırım.”

Nisa (4), 81: “Sana vekil olarak Allah yeter.”

Nisa (4), 142: “Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar.”

İbrahim (14), 27: “Allah dilediğini yapar.”

İbrahim (14), 27: “Allah dilediğini yapar.”

Şura (42), 40: “Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür.”

İsra (17), 84: “Herkes kendi kişiliği ve inancı uyarınca hareket eder.”

Rahman (55), 60: “İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey midir?”

Hacc (22), 32: “kalplerin takvâsı”

A'raf (7), 179: “Fakat anlamazlar.

Kamer (54), 55: “Doğruluk makamı”


Total Visit: 2032
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.