İkinci kez Mekke'yi ziyarete gittiğimde Irak uleması İslâm hükümlerini uygulamak için büyük çaba gösteriyor, kendi haklarını alması için İslâm ümmetini camilerde ve toplantılarda bilinçlendiriyor, teşvik ediyor ve İslâmî olmayan kanunlara açıkça karşı çıkıyordu. Biz o sırada, dünyanın dört bir yanında Müslümanların İslâm hükümlerini ihya etmek doğrultusundaki hareketlerini izliyor ve bunlarla ilgili haberleri var gücümüzle yaymaya çalışıyorduk. Cezayir halkının Fransa'ya karşı kıyamını destekliyor, Filistinlilerin kıyamına bütün maddî ve manevî gücümüzle katkıda bulunmaya çalışıyorduk. Hıristiyan Habeşlilere karşı Eritre halkının kıyamını izleyerek onu destekliyor, İslâm hükümlerinin tekrar hâkim kılınması için bu gibi durumlarda Müslümanlara ümit verilmesi, onlara yardım edilmesi ve aradaki ihtilâfların unutulması gerektiğine inanıyorduk. Yine 1382 şevvalinin yirmi beşinde İran ulemasıyla tağut Şah rejimi arasında Kum Feyziye Medresesi'nde çatışma başlayınca[1] biz bu mukaddes kıyamı büyük bir müjde kabul ederek tüm gücümüzle onu destekledik ve kendimizi elimizdeki bütün imkânlarla birlikte ona yardım etmeye adadık. Diğer âlimlerle birlikte Bağdat'ta bu büyük İslâmî hareketi yüceltmek için üç gece büyük toplantılar düzenledik. Bu toplantılarda onun etkilerini ve sonuçlarını açıklayan konuşmalar yapıldı. Böyle bir ortamda hac ziyaretine gittik. Bu yolculukta tüm Müslüman ülkelerde İslâm'ı ihya için Müslümanların vahdet ve birliğini şiar edinmiştim. Plânım ise İslâm uleması önderliğinde İran Müslüman halkı tarafından gerçekleştirilen İslâmî kıyamın yay-gınlaşmasıydı; ben bunu öneriyordum. Bu yolculukta, İran'da böyle bir kıyamı gerçekleştiren etkenleri Müslümanların ileri gelenlerine ve bilginlerine açıklayarak onları da harekete ve kıyama teşvik ediyordum. İslâm'ın hüküm ve kanunlarına dönmek için başlatılan İslâmî hareket ve kıyam, dünyanın neresinde zafere ulaşırsa, bunun, dünyanın dört bir yanında et-ki bırakacağını açıklıyordum. Bütün bu faaliyetlerde tek arzum, İran Müslüman halkının başına gelen musibetlere ve onların hedefinin hepimizin ortak hedefi olduğuna dair sözlerimi duyacak, anlayacak bir kulak bulmaktı! Ben bu yolculukta Suriye'de İhvanu'l-Müslimin'in önderiyle, Mekke'de Said Ramazan'la, Arafat'ta Eritre inkılapçılarının önderi Muhammed Adem'le, Ürdün ve Beytulmukaddes'te Filistin aydınlarıyla, gazetecilerle, İslâm ulemasıyla ve hatipleriyle, İslâmî hareketlerin önderleriyle, yine Ebu'l-Hasan Nedvî ve o dönemlerde Pa-kistan İslâmî cemiyetler genel başkanı olan Ebu'l-A'lâ Mevdudî'yle ve diğerleriyle görüşüp konuştum. Faaliyetlerim, Medine'de İran İslâm inkılabını desteklemek için hacılar arasında dağıtılmak üzere hazırlanmış olan bildirilerin yazılmasıyla başladı. Ben o zaman o bildirilerin metninde ve dağıtılmasında bazı düzeltmeler yapmıştım. O bildirilerde İran İslâm kıyamının boyutlarını saymış, tağut-ların ve onların uşaklarının İran halkına yapmış olduğu zulümleri ve o hükümeti kâfirlerin başa geçirdiğini, onların gayr-i İslâmî ülkelerin uşakları olduklarını ifade etmiş ve Müslümanları, İranlı Müslümanların yardımına koşmaya davet etmiştik. Ben bu bildirilerin Meş'aru'l-Haram'da hacılar arasında dağıtılması için bayram gecesini uygun görmüştüm. Ama zilhiccenin yedisinde bildirilerin dağıtımıyla görevli olan kimsenin onların bir bölümünü Mescidu'l-Haram'da hacılara dağıttığını ve ardından Harem'deki Suudî görevlileri tarafından tutuklandığını, bütün bildirilere de el konulduğunu duydum. Bayram günü, Irak ve İran uleması olarak toplandık, o dönemde Suudî Arabistan veliahdı olan Faysal'la görüşüp tutuklanan görevlimizin serbest bırakılmasını ve bildirilerin de geri verilmesini istedik. Ben bu fırsattan yararlanarak Faysal'a hitaben şöyle dedim: Ülkenizde Kur'ân hükümlerini uyguladığınızı iddia eden sizin hükümetiniz de, İslâm hükümlerini uygulamak ve ülkelerinin kanunlarını İslâm hükümlerine uygun hale getirmek için kıyam eden diğer Müslümanlara yardım etmeli ve küfür hükümlerini uygulamayı isteyen güçlere karşı çıkmalıdır. Yine Mekke'yi onların elinden kaçanlara sığınak etmeli ve onlara yardım etmelidir. Nitekim, "Kendileri için birtakım yararlara şahit olsunlar..." ayeti de bunu buyurmaktadır. Daha sonra Kum Feyziye Medresesi'nde İran İslâm ulemasının kıyamını açıkladım ve o kıyamın boyutlarını elimden geldiği kadar izah ettim. Bu arada bu kıyam karşısında Müslüman liderlerin vazifelerini, özellikle Suudi hükümetinin vazifesini saydım ve konuşmamın sonunda Müslümanlardan yardım talebimizle ilgili bildirileri Harem-i Şerîf'te dağıtan ve bu yüzden tutuklanan görevlimizin durumuna değindim. Ardından aramızda bazı konuşmalar geçti ve nihayet onun serbest bırakılması sağlandı. Hac amellerini yapıp Mekke'ye döndükten sonra mahallî gazetelerde cuma günü "Hindî Camisinde" Üstat Mevdudî'nin bir konuşma yapacağı ve bütün Müslümanların davetli olduğuyla ilgili bir bildiri yayınlandı.[2] Biz de yatsı namazından sonra onun konuşmasını dinlemek için o toplantıya katıldık. Mevdudî konuşmasında İslâmî hayatın topluma yeniden kazandırılması için Müslümanlara sekiz öneride bulundu. Üstat Mevdudî'nin konuşmasından sonra ben kürsüye çıkarak onun sözlerini takiben şöyle dedim: "Bugün Müslümanlar, İslâmî hareketlerinde üç şeye muhtaçtırlar: Birincisi, asr-ı saadetten on dört asır geçmesinden ve İslâm tarihinde yaşanan onca olaydan sonra, İslâm kaynaklarından hükümleri nasıl elde edeceğimizi, hadis ricalini tanımayı, hadis ve sünneti gerektiği gibi anlamayı bize sağlayacak yepyeni ve geniş bir araştırmaya ve artık sadece gözü kapalı bir şekilde geçmişleri taklit ile vakit geçirmeyi bırakmaya muhtacız. İkincisi, İslâm topraklarına saldıran sömürgeciler, Müslümanların arasına ihtilâf düşürmeyi, onların birliğini yok etmeyi ve bu yolla dünyanın herhangi bir noktasında gerçekleşen İslâmî hareketi kolayca ezmeyi başarmıştır. Bu arada Cezayir halkının Fransa'ya karşı ayaklanmasını, Eritre Müslümanlarının Habeşlilere karşı olan direnişini ve İran ulemasının yabancıların uşağı olan ve onlar tarafından başa geçirilen tağuta karşı olan kıyamını geniş bir şekilde açıklayıp Müslümanların mutlaka onlara yardım etmeleri gerektiğini vurguladım. Üçüncü olarak dedim ki: "Bugün Ebuzer, Ammar ve Sümeyye'-nin imanı gibi bir imana muhtacız." Ardından o büyük insanların İslâm yolunda bu Mekke'de ne gibi işkencelere tahammül ettiklerini açıklamaya çalıştım. Benim çeşitli İslâm temsilcileriyle görüşmelerim ve Bağdat ulemasından şu özelliklere sahip olan birinin Medine-i Münevvere'-de olduğu haberi, Medine'de İslâm Üniversitesi müdürü Abdülaziz b. Baz'a ulaştı; "Bağdat uleması" kelimesinden, benim Ehlisünnet âlimlerinden biri olduğumu sanmış olacak ki bu yüzden beni yeni kurulmuş olan Medine İslâm Üniversitesi'ni görmeye davet etti. Bu amaçla Irak Üniversitesi hocalarından, ileri gelenlerinden ve âlimlerden bir grupla birlikte oraya gitmemiz için üniversitenin arabalarından birkaçını bizi almak üzere gönderdi. Söz konusu üniversite hocaları oranın büyük salonunda toplanmış bizi bekliyorlardı; içeri girdiğimizde sıcak bir şekilde bizi ağırladılar. Salon çok kalabalıktı, hatta üniversite öğrencileri de bizi görmek için pencerelerin arkasına toplanmışlardı. Onlar bizi ağırladıktan sonra, ben kalkarak bir konuşma yaptım. Allah'a hamd ve senadan sonra Irak ulemasının onlara selâmını söyledim. Medine-i Münevvere İslâm Üniversitesi'nin kuruluşundan dolayı tebriklerimi ve bundan duyduğum sevinci ifade ettim. Ardından şu konuşmayı yaptım: Resulullah (s.a.a) bu kutlu şehre girince muhacirlerle en-sar arasında kardeşlik bağları kurdu; bu kardeşlik bağları üzerine büyük İslâm toplumunu bina etti. Şimdi siz burada tahsil gören kırk beş ülkenin öğrencilerini bulundurarak Re-sulullah'a (s.a.a) uyabilir, İslâm'a ve Müslümanlara o büyük hizmeti tekrar gerçekleştirebilirsiniz. Onlar yeryüzünün çeşitli noktalarında, sömürüyle ve mütecaviz güçlerle mücadele hâlindeler. Onlardan bazıları, sömürgeci güçlerin çizmeleri altında inlemekte, bazıları da sömürgecilerin başa geçir-miş oldukları uşaklarının pençesinde, sömürgecilerle ve uşaklarıyla mücadele etmektedirler. Cezayir Müslümanları Fransa'ya karşı savaşmakta, belâlara ve musibetlere katlan-maktadır. Eritre'de inkılapçı savaşçılar, Habeş İmparatoru Haile Selasiye ile savaş hâlindeler; bu yüzden ağır darbeler alıyorlar. İran İslâm uleması kâfir sömürge güçlerini İslâm topraklarından çıkarmak ve topraklarına İslâm hükümlerini geri getirmek için tağuta ve sömürgeci efendilerine karşı boş elleriyle kıyam etmiş ve başlarına şu ve şu belalar gelmiştir... Ben, Müslümanların tefrika ve ayrılıkları sonucu başlarına gelen acı geçmişleriyle ilişki kurup, yeteri kadar açıkladım ve çeşitli örnekler getirerek konuşmamı bitirdim. Sonra konuşma sırası gözleri görmeyen konuğumuz Şeyh İbn Baz'a geldi. Ben konuşurken ona, benim Ehlibeyt Ekolü mensuplarından ve o ekolün ulemasından biri olduğum söylenmiş olacak ki yerinden kalkarak birkaç defa öksürdükten sonra, "Siz müşriksiniz! Önce Müslüman olun, sonra Müslümanlardan sizinle vahdet olmalarını isteyin." dedi. Bu sözleri duyunca damarlarımda kanım kaynadı. Çaresiz onunla tartışmaya başladım. Aramızda çok sözler geçti; ama yeri olmadığı için burada onlara değinmiyorum.[3] * * * Mekke'ye yapmış olduğum çeşitli yolculuklarımda Mekke ve Medine'nin Cuma hutbelerini ve cemaat imamlarının vaazlarını çok dinlemişimdir; bazen akşamla yatsı namazı arasında çeşitli hatiplerle konuşmak için Hiyf Mescidi'ne gidiyor, dinleyici olarak Mekke'de düzenlenen Râbıtatu'l-Alemi'l-İslâmîye toplantılarına katılıyordum. Yolculuklarımda, Mısırlı bilginlerle, özellikle el-Ezher, Lübnan, Körfez ülkeleri, Hindistan, Pakistan gibi diğer Müslüman ülkelerden gelen bilginlerle konuşuyor, önerilerimi onlara söylüyor ve bazen de onlardan söylenmeyecek şeyler duyuyordum. Ben Müslümanların çeşitli gruplarının ileri gelenlerine ve bil-ginlerine önerilerimi sunarken, Müslümanların ihtilâf konularını araştırıp onların nereden kaynaklandığını incelemeden ve bu ihtilâfları kaldırmaya çalışmadan onların arasında vahdet ve birliğin sağlanamayacağı sunucuna vardım. "(Bunu her şeyden) haberi olan Allah gibi sana (hiç kimse) haber veremez." Dolayısıyla ihtilâfları kaldırmak için iki ekol arasındaki ihtilâflı konuların nereden kaynaklandığını incelemek zorunda olduğumuzdan, burada bu ihtilâflı konulardan birkaçına değiniyoruz. Daha sonra ihtilâflı konuları yok etmenin doğru yollarından bahsedeceğiz. Konuya yüce Allah'ın bazı sıfatlarıyla ilgili ihtilâflara değinerek başlıyorum.
|