Beşir b. Cezlem şöyle diyor: Medine'nin yakınlarına ulaşınca Ali b. Hüseyin merkebinden aşağı inerek çadırını kurdu ve sonra da beraberindekileri indirerek bana, "Ey Beşir! Allah babana rahmet etsin. O şairdi. Acaba senin de şairlik yeteneğin var mı?" diye sordu. Ben, "Evet, ey Resulullah'ın torunu! Ben de şairim." dedim. Bunun üzerine ona şöyle dedi: O zaman Medine'ye gir ve Ebu Abdullah Hüseyin'in mateminde bir şiir okuyarak halka onun musibetini bildir. Ben, hemen atıma binerek Medine'ye doğru hareket ettim. Mes-cid-i Nebi'ye (s.a.a) ulaşınca yüksek sesle ağlayarak şu şiirleri oku-dum: Ey Medine halkı! Evinizde durmayın derim Öldürüldü Hüseyin; mateminde ağlar gözlerim Bedeni Kerbela'da kana boyandı o şehidin Başı şehir şehir dolaştı mızrak üstünde yiğidin! Beşir diyor ki, daha sonra şöyle dedim: Ali b. Hüseyin (a.s) halaları ve bacılarıyla birlikte size yaklaşmış ve şehrinizin girişinde konaklamışlardır. Ben onun elçisiyim ve onun yerini size göstermek için buradayım. Sözüm bitince Medine kadınlarından ağlayıp sızlayarak, yüzlerine ve başlarına vurup dışarıya çıkmayan bir kişi bile kalmadı; ben o zamana kadar Medine halkının içinde bulunduğu öyle bir gün görmemiştim. Bana gelerek, "Kimsin sen?" diye sordular. Ben, "Be-şir b. Cezlem'im. Ali b. Hüseyin, filan yerde Eba Abdullah Hüseyin'in ehl-u ayali ve kadınlarıyla birlikte konakladı ve beni size gönderdi." dedim. Bunun üzerine beni orada bırakarak aceleyle hareket edip kendilerini oraya ulaştırdılar. Ben de atımı mahmuzlayıp geri dönmek isteyince halkın kalabalığından dolayı geçişin mümkün olmadığını gördüm. Atımdan indim kalabalığı yarıp İmam'ın (a.s) çadırına ulaştım. İmam (a.s) çadırın içerisindeydi. Elindeki mendille gözlerinin yaşını silerek dışarı çıktı. Beraberindeki bir hizmetçi elindeki kürsüyü İmam (a.s) için dışarı bıraktı. Ali b. Hüseyin göz yaşlarını tutamaz bir hâlde kürsünün üzerine oturdu. Halk da ağlayıp sızlayarak o hazrete tesliyette bulunuyorlardı. Sonra İmam (a.s) susmalarını işaret etti. Halk susunca İmam (a.s) şöyle buyurdu: Alemlerin rabbi, din gününün sahibi, bütün mahlukatın yaratıcısı olan Allah'a hamd olsun. O, uzaktır; en yüce sema-vatta yükselmiştir. Yakındır; gizli konuşmaların tanığıdır. Büyük olaylardan, zamanın facialarından, yakıcı musibetlerden, dehşet verici felaketlerden dolayı O'na hamd ediyoruz. Ey topluluk! Hiç kuşkusuz yüce Allah -O'na hamd olsun-, bizi büyük musibetlerle sınadı. İslâm'ın duvarında açılan gedik bu yüzden çok büyüktür. Evet, Ebu Abdullah Hüseyin (a.s) öldürüldü, kadınları ve çocukları esir alındı. Kesik başı mızrakların ucuna takılarak memleket memleket dolaştırıldı. Ey insanlar! İçinizde hangi erkek, onun ölümünden sonra sevinebilir? Ondan dolayı hangi yürek üzüntüden yan-maz? Hangi göz, yaşlarını tutar da sel gibi akıtmaz? Onun öldürülmesinden dolayı yedi kat gök ağladı, denizler, gökler, yer, ağaçlar, balıklar, mukarreb melekler ve bütün gök ehli ağladı. Ey insanlar! Onun öldürülmesinin acısıyla parçalanmayacak kalp var mıdır? Hangi yürek onun için yanmaz ki? İslâm'ın surunda açılan bu kapanmaz gediği, bu onmaz yarayı duymayan kulak kaldı mı? Ey insanlar! Şehirlerden, diyarlardan kovulur, sağa sola savrulur, memleketlerden çıkarılır, uzaklaştırılır olduk. San-ki Türklerin ve Kabil'in çocuklarıymışız gibi! Hem de işlediğimiz bir suç, irtikap ettiğimiz bir günah olmaksızın! İslâm'da yıkıcı bir gedik açmadığımız halde! Önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık. Bu olsa olsa uydurulmuş bir düzendir. Allah'a yemin ederim ki, eğer Hz. Peygamber (s.a.a) bizi sevmelerini, bize itaat etmelerini önerdiği gibi, bizi öldürmelerini önermiş olsaydı, bu yaptıklarından fazlasını yapmayacaklardı. Hiç şüphesiz biz Allah'tan geldik ve yine Ona döneceğiz. Bunun üzerine felç olduğu için Kerbela'ya gidemeyen Suhan b. Sa'saa ayağa kalkarak mazeretini dile getirdi. İmam (a.s) da mazeretini kabul ederek ona teşekkür edip babası için rahmet talebinde bulundu. |