Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 04:29

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۵:۵۹

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Mahmûd-i İ’timadzâde: Orman Hareketi

 

Bih Âzîn (d. 1293/1914), Alevî ile aynı zamanda, ilk romancılığın ko­kuş­muş geleneklerine karşı çıkarak gerçekçi roman yazma yolunda çaba göster­miş yazarlardandır. Onun yazdığı roman, Dohter-i Ra’iyyet (Halk Kızı, 1331/1952), Ale­vî’nin romanı gibi, Fars edebiyatı okuyucusunun gözleri­nin önüne yeni ve ge­niş bir hayat ufku açtı. Her iki yazar da, roma­nın kur­gusunu geliştirme -eğ­len­dirici olaylar zinciri ve öğüt verici yorum­lar- şek­lindeki eski kurguyu yı­ka­rak, yeni bir kurgulama yapmaya çalıştı­lar. Alevî Çeşmhâyeş’te psikolojik etütlere başvurdu; Bih Âzîn ise daha somut bir toplumsal alanda ilerledi.

 

Bih Âzîn, ilk öykü kitabı Perâkende’de (1323/1944) cinsel ve mistik te­ma­lara yönelmesi, romantik, hayattan uzak kahramanlar yaratması yü­zün­den popülist etkisi altındadır. Bu öykülerde, Şîn Pertev ve Nâzırzâde-yi Kirmânî gibi, kendisindeki sanatsal ve toplumsal kültür eksikliğini, renkli sözcükler ve ahenkli ibareler kullanarak telafi etme yoluna gider. Kendi­sini sözcüklerle ka­nıtlama hevesi, yazarın sonraki eserlerini de hoş olma­yan bir tarzda etkiler.

 

Bih Âzîn, ikinci kitabı Be-Sûy-i Merdom’da (1327/1948) toplumsal ko­nu­lara yönelir. Ancak bu kitapta da yazarın dili, kendisini gösterme ça­ba­sın­daki yapmacıklıktan zarar görmüştür. Öykülerindeki insanların eği­limleri, onların ruhsal ve toplumsal konumlarından, öykünün etkisinden kaynaklan­maz; ya­zar, hepsinin adına konuşur ve zaman zaman sloganlar atar. Hakla­rında yaz­dığı bireylerin ruhsal yaşamlarını iyi bilmediğinden, kendisine ait entelektüel sözleri de onların ağzından dile getirir. “Mes’ele-yi Tâze” adlı öy­küde, memur Alican, kısa bir konuşmanın ardından top­lumsal bilince ulaşır. “Berk-i Ser-i Nîze”de sokak göstericilerini engelle­mekle görevli bir memur, göstericilerle çatışma sırasında, kendi amcasının oğlunu öldürdükten sonra, birdenbire de­ğişir ve yetkin bir aydın gibi si­yasî konuları değerlendirmeye ve çözümlemeye başlar. Karakterlerin ger­çek psikolojilerine yeterli ilgi göste­rilmemesi, yazarı, basma kalıp söz­lere ve rapor edişe zorlar. Bu kitaptaki öy­küler, yazarın, zama­nının aydın­larına egemen olan psikolojiye uygun olarak toplumsal romanlar yazmak istediği halde, içindeki eğilimin, aşk heyecanla­rını ve bireysel ruh hallerini çiz­meye yönelik olduğunu gösterir.

 

Dohter-i Ra’iyyet adlı romanda Bih Âzîn, “orman hareketini” ele ala­rak gerçekçi tarihî Farsça roman yazma yolundaki ilk gayretini göste­rir. Bununla birlikte Dohter-i Ra’iyyet, olayların genişliği, karakterlerin birey­sel ve türsel özelliklerinin zengin bir biçimde canlandırılması bakı­mından zayıftır. Bu za­yıflık gerçekçi İran romanının yeni yeni ortaya çıkı­şından ve yazarın geniş bilgi sahibi olmamasından kaynaklanır.

 

Öykü bir köy kulübesinde başlar: Kuzey halkından olan Ahmed-i Gol, ağa için hazırlanan bayramlık azıkları şehre götürmek ister. Ahmed-i Gol’ün hatı­ralarından karısının öldüğünü ve büyük kızının ağanın evinde hizmetçi­lik yaptığını öğreniyoruz. Evde kalan tek kişi, Suğrâ, babası ile birlikte şehre gidip kız kardeşini görmek için ısrar eder.

 

Baba kız şehre gelirler. Öykü gelişerek ağanın evini de içine alır. Yazar al­layıp pullayıp renkli kelimeler kullanarak, “heft sin” sofrasını ve “yeni yıla gi­riş kutlamasını” tasvir eder. Kardeşini görmek ve bayram ziyare­tinde bulun­mak için onun evine gelmiş olan ağanın kardeşi Hacı Ahmed Bey, Ahmed-i Gol’ün bütün karşı koymalarına rağmen Suğrâ’yı kendi evine hizmetçi olarak götürür. Bundan sonra Suğrâ’nın Hacı Ahmed’in evinin mutfağında geçecek olan hayatı başlar. Bih Âzîn çocukluk dönemi­nin oyunlarını, hacının ailesinin hamama gelişini, tek tek oğullarının evle­nişini ayrıntılı olarak tasvir eder. Öykünün ge­lişimi üzerinde pek de etkili olmayan bu kuzeydeki yerlerin, ge­lenek ve göre­neklerin tasviri, yazarın çocukluk dönemi anılarını yeniden canlandırmaya düşkünlüğünü göster­mektedir.

 

Suğrâ’nın, sonunda ağanın oğlu tarafından iğfal edilmesi ile sonuçla­nan baştan sona sıkıntı dolu hayatının yanı sıra, öyküye tarihi bir tema sokulur: I. dünya savaşı sonrası yıllarda toplumun sosyo-ekonomik du­rumun ka­rışıklığı, Hacı Ahmed Bey gibi çıkarcı kimselere servetlerini günden güne ar­tırma imkânı verir. O, köylüleri yağmalayarak Gilan’a yer­leşmiş olan çarlık Rusya’sı kuvvetlerine azık temin eden bir tüccardır. Öte yandan, ekonomik kriz ve yoksul halkın hoşnutsuzluğu, devrimci güçlerin kuvvetlenmesi ile so­nuçlanır. Reşt’te aç ve yoksun halk, açık açık “orman hareketini” destekler. Şehrin ileri gelenleri telaşa kapılırlar: Hacı Ahmed halkı aldatan girişimleriyle zavallıların koruyucusu olarak şöhret kazanır.

 

Ekim devriminin gerçekleşmesiyle birlikte Ruslar ülkelerine geri dö­ner­ler. Gilan artık baştan başa ormanlıların elindedir ve artık devlet me­murları­nın burada güçleri yoktur. Ormanlılar köylülerin ve yoksul şehir­lilerin için­den çıkmıştır; ancak ağalar ve ileri gelenler onlara lider olma yolunu ele ge­çirler. İşte bu yüzden Reşt’te yardım cemiyeti kurduklarında, Hacı Ahmed Bey bu cemiyetin nüfuzlu üyelerinden birisi olur. Ne var ki şehir onların elinden çıkıp İngiliz güçleri iktidara geçtikleri zaman, Hacı Ahmed İngilizlerin azıklarını te­min etme görevini üstlenir. Ormanlılar şehri ikinci kez şehri fet­hettiklerinde, Ahmed-i Gol’ün yardımıyla Hacı Ahmed’in gizli deposunu aça­rak halk arasında bölüştürürler.

 

Ahmed-i Gol, ağalardan yara almış isyancı kul, ormanlılara katılmış­tır. Kı­zını görmek için bir defasında şehre gelir. Artık değişmiştir, öylesine gu­rurla ve özgüvenle konuşmaktadır ki bu konuşma ağanın karısını ür­kütür. Hacı Ahmed’in evinden kaçarak ormanlılara katılan ve sonunda he­yecan ve­rici bir sahnede devlet görevlileri tarafından kurşun yağmuruna tutulan genç köylü Rüstem Ali de romanın karakterlerindendir.

 

Ancak zayıf bir sanatsal zevke sahip olan yazar, imgelem gücünü kul­lana­rak ve tarihi belgelere dayanarak, okuyucuyu ormana götürüp orman­lıların hayatı ile yakından tanıştıramaz; onların direnişlerini ve uzlaşmala­rını sanat­sal bir üslûpla canlandıramaz. Çocukluk hatıralarını bu denli sa­bırla işleyen yazar, orman hareketinin öznel betimlemesinde aynı ölçüde aceleci ve dikkat­siz bir anlatımcılığa kaçar.

 

Dohter-i Ra’iyyet’te, iki tema yan yana, ama birbirlerinden ayrı ola­rak or­taya konulur: Ormanlıların savaşı ve Suğrâ’nın ağanın evindeki ha­yatı. Ya­zar, Sugrâ’nın hayat öyküsünü orman hareketi olayları ile iç içe ge­lişti­remez; bu ikisi arasında uyumlu ve zarif bir bağ kuramaz. Romanın kur­gulanma­sında zaafa sebep olan bu iki temanın ayrılığı, Dohter-i Ra’iy-yet’in en önemli ek­sikli­ğidir. Yazar bir dönemi nitelerken, romanın kah-ramanı Suğrâ’yı o dö­ne­min somut bir olgusu olarak gösteremez. Bu yüz-den, Suğrâ’nın hayatın­daki deği­şime ve kendi zamanının tarihî olayla­rına bağlı olarak manevî geli­şime tanık olamamaktayız. Ne olursa olsun, Bih Âzîn böylesi bir hususu ye­rine geti­rebil­miş olsaydı, Dohter-i Ra’iyyet, çağdaş İran tarihinin duyarlı bir aşama­sını ha­masî bir üslûpla ve yaşayan karakterlerin hayatlarının ötesinde gös­terme ko­nusunda, daha özel bir değere kavuşacaktı. Ama eser bu haliyle öyle değildir. Yazar or­man soru­nunu ortaya koyarak tarihi bir roman yaz­maya ça­lışmışsa da, Ahmed-i Gol’ün ve öteki ormanlıların çehrelerini öne çı­karmak yerine, tek­rarlanıp duran, evin hizmetçisi Suğrâ’nın ağanın oğlu Mehdi tara­fından alda­tılma­sının öyküsünü anlatmaya çalışır. Elbette ya­şamları Suğrâ’nınki gibi olan hizmetçiler var olmuştur; ancak sanatın görevi, gerçek­leri yüzey­sel olarak fotoğraflamak değil, bireysel karakterler yaratarak, göz önünde tutulan döne­min temel özelliklerinin somut bir tasvirini sun­maktır.  An­cak Bih Âzîn, sanki yoksulların ağalık ve tebaalık sistemindeki hayatı hoş­luk, ra­hatlık ve zevk içinde geçiyormuş gibi, Suğrâ’yı sıkıntı dolu haya­tından son derece hoşnut olarak tasvir eder. Hatta “Ahmed-i Gol’ün Mehdi tarafın­dan kurtarılması” açıklamasıyla, Suğrâ’yı Mehdi’nin kuca­ğına atar. Suğrâ, Mehdi’nin sözlerinin yalan olduğunu bildiği halde, şöyle düşü­nür: “Bu Mehdi’nin ilk yalanı değildi. Kendisi de ağanın oğlu tarafın­dan al­datılan son kız olmayacaktı; öyleyse bırak şu iki günlük hayat hoş geçsin.” Kuş­kusuz, ro­manın üzerinde durduğunu iddia ettiği ahlâkî değeri dikkate al­manın çok da gereği yoktur. Bunun yerine, yaza­rın bilincini ve zihnindeki kavramları üstü kapalı olarak şekillendiren değer­leri dikkate almak gere­kir: Zenginler üstün yaratılışlı, yoksullarsa heveskâr ve iffetsiz insanlardır.

 

Aslında böylesi ilişkilerin tasvirinin Bih Âzîn’in eserlerinde özel bir yeri vardır. “Zîver” adlı öyküde, tahsilli ve zengin bir adam genç hizmetçi­siyle yatar. Adam kendisinde hizmetçiyi iğfal etme hakkını görür ve al­datma duygusunu tadar. Hizmetçi ise durumunu memnuniyetle, kendin­den geçercesine kabulle­nir. “Mîve-yi Bedbahtî” (Mutsuzluk Meyvesi) adlı öyküde de Sekine, kendisini ağanın oğlu­nun ku­ca­ğına seve seve atar, ha­mile kalınca da so­kaklarda başıboş kalır. Dohter-i Ra’iyyet’te de aynı du­rum Suğrâ’yı bek­lemektedir.

 

Dohter-i Ra’iyyet, orman hareketi hakkındaki bir kahramanlık ro­ma­nı­nın, çeşitli karakterleri, sahneleri ve türlü maceraları ile geniş ve açık se­çik bir tas­vir ortaya koyacak büyük bir eserin, içindeki tarihi olayların özünde, Mirza Kûçek ve Haydar Amuoğlu gibi kişilerin çehresinin, birey­sel ve canlı somut bi­rer karakter olarak öykünün odağında yer alacağı bir eserin yerinin henüz boş kaldığı uyarısında bulunmaktadır. (Dohter-i Ra’iyyet’in yazarı, Mirza Kûçek’in özelliklerini canlandırmak yerine onun hakkında makale yazmakta ve Haydar Amuoğlu’ndan olayların üzerine birkaç kez düşen bir gölge olmak­tan başka bir iz sunmamaktadır.)

 

Kahramanlık romanında, karakterlerin hayatları dereler gibi birbirine ka­vuşarak  sonunda derin, coşkulu bir ırmak gibi hayat denizine dökülür ve ta­rihî bir dönemi canlandırırlar. Ancak Dohter-i Ra’iyyet, kısa bir yol kat et­tikten sonra piyasa edebiyatının geleneksel bataklığına dökülen sığ bir ır­mağa ben­zer. Bu romanın büyük bir temaya sahip olduğu halde bü­yük bir sanat eseri değildir. Bununla birlikte yeni toplumsal İran romanla­rının ilkle­rinden olmak sıfatıyla, çağdaş edebiyatta seçkin bir yere sahip­tir.

 

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.