| Mahmûd-i İ’timadzâde: Orman Hareketi Bih Âzîn (d. 1293/1914), Alevî ile aynı zamanda, ilk romancılığın kokuşmuş geleneklerine karşı çıkarak gerçekçi roman yazma yolunda çaba göstermiş yazarlardandır. Onun yazdığı roman, Dohter-i Ra’iyyet (Halk Kızı, 1331/1952), Alevî’nin romanı gibi, Fars edebiyatı okuyucusunun gözlerinin önüne yeni ve geniş bir hayat ufku açtı. Her iki yazar da, romanın kurgusunu geliştirme -eğlendirici olaylar zinciri ve öğüt verici yorumlar- şeklindeki eski kurguyu yıkarak, yeni bir kurgulama yapmaya çalıştılar. Alevî Çeşmhâyeş’te psikolojik etütlere başvurdu; Bih Âzîn ise daha somut bir toplumsal alanda ilerledi. Bih Âzîn, ilk öykü kitabı Perâkende’de (1323/1944) cinsel ve mistik temalara yönelmesi, romantik, hayattan uzak kahramanlar yaratması yüzünden popülist etkisi altındadır. Bu öykülerde, Şîn Pertev ve Nâzırzâde-yi Kirmânî gibi, kendisindeki sanatsal ve toplumsal kültür eksikliğini, renkli sözcükler ve ahenkli ibareler kullanarak telafi etme yoluna gider. Kendisini sözcüklerle kanıtlama hevesi, yazarın sonraki eserlerini de hoş olmayan bir tarzda etkiler. Bih Âzîn, ikinci kitabı Be-Sûy-i Merdom’da (1327/1948) toplumsal konulara yönelir. Ancak bu kitapta da yazarın dili, kendisini gösterme çabasındaki yapmacıklıktan zarar görmüştür. Öykülerindeki insanların eğilimleri, onların ruhsal ve toplumsal konumlarından, öykünün etkisinden kaynaklanmaz; yazar, hepsinin adına konuşur ve zaman zaman sloganlar atar. Haklarında yazdığı bireylerin ruhsal yaşamlarını iyi bilmediğinden, kendisine ait entelektüel sözleri de onların ağzından dile getirir. “Mes’ele-yi Tâze” adlı öyküde, memur Alican, kısa bir konuşmanın ardından toplumsal bilince ulaşır. “Berk-i Ser-i Nîze”de sokak göstericilerini engellemekle görevli bir memur, göstericilerle çatışma sırasında, kendi amcasının oğlunu öldürdükten sonra, birdenbire değişir ve yetkin bir aydın gibi siyasî konuları değerlendirmeye ve çözümlemeye başlar. Karakterlerin gerçek psikolojilerine yeterli ilgi gösterilmemesi, yazarı, basma kalıp sözlere ve rapor edişe zorlar. Bu kitaptaki öyküler, yazarın, zamanının aydınlarına egemen olan psikolojiye uygun olarak toplumsal romanlar yazmak istediği halde, içindeki eğilimin, aşk heyecanlarını ve bireysel ruh hallerini çizmeye yönelik olduğunu gösterir. Dohter-i Ra’iyyet adlı romanda Bih Âzîn, “orman hareketini” ele alarak gerçekçi tarihî Farsça roman yazma yolundaki ilk gayretini gösterir. Bununla birlikte Dohter-i Ra’iyyet, olayların genişliği, karakterlerin bireysel ve türsel özelliklerinin zengin bir biçimde canlandırılması bakımından zayıftır. Bu zayıflık gerçekçi İran romanının yeni yeni ortaya çıkışından ve yazarın geniş bilgi sahibi olmamasından kaynaklanır. Öykü bir köy kulübesinde başlar: Kuzey halkından olan Ahmed-i Gol, ağa için hazırlanan bayramlık azıkları şehre götürmek ister. Ahmed-i Gol’ün hatıralarından karısının öldüğünü ve büyük kızının ağanın evinde hizmetçilik yaptığını öğreniyoruz. Evde kalan tek kişi, Suğrâ, babası ile birlikte şehre gidip kız kardeşini görmek için ısrar eder. Baba kız şehre gelirler. Öykü gelişerek ağanın evini de içine alır. Yazar allayıp pullayıp renkli kelimeler kullanarak, “heft sin” sofrasını ve “yeni yıla giriş kutlamasını” tasvir eder. Kardeşini görmek ve bayram ziyaretinde bulunmak için onun evine gelmiş olan ağanın kardeşi Hacı Ahmed Bey, Ahmed-i Gol’ün bütün karşı koymalarına rağmen Suğrâ’yı kendi evine hizmetçi olarak götürür. Bundan sonra Suğrâ’nın Hacı Ahmed’in evinin mutfağında geçecek olan hayatı başlar. Bih Âzîn çocukluk döneminin oyunlarını, hacının ailesinin hamama gelişini, tek tek oğullarının evlenişini ayrıntılı olarak tasvir eder. Öykünün gelişimi üzerinde pek de etkili olmayan bu kuzeydeki yerlerin, gelenek ve göreneklerin tasviri, yazarın çocukluk dönemi anılarını yeniden canlandırmaya düşkünlüğünü göstermektedir. Suğrâ’nın, sonunda ağanın oğlu tarafından iğfal edilmesi ile sonuçlanan baştan sona sıkıntı dolu hayatının yanı sıra, öyküye tarihi bir tema sokulur: I. dünya savaşı sonrası yıllarda toplumun sosyo-ekonomik durumun karışıklığı, Hacı Ahmed Bey gibi çıkarcı kimselere servetlerini günden güne artırma imkânı verir. O, köylüleri yağmalayarak Gilan’a yerleşmiş olan çarlık Rusya’sı kuvvetlerine azık temin eden bir tüccardır. Öte yandan, ekonomik kriz ve yoksul halkın hoşnutsuzluğu, devrimci güçlerin kuvvetlenmesi ile sonuçlanır. Reşt’te aç ve yoksun halk, açık açık “orman hareketini” destekler. Şehrin ileri gelenleri telaşa kapılırlar: Hacı Ahmed halkı aldatan girişimleriyle zavallıların koruyucusu olarak şöhret kazanır. Ekim devriminin gerçekleşmesiyle birlikte Ruslar ülkelerine geri dönerler. Gilan artık baştan başa ormanlıların elindedir ve artık devlet memurlarının burada güçleri yoktur. Ormanlılar köylülerin ve yoksul şehirlilerin içinden çıkmıştır; ancak ağalar ve ileri gelenler onlara lider olma yolunu ele geçirler. İşte bu yüzden Reşt’te yardım cemiyeti kurduklarında, Hacı Ahmed Bey bu cemiyetin nüfuzlu üyelerinden birisi olur. Ne var ki şehir onların elinden çıkıp İngiliz güçleri iktidara geçtikleri zaman, Hacı Ahmed İngilizlerin azıklarını temin etme görevini üstlenir. Ormanlılar şehri ikinci kez şehri fethettiklerinde, Ahmed-i Gol’ün yardımıyla Hacı Ahmed’in gizli deposunu açarak halk arasında bölüştürürler. Ahmed-i Gol, ağalardan yara almış isyancı kul, ormanlılara katılmıştır. Kızını görmek için bir defasında şehre gelir. Artık değişmiştir, öylesine gururla ve özgüvenle konuşmaktadır ki bu konuşma ağanın karısını ürkütür. Hacı Ahmed’in evinden kaçarak ormanlılara katılan ve sonunda heyecan verici bir sahnede devlet görevlileri tarafından kurşun yağmuruna tutulan genç köylü Rüstem Ali de romanın karakterlerindendir. Ancak zayıf bir sanatsal zevke sahip olan yazar, imgelem gücünü kullanarak ve tarihi belgelere dayanarak, okuyucuyu ormana götürüp ormanlıların hayatı ile yakından tanıştıramaz; onların direnişlerini ve uzlaşmalarını sanatsal bir üslûpla canlandıramaz. Çocukluk hatıralarını bu denli sabırla işleyen yazar, orman hareketinin öznel betimlemesinde aynı ölçüde aceleci ve dikkatsiz bir anlatımcılığa kaçar. Dohter-i Ra’iyyet’te, iki tema yan yana, ama birbirlerinden ayrı olarak ortaya konulur: Ormanlıların savaşı ve Suğrâ’nın ağanın evindeki hayatı. Yazar, Sugrâ’nın hayat öyküsünü orman hareketi olayları ile iç içe geliştiremez; bu ikisi arasında uyumlu ve zarif bir bağ kuramaz. Romanın kurgulanmasında zaafa sebep olan bu iki temanın ayrılığı, Dohter-i Ra’iy-yet’in en önemli eksikliğidir. Yazar bir dönemi nitelerken, romanın kah-ramanı Suğrâ’yı o dönemin somut bir olgusu olarak gösteremez. Bu yüz-den, Suğrâ’nın hayatındaki değişime ve kendi zamanının tarihî olaylarına bağlı olarak manevî gelişime tanık olamamaktayız. Ne olursa olsun, Bih Âzîn böylesi bir hususu yerine getirebilmiş olsaydı, Dohter-i Ra’iyyet, çağdaş İran tarihinin duyarlı bir aşamasını hamasî bir üslûpla ve yaşayan karakterlerin hayatlarının ötesinde gösterme konusunda, daha özel bir değere kavuşacaktı. Ama eser bu haliyle öyle değildir. Yazar orman sorununu ortaya koyarak tarihi bir roman yazmaya çalışmışsa da, Ahmed-i Gol’ün ve öteki ormanlıların çehrelerini öne çıkarmak yerine, tekrarlanıp duran, evin hizmetçisi Suğrâ’nın ağanın oğlu Mehdi tarafından aldatılmasının öyküsünü anlatmaya çalışır. Elbette yaşamları Suğrâ’nınki gibi olan hizmetçiler var olmuştur; ancak sanatın görevi, gerçekleri yüzeysel olarak fotoğraflamak değil, bireysel karakterler yaratarak, göz önünde tutulan dönemin temel özelliklerinin somut bir tasvirini sunmaktır. Ancak Bih Âzîn, sanki yoksulların ağalık ve tebaalık sistemindeki hayatı hoşluk, rahatlık ve zevk içinde geçiyormuş gibi, Suğrâ’yı sıkıntı dolu hayatından son derece hoşnut olarak tasvir eder. Hatta “Ahmed-i Gol’ün Mehdi tarafından kurtarılması” açıklamasıyla, Suğrâ’yı Mehdi’nin kucağına atar. Suğrâ, Mehdi’nin sözlerinin yalan olduğunu bildiği halde, şöyle düşünür: “Bu Mehdi’nin ilk yalanı değildi. Kendisi de ağanın oğlu tarafından aldatılan son kız olmayacaktı; öyleyse bırak şu iki günlük hayat hoş geçsin.” Kuşkusuz, romanın üzerinde durduğunu iddia ettiği ahlâkî değeri dikkate almanın çok da gereği yoktur. Bunun yerine, yazarın bilincini ve zihnindeki kavramları üstü kapalı olarak şekillendiren değerleri dikkate almak gerekir: Zenginler üstün yaratılışlı, yoksullarsa heveskâr ve iffetsiz insanlardır. Aslında böylesi ilişkilerin tasvirinin Bih Âzîn’in eserlerinde özel bir yeri vardır. “Zîver” adlı öyküde, tahsilli ve zengin bir adam genç hizmetçisiyle yatar. Adam kendisinde hizmetçiyi iğfal etme hakkını görür ve aldatma duygusunu tadar. Hizmetçi ise durumunu memnuniyetle, kendinden geçercesine kabullenir. “Mîve-yi Bedbahtî” (Mutsuzluk Meyvesi) adlı öyküde de Sekine, kendisini ağanın oğlunun kucağına seve seve atar, hamile kalınca da sokaklarda başıboş kalır. Dohter-i Ra’iyyet’te de aynı durum Suğrâ’yı beklemektedir. Dohter-i Ra’iyyet, orman hareketi hakkındaki bir kahramanlık romanının, çeşitli karakterleri, sahneleri ve türlü maceraları ile geniş ve açık seçik bir tasvir ortaya koyacak büyük bir eserin, içindeki tarihi olayların özünde, Mirza Kûçek ve Haydar Amuoğlu gibi kişilerin çehresinin, bireysel ve canlı somut birer karakter olarak öykünün odağında yer alacağı bir eserin yerinin henüz boş kaldığı uyarısında bulunmaktadır. (Dohter-i Ra’iyyet’in yazarı, Mirza Kûçek’in özelliklerini canlandırmak yerine onun hakkında makale yazmakta ve Haydar Amuoğlu’ndan olayların üzerine birkaç kez düşen bir gölge olmaktan başka bir iz sunmamaktadır.) Kahramanlık romanında, karakterlerin hayatları dereler gibi birbirine kavuşarak sonunda derin, coşkulu bir ırmak gibi hayat denizine dökülür ve tarihî bir dönemi canlandırırlar. Ancak Dohter-i Ra’iyyet, kısa bir yol kat ettikten sonra piyasa edebiyatının geleneksel bataklığına dökülen sığ bir ırmağa benzer. Bu romanın büyük bir temaya sahip olduğu halde büyük bir sanat eseri değildir. Bununla birlikte yeni toplumsal İran romanlarının ilklerinden olmak sıfatıyla, çağdaş edebiyatta seçkin bir yere sahiptir. |