Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 04:20

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۵:۵۰

Kullanıcı adı:

Åžifre :

Şifremi Hatırla
Åžifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
 


MÜMİN BİR KİMSE RABBİN'DEN, PEYGAMBERİN'DEN VE İMAMIN'DAN BİRER HASLET ALMADIKÇA İMANI KAMİL OLMAZ



      MÜMİN BİR KİMSE RABBİN'DEN, PEYGAMBERİN'DEN VE İMAMIN'DAN BİRER HASLET ALMADIKÇA İMANI KAMİL OLMAZ
      Usul-i Kafi, kitabında İmam Rıza'dan (Allah'ın selamı ona olsun) nakledilen bir hadiste şöyle buyuruluyor:
      Bir müminde üç haslet; (özellik) olmadıkça gerçek mümin olamaz: Rabbin'den (öğreneceÄŸi) bir haslet, Peygamberin'den bir haslet, İmamın'dan da bir haslet. Rabbin'den olan haslet sırrını gizlemektir. Hak Teala Kuran-ı Kerim'de buyuruyor ki; Gaybi bilen O'dur, gaybını (razı olduÄŸu bazı resullerden gayrisine) açıklamaz.[1] Peygamber'inden olan haslet halk ile iyi geçinmektir. Çünkü Hak Teala Resul-i Ekrem (s.a.a)'i halkla iyi geçinmeÄŸe emrederek buyurmuÅŸtur ki: Suçları bağışlamak yolunu tut; marufu emret ve cahillerden vazgeç[2] Allah'ın velisi İmam'dan olan haslet ise; can ve mal sıkıntılarına sabretmektir.
      Kısacası senden, Hak Tealaya, Resul-i Ekrem'e (s.a.a) ve İmam'a uyman istenmektedir.
      Hak Teala'nın sıfatına uymak isteyen bir kimse, şüphesiz çok büyük bir durum ve çok önemli bir makam için hazırlanmaktadır. Çünkü Hak Teala, senin de kendi veli ve dostları için hazırlayıp seçtiÄŸi cennete gitmeni ister. O halde, orada oturanlarla senin aranda benzerlik olabilmesi için, seni de onların sıfatlarına benzer sıfatlara yöneltmesi gerekir. O makam son derece temiz ve nurludur. O makamda bulunanlar peygamberler, ÅŸehitler ve sıddıklardır. Hak Teala'nın hikmeti ise, senin o makam ve ehli ile uyum saÄŸlamadan orada olmanı kabul etmez. Çünkü bu, bir ÅŸeyin layık olmadığı yerde bulunmasıdır. Öte yandan sonsuz ÅŸefkat ve rahmet sahibi Hak Teala senin ordan baÅŸka bir yerde olmana razı deÄŸildir. O halde; ilahi lütuf gereÄŸi senin de en yüce, en kamil, en deÄŸerli olan sıfatlara yöneltilmeni gerektirmiÅŸtir. Bu yüzden kendisine isnat ettiÄŸi ve kendini onlarla övdüğü sıfatlara uymanı istemiÅŸtir. Sonuç olarak, Hak Teala'ya ait olan evde (yani cennette) ancak O'nun sıfatlarıyla sıfatlanan kimse oturmaÄŸa layıktır. Öte yandan o evde komÅŸuları, Allah Teala'nın velileri olduÄŸuna göre onların da sıfatlarıyla sıfatlanması zorunludur. İşte bu pâk sıfatlarla sıfatlanmakla temizlenip, cilalanan nefse Hak Teala hitap ederek şöyle buyurur: Ey güvene eren nefis, razı olarak ve rızasını kazanmış bulunarak Rabb'ine dön ve artık katıl kullarımın arasına ve gir cennetime.[3]
  Bu ilahi sıfatlar çoktur. Fakat İmam, bunlardan zikredilen üç sıfatın daha önemli olduÄŸundan dolayı onları seçip imanı onlara baÄŸlı kılmıştır. Bunlardan en hayırlısı ise sırrını gizlemektir.
      Genellikle halk kamil olmayıp bir çok eksikliklere sahiptirler. Öte yandan, kemal sıfatlarının güzel ve ÅŸerefli olduÄŸu herkesçe malumdur ve herkes bunları arzulamaktadır. Fakat bu sıfatlar, nefsin isteklerine ters düştüklerinden ve halkın genelinin nefisle mücadele gayreti zayıf olduÄŸundan onları elde edemiyorlar. Böyle oldukları içinde, birisinin o sıfatları kazanmaya gayret ettiÄŸini gördüler mi onun o sıfatları kazanarak kendilerinden üstün olmasından korkarlar. Çünkü insan kendi arkadaşından aÅŸağı düşmeyi istemez, aksine üstün olmayı ister. Bunun için de her türlü hileye baÅŸvurarak ona engel olmaÄŸa çalışırlar. Bir kiÅŸinin bir topluma karşı koyamayacağı da açıktır. Bu yüzden mukaddes ÅŸerîat; müminin tek kurtuluÅŸ yolunun, sırrını gizlemek olduÄŸunu bilmiÅŸtir. Bu takdirde artık halkın ÅŸerrinden korunur ve yolunu sürdürür.
      Åžefkatli hekim ve gerçek tabip olan Ehl-i Beyt, (Allah'ın selamı onlara olsun) müminin nefsinin de yol kesici düşmanlarından birisi olduÄŸunu bildiklerinden, onu son derecede sırrını gizlemeÄŸe teÅŸvik ederek, imanın bu sıfata baÄŸlı olduÄŸunu ve Hak Teala'nın da kendisini bununla övdüğünü açıklamışlardır. Amaç ise; nefsin gösteriÅŸe olan meylini yok etmektir. Nefis, bu hedefe varmak için çeÅŸitli hilelere baÅŸvurur. ÖrneÄŸin: İnsanın inanç ve amelini diÄŸerlerine açıklamasının onlara yarar saÄŸlayacağını, bu yolla onları sevindireceÄŸini, onların görüşünden yardım alabileceÄŸini, daha baÅŸarılı olması için onların dua edeceÄŸini veya yararlanma ihtimali olan diÄŸer birisine nakledeceÄŸini, insana fısıldar. Oysa ki, yapılan amelleri açıklamak iyi olsaydı; Allah Teala da bu iÅŸi yapar, sır taşıyıcılar olan az bir gruptan gayri sırrını halktan gizlemezdi. Hikmet sahibi olan iyiyi terk etmez ve mükemmel olandan gayrisini yapmaz. Bundan da insanın inanç ve amelini diÄŸerlerine söylemenin fesad ve hikmete aykırılık olduÄŸu anlaşılır. Sen de hikmete uymak batıldan kaçınmakta, Rabb'in olan Hak Teala'ya uy. Nefis, amelini diÄŸerlerine söylemeyi salah ÅŸeklinde gösterse de kötü maksatlıdır. İmam Zeynu'l-Abidin, (Allah'ın selamı ona olsun) Zuhri adındaki birisine şöyle buyurmuÅŸtur:
      Her ne kadar yanında mazeret getirme yolun olsa bile, kalplerin çabucak inkar ettiÄŸi ÅŸeyleri konuÅŸmaktan kaçın; çünkü her inkar edilecek ÅŸeyi duyurduÄŸun kimseye yeterli özür getirmek mümkün deÄŸildir.
      Yine Ehl-i Beyt'e ait olduÄŸu söylenen bir ÅŸiirde ÅŸunlar yer almaktadır:
      Ben ilmimin cevahirlerini gizliyorum ki, cahil birisi ilmi görüp de delalete düşmesin.
      Ebu Hasan, (Hz. Ali) (a.s) İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin (a.s)'a şöyle buyurmuÅŸtur:
      Bir çok deÄŸerli ilimler vardır ki, eÄŸer onları açıklasam, Müslüman olan kiÅŸiler beni puta tapmakla suçlarlar.
      Müslümanlar, kanımı helal diye dökerler ve yaptıkları en çirkin iÅŸi iyi bilirler.
      Sırrı gizlemenin övülmesi ve sırrı açmanın kınanması hakkında hadisler ise son derecede çoktur. Sırrı gizlemeÄŸi sevip, ifÅŸa etmekten rahatsız olmak hali insana galip oldu mu, herhangi bir durumla karşılaÅŸtığında akıl gözüyle bakar ve açıklaması gereken bir durum olursa, gerektiÄŸi kadar, Ehl-i Beyt'in emrine uyarak açıklamada bulunur ve bundan dışarı çıkmaz. Çünkü Ehl-i Beyt (Allah'ın selamı onlara olsun) kendileri şöyle buyurmuÅŸlardır:
      Hikmeti, ehli olmayana vermeyin; aksi takdirde, hikmete zulmetmiÅŸ olursunuz. Ehlinden ise esirgemeyin, yoksa onlara zulmetmiÅŸ olursunuz.
      Sırrı gizlemenin iki merhalesi vardır: Birinci merhale, müminin sırrı oluÅŸu. İkinci merhale ise, müminin sırrı gizlemesidir. Yani, mümin sırrı gizleme gücüne sahip olmalıdır. Öyle ki, nefsi onu sırrı ifÅŸa etmeÄŸe zorlamamalıdır. Biz ikinci merhalede konuÅŸmak istiyoruz. Birinci merhalede ise İmam Sadık'ın (a.s) ÅŸu buyruÄŸuyla yetiniyoruz:
      Bir gün İmam Sadık, (a.s) Mufazzal b. Salih'e şöyle buyurdu: Ey Mufazzal, Allah'ın öyle kulları vardır ki, halis sırlarıyla Allah Teala ile muamele ederler ve Allah Teala da onlara, halis iyilik ve ihsanıyla muamele eder. Onlar öyle kimselerdir ki, kıyamet günü amel sayfaları boÅŸ kalır. Ve Allah Teala'nın karşısında durduklarında, Allah Teala onların amel sayfalarını yaptıkları gizli amellerle doldurur.
      Mufazzal, Ey mevlam, onlara karşı böyle davranılmasının sebebi nedir? diye arz etmesi üzerine, İmam (a.s) şöyle buyurdu:
      Allah Teala onları, hafız meleklerin, onlarla kendisi arasındakileri bilemeyecek kadar üstün kılmıştır.
      Åžeyh Ahmed b. Fahd, Uddet-ud Dâi kitabında bu hadisi naklettikten sonra, Bu yüce makamlardan gafil olma. Çünkü bu makamlar cennetten daha deÄŸerlidir diyor.
      AÅŸağıdaki ÅŸiir bunu daha güzel anlatmıştır:
      Ariflerin kalbinde öyle gözler var ki onlarla görülmeyen ÅŸeyleri görürler.
      Sırları söyleyen dilleri var ki ammeleri yazan melekler onları bilmezler.
      Kanatsız kalpleri var ki alemlerin rabbinin melekutuna kadar uçarlar.
      İkinci haslet halkla iyi geçinmektir. Bu ise Resul-i Ekrem'in (Allah'ın selam ve rahmeti ona ve Ehl-i Beyt'ine olsun) sünnetidir. Daha önce İmam Ali'den, (Allah'ın selamı ona olsun) Allah Teala'ya en sevimli kulun, Resulü'ne uyan kimsenin olduÄŸunu nakletmiÅŸtik. Bu sıfat sırrı gizlemekle aynı hikmeti taşımaktadır. Hatta sözü geçen açıklamaya göre sırrı gizlemek, halkla iyi geçinmenin bir bölümüdür.
      Usul-i Kâfi'de, İmam Sadık'dan (Allah'ın selamı ona olsun) nakledilen bir hadiste buyuruluyor ki: Resulullah (Allah'ın selamı ve rahmeti ona ve Ehl-i Beyt'ine olsun) şöyle buyurmuÅŸtur: Allah Teala bana farz ibadetleri yapmamı emrettiÄŸi gibi halkla iyi geçinmeÄŸi de emretmiÅŸtir.
      Yine İmam Sadık, (a.s) Resulu Ekrem (s.a.a)'den şöyle nakleder:
      İnsanlarla iyi geçinmek imanın yarısı, onlara yumuÅŸak davranmak ise yaÅŸantının yarısıdır.
      Yine İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuÅŸtur:
      Ebrarla (iyilerle) gizli olarak, kötülere ise açıkta baÄŸlantı kurun. Ama kötülere meyletmeyin, ki azaba uÄŸrarsınız. Bir zaman gelecek ki, din sahibi kimselerden, halkın akılsız olduÄŸunu zannedip, onların akılsız, ahmak demelerine sabredenlerden baÅŸkaları kurtulmayacaktır.
      BaÅŸka bir yerde de İmam (a.s), Resulullah  (s.a.a)'den şöyle nakleder:
      Üç ÅŸeye sahip olmayan kimse bir yere varamaz: Onu günahlardan alıkoyacak olan takvaya, insanlarla iyi geçineceÄŸi bir ahlaka, cahilin cehaletine karşı koyabileceÄŸi sabıra.
      Usul-u Kâfi'de yine İmam Sadık'tan (a.s) şöyle buyurduÄŸu nakledilmektedir:
      Kim elini halktan korursa -onlara zulmetmezse- bir eli korumuÅŸ olur; ama -bunun karşısında- ondan bir çok eller korunmuÅŸ olur.
      Bu yüzden bazı doÄŸruluk ve takva iddiasında bulunan kimselerin ben halka aldırış etmem, kimseye ihtiyacım yoktur, halk da kim oluyor? gibi insanlarla iyi geçinmemenin bir niÅŸanesi olan sözleri, hep nefsin hava ve hevesine uymaktan ve Ehl-i Beyt'in (Allah'ın selamı onlara olsun) yolunu bilmemekten kaynaklanıyor.
      Öte yandan cahil bir kimse insanlara dalkavukluk etmeyi, onlarla iyi geçinmek olarak zanneder ve Allah'ın emrettiÄŸi halkla iyi geçinmenin yaÄŸcılık anlamına geldiÄŸini zanneder. Oysa ki, bunların birbirinden farklı olduÄŸu malumdur. Kınanmış olan dalkavukluk, kötü iÅŸleri iyi göstermeÄŸe veya halktan umduÄŸu bir menfaat için, kötü iÅŸi reddetmemeÄŸe denir.
      Bu hasletin güzel olup hayra vesile olduÄŸunu gösteren delillerden biri, İmam Zeynu'l-Abidin'in (a.s), Kerbela vakaasından sonra Åžam'a esir olarak götürüldüğü sırada, Åžam'lı adama karşı gösterdiÄŸi yumuÅŸaklıktır.
      Hz. Zeynu'l-Abidin'i (a.s), Yezid'e esir olarak götürdüklerinde Åžamlı adamla arasında şöyle bir sohbet geçmiÅŸtir:
      Åžam'lı: Allah'a hamd olsun ki, sizleri öldürdü, bid'atınızı boÅŸa çıkardı ve halkı sizden kurtardı.
      İmam (a.s): Ey yaÅŸlı adam! Kur'an okuyor musun? Adam; Evet okuyorum dedi.
      İmam (a.s): De ki, ona (risalete) karşılık olarak yakınlarımı sevmekten baÅŸka sizden bir karşılık istemiyorum ayetini okudun mu?.
      Adam; Evet dedi.
      İmam (a.s); Allah, siz Ehl-i Beyt'ten her türlü pisliÄŸi gidermek ve sizleri tertemiz kılmak ister ayetini okudun mu? Adam Evet dedi.
      İmam Zeynu'l-Abidin (a.s); Ey yaÅŸlı adam, Yakınlarının hakkını ver ayetini okudun mu? Adam; Evet dedi.
      İmam Zeynu'l-Abidin (a.s); Biz Peygamber'in yakınları ve onun Ehl-i Beytiyiz buyurdu.
      Bunu duyan yaÅŸlı adam aÄŸlamaya baÅŸladı ve elini göğe kaldırıp, Hz. Hüseyin (a.s)'ın katilinden beraat ederek tövbe etti.
      YumuÅŸaklık o yaÅŸlı adamı böylece hayra çekmiÅŸtir. İşte ÅŸerri önlemek veya hafifletmek için yapılan ve bir çok hayırlara vesile olan yumuÅŸaklık budur. Bu ise dalkavukluktan farklıdır.
      İyi geçinmek bazen karşı tarafın ÅŸerrini defetmek içindir ve bazen de onu hayra çekmek amacıyla olur. Bütün bunların iyi oluÅŸunda şüphe yoktur. Ama eÄŸer korkudan veya bir etkisi olmamasından dolayı olursa bu durumda iyi geçinmek, ÅŸefkat, güler yüzlülük, eziyete tahammül en iyi savunma metodudur. Allah Teala, bu konuda buyuruyor ki: İyilikle, kötülük eÅŸit olmaz. Sen, en güzel bir tarzda (kötülüğü) uzaklaÅŸtır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiÅŸtir. Buna da, sabredenlerden ve büyük bir pay sahibi olanlardan baÅŸkası da kavuÅŸturulamaz.[4]
  BaÅŸka bir ayette ise şöyle buyuruyor: Ona yumuÅŸak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür, ya da içi titrer korkar.[5]
  Usul-u Kâfi'de, İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir:
      Bir gün Resulullah (s.a.a), AiÅŸe'nin yanındayken, adamın biri içeri girmek için izin istedi. Resulullah (s.a.a), AiÅŸe'ye Bu ne kötü bir insandır! buyurdu. AiÅŸe, kalkıp içeri girdikten sonra, Resulullah (s.a.a), o adamın içeri girmesine müsaade etti. Adam içeri girince, Resul-i Ekrem (s.a.a) ona güler yüzlü davrandı. Sohbeti bitince de adam kalkarak oradan ayrıldı. AiÅŸe, Ya Resulullah dedi. Siz bu adamın hakkında öyle buyurduÄŸunuz halde onu güler yüzle karşıladınız -bunun sebebi nedir?- O hazret, Ağız bozukluÄŸu yüzünden, insanların kendisiyle muaÅŸeretten hoÅŸlanmayan kimse, Allah'ın en kötü kuludur buyurdu.
      Bütün bunlar bir nevi takiyye olan iyi geçinmek içindir. Takiyyenin methinde ise sayısız rivayetler vardır. Hatta Allah yanında sizin en üstününüz en takvalı olanınızdır ayeti de, Allah yanında sizin en üstününüz, takiyyede en ılımlı olanınızdır diye tefsir edilmiÅŸtir. Ve hatta Dinin onda dokuzu takiyyedir denilmiÅŸtir.
      Usul-u Kâfi'de, Hemmad b. Vakidi-l Fehham şöyle rivayet eder: Yolda İmam Sadık'la (a.s) karşılaÅŸtığımda o hazretten yüzümü çevirerek yoluma devam ettim. Sonra huzuruna çıktığımda Fedanız olayım, ben bazen sizi gördüğümde rahatsız etmiÅŸ olmamak için yüzümü sizden çeviriyorum diye arz ettim. Bunun üzerine İmam (a.s) buyurdu ki: Allah'ın rahmeti senin üzerine olsun. Ama falan yerde bir adam beni görünce selam verdi; bu hareketi hiç de iyi bir hareket deÄŸildi.
      Görüyoruz ki, İmam'ın (a.s) durumunu gözeterek ona selam vermeyen kimse, İmam'ın, kendisine rahmet okumasına hak kazanmıştır; o hazretin durumunu gözetmeyerek selam veren kimseden ise İmam (a.s), iyi bir iÅŸ yapmadı diye yakınmaktadır. O halde bu hadisten ve benzerlerinden anlaşılıyor ki, mümini ağırlamak baÅŸkalarının ona düşmanlık etmesine ve fitne çıkmasına sebep olacaksa, bu durumda onu ağırlamak ona saygı göstermemekle olur. Bazen de mümini ağırlamak, onu eleÅŸtirmekle olur. Nitekim masum imamlarımızdan bazıları bazı özel ashabı hakkında böyle yapmışlardır. Bu ise geminin soygunculardan kurtulması için Hz. Hızır'ın onu delmesine benzer.
      Üçüncü haslet ise sabırdır. Şüphesiz bu dünya müminin zindanıdır. Zindanda rahatlık düşünülebilir mi?
      Rivayet edildiÄŸine göre bir adam, kendi sıkıntısını İmam Sadık'a (a.s) yöneltip ÅŸikayette bulundu. İmam Sadık (a.s) ona sabret buyurdu. Allah sana bir kurtuluÅŸ yolu açacaktır. Sonra biraz susup o adama bakarak Kufe hapishanesinin nasıl olduÄŸunu biliyor musun? diye sordu. Adam dar ve pis kokulu bir yerdir ve mahpuslarının durumu tasavvur edilemeyecek kadar kötüdür. dedi.
      İmam Sadık (a.s): Bu dünyada hapiste olduÄŸun halde; bir de rahatlık mı istiyorsun? dedi.
      Mümine dünya hayatı, orada çektikleri musibetlerden ziyade, Ahirete özleminden olan dolayı hapis hane olur, ya dünyaya meyletme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduÄŸundan ona bel baÄŸlamaması ve ondan nefret etmesi için; hikmet ve rahmet sahibi Allah Teala, onu çeÅŸitli belalara müptela eder ya da sevabı gerektiren itaat ve ameli zayıf olan birisi olur ve Allah Teala ÅŸefkat ve merhametiyle onu musibetlere tahammül etmek sevabına kavuÅŸturmak ister ve böylece dünya hayatı ona hapishane olur.
      İmam Cafer Sadık (a.s) buyurmuÅŸtur ki:
      EÄŸer insan musibete duçar olmakla, kavuÅŸtuÄŸu mükafat ve sevabı bilseydi, makasla etinin doÄŸranmasını bile arzu ederdi.
      Yine buyurmuÅŸtur ki:
      Müminlerden biri bir belaya tutulur ve buna sabrederse, ona bin ÅŸehide verilen sevap verilir.
      Yine buyurmuÅŸtur ki:
      Bazen kulun Allah indinde öyle bir makamı olur ki, o makama ancak ÅŸu iki hasletten biriyle kavuÅŸabilir, ya malının elinden çıkmasıyla veya vücudunun bir belaya duçar olmasıyla.
      Demek bir belaya duçar olmak mümin için ya sevap ve manevi makam sayılır ya da cezalandırma ve günahının kefareti; hangisi olursa olsun akıl sahipleri tarafından sevilir ve hoÅŸ kabul edilir.
      Mükafat olan kısmı bellidir; cezalandırma olan kısmı ise, Ehl-i Beyt'ten gelen hadislerde açıklandığı üzere, Allah'ın keremi'nin mümin kulunu iki defa cezalandırmamayı gerektirdiÄŸi için, mümin bir ÅŸahısa düşen ÅŸey sabretmektir. Çünkü Allah Teala belayı yaratmadan sabrı yaratmıştır.
      Usul-u Kafi'de, Hz. Ali (a.s)'dan nakledilen bir hadise göre, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuÅŸtur:
      Sabır üç kısımdır: Musibete karşı olan sabır; itaate sabır; ve günaha düşmemek için sabır.
      Kim musibete sabreder ve güzel bir tahammülle onu geride bırakırsa, Allah onun için üç yüz derece yazar, her bir derecenin arası yer ile göğün arası kadardır. Kim bir itaate sabrederse, Allah ona altı yüz derece yazar, bir dereceyle diÄŸerinin arası yerin ortasından arÅŸa kadardır. Ve kim de günaha düşmemek için sabrederse, (direnirse) Allah ona dokuz yüz derece yazar ki, her bir dereceyle diÄŸerinin arası yerin ortasından arşın sonuna kadardır.
      Yine Usul-u Kâfi'de, İmam Sadık (a.s)'dan şöyle rivayet edilmiÅŸtir:
      Bizler sabredeniz ve Åžiamız bizden daha sabırlıdır.
      Ravi diyor ki, Ben canım sana feda olsun; nasıl Åžialarınız sizden daha sabırlı olabilir? diye sorduÄŸumda, İmam (a.s) buyurdu ki:
      Biz (mükafatını) bildiÄŸimiz ÅŸeyler için sabrediyoruz, ama onlar (sırf bize muhabbetleri olduÄŸu için mükafatını) bilmedikleri ÅŸeyler için sabrediyorlar.
      İmamların ÅŸefkatine bak. Åžianın küçük musibetler karşısında önemsiz sabırlarını, kendilerinin büyük musibetleri karşısındaki sabırları derecesine çıkarıyorlar. Amaçları kendilerine katarak, onların kopup helak olmalarını önlemektir. Zira onları kendilerinden saymadıkları ve kendi saflarında yer vermedikleri takdirde, onların bir kurtuluÅŸ yolu olmadığını biliyorlar. Ehl-i Beyt'le birlikte oldukları takdirde, artık hepsini reddetmek mümkün deÄŸildir ve hepsini kabul etmek gerekir. Ama eÄŸer; her biri kendi hükmüne tabi tutulursa, Åžiaları kesinlikle kurtulmazlardı. Bu yüzden Åžialarından son istekleri, en azından zahirde onlara kendilerini benzetmeleridir. Bu konuda Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuÅŸtur:
      Kendisini bir kavme benzetenin, o kavimden olması umulur.
     Daha sonra İmamlar kendi ÅŸefaat ve dualarıyla bunu kemala eriÅŸtirmek istiyorlar. Seyyid ibn-i Tavus diyor ki: İmam Mehdi'nin, (Allah zuhurunu yakınlaÅŸtırsın) Samırra ÅŸehrinde ÅŸiilerine şöyle dua ettiÄŸini duydum:
      Allah'ım, ÅŸiilerimiz bizdendir. Onlar bizim toprağımızın geri kalanından yaratılmış ve bizim vilayetimizin nuruyla yoÄŸrulmuÅŸlardır. Onların iÅŸini bize hevale et. Bizim muhabbetimize güvenerek yaptıkları günahları ört. Hesap anında terazileri hafif olursa, hayırlarımızın fazlasıyla onların terazilerini ağırlaÅŸtır.
      O hazretin, ÅŸiilerinin onlardan koparak yalnız kalmalarını önlemek için, onları nasıl kendilerine katmaÄŸa çalıştıklarına dikkat et. Bazen yaratılışta onların kendilerinden olduÄŸunu buyuruyor, bazen onların günahlarının Ehl-i Beyt'in sevgisine güvenmeleri nedeniyle olduÄŸunu söylüyor, bazen de Allah Teala'ya onların eksikliklerini, kendi hayırlarının fazlasıyla doldurması için yalvarıyor.
      KardeÅŸim; bizim bilmediÄŸimiz ÅŸeyleri onlar biliyor; onlar, günahın kendisine deÄŸil, kime karşı günah iÅŸlediÄŸine bak demiÅŸlerdir. Onlar, günahlarımızdan kaynaklanan tehlikeyi bildiklerinden ve helak olmamızdan endiÅŸelendiklerinden dolayı, bizleri selametliÄŸe götüren kurtuluÅŸ yoluna hidayet etmiÅŸlerdir. Bu da mümkün olduÄŸu kadar onlara benzemek doÄŸrultusunda çaba harcayarak, bir an bile onlardan ayrılmamayı kendine amaç edinmekle olur.
      İmam Rıza'nın (a.s) buyruÄŸu da bu doÄŸrultudadır. Yani İmam'ın sünneti olan zorluklarda sabırlı olmayı, kendine sünnet edinmeÄŸe çalışmaktan bir an bile gaflet etmemelidir. Gerçekte, üç dereceden ibaret olan musibet karşısında sabretmek, itaate sabretmek ve günah karşısında sabretmek, bütün sünnetleri içermektedir.
      Burada, Allah Teala'nın bizleri de Ehl-i Beyt'i önder edinerek, onlara uymaya muvaffak kılması ümidiyle, o hazretin, farz derecesinde ehemmiyet verip amelen baÄŸlı oldukları sünnetlerinden bazılarına iÅŸaret ediyorum:
      1- SÖZÜNDE DURMA
      O hazretlerin hayatlarını incelediÄŸimizde, o hazretlerin, bir engelle karşılaşıp vaadini yerine getirememe korkusundan, müminlerin bir vaatte bulunmamalarını tavsiye ettiklerini görüyoruz. Vaadini yerine getirmek ise, o hazretlere göre çok önemli bir konudur.
      Bu durumda, mümin bir kimse karşılaşılabilecek olayları kontrol edemeyeceÄŸinden bir vaatte bulunmamalıdır. vaatte bulunduÄŸu takdirde ise kesinlikle vaadini yerine getirmelidir. Aksi durumda Ehl-i Beyt'in (Allah'ın selamı onlara olsun) sünnetinden uzak olup, bununla Ehl-i Beyt'e uyanların simge ve niÅŸanesinden çıkıp (Allah korusun) diÄŸerlerine benzer.
      Resulullah'ın, (Allah'ın selam ve rahmeti ona ve Ehl-i Beyt'ine olsun) hayatının son anlarında borçlarını vermesinin yanı sıra, vaatlerini de yerine getirmesi için Hz. Ali'yi vasiy tayin etmesi, bunun apaçık örneÄŸidir. Çünkü o hazrete göre, vaatte bulunmak da borç gibi farz bir hak olarak kabul edilmesiydi. Ölümün gelip çatmasını bir mazeret sayarak, borçlarını vermesi için vasi tayin ettiÄŸi gibi, vaadini yerine getirmesi için de vasi tayin etmezdi. Elbette Ehl-i Beyt'in (Allah'ın selamı onlara olsun) sünneti olan, vaadini yerine getirmeye önem vermekten maksadın, bir engelle karşılaşıp mazereti olmanın yanı sıra, vaadini yerine getirmenin de mümkün olduÄŸu takdirdedir. Ama herhangi bir engel söz konusu olmadığı takdirde, vaadini yerine getirmenin gerekliliÄŸi apaçık bellidir. Çünkü herhangi bir engel ve mazeret söz konusu olmaksızın vaadini yerine getirmemek, en alçak insan için bile, bir eksiklik ve kabahattir. O halde bunu, diÄŸerlerinin uyması gerekli olan Ehl-i Beyt'in (Allah'ın selamı onlara olsun) sünnetinden saymak doÄŸru deÄŸildir.
      2- KARÅžILIKSIZ İHSAN ETMEK
      O hazretlerin sünnetlerinden biri de; farz olandan ve vaadinden fazla ihsan etmektir. Çünkü o hazretler vaadı, farz olarak kabul ederlerdi. Resulullah (Allah'ın selam ve rahmeti ona ve Ehl-i Beyt'ine olsun) vaadini iyi bir ÅŸekilde yerine getirirdi. Yani o hazret aldığı borcu geri verirken, aldığı miktardan bir miktar da fazla verirdi. Ehl-i Beyt'in (Allah'ın selamı onlara olsun) sünnet ve gidiÅŸatı ise Câmia ziyaretinde olduÄŸu gibi, ihsan ve kerem idi. Kısacası onlar, Allah Teala'nın ÅŸu ayetinin apaçık örnekleriydiler: Allah adalet ve ihsana emreder[6] Hz. Ali, (Allah'ın selamı ona olsun) el emeÄŸiyle bin köle azad etti. Bunun yanısıra onları normal bir hayata kavuÅŸturmak için sermaye de verirdi. Yine o Hazret, Mekkeli bir araba dört bin dirhem vaadin da bulunduÄŸundan dolayı, Resulullah'ın (s.a.a) mübarek elleriyle yaptığı bağı satarak, vaadini fazlasıyla yerine getirdi.
      Velhasıl, vaat ve farz hakkı yerine getirirken, az bir ÅŸeyle de olsa, fazla ihsanda bulunmanın nefislerde apayrı bir yeri vardır. O hazretler ise, bunu kendilerine bir prensip edinmiÅŸlerdi.
      3- KENDİSİNİN İHTİYACI OLDUÄžU HALDE DİĞERLERİNİ KENDİSİNE TERCİH ETMEK
      Allah Teala Kuran-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:
      Kendilerinin ihtiyacı olduÄŸu halde, diÄŸerlerini kendilerine tercih ederler.[7]
      Mümin bir kimse, diÄŸerlerini kendine tercih etmeyi amaç edinmelidir. Aksi takdirde bazen de olsa kendini sevmek ve nefsi hava ve hevesleri onu zulüm ve insanlık dışı hareketlere zorlar. Böyle bir kimse ise mümin olamaz. Çünkü insanlar, mümin kimsenin ÅŸerrinden amanda olmalıdır. Ama, diÄŸerlerini kendine tercih etmeyi kendine gerekli kılan kimse diÄŸerlerine zulmetmez. Çünkü, en fazla nefsi onu insafı terk etmeÄŸe zorlar. Ama artık haddini aşıp hakları terk etmez. O halde diÄŸerleri onun zulmünden amanda olurlar.
      --------------------------------------------------------------------------------
      [1]- Cin/26.
      [2]- El Araf/199.
      [3]- Fecr/28.
      [4] - Fussilet/34-45.
      [5] - Tâhâ/44.
      [6] - Nahl/90.
    [7] - HaÅŸr/9.
     

Total Visit: 222
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.