Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 04:08

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۵:۳۸

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

MESUD-İ SAD

 

 

 Emir Mes‘ûd b. Sa’d b. Selmân-i Lâhorî, V/XI. yüzyılın ikinci yarısının ve VI/XII. yüzyıl başlarının Farsça söyleyen büyük şairi ve Fars şiirinin sağlam rü­künlerindendir. Babası Sa’d b. Selmân, tarih kitaplarından anla­şıldığı kada­rıyla, Gaznelilerin ilk döneminin teşkilat sahibi yetkililerinden ve bu dönemin meşhur defterdarlarındandır. Nitekim emir Mecdeddîn Mes‘ûd, 427/1035 yı­lında babası tarafından Hindistan amirliğine atanınca Sa’d onun sarayının vergi işleri maka­mına geldi. Galiba bu tarihten itiba­ren Sa’d-i Selmân, ailesi ile birlikte Lahor da kaldı. Mes‘ûd, bu dönemden sonra o şehirde doğdu. Mes‘ûd’un kendisi de baba­sının idarî geçmişine şiirlerinde işaret etmiş olup şöyle demiştir:

Bendenizin babası Sa’d b. Selmân, tam altmış yıl hizmet etti,

Kimi zaman etrafta vali, kimi zaman da saray ileri geleni idi.

Sa’d-ı Selmân, muhtemelen sultan Mes‘ûd b. İbrahim’in padişahlık döne­mine kadar (492-508/1099-1114) hayattaydı. Çünkü Mes‘ûd, onu överken Hin­dis­tan’daki mal varlığı ve arazisi korkunç olan kendi ba­basın­dan “yaşlı baba” diye söz eder.

Mes‘ûd’un doğumu, 438/1046 ile 440/1048 yılları arasıdır. Onun şa­irlik noktasında ortaya çıkışı da sultan İbrahim’in saltanat dönemine (451-492/1059-1099) denk gelmektedir. Galiba bu padişah döneminde Mes‘ûd, babasının tavsi­yesi ile saraya girdi. Seyfu’d-devle Mahmûd b. İbrahim, Hindistan valisi olunca Mes‘ûd-i Sa’d da onun yakınları arasında Hindis­tan’a gitti, savaş ve fetihler ya­pan büyük emirler arasında olup emirlik ve üstünlükten nasibini alarak şairlerin memduhu oldu. Seyfu’d-devle Mahmûd, 469/1076 yılı civarında Hin­distan hü­kümdarlığına atandığına göre, Mes‘ûd-i Sa’d’ın Gazneliler sa­rayına girişinin baş­langıcı bu tarihte olmalıdır.

Seyfu’d-devle Mahmûd, 480/1087 yılı dolaylarında babasının emri ile hap­sedilip zindana atıldı. Onun tüm yardımcıları da hapsedi­lip zindana atıldılar. Bunlardan biriside yedi yıl “Sû” ve “Dihek” kalele­rinde, üç yılda “Nây” kalesinde tutuklu kalan Mes‘ûd-i Sa’d idi. Aşağı­daki beyitte buna işaret etmektedir..

Yedi yılımı Sû ve Dihek ezdi, ondan sonra da üç yıl Nay kalesi.

Galiba bu olay, kıskanç kimselerin iftiraları sonucu gerçekleş­miş ol­malı­dır. Çünkü kasidelerinin birinde, bu olaya işaret etmiş ve on yıla yakın bir süreyi ha­piste geçirdikten sonra şöyle demiştir: Arazi düşmanları, onu onun elinden zora sokmuşlardı, o da hakkını almak için sultanın sarayına gelmişti. Onu şiirle­rinin yaygınlaşmasından en­dişe eden övgüsünün ona geri döneceğinden korkan kıs­kançların it­hamıyla sultanın gazabına uğradı ve zindana düştü. Mes‘ûd b. Sa’d hakkında dedikodu yapan ve onu çekişti­ren şair ya da şairlerden, Ebû’l-Ferec-i Rûnî’nin bu işte rol almış olduğu eskiden beri meşhur bir rivayettir. Şairin şiirle­rinde de kendisini kıskanç­lıktan dolayı tu­tukluluk ve zindana düçar kılan Ebû’l-Ferec ismine işaret­ler vardır:

Ey Ebu’l-Ferec, kininden dolayı beni hapsettirmeye utanmadın mı?

Şair hapis, muradına erememe ve amacına ulaşamama ile ge­çirdiği bu on yılda Sultan İbrahim ve onun saray ileri gelenlerine çok fasih ve güzel kaside­ler gönderdi. Sultandan bağışlanma, diğerlerin­den de yardım, cesa­ret ve yiğitlik di­ledi. Sonunda sultanın ‘Amîdu’l-Mulk ‘İmadudu’d-devle Ebû’l-Kâsım-i Has is­mindeki yakınlarından biri, sultanın yanında şefaatte bulundu ve onu kinli padi­şahın hapsin­den çıkardı. Bu olaydan sonra şair Hindistan’a babasının mal ve ara­zileri üzerine gitti. Sultan Mes‘ûd b. İb­rahim’in saltanatı zamanında (492-508/1099-1114) oğlu Adudu’d-devle Şirzâd, Hindistan hüküm­darlığına atanın­caya kadar da burada kaldı. Bu şehzadenin vezirliği “Ebû Nasr-ı Pârsî”ye geçti. Ebû Nasr-i Pârsî’nin dostlarından olan Mes‘ûd-i Sa’d “Çâlender” valiliğine atandı. Fakat onun talihsizliğinden dolayı Ebû Nasr-ı Pârsî gazaba uğradı ve hapse atıldı. Mes‘ûd-i Sa’d da onunla dost olmasının cezası olarak tekrar “Merenc” ka­lesinde yeni bir sekiz yıllık hapis geçirmek üzere zindana girdi. Böy­lece tekrar zindana girdi. 500/1106 yılında ileri gelenlerden birinin şefaati ile öz­gürlüğüne kavuştu.

Bundan dolayı güzel sözlü bu şairin hapis süresi on sekiz yıldı. Ken­disi de bir yerde on dokuz yıllık hapsine işaret etmiş ve tüm bu musibetle­rin sorumlusu ola­rak Ebû’l-Ferec’e şöyle demiştir:

On dokuz yıl tutuklu olduğumdan dolayı sana hiçbir korku gelmedi mi?

Mes‘ûd-i Sa’d, bu tarihten sonra, yani 500/1106 yılından vefat yılı olan 515/1121 yılına kadar Sultan III. Mes‘ûd, Adudu’d-devle-i Şirzâd, Melik Arslan İbn Mes‘ûd ve Behrâmşâh b. Mes‘ûd’un katiplik­lerini yaptı ve onları medhetti. Vefat edinceye dek onların çok yakı­nında bir yaşam sürdü.

Mes‘ûd-i Sa’d, İran’ın büyük fasihlerinden ve kendi gönül çe­kici üs­lubu, beliğ ve etkili sözü ile meşhur olan şairlerdendir. Gücü, anlamları, seçici beğenilen ke­limelerle birlikte kullanmasında, mahareti de onun in­kar edilemez terkiplerin uyumluluğundadır. Onun hayal gücü, kimi zaman bazı konuları her biri kendi başına övülmeğe ve dikkate değer birkaç ta­birle birlikte açıklayabil­mesi ve bu yolla yeni tabirler, terkipler, teşbihler ve tavsifleri getirebilmesinde­dir. Gücü yet­tiği oranda ödünç ve eğreti la­fızlardan, tekrar olan mazmunlardan kaçınmıştır. Bu konuda şöyle der:

Benim şiirlerim, nazım sanatında ne ödünç kelimeler ne de tekrar anlam­lardır.

Bu etkenlerin tümü, Mes‘ûd’un güzel bir üslup ortaya çıkarma­sına ve çok hızlı bir şekilde çağdaşlarının dilinde dolaşmasına, kendi ifadesiyle, kendisinin Merenc’de, sözünün Kayrevân’da olma­sına ve onun sözünün şiir iddi­acılarının arasında Huccet sayılmasına sebep olmuştur.[1]

‘Avfî’nin Lubâbu’l-Elbâb’da ifade ettiği gibi, Mes‘ûd-i Sa’d’ın biri Farsça, biri Arapça, üçüncüsü de Hintçe olan üç Dîvân’ı vardı. Onun Hintçe şiirlerinden elde hiçbir örnek mevcut değildir. Fakat bazı Arapça beyitleri mevcuttur. Elde mevcut olan Farsça Dîvân’ı ise iki kez basılmış olup kaside, mesnevi, kıta, terci’, mu­amma, gazel ve rubai türü şiirlerin­den oluşan yaklaşık on altı bin beyti içer­mek­tedir. Dî­vân’ının sonunda ayın otuz gününü (eski İran takvimine göre) ve haf­ta­nın yedi gününü vasfeden ve Sultan Adudu’d-devle-i Şirzâd’ın yar­dımcıları­nın vasfı konu­sunda bir mesnevi de vardır ki yeni olmasına rağmen edebî değeri pek yoktur.

Mes‘ûd’un zindanda yardan ve diyardan uzak yazdığı ve kendi perişan halini anlattığı şiirleri arasından sahip olduğu üstün beyitler ve lafızların şaşırtıcı fesa­hatin yanında her okuyucunun gönlünün derinliklerinde edinmiş olduğu etki açı­sından da dikkate değerdir. Bu yönüyle de eskiden beri söz eleştiricilerinin dilin­dedir. Nizâmî-yi Arûzî, onun bu tür şiirleri konusunda Çehâr Makâle’de şöyle demiştir: “Akıl erbabı ve İnsaf ehli kimseler, Mes‘ûd’un Habsiyât’ının ne derece yüce ve üstün olduğunu ve fesahat noktasında hangi ya­pıda olduğunu bilirler. Onun şiirlerini okudu­ğumda tüyleri­min diken diken ol­duğunu ve neredeyse gö­zümden yaşların aktığı çok zamanlar olmuştur.”

 

 

[1] Şayet şiirde iki kişi arasına bir savaş girmiş olsaydı, bendenizin şiirinde onlara şahid ve burhan olurdu.

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.