| MESUD-İ SAD Emir Mes‘ûd b. Sa’d b. Selmân-i Lâhorî, V/XI. yüzyılın ikinci yarısının ve VI/XII. yüzyıl başlarının Farsça söyleyen büyük şairi ve Fars şiirinin sağlam rükünlerindendir. Babası Sa’d b. Selmân, tarih kitaplarından anlaşıldığı kadarıyla, Gaznelilerin ilk döneminin teşkilat sahibi yetkililerinden ve bu dönemin meşhur defterdarlarındandır. Nitekim emir Mecdeddîn Mes‘ûd, 427/1035 yılında babası tarafından Hindistan amirliğine atanınca Sa’d onun sarayının vergi işleri makamına geldi. Galiba bu tarihten itibaren Sa’d-i Selmân, ailesi ile birlikte Lahor da kaldı. Mes‘ûd, bu dönemden sonra o şehirde doğdu. Mes‘ûd’un kendisi de babasının idarî geçmişine şiirlerinde işaret etmiş olup şöyle demiştir: Bendenizin babası Sa’d b. Selmân, tam altmış yıl hizmet etti, Kimi zaman etrafta vali, kimi zaman da saray ileri geleni idi. Sa’d-ı Selmân, muhtemelen sultan Mes‘ûd b. İbrahim’in padişahlık dönemine kadar (492-508/1099-1114) hayattaydı. Çünkü Mes‘ûd, onu överken Hindistan’daki mal varlığı ve arazisi korkunç olan kendi babasından “yaşlı baba” diye söz eder. Mes‘ûd’un doğumu, 438/1046 ile 440/1048 yılları arasıdır. Onun şairlik noktasında ortaya çıkışı da sultan İbrahim’in saltanat dönemine (451-492/1059-1099) denk gelmektedir. Galiba bu padişah döneminde Mes‘ûd, babasının tavsiyesi ile saraya girdi. Seyfu’d-devle Mahmûd b. İbrahim, Hindistan valisi olunca Mes‘ûd-i Sa’d da onun yakınları arasında Hindistan’a gitti, savaş ve fetihler yapan büyük emirler arasında olup emirlik ve üstünlükten nasibini alarak şairlerin memduhu oldu. Seyfu’d-devle Mahmûd, 469/1076 yılı civarında Hindistan hükümdarlığına atandığına göre, Mes‘ûd-i Sa’d’ın Gazneliler sarayına girişinin başlangıcı bu tarihte olmalıdır. Seyfu’d-devle Mahmûd, 480/1087 yılı dolaylarında babasının emri ile hapsedilip zindana atıldı. Onun tüm yardımcıları da hapsedilip zindana atıldılar. Bunlardan biriside yedi yıl “Sû” ve “Dihek” kalelerinde, üç yılda “Nây” kalesinde tutuklu kalan Mes‘ûd-i Sa’d idi. Aşağıdaki beyitte buna işaret etmektedir.. Yedi yılımı Sû ve Dihek ezdi, ondan sonra da üç yıl Nay kalesi. Galiba bu olay, kıskanç kimselerin iftiraları sonucu gerçekleşmiş olmalıdır. Çünkü kasidelerinin birinde, bu olaya işaret etmiş ve on yıla yakın bir süreyi hapiste geçirdikten sonra şöyle demiştir: Arazi düşmanları, onu onun elinden zora sokmuşlardı, o da hakkını almak için sultanın sarayına gelmişti. Onu şiirlerinin yaygınlaşmasından endişe eden övgüsünün ona geri döneceğinden korkan kıskançların ithamıyla sultanın gazabına uğradı ve zindana düştü. Mes‘ûd b. Sa’d hakkında dedikodu yapan ve onu çekiştiren şair ya da şairlerden, Ebû’l-Ferec-i Rûnî’nin bu işte rol almış olduğu eskiden beri meşhur bir rivayettir. Şairin şiirlerinde de kendisini kıskançlıktan dolayı tutukluluk ve zindana düçar kılan Ebû’l-Ferec ismine işaretler vardır: Ey Ebu’l-Ferec, kininden dolayı beni hapsettirmeye utanmadın mı? Şair hapis, muradına erememe ve amacına ulaşamama ile geçirdiği bu on yılda Sultan İbrahim ve onun saray ileri gelenlerine çok fasih ve güzel kasideler gönderdi. Sultandan bağışlanma, diğerlerinden de yardım, cesaret ve yiğitlik diledi. Sonunda sultanın ‘Amîdu’l-Mulk ‘İmadudu’d-devle Ebû’l-Kâsım-i Has ismindeki yakınlarından biri, sultanın yanında şefaatte bulundu ve onu kinli padişahın hapsinden çıkardı. Bu olaydan sonra şair Hindistan’a babasının mal ve arazileri üzerine gitti. Sultan Mes‘ûd b. İbrahim’in saltanatı zamanında (492-508/1099-1114) oğlu Adudu’d-devle Şirzâd, Hindistan hükümdarlığına atanıncaya kadar da burada kaldı. Bu şehzadenin vezirliği “Ebû Nasr-ı Pârsî”ye geçti. Ebû Nasr-i Pârsî’nin dostlarından olan Mes‘ûd-i Sa’d “Çâlender” valiliğine atandı. Fakat onun talihsizliğinden dolayı Ebû Nasr-ı Pârsî gazaba uğradı ve hapse atıldı. Mes‘ûd-i Sa’d da onunla dost olmasının cezası olarak tekrar “Merenc” kalesinde yeni bir sekiz yıllık hapis geçirmek üzere zindana girdi. Böylece tekrar zindana girdi. 500/1106 yılında ileri gelenlerden birinin şefaati ile özgürlüğüne kavuştu. Bundan dolayı güzel sözlü bu şairin hapis süresi on sekiz yıldı. Kendisi de bir yerde on dokuz yıllık hapsine işaret etmiş ve tüm bu musibetlerin sorumlusu olarak Ebû’l-Ferec’e şöyle demiştir: On dokuz yıl tutuklu olduğumdan dolayı sana hiçbir korku gelmedi mi? Mes‘ûd-i Sa’d, bu tarihten sonra, yani 500/1106 yılından vefat yılı olan 515/1121 yılına kadar Sultan III. Mes‘ûd, Adudu’d-devle-i Şirzâd, Melik Arslan İbn Mes‘ûd ve Behrâmşâh b. Mes‘ûd’un katipliklerini yaptı ve onları medhetti. Vefat edinceye dek onların çok yakınında bir yaşam sürdü. Mes‘ûd-i Sa’d, İran’ın büyük fasihlerinden ve kendi gönül çekici üslubu, beliğ ve etkili sözü ile meşhur olan şairlerdendir. Gücü, anlamları, seçici beğenilen kelimelerle birlikte kullanmasında, mahareti de onun inkar edilemez terkiplerin uyumluluğundadır. Onun hayal gücü, kimi zaman bazı konuları her biri kendi başına övülmeğe ve dikkate değer birkaç tabirle birlikte açıklayabilmesi ve bu yolla yeni tabirler, terkipler, teşbihler ve tavsifleri getirebilmesindedir. Gücü yettiği oranda ödünç ve eğreti lafızlardan, tekrar olan mazmunlardan kaçınmıştır. Bu konuda şöyle der: Benim şiirlerim, nazım sanatında ne ödünç kelimeler ne de tekrar anlamlardır. Bu etkenlerin tümü, Mes‘ûd’un güzel bir üslup ortaya çıkarmasına ve çok hızlı bir şekilde çağdaşlarının dilinde dolaşmasına, kendi ifadesiyle, kendisinin Merenc’de, sözünün Kayrevân’da olmasına ve onun sözünün şiir iddiacılarının arasında Huccet sayılmasına sebep olmuştur. ‘Avfî’nin Lubâbu’l-Elbâb’da ifade ettiği gibi, Mes‘ûd-i Sa’d’ın biri Farsça, biri Arapça, üçüncüsü de Hintçe olan üç Dîvân’ı vardı. Onun Hintçe şiirlerinden elde hiçbir örnek mevcut değildir. Fakat bazı Arapça beyitleri mevcuttur. Elde mevcut olan Farsça Dîvân’ı ise iki kez basılmış olup kaside, mesnevi, kıta, terci’, muamma, gazel ve rubai türü şiirlerinden oluşan yaklaşık on altı bin beyti içermektedir. Dîvân’ının sonunda ayın otuz gününü (eski İran takvimine göre) ve haftanın yedi gününü vasfeden ve Sultan Adudu’d-devle-i Şirzâd’ın yardımcılarının vasfı konusunda bir mesnevi de vardır ki yeni olmasına rağmen edebî değeri pek yoktur. Mes‘ûd’un zindanda yardan ve diyardan uzak yazdığı ve kendi perişan halini anlattığı şiirleri arasından sahip olduğu üstün beyitler ve lafızların şaşırtıcı fesahatin yanında her okuyucunun gönlünün derinliklerinde edinmiş olduğu etki açısından da dikkate değerdir. Bu yönüyle de eskiden beri söz eleştiricilerinin dilindedir. Nizâmî-yi Arûzî, onun bu tür şiirleri konusunda Çehâr Makâle’de şöyle demiştir: “Akıl erbabı ve İnsaf ehli kimseler, Mes‘ûd’un Habsiyât’ının ne derece yüce ve üstün olduğunu ve fesahat noktasında hangi yapıda olduğunu bilirler. Onun şiirlerini okuduğumda tüylerimin diken diken olduğunu ve neredeyse gözümden yaşların aktığı çok zamanlar olmuştur.” |