Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 04:07

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۵:۳۷

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

1

 GÜVENLİK VE KİMLİK ARAYIŞINDA


MEŞRUTİYET EDEBİYATI

 

Kaçar döneminde orta sınıfın ve modernleşme düşüncesinin aşa­malı ola­rak şekillenişi, beraberinde meşrutiyeti ve kanuna dayalı yönetim iste­ğini de getirir. Böyle bir durumda eski yerleşik değerler önemlerini yiti­rir­ken “ulus ve burjuva özgürlükleri” itibar kazanır.

 

Bu dönemin batı etkisinde olan edebiyatı da toplumsal hayatın en be­lir­gin sorunlarını gündeme getirmek, istibdadı, hurafeleri ve hurafe­ci­liği eleş­tirmek suretiyle, aristokrat edebiyatın üstlendiği rolden farklı bir rol üst­lenir. Yeni so­rumlulukların ifade edilme zorunluluğu, yeni edebî bi­çimle­rin kulla­nılma­sına, edebiyat sahasına yeni konularla karakterle­rin girme­sine yol açar. Âhundzâde, Mirza Âkâ-yi Tebrîzî’ye yazdığı bir mek­tupta: “Artık Gulistân’ın ve Zînetu’l-Mecâlis’in zamanı geç­miştir. Bugün bu tür kitaplar işe yaramaz­lar. Günümüzde millete ya­rar sağlayan, okuyucula­rın tabiatlarını şevklendi­ren yazım türü drama ve roman sa­natıdır” de­mektedir. Mirza Âkâ Han-i Kirmânî de “İran’da çağdaş toplu­mun gereksi­nimleri ve toplum­sal gelişime uyumlu yeni bir edebiyatın ortaya çıkmasının gerekliliğine” işaret eder.

 

Köklü toplumsal değişimler, kendine geliş ve ulusal kendine dö­nüşle eş­zamanlı olarak, en önemli özelliği siyasî ve kültürel taşlaşma­nın bütün görü­nümlerini eleştirmek olan yeni bir edebiyat şekillenir. Âhundzâde bir mek­tu­bunda şöyle der: “Her neyle uğraşırsan uğraş, her şeyin eleştiril­mesi icap eder.” Meşrutiyet yandaşlarıyla bilimin ve kültü­rün yayılma­sına öncü­lük edenler, top­luma egemen olan düzene karşı çıkarak kendi zamanlarının dü­şünsel ve si­ya­sî hareketi üzerinde derin bir etki bırakırlar. Bu kişiler, Av­rupa edebiyatının etkisi altında, modernleşme arayışı ve de­ğişim isteği içinde, eski edebiyatı eleştirmeye ve yeniden gözden geçir­meye başlarlar. “Edebî bir de­mokrasi” kurmak için ağdalı anlatıma karşı mücadeleye giri­şir, halkın uyan­masını ve si­yasî deği­şimlerin gerçekleşme­sini sağlayacak bir edebiyat tale­binde bulunur­lar. Zamanın gere­ğini sade yazmada ve vatanla ilgili sorunları ortaya koymada gören bu aydınlar, sal­dırgan ve kavgacı bir üs­lûpla eski edebî geleneği eleşti­rirler. Âhundzâde, “[gerçeğin] üstünü örtmek ve yumu­şak davranmak eleş­tiri ilke­sine aykı­rıdır” diyerek İranlı­lara “edebî eleştiri” adında yeni bir bilim dalı tanıtır: “Eleştiri Avrupa’da yaygındır ve büyük yararları haizdir. Bu işe Fran­sızca “critique” derler. Bu işin bir sonucu olarak ki­tap yazımında ve tas­ni­finde kullanılan nazım ve nesir, zamanla Avrupa’daki her ulusta bir açık­lığa ulaşa­rak imkân ölçüsünde her türlü kusurdan arı­nır. Yazar­lar ve şair­ler üzerlerine düşen sorumluluktan ve işin ge­reklerinden tam ola­rak ha­berdar olurlar.”

 

“Bu çağın, başka bir çağ” olduğunun farkına varan meşrutiyetçi dü­şü­nürler, ruhsal ve toplumsal isyanlarını anlatmak için yeni bir dil ve edebî tür­ler üzerinde düşünürler. Mirza Âkâ Han: “Modern Frenk edebi­yatıyla İranlı ediplerin nefis eserlerini muka­yese etmek duman kulesiyle telgrafı, elektrik ışığıyla gaz lambasını kıyas­lamak gibidir” diyor ve klâ­sik İran şi­irle­rinin ço­ğunu milletin ahlâkını bozan şeyler olarak görü­yordu.

 

Avrupa ile yüz yüze gelme meşrutiyet döneminin en temel kültürel me­se­lesidir. Geleneksel İran toplumunun Avrupa uygarlığıyla karşılaş­ması, ay­dın­ların düşünsel uyanışını ve siyasetle kültüre yeni bir gözle ba­kılmasını sağlar. Ne var ki batı uygarlığına duyulan hayranlık ve onun her türlü görü­müne eleştiri yapılmaksızın yaklaşılması, İran kültür mirasının aşağılanma­sının da bir tür modernleşme olarak gö­rülmesine neden olur. Bu aydınlar Avrupa’da ortaya konan kültürel ve felsefî konular hakkında derinlemesine bir bilgiye sa­hip olmadıkları halde, edindikleri bilgileri hiç kuşku duymadan klâsik Fars edebiyatını eleş­tirmek için kullanıyorlardı.

 

Âhundzâde, Mirza Âkâ Han ve Merâgâî, genellikle devrimci yük­seliş dö­nemlerinde aydınların yakasına yapışan bir tür yalın düşünce ve sade dille edebiyatın değiştirici gücü konusunda aşırıya kaçıyorlar; âşıkâne ve lirik te­maları siyaset ve vatanla ilgili konularla değiştirince ahlâkî çökü­şün önle­ne­bi­leceğini ve ülkenin durumunun düzeltilebile­ceğini zannedi­yor­lardı. Merâgâî bu konuda şöyle der: “Eğer şairleri­mizin çoğunluğu, bu yolda adım atıp bir­birlerinin sesine kulak ver­seler ve yurtseverliği ses­len­dirselerdi, bizi muhak­kak bilgisizliğin tehli­keli bataklığından kurtuluş sa­hiline, azgınlık te­pesinden hidayet ve saadetin anayoluna iletirlerdi.” Tâlibof, yazıyı ve al­fa­beyi doğulu toplumların ilerlemesinin ya da çağdaş uygarlıktan geri kalmış olma­sının ana nedenlerinden birisi olarak görü­yordu. “İslâm milletinin ce­haleti­nin ana ne­deni, eskimiş alfabemiz veya ebcedi­mizdir.”

 

Bununla birlikte, klâsik edebiyatın gözden geçirilmesi ve edebiyat kav­ra­mıyla onun toplumsal işlevi hakkında yeni bir algıya ulaşılması, İran’da yeni ne­sir türlerinin oluşturulmasının gereklerindendir.

 

İranlı aydınlar ulusal uyanış yıllarında, Fransız ve Rus edebiyatı yo­luyla yeni edebî türlerle tanışırlar. Roman ve piyes yazan ilk İranlı­lar, Âhundzâde, Tâlibof ve Merâgâî gibi göçmen aydınlar ve tacirler, ya da Mirza Habîb-i İsfahânî ve Mirza Âkâ Han-i Kirmânî gibi siyasî sürgün­ler­den ibarettir. İran’ın geri kalmış çevresinden daha gelişmiş ülkelere gi­de­rek başka ulusla­rın edebi­yat ve kültürlerini anlayan bu aydınlar, İran orta sınıfının en öncü kesimleri­nin kanun, teknolojik gelişme, ordunun büyü­tülmesi, devlet teşki­lâtı, dinî ve kültürel re­formlar gibi düşüncele­rini or­taya koyarak, toplumsal bozuklukları ve hurafeci gelenekleri eleş­tirme ko­nusundaki gönül bağlılıkları nede­niyle ön­ceki edebiyatla temel­den farklı olan bir edebiyat meydana ge­ti­rirler. Okur ya­zarlığı az olan halk için yaz­mak, nesri eski kalıpların­dan çıkar­dığı gibi, ona öykü, piyes ve ga­zetede kullanmak gibi yeni yetenekler de ka­tar.

 

İran romanın ilk örneklerine ulaşmak için 1250/1871 yılına geri dön­me­miz gerekir. 1253/1874 yılında Mirza Ca’fer-i Karacadağî, Mirza Fethali-yi Âhundzâde’nin (1191-1257/1812-1878) Sitâregân-i Firîb-horde ve Hikâyet-i Yûsuf Şâh (Aldatılmış Yıldızlar ve Yusuf Şah’ın Hikayesi) adlı ese­rini Azericeden Farsçaya çevirir. Bu eser, maceraları Safevî şahı Abbâs za­ma­nında geçen kısa bir tarihî ro­mandır. Ne var ki ya­zar, tarihî olayları işle­mek bahanesiyle kendi za­manının korkunç gerçekle­rini eleştirel bir üs­lûpla ortaya koyar:

 

Müneccimler, yıldızların afetinden ve uğursuz bir olaydan sakın­ması için şahı uyarırlar. Şah, bir çare bulmaları için danışmanlarını çağırır. Onla­rın tu­tarsız ve dalkavukça konuşmaları sırasında, İran’ın harap oluşu, cehalet ve is­tibdat yönetimi altındaki halkın felâketi canlı sahnelerle tasvir edilir. So­nunda, müneccimlerden birisi çareyi, şahın bu uğur­suzluk günle­rinde salta­nattan geçici olarak ayrılmasında, tacı tahtı ölüme mahkûm edilmiş bir suç­luya bı­rakmasında bulur. Bu suçlu, Yu­suf-i Serrâc’dan baş­kası de­ğildir. Es­naftan olan Yusuf, Safevî döne­mine ait bir karakter ol­maktan çok, Âhundzâde dö­neminin kahrama­nıdır; dikta yönetiminin zu­lümle­rini anlatmaktan ve halkı uyar­maktan perva duymamaktadır. Yu­suf’un tahta geçtiği sırada yap­tığı dü­zenlemeler, aslında Âhundzâde’nin ve İran orta sınıfının öncüleri­nin istekle­ridir. İşleri idare etmek için mille­tin bil­ginlerinden bir da­nışma mec­lisi ku­ran Yusuf, saraylıların ve aris­tok­rat­ların ayaklanma­sıyla bertaraf edilerek öl­dürülür.

 

Tiflis’in kültür atmosferinde yetişen ve Rus gerçekçiliğinden etki­lenen Âhundzâde İran uyruklu ilk öykü yazarıdır. “O, Asya’da Avru­paî tarzda ro­man ve tiyatro yazarlığının öncüsüdür. Mirza Fethali’nin önemi, onun öteki doğulu yazarlara olan önceliğinde de­ğil, ustalığında, modern ti­yatro ve ro­man yazımında kullandığı us­taca tekniktedir.”

 

Ne var ki İran çevresinde bu yeni edebî tarzın doğması için gere­ken ko­şulların ortaya çıkıncaya dek uzun yıllar geçmesi gerekir. Se­yâhat-nâme-yi İb­râhîm Big yâ Belâ-yi Ta’assub-i Û (İbrâhîm Bey’in Seyahat­namesi ya da Ta­assubunun Belâsı) adlı roman 1274/1895 yı­lında basılır. Âhundzâde’den sonra modern romanlar yazmaya yönelen İranlılar Sitâregân-i Firîb-horde’nin uyumlu ve dramatik yapısına pek fazla itibar etmeyerek eserlerini klâsik İran edebiyatında da benzerlerini bulunan se­yahatname tarzında ya­zarlar. Merâgâi ve Tâlibof “seyahat türünden daha çok İranlı ya­şamının çe­şitli görü­nümleriyle değişik olayları birbirine ze­kice bağla­makta” yararla­nır­lar. Bu eserlerdeki seyahat­name tarzı yapı, İranlı yazarın araştırmacı ruhu­nun görüş ufukla­rının açıldığının, geliştiği­nin ve İranlı dü­şünü­rün, va­tanın çe­şitli köşele­rini seyahatler yoluyla göz­lemleyerek ulusal kimliğine ka­vuşma ça­basının bir göstergesidir. Yazar,  insanlar arasına girer, toplumsal durum­ları yeni ve eleştirel bir bakışla gözlemler. Aslında roman (öykü) bir bakıma top­lumdaki çeşitli sı­nıfların ve kesimlerin yaşam tarzla­rını tanıma ve rapor etme görevini üstlenir.

 

İran romanın ortaya çıkışı, meşrutiyetçi düşüncelerin manevî bir ürü­nü­dür. Her yeni tarihî aşama, kendi gereksinimini karşılayacak yeni anla­tım bi­çimleri ister. Toplumsal ve kültürel nedenlerin etkisi altında, eski biçimler karmaşık bir süreç içinde alt üst olur ve yeni edebî örnekler or­taya çıkar­lar. Orta sınıfın düşünce ve sanat meyda­nına ayak basması ve aşamalı bir ulusal uyanışın gelişmesiyle birlikte, ilk modern İran öyküle­ri­nin ortaya çıkması için zorunlu olan hazırlık­lar görülmüş olur. Yazar, aristokratların sırtını sı­vazla­mak için yazmak yerine, kendi hayatları ve zamanları hakkında bir şey­ler okumak iste­yen okuyucuları göz önünde tutar. Artık genel geçer şeyler söyle­menin pazarı kalmadığından, top­lumda birey olarak bulu­nan insanın hayatını nitelemeye yönelir. Fars ro­manının bu dönemde ortaya çıkışı, İranlı insanın dünyayla ilişkisi konu­sundaki geniş değişimin ve bireyin toplumdaki yerinin göstergesidir. Fars romanı, İran orta sınıfının siya­sî ve kültürel ikti­dar ala­nında kendine uy­gun bir yer bulmaya çalıştığı sırada or­taya çıkarak orta sı­nıfla at başı geli­şir. Bireyin ve onun duygu ve düşüncele­rinin değer ka­zanması, bireysel ya­şamı toplumsal olay­lar düzleminde be­timleyen romanın ve kısa öy­kü­nün ortaya çıkışının önemli etkenlerindendir. Çeşitli kültürel et­kenler de İran öykücülüğü­nün ve romancılığının meydana gelmesine yar­dımcı olurlar. Av­rupa’ya öğrenci gönderilmesi, batı uygarlığı­nın tezahürleri­nin ülkeye girişi (kitap ve gazete basımı için matbaa, yeni okulların özellikle üni­versitenin ku­rulması; İran kültüründe ve edebiyatında bir değişim oluş­turmak için bilimsel, tarihî ve edebî eserlerin çevrilmesi; okur ya­zar sayısının artması vs.) gibi et­kenler, yeni edebî türlerin ortaya çık­masına uygun bir or­tam hazırlarlar. Bir­kaç köklü tarihî değişimin Fars ro­manının ortaya çıkması için gereken yolu düzleştirdiğini söylemek mümkün­dür. Bunlar şu şekilde sı­nıflandırılabilir:

 

·  Bireyciliğin ve ulusun bireylerinin, orta sınıfın gelişimiyle eşza­manlı ola­rak kimlik kazanması.

 

·  Sanatçının aristokrat ve saraylı koruyucularından ayrılması, di­lin işle­vi­nin değişmesi, nesrin demokratikleşerek gerçekliği betim­leme yo­lunda kullanılması ve sanatçının yeni muhatap­larına yaslanması.

 

·  Yazılı eserleri hızlı bir şekilde yaymayı mümkün kılan basım tek­niği im­kânlarının hazırlanması.

 

Meşrutiyet döneminde toplumsal ilişkilerde, İranlıların hayata ve ede­bi­yata bakış tarzlarında meydana gelen derin değişimi dikkate alma­dan, İran romanın ortaya çıkış nedenlerini kavramak kolay değil­dir. Bu dö­nemde, “sta­tüko”ya duyulan kuşku ve yeni kültürel yollar bulma çabası, ataerkil ses­sizliğin ve rehavetin yerini alır. Yeni düşün­celer ortaya atılır, yeni oluşan orta sınıfın düşüncelerini ve davranışla­rını ifade eden ve açıklayan aydınlar beli­rir. Bunla­rın yazdıkları seya­hatname türündeki öy­küler, öykücülük bakımın­dan okunmaya değer oluşlarından çok, meş­ruti­yet devrimi eşiğinde kara cehalet ve istibdat güçlerinin egemenliği al­tın­daki halkın yaşam tarzını tasvir et­meleri dolayısıyla dikkate değerler. Başlangıçtaki romanlar (seya­hatnameler, tarihî ve toplumsal ro­manlar) bi­çim ve içerik bakımından gele­neği kırmak istemekle bir­likte, klâsik edebî yöntemlere sıkı sıkıya bağlıdırlar. İran kıssacılığı gelene­ğiyle Avru­palı eser­lerin çevirisinin etkisi altında mey­dana gelen bu eserler, eski de­ğerlerin sar­sıldığı ama modernist inançların da he­nüz sağlamlaşmadığı bir kültürel geçiş aşamasını gösterirler.

 

İlk modern sefernameyi, İngiltere’ye gönderilen bir öğrenci olan Mirza Sâlih-i Şîrâzî, İngiliz liberalizmini yüceltmek maksadıyla yazdı. Mirza Ali Han Emînu’d-devle de, nesrinin güzelliği, kişiler ve mekân­lar ko­nusundaki ustaca canlandırmasıyla dikkati çeken bir sefername yazdı. An­cak sefername türün­deki ilk öyküleri (hayalî sefernameleri) Merâgâî ve Tâlibof yazdılar.

 

Hâc Zeynulâbidîn-i Merâgâî (1218-1290/1839/1911) İstanbul’da yaşa­yan bir ta­cirdi. Seyâhat-nâme-yi İbrâhîm Big ya Belâ-yi Ta’assub-i Û adlı eseri 1274/1895, 1275/1896 ve 1279/1900 yıllarında üç cilt olarak yayım­ladı. “Birinci cilt hangi açıdan ba­karsak bakalım en başarılı cilttir... Ko­nuları birbi­rine bağlı ve düzenlidir... Ancak bu düzenli anlatım öteki iki ciltte çok fazla göze çarpmaz.” İran halkı­nın hayatının gerçekçilikle can­landı­rılması, derin bir yurtseverlik, İran top­lumunun her açıdan eleşti­ril­mesi, birinci cildi kargaşa dolu meşrutiyet dö­nemi gerçek­çiliğinin canlı bir ör­neği hâline sokmuştur.

 

Bu biyografik öyküde, yurdundan yıllar yılı uzak kalmış İranlı bir tacir İran’a geri döner. Ne var ki İran’ı, zihninde yarattığından büs­bütün farklı bu­lur. Harap olmuş bir ülke, acze düşmüş, hurafeci, üstü başı dökük bir halk; baskıcı ve yırtıcı tabiatlı bir yönetimle karşılaşır. Sadece “isimleri kulağa hoş gelen” devlet makamlarına başvurarak, onları reform yapmaya teşvik etmek isterse de bir sonuç alamaz; so­nunda üzüntüsünün şidde­tin­den hasta dü­şer. Kitabın ikinci cildinde, İbrahim Bey Mısır’a geri dönerek şifa bulur, sev­gili­siyle sözlenir; ama kısa bir süre sonra ikisi de mutsuz bir şe­kilde dün­yaya veda ederler. Üçüncü cilt, İbrahim Bey’in mürebbisi ve yol arka­daşı olan Yu­suf am­canın hatıraları, düşleri ve onun cennete ve ce­henneme yaptığı ha­yalî yolcu­luğa ayrılmıştır.

 

Seyâhat-nâme-yi İbrâhîm Big, yeni bir bakış açısıyla ve sade bir ne­sirle yazılmış bir yolculuk öyküsüdür. Merâgâî şöyle der: “Sade yazmak, İran üs­lû­bunda çok yeni ise de  zamanın gereği sade yaz­maktır.” Yaza­rın cesareti ve öykünün heyecan verici söylevsel nesri, okuyucular üze­rinde derin bir etki bı­rakır. Kisrevî’nin deyişiyle: “Bu kitabın kadrini o günlerde onu okuyanlar ve okuyucu üzerinde ya­rattığı sarsıntıyı hatır­layanlar bilirler. O günlerde, çir­kinliklere ve kötülüklere alışmış olan, kendi kötü yaşamlarından başka bir ya­şam tasavvur edemeyen geniş bir İranlı kitle, bu kitabı okuyarak sanki uy­kudan uyanmış, derinden sar­sılmışlardı. Bu kitabı okuya­rak uyanmış, ülke yararına çalışmak için ha­zır hale gelmiş ve diğer mücadeleci kişilere katılmış olan pek çok kişi bulmak mümkündür.” Bu şekilde, yeni İran ro­manı, başlan­gıçtan itiba­ren halkın sıkıntıları­nın, korkularının, umut­larının, heye­canlarının, aşkla­rının ve mutsuz­luklarının günlüğü olmak için toplumsal ve eleştirel bir mayaya sahip olmuştur.

 

Abdurrahîm-i Tâlibof’un (1213-1289/1834-1910) eseri Mesâliku’l-Muhsinîn de, Se­yâhat-nâme gibi içinde geniş ve ayrıntılı diyaloglar es­na­sında İran top­lumu­nun eleştirildiği küçük tablolar bulunan bir sefernamedir. Bu ese­rin de toplu­mun siyasî yaşamıyla doğrudan bağ­lan­tısı vardır ve onu önemli ölçüde etkile­mektedir. Kuşkusuz Tâlibof, edebî yaratıcılık ve İran’ın toplumsal so­runlarını tanıma ba­kımından Merâgâî’nin seviyesine ulaşamaz. O, zaman zaman uygun bir öykü ortamı yaratırsa da aynı başa­rıyı bütün kitap boyunca göste­remez. Aslında “Tâlibof’un amacı edebî bir eser yaratmak değildi, daha çok vatan­daşla­rını yönlendirmek istiyordu. Onun eserinde, yol­cu­luktaki bü­tün olay­lar, sahneler ve konuşmalar, ya­zarın toplumsal ve eği­timsel sorunlar konu­sundaki sözlerini söylemesi, bu sözler ara­sında asıl amacına ulaşmak için bir fırsat bulması ve mesa­jını ilet­mesi için planlan­mıştı. Nihayetinde yolculuk ve onun amaçları, bü­tün bunlar arasında bir bağ kurmaya, öy­künün birliğini ve süreklili­ğini sağlamaya yönelikti.”

 

Tâlibof, Kafkasya’da yaşayan özgür ruhlu bir tacirdi. Eserlerini Rus ede­bi­yatının etkisi altında yazıyordu. Mesâliku’l-Muhsinîn ha­yalî bir coğ­rafya he­yetinin İran’ın kuzeyindeki dağlara yaptığı yolculu­ğun öyküsü­dür; İranlı dev­let adamlarının isteğiyle değil, İngiliz elçili­ğinin İran’daki emel­lerini ger­çek­leştirmek amacıyla yapılan bir yolcu­luk. Tâlibof, İngiliz sömü­rüsünün İran’daki sultasını ifşa ettiği gibi, bi­limin yaygınlaşması, toplum­sal ve dinî re­formlar ve benzeri konular hakkında kendi isteklerini de ifade etmektedir. Öy­künün anlatıcısı, bu durumları değiştirebilmenin tek çıkar yolunu, istibdat yö­netimiyle ka­nuna dayalı hükümetin yer değiş­tirmesinde görür. Ancak bu iste­ğini,  uyanıkken olması imkansız bir düş biçiminde ifade eder. Sonra ba­şını yeniden yastığa koyup uykuya dalar.

 

Bu yazarın Ahmed yâ Sefîne-yi Tâlibî adlı bir diğer eseri de Rousseau’nun Emile adlı eserinin etkisi altında, bir babanın oğluyla bi­lim­sel, toplumsal, si­yasî ve felsefî konularda yaptığı söyleşiler biçi­minde ya­zılmış­tır. Bu kitap, ço­cukların ve gençlerin eğitimi üzerine Farsça yazıl­mış modern eserlerin ilkle­rinden sayılmaktadır. Tâlibof’un eserlerinin ya­pısı diyalog üze­rine kuruludur. Çünkü ona göre: “Bilimin ve hikmetin ilerle­mesinin ilk se­bebi, düşünce öz­gürlüğü ve soru kapı­sının açılmasıdır. Bu yüzden yazar, ulusa olan düşkün­lüğünden, soru cevap kapılarının işe yeni başlayanların yüzüne açılması, zi­hinlerinin aydın­lanması ve yüksek bi­limleri öğrenmeye hazır hale gelmeleri için bu kitabı [Ahmed’i] yaz­maya girişir.”

 

Merâgâî ve Tâlibof’un romanları şu zanla sona erer: “Kanuna da­yalı yö­netim, ancak eski düzenin araçlarıyla kurulabilir.” Bu, İran orta sınıfı­nın is­teklerini kendi içinde saklayan bir zandır. Bu sınıfın eğilimlerini sa­natsal bir biçimde yansıtan aydınlar, eserlerindeki ilerici yönlere karşın, kanuna dayalı yönetim konusundaki romantik tasav­vurları yüzünden, fe­odalizm ile saltana­tın yok olmasını, sonuçta da sömürge sultasının yıkıl­masını isteye­mezler. On­ların bu kısıtlanmış­lığı, İran orta sınıfının, tarihin belirli bir dö­nemindeki bi­linç kısıtlan­masından kaynaklanır. Âdemiyyet bu konuda şöyle der: “Hâc Zeynulâbidîn’in önerisi siyasî bir öneri ol­maktan çok ahlâkî bir öğüde ben­zer... Kapitalist tacir sınıfın temsilcisi olan yazar devrimden kork­makta, devrimci düşünceyi kovmak için şu çareyi bulmaktadır: Eğer ülke yö­netimi yasal düzen temelinde istikrara kavuşursa, dünya adaletle dolar, böy­lece nifak ve fitne çıkaranların pa­zarı zamanla ke­sata uğrar.” Merâgâî ve Tâlibof, devlet adamlarını işte bu şekilde re­form yapmaya teşvik eder ve kuş­kusuz 1285/1906 yılında toplum­sal çelişkilerin ve halkın sö­mür­gecilere ba­ğımlı istibdat rejimine duy­duğu öfkenin kristalize olmasını sağla­yan meş­ruti­yet devrimi onların düşlerini gerçekleştirene kadar başarısız olurlar. Ne var ki meşrutiyet dev­rimi, açıklaması bu yazının konusu dışında kalan çeşitli ne­denlerle başarı­sızlığa uğrayarak hedeflerine ulaşamaz. Meş­rutiyet devri­minin vârisleri, şahların sallantıda olan taht ve tacının kurtarı­cısı olurlar. Bu kişile­rin si­yasî iktidara ortak olma çabaları, dönemin yazar­la­rının eserlerine, siyasî zulmün ve hurafeciliğin umutsuz reformist eleştiri­leri şeklinde yansır.

 

Meşrutiyet ortamının hazırlanmasında ve şekillenmesinde etkili bir rol oynayan bu değişim döneminin aydınları, aydınlanma çağı Av­rupa’sının is­teklerinin etkisiyle, kanunun ve düzenin istibdadın ve zorba­lığın yerini al­ma­sını; bilimin ve bilginin cehaletin ve karanlık düşüncele­rin yerine geçme­sini ve mevcut toplumsal ilişkilerin toplum­sal burjuvazi iliş­kilerine dönüş­mesini is­terler. Bunlar meşrutiyet ede­biyatının en önemli özelliklerinden olup 1340/1961 yılına dek İran edebiyatının en te­mel he­defleridirler. Bu dö­nemde “eskilerin reddi ve yenilerin kabulü”, İran’ın öncü aydınlarının Av­rupa kültü­rüne ve dü­şüncesine hayran kalma­sına neden olur. Her şey modernist ölçü­lerle ölçülerek İran’ın geri kal­mışlığı eleştirilir.

 

Meşrutiyet döneminin en önemli edebî ve eleştirel eserinin sahibi Merâgâî bu konuda şöyle der: “Bu günler, kalem ve fikir erbabının, elle­rine kuruntu­dan başka bir şey geçmeyen, karasevdalarla, boş masal­larla, eski­lerin yap­tığı gibi anlamsız düzmecelerle vakit harca­yacakları zaman değil­dir. Bu­nun yerine, Frenk ve Japon fazılları gibi, insan sever­lik ve insanlık adabı gö­re­vini halka anlatmaları ve şimdi bütün bahti­yarlığın kutsal vatan adında bulunduğunu, onun korunmasının bütün vatan halkına bizzat vacip oldu­ğunu gösterme­lerinin zamanıdır.”

 

Merâgâî gibi ilericiler, her ne kadar İranlıların karanlık günlerini Av­ru­pa­lıların ilerleyişleriyle kıyaslayarak halkı ülkenin durumunun vaha­meti ko­nu­sunda bilgilendirseler de, batı uygarlığını hiçbir deği­şiklik yap­madan al­mayı düşünen, sade yazmanın öncülerinden olan Mirza Malkum Han benzeri ya­zarların aksine, batıdaki ilerlemelerin ulusal çıkarlara uyarlanmasını talep ederler. İlk İran romanları, biçim ve içerik yeniliği bakımından, İran ede­biya­tında yeni bir oluşum sayılır ve Fars nesrinde yeni bir dönem başlatırlar. Bu edebiyat, keskin bir sınıfsal mücadele dö­nemini yansıttı­ğından, göz önüne al­dığı toplum kitlelerinin psikoloji­sini ve emellerini açıkça tasvir eder. Bu du­rum meşrutiyet şiiri için daha fazla geçerlidir. Ya­şam tarzının daha da sa­kin­leştiği sonraki dö­nemde edebiyat, sorunları daha az açıklık ve daha çok edebî karma­şıklık içinde yansıtır.

 

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.