| 1 GÜVENLİK VE KİMLİK ARAYIŞINDA
MEŞRUTİYET EDEBİYATI Kaçar döneminde orta sınıfın ve modernleşme düşüncesinin aşamalı olarak şekillenişi, beraberinde meşrutiyeti ve kanuna dayalı yönetim isteğini de getirir. Böyle bir durumda eski yerleşik değerler önemlerini yitirirken “ulus ve burjuva özgürlükleri” itibar kazanır. Bu dönemin batı etkisinde olan edebiyatı da toplumsal hayatın en belirgin sorunlarını gündeme getirmek, istibdadı, hurafeleri ve hurafeciliği eleştirmek suretiyle, aristokrat edebiyatın üstlendiği rolden farklı bir rol üstlenir. Yeni sorumlulukların ifade edilme zorunluluğu, yeni edebî biçimlerin kullanılmasına, edebiyat sahasına yeni konularla karakterlerin girmesine yol açar. Âhundzâde, Mirza Âkâ-yi Tebrîzî’ye yazdığı bir mektupta: “Artık Gulistân’ın ve Zînetu’l-Mecâlis’in zamanı geçmiştir. Bugün bu tür kitaplar işe yaramazlar. Günümüzde millete yarar sağlayan, okuyucuların tabiatlarını şevklendiren yazım türü drama ve roman sanatıdır” demektedir. Mirza Âkâ Han-i Kirmânî de “İran’da çağdaş toplumun gereksinimleri ve toplumsal gelişime uyumlu yeni bir edebiyatın ortaya çıkmasının gerekliliğine” işaret eder. Köklü toplumsal değişimler, kendine geliş ve ulusal kendine dönüşle eşzamanlı olarak, en önemli özelliği siyasî ve kültürel taşlaşmanın bütün görünümlerini eleştirmek olan yeni bir edebiyat şekillenir. Âhundzâde bir mektubunda şöyle der: “Her neyle uğraşırsan uğraş, her şeyin eleştirilmesi icap eder.” Meşrutiyet yandaşlarıyla bilimin ve kültürün yayılmasına öncülük edenler, topluma egemen olan düzene karşı çıkarak kendi zamanlarının düşünsel ve siyasî hareketi üzerinde derin bir etki bırakırlar. Bu kişiler, Avrupa edebiyatının etkisi altında, modernleşme arayışı ve değişim isteği içinde, eski edebiyatı eleştirmeye ve yeniden gözden geçirmeye başlarlar. “Edebî bir demokrasi” kurmak için ağdalı anlatıma karşı mücadeleye girişir, halkın uyanmasını ve siyasî değişimlerin gerçekleşmesini sağlayacak bir edebiyat talebinde bulunurlar. Zamanın gereğini sade yazmada ve vatanla ilgili sorunları ortaya koymada gören bu aydınlar, saldırgan ve kavgacı bir üslûpla eski edebî geleneği eleştirirler. Âhundzâde, “[gerçeğin] üstünü örtmek ve yumuşak davranmak eleştiri ilkesine aykırıdır” diyerek İranlılara “edebî eleştiri” adında yeni bir bilim dalı tanıtır: “Eleştiri Avrupa’da yaygındır ve büyük yararları haizdir. Bu işe Fransızca “critique” derler. Bu işin bir sonucu olarak kitap yazımında ve tasnifinde kullanılan nazım ve nesir, zamanla Avrupa’daki her ulusta bir açıklığa ulaşarak imkân ölçüsünde her türlü kusurdan arınır. Yazarlar ve şairler üzerlerine düşen sorumluluktan ve işin gereklerinden tam olarak haberdar olurlar.” “Bu çağın, başka bir çağ” olduğunun farkına varan meşrutiyetçi düşünürler, ruhsal ve toplumsal isyanlarını anlatmak için yeni bir dil ve edebî türler üzerinde düşünürler. Mirza Âkâ Han: “Modern Frenk edebiyatıyla İranlı ediplerin nefis eserlerini mukayese etmek duman kulesiyle telgrafı, elektrik ışığıyla gaz lambasını kıyaslamak gibidir” diyor ve klâsik İran şiirlerinin çoğunu milletin ahlâkını bozan şeyler olarak görüyordu. Avrupa ile yüz yüze gelme meşrutiyet döneminin en temel kültürel meselesidir. Geleneksel İran toplumunun Avrupa uygarlığıyla karşılaşması, aydınların düşünsel uyanışını ve siyasetle kültüre yeni bir gözle bakılmasını sağlar. Ne var ki batı uygarlığına duyulan hayranlık ve onun her türlü görümüne eleştiri yapılmaksızın yaklaşılması, İran kültür mirasının aşağılanmasının da bir tür modernleşme olarak görülmesine neden olur. Bu aydınlar Avrupa’da ortaya konan kültürel ve felsefî konular hakkında derinlemesine bir bilgiye sahip olmadıkları halde, edindikleri bilgileri hiç kuşku duymadan klâsik Fars edebiyatını eleştirmek için kullanıyorlardı. Âhundzâde, Mirza Âkâ Han ve Merâgâî, genellikle devrimci yükseliş dönemlerinde aydınların yakasına yapışan bir tür yalın düşünce ve sade dille edebiyatın değiştirici gücü konusunda aşırıya kaçıyorlar; âşıkâne ve lirik temaları siyaset ve vatanla ilgili konularla değiştirince ahlâkî çöküşün önlenebileceğini ve ülkenin durumunun düzeltilebileceğini zannediyorlardı. Merâgâî bu konuda şöyle der: “Eğer şairlerimizin çoğunluğu, bu yolda adım atıp birbirlerinin sesine kulak verseler ve yurtseverliği seslendirselerdi, bizi muhakkak bilgisizliğin tehlikeli bataklığından kurtuluş sahiline, azgınlık tepesinden hidayet ve saadetin anayoluna iletirlerdi.” Tâlibof, yazıyı ve alfabeyi doğulu toplumların ilerlemesinin ya da çağdaş uygarlıktan geri kalmış olmasının ana nedenlerinden birisi olarak görüyordu. “İslâm milletinin cehaletinin ana nedeni, eskimiş alfabemiz veya ebcedimizdir.” Bununla birlikte, klâsik edebiyatın gözden geçirilmesi ve edebiyat kavramıyla onun toplumsal işlevi hakkında yeni bir algıya ulaşılması, İran’da yeni nesir türlerinin oluşturulmasının gereklerindendir. İranlı aydınlar ulusal uyanış yıllarında, Fransız ve Rus edebiyatı yoluyla yeni edebî türlerle tanışırlar. Roman ve piyes yazan ilk İranlılar, Âhundzâde, Tâlibof ve Merâgâî gibi göçmen aydınlar ve tacirler, ya da Mirza Habîb-i İsfahânî ve Mirza Âkâ Han-i Kirmânî gibi siyasî sürgünlerden ibarettir. İran’ın geri kalmış çevresinden daha gelişmiş ülkelere giderek başka ulusların edebiyat ve kültürlerini anlayan bu aydınlar, İran orta sınıfının en öncü kesimlerinin kanun, teknolojik gelişme, ordunun büyütülmesi, devlet teşkilâtı, dinî ve kültürel reformlar gibi düşüncelerini ortaya koyarak, toplumsal bozuklukları ve hurafeci gelenekleri eleştirme konusundaki gönül bağlılıkları nedeniyle önceki edebiyatla temelden farklı olan bir edebiyat meydana getirirler. Okur yazarlığı az olan halk için yazmak, nesri eski kalıplarından çıkardığı gibi, ona öykü, piyes ve gazetede kullanmak gibi yeni yetenekler de katar. İran romanın ilk örneklerine ulaşmak için 1250/1871 yılına geri dönmemiz gerekir. 1253/1874 yılında Mirza Ca’fer-i Karacadağî, Mirza Fethali-yi Âhundzâde’nin (1191-1257/1812-1878) Sitâregân-i Firîb-horde ve Hikâyet-i Yûsuf Şâh (Aldatılmış Yıldızlar ve Yusuf Şah’ın Hikayesi) adlı eserini Azericeden Farsçaya çevirir. Bu eser, maceraları Safevî şahı Abbâs zamanında geçen kısa bir tarihî romandır. Ne var ki yazar, tarihî olayları işlemek bahanesiyle kendi zamanının korkunç gerçeklerini eleştirel bir üslûpla ortaya koyar: Müneccimler, yıldızların afetinden ve uğursuz bir olaydan sakınması için şahı uyarırlar. Şah, bir çare bulmaları için danışmanlarını çağırır. Onların tutarsız ve dalkavukça konuşmaları sırasında, İran’ın harap oluşu, cehalet ve istibdat yönetimi altındaki halkın felâketi canlı sahnelerle tasvir edilir. Sonunda, müneccimlerden birisi çareyi, şahın bu uğursuzluk günlerinde saltanattan geçici olarak ayrılmasında, tacı tahtı ölüme mahkûm edilmiş bir suçluya bırakmasında bulur. Bu suçlu, Yusuf-i Serrâc’dan başkası değildir. Esnaftan olan Yusuf, Safevî dönemine ait bir karakter olmaktan çok, Âhundzâde döneminin kahramanıdır; dikta yönetiminin zulümlerini anlatmaktan ve halkı uyarmaktan perva duymamaktadır. Yusuf’un tahta geçtiği sırada yaptığı düzenlemeler, aslında Âhundzâde’nin ve İran orta sınıfının öncülerinin istekleridir. İşleri idare etmek için milletin bilginlerinden bir danışma meclisi kuran Yusuf, saraylıların ve aristokratların ayaklanmasıyla bertaraf edilerek öldürülür. Tiflis’in kültür atmosferinde yetişen ve Rus gerçekçiliğinden etkilenen Âhundzâde İran uyruklu ilk öykü yazarıdır. “O, Asya’da Avrupaî tarzda roman ve tiyatro yazarlığının öncüsüdür. Mirza Fethali’nin önemi, onun öteki doğulu yazarlara olan önceliğinde değil, ustalığında, modern tiyatro ve roman yazımında kullandığı ustaca tekniktedir.” Ne var ki İran çevresinde bu yeni edebî tarzın doğması için gereken koşulların ortaya çıkıncaya dek uzun yıllar geçmesi gerekir. Seyâhat-nâme-yi İbrâhîm Big yâ Belâ-yi Ta’assub-i Û (İbrâhîm Bey’in Seyahatnamesi ya da Taassubunun Belâsı) adlı roman 1274/1895 yılında basılır. Âhundzâde’den sonra modern romanlar yazmaya yönelen İranlılar Sitâregân-i Firîb-horde’nin uyumlu ve dramatik yapısına pek fazla itibar etmeyerek eserlerini klâsik İran edebiyatında da benzerlerini bulunan seyahatname tarzında yazarlar. Merâgâi ve Tâlibof “seyahat türünden daha çok İranlı yaşamının çeşitli görünümleriyle değişik olayları birbirine zekice bağlamakta” yararlanırlar. Bu eserlerdeki seyahatname tarzı yapı, İranlı yazarın araştırmacı ruhunun görüş ufuklarının açıldığının, geliştiğinin ve İranlı düşünürün, vatanın çeşitli köşelerini seyahatler yoluyla gözlemleyerek ulusal kimliğine kavuşma çabasının bir göstergesidir. Yazar, insanlar arasına girer, toplumsal durumları yeni ve eleştirel bir bakışla gözlemler. Aslında roman (öykü) bir bakıma toplumdaki çeşitli sınıfların ve kesimlerin yaşam tarzlarını tanıma ve rapor etme görevini üstlenir. İran romanın ortaya çıkışı, meşrutiyetçi düşüncelerin manevî bir ürünüdür. Her yeni tarihî aşama, kendi gereksinimini karşılayacak yeni anlatım biçimleri ister. Toplumsal ve kültürel nedenlerin etkisi altında, eski biçimler karmaşık bir süreç içinde alt üst olur ve yeni edebî örnekler ortaya çıkarlar. Orta sınıfın düşünce ve sanat meydanına ayak basması ve aşamalı bir ulusal uyanışın gelişmesiyle birlikte, ilk modern İran öykülerinin ortaya çıkması için zorunlu olan hazırlıklar görülmüş olur. Yazar, aristokratların sırtını sıvazlamak için yazmak yerine, kendi hayatları ve zamanları hakkında bir şeyler okumak isteyen okuyucuları göz önünde tutar. Artık genel geçer şeyler söylemenin pazarı kalmadığından, toplumda birey olarak bulunan insanın hayatını nitelemeye yönelir. Fars romanının bu dönemde ortaya çıkışı, İranlı insanın dünyayla ilişkisi konusundaki geniş değişimin ve bireyin toplumdaki yerinin göstergesidir. Fars romanı, İran orta sınıfının siyasî ve kültürel iktidar alanında kendine uygun bir yer bulmaya çalıştığı sırada ortaya çıkarak orta sınıfla at başı gelişir. Bireyin ve onun duygu ve düşüncelerinin değer kazanması, bireysel yaşamı toplumsal olaylar düzleminde betimleyen romanın ve kısa öykünün ortaya çıkışının önemli etkenlerindendir. Çeşitli kültürel etkenler de İran öykücülüğünün ve romancılığının meydana gelmesine yardımcı olurlar. Avrupa’ya öğrenci gönderilmesi, batı uygarlığının tezahürlerinin ülkeye girişi (kitap ve gazete basımı için matbaa, yeni okulların özellikle üniversitenin kurulması; İran kültüründe ve edebiyatında bir değişim oluşturmak için bilimsel, tarihî ve edebî eserlerin çevrilmesi; okur yazar sayısının artması vs.) gibi etkenler, yeni edebî türlerin ortaya çıkmasına uygun bir ortam hazırlarlar. Birkaç köklü tarihî değişimin Fars romanının ortaya çıkması için gereken yolu düzleştirdiğini söylemek mümkündür. Bunlar şu şekilde sınıflandırılabilir: · Bireyciliğin ve ulusun bireylerinin, orta sınıfın gelişimiyle eşzamanlı olarak kimlik kazanması. · Sanatçının aristokrat ve saraylı koruyucularından ayrılması, dilin işlevinin değişmesi, nesrin demokratikleşerek gerçekliği betimleme yolunda kullanılması ve sanatçının yeni muhataplarına yaslanması. · Yazılı eserleri hızlı bir şekilde yaymayı mümkün kılan basım tekniği imkânlarının hazırlanması. Meşrutiyet döneminde toplumsal ilişkilerde, İranlıların hayata ve edebiyata bakış tarzlarında meydana gelen derin değişimi dikkate almadan, İran romanın ortaya çıkış nedenlerini kavramak kolay değildir. Bu dönemde, “statüko”ya duyulan kuşku ve yeni kültürel yollar bulma çabası, ataerkil sessizliğin ve rehavetin yerini alır. Yeni düşünceler ortaya atılır, yeni oluşan orta sınıfın düşüncelerini ve davranışlarını ifade eden ve açıklayan aydınlar belirir. Bunların yazdıkları seyahatname türündeki öyküler, öykücülük bakımından okunmaya değer oluşlarından çok, meşrutiyet devrimi eşiğinde kara cehalet ve istibdat güçlerinin egemenliği altındaki halkın yaşam tarzını tasvir etmeleri dolayısıyla dikkate değerler. Başlangıçtaki romanlar (seyahatnameler, tarihî ve toplumsal romanlar) biçim ve içerik bakımından geleneği kırmak istemekle birlikte, klâsik edebî yöntemlere sıkı sıkıya bağlıdırlar. İran kıssacılığı geleneğiyle Avrupalı eserlerin çevirisinin etkisi altında meydana gelen bu eserler, eski değerlerin sarsıldığı ama modernist inançların da henüz sağlamlaşmadığı bir kültürel geçiş aşamasını gösterirler. İlk modern sefernameyi, İngiltere’ye gönderilen bir öğrenci olan Mirza Sâlih-i Şîrâzî, İngiliz liberalizmini yüceltmek maksadıyla yazdı. Mirza Ali Han Emînu’d-devle de, nesrinin güzelliği, kişiler ve mekânlar konusundaki ustaca canlandırmasıyla dikkati çeken bir sefername yazdı. Ancak sefername türündeki ilk öyküleri (hayalî sefernameleri) Merâgâî ve Tâlibof yazdılar. Hâc Zeynulâbidîn-i Merâgâî (1218-1290/1839/1911) İstanbul’da yaşayan bir tacirdi. Seyâhat-nâme-yi İbrâhîm Big ya Belâ-yi Ta’assub-i Û adlı eseri 1274/1895, 1275/1896 ve 1279/1900 yıllarında üç cilt olarak yayımladı. “Birinci cilt hangi açıdan bakarsak bakalım en başarılı cilttir... Konuları birbirine bağlı ve düzenlidir... Ancak bu düzenli anlatım öteki iki ciltte çok fazla göze çarpmaz.” İran halkının hayatının gerçekçilikle canlandırılması, derin bir yurtseverlik, İran toplumunun her açıdan eleştirilmesi, birinci cildi kargaşa dolu meşrutiyet dönemi gerçekçiliğinin canlı bir örneği hâline sokmuştur. Bu biyografik öyküde, yurdundan yıllar yılı uzak kalmış İranlı bir tacir İran’a geri döner. Ne var ki İran’ı, zihninde yarattığından büsbütün farklı bulur. Harap olmuş bir ülke, acze düşmüş, hurafeci, üstü başı dökük bir halk; baskıcı ve yırtıcı tabiatlı bir yönetimle karşılaşır. Sadece “isimleri kulağa hoş gelen” devlet makamlarına başvurarak, onları reform yapmaya teşvik etmek isterse de bir sonuç alamaz; sonunda üzüntüsünün şiddetinden hasta düşer. Kitabın ikinci cildinde, İbrahim Bey Mısır’a geri dönerek şifa bulur, sevgilisiyle sözlenir; ama kısa bir süre sonra ikisi de mutsuz bir şekilde dünyaya veda ederler. Üçüncü cilt, İbrahim Bey’in mürebbisi ve yol arkadaşı olan Yusuf amcanın hatıraları, düşleri ve onun cennete ve cehenneme yaptığı hayalî yolculuğa ayrılmıştır. Seyâhat-nâme-yi İbrâhîm Big, yeni bir bakış açısıyla ve sade bir nesirle yazılmış bir yolculuk öyküsüdür. Merâgâî şöyle der: “Sade yazmak, İran üslûbunda çok yeni ise de zamanın gereği sade yazmaktır.” Yazarın cesareti ve öykünün heyecan verici söylevsel nesri, okuyucular üzerinde derin bir etki bırakır. Kisrevî’nin deyişiyle: “Bu kitabın kadrini o günlerde onu okuyanlar ve okuyucu üzerinde yarattığı sarsıntıyı hatırlayanlar bilirler. O günlerde, çirkinliklere ve kötülüklere alışmış olan, kendi kötü yaşamlarından başka bir yaşam tasavvur edemeyen geniş bir İranlı kitle, bu kitabı okuyarak sanki uykudan uyanmış, derinden sarsılmışlardı. Bu kitabı okuyarak uyanmış, ülke yararına çalışmak için hazır hale gelmiş ve diğer mücadeleci kişilere katılmış olan pek çok kişi bulmak mümkündür.” Bu şekilde, yeni İran romanı, başlangıçtan itibaren halkın sıkıntılarının, korkularının, umutlarının, heyecanlarının, aşklarının ve mutsuzluklarının günlüğü olmak için toplumsal ve eleştirel bir mayaya sahip olmuştur. Abdurrahîm-i Tâlibof’un (1213-1289/1834-1910) eseri Mesâliku’l-Muhsinîn de, Seyâhat-nâme gibi içinde geniş ve ayrıntılı diyaloglar esnasında İran toplumunun eleştirildiği küçük tablolar bulunan bir sefernamedir. Bu eserin de toplumun siyasî yaşamıyla doğrudan bağlantısı vardır ve onu önemli ölçüde etkilemektedir. Kuşkusuz Tâlibof, edebî yaratıcılık ve İran’ın toplumsal sorunlarını tanıma bakımından Merâgâî’nin seviyesine ulaşamaz. O, zaman zaman uygun bir öykü ortamı yaratırsa da aynı başarıyı bütün kitap boyunca gösteremez. Aslında “Tâlibof’un amacı edebî bir eser yaratmak değildi, daha çok vatandaşlarını yönlendirmek istiyordu. Onun eserinde, yolculuktaki bütün olaylar, sahneler ve konuşmalar, yazarın toplumsal ve eğitimsel sorunlar konusundaki sözlerini söylemesi, bu sözler arasında asıl amacına ulaşmak için bir fırsat bulması ve mesajını iletmesi için planlanmıştı. Nihayetinde yolculuk ve onun amaçları, bütün bunlar arasında bir bağ kurmaya, öykünün birliğini ve sürekliliğini sağlamaya yönelikti.” Tâlibof, Kafkasya’da yaşayan özgür ruhlu bir tacirdi. Eserlerini Rus edebiyatının etkisi altında yazıyordu. Mesâliku’l-Muhsinîn hayalî bir coğrafya heyetinin İran’ın kuzeyindeki dağlara yaptığı yolculuğun öyküsüdür; İranlı devlet adamlarının isteğiyle değil, İngiliz elçiliğinin İran’daki emellerini gerçekleştirmek amacıyla yapılan bir yolculuk. Tâlibof, İngiliz sömürüsünün İran’daki sultasını ifşa ettiği gibi, bilimin yaygınlaşması, toplumsal ve dinî reformlar ve benzeri konular hakkında kendi isteklerini de ifade etmektedir. Öykünün anlatıcısı, bu durumları değiştirebilmenin tek çıkar yolunu, istibdat yönetimiyle kanuna dayalı hükümetin yer değiştirmesinde görür. Ancak bu isteğini, uyanıkken olması imkansız bir düş biçiminde ifade eder. Sonra başını yeniden yastığa koyup uykuya dalar. Bu yazarın Ahmed yâ Sefîne-yi Tâlibî adlı bir diğer eseri de Rousseau’nun Emile adlı eserinin etkisi altında, bir babanın oğluyla bilimsel, toplumsal, siyasî ve felsefî konularda yaptığı söyleşiler biçiminde yazılmıştır. Bu kitap, çocukların ve gençlerin eğitimi üzerine Farsça yazılmış modern eserlerin ilklerinden sayılmaktadır. Tâlibof’un eserlerinin yapısı diyalog üzerine kuruludur. Çünkü ona göre: “Bilimin ve hikmetin ilerlemesinin ilk sebebi, düşünce özgürlüğü ve soru kapısının açılmasıdır. Bu yüzden yazar, ulusa olan düşkünlüğünden, soru cevap kapılarının işe yeni başlayanların yüzüne açılması, zihinlerinin aydınlanması ve yüksek bilimleri öğrenmeye hazır hale gelmeleri için bu kitabı [Ahmed’i] yazmaya girişir.” Merâgâî ve Tâlibof’un romanları şu zanla sona erer: “Kanuna dayalı yönetim, ancak eski düzenin araçlarıyla kurulabilir.” Bu, İran orta sınıfının isteklerini kendi içinde saklayan bir zandır. Bu sınıfın eğilimlerini sanatsal bir biçimde yansıtan aydınlar, eserlerindeki ilerici yönlere karşın, kanuna dayalı yönetim konusundaki romantik tasavvurları yüzünden, feodalizm ile saltanatın yok olmasını, sonuçta da sömürge sultasının yıkılmasını isteyemezler. Onların bu kısıtlanmışlığı, İran orta sınıfının, tarihin belirli bir dönemindeki bilinç kısıtlanmasından kaynaklanır. Âdemiyyet bu konuda şöyle der: “Hâc Zeynulâbidîn’in önerisi siyasî bir öneri olmaktan çok ahlâkî bir öğüde benzer... Kapitalist tacir sınıfın temsilcisi olan yazar devrimden korkmakta, devrimci düşünceyi kovmak için şu çareyi bulmaktadır: Eğer ülke yönetimi yasal düzen temelinde istikrara kavuşursa, dünya adaletle dolar, böylece nifak ve fitne çıkaranların pazarı zamanla kesata uğrar.” Merâgâî ve Tâlibof, devlet adamlarını işte bu şekilde reform yapmaya teşvik eder ve kuşkusuz 1285/1906 yılında toplumsal çelişkilerin ve halkın sömürgecilere bağımlı istibdat rejimine duyduğu öfkenin kristalize olmasını sağlayan meşrutiyet devrimi onların düşlerini gerçekleştirene kadar başarısız olurlar. Ne var ki meşrutiyet devrimi, açıklaması bu yazının konusu dışında kalan çeşitli nedenlerle başarısızlığa uğrayarak hedeflerine ulaşamaz. Meşrutiyet devriminin vârisleri, şahların sallantıda olan taht ve tacının kurtarıcısı olurlar. Bu kişilerin siyasî iktidara ortak olma çabaları, dönemin yazarlarının eserlerine, siyasî zulmün ve hurafeciliğin umutsuz reformist eleştirileri şeklinde yansır. Meşrutiyet ortamının hazırlanmasında ve şekillenmesinde etkili bir rol oynayan bu değişim döneminin aydınları, aydınlanma çağı Avrupa’sının isteklerinin etkisiyle, kanunun ve düzenin istibdadın ve zorbalığın yerini almasını; bilimin ve bilginin cehaletin ve karanlık düşüncelerin yerine geçmesini ve mevcut toplumsal ilişkilerin toplumsal burjuvazi ilişkilerine dönüşmesini isterler. Bunlar meşrutiyet edebiyatının en önemli özelliklerinden olup 1340/1961 yılına dek İran edebiyatının en temel hedefleridirler. Bu dönemde “eskilerin reddi ve yenilerin kabulü”, İran’ın öncü aydınlarının Avrupa kültürüne ve düşüncesine hayran kalmasına neden olur. Her şey modernist ölçülerle ölçülerek İran’ın geri kalmışlığı eleştirilir. Meşrutiyet döneminin en önemli edebî ve eleştirel eserinin sahibi Merâgâî bu konuda şöyle der: “Bu günler, kalem ve fikir erbabının, ellerine kuruntudan başka bir şey geçmeyen, karasevdalarla, boş masallarla, eskilerin yaptığı gibi anlamsız düzmecelerle vakit harcayacakları zaman değildir. Bunun yerine, Frenk ve Japon fazılları gibi, insan severlik ve insanlık adabı görevini halka anlatmaları ve şimdi bütün bahtiyarlığın kutsal vatan adında bulunduğunu, onun korunmasının bütün vatan halkına bizzat vacip olduğunu göstermelerinin zamanıdır.” Merâgâî gibi ilericiler, her ne kadar İranlıların karanlık günlerini Avrupalıların ilerleyişleriyle kıyaslayarak halkı ülkenin durumunun vahameti konusunda bilgilendirseler de, batı uygarlığını hiçbir değişiklik yapmadan almayı düşünen, sade yazmanın öncülerinden olan Mirza Malkum Han benzeri yazarların aksine, batıdaki ilerlemelerin ulusal çıkarlara uyarlanmasını talep ederler. İlk İran romanları, biçim ve içerik yeniliği bakımından, İran edebiyatında yeni bir oluşum sayılır ve Fars nesrinde yeni bir dönem başlatırlar. Bu edebiyat, keskin bir sınıfsal mücadele dönemini yansıttığından, göz önüne aldığı toplum kitlelerinin psikolojisini ve emellerini açıkça tasvir eder. Bu durum meşrutiyet şiiri için daha fazla geçerlidir. Yaşam tarzının daha da sakinleştiği sonraki dönemde edebiyat, sorunları daha az açıklık ve daha çok edebî karmaşıklık içinde yansıtır. |