| Lezzetçilik Mitolojik öykü yazarı, yenilgiye şairane bir renk ve koku katar. Ancak lezzetçi öykülerde, toplumsal güvensizlik duygusu ve ruhsal sarsıntı, cinselliğin bir tür hastalıklı vurgusu şeklinde belirir. Bu eğilim, hayatın anlamını ve kavramını sadece siyasî ideallerde gören bir önceki onyılın aydınlarının aşırılıklarına idealden kaçan zamanenin verdiği cevaptır. İdealizmin ve içinde özveri ile kendinden geçmişlik bulunan her şeyin yenilgiye uğrayıp yok oluşundan sonra, ıstırap, kendine yabancılaşma ve ölüm düşüncesi kültürel atmosferi kuşatır. Yitik ve aldatılmış kuşak, cinsel şiddete ve sapmalara –bir tür ahlâksızlıkla- yönelerek yediği ahlâkî darbeye cevap verir. O, insanlar arasında iletişim kurma imkânını ortadan kaldıran ve onları ıstıraplara mahkûm yalnız adacıklar haline getiren umutsuzluk verici bir konumda yer alır. Ayırt etme güçlerini yitiren, zihinleri cinayet, cinsel ezilmişlik ve hastalık gibi kavramlarla çatışan bu insanlar, kendilerini umutsuz bir mistisizmde yitirmekten ve şehvanî maceralarla uyuşturmaktan başka bir çare bulamazlar. Artık mal biriktirme ve mevcut hayatın kendisi önem kazanır. Yaratıcılık krizine tutulan yazar, “bedene” yönelmek için fırsat yakalar. Okuyucuların umutsuzluğu ve şaşkınlığı, onları ciddî eserlerden uzaklaştırarak, hayalî ve gerçeklerden tamamen uzak bir dünyaya kaçış demek olan eğlendirici yazılara doğru sürükler. Bu tür eserlerin okuyucusu, öykü kahramanı ile sanal bir şekilde özdeşleşerek ulaşamadığı maddî ve manevî arzularını dışa vurur. Kuşkusuz, İran öykücülüğünde kadın erkek ilişkilerinin ortaya konuluşu uzun bir geçmişe sahiptir. Tarihî romanda ortaya çıkan kadın klâsik Fars şiirindeki kadındır: Güzel yüzlü, içsiz ve zihniyetsiz, içinde yaşadığı çağın sorunlarından uzak. Toplumsal roman yazarları kendi çağlarının kadınlarını işleseler de, romantik bakışları yüzünden öğretici kompozisyonlar için bir ortam oluşturma amacıyla, kadının toplumsal-ruhsal hayatının fuhuştan başka bir tecellisini göremezler. Toplumsal düşünce ve sanatsal yetenek zaafları, kadını tanıma konusunda da zaafa düşmelerine ve kadın erkek ilişkilerini tek boyutlu olarak göstermelerine neden olur. Hatta, kadın, Hidâyet’in eserlerinde bile pek az konuşma ve içindekileri dile getirme imkânı bulur. Kadın, anlatıcı uzaktan onu düşündüğü sırada, saydam bir görünüme sahiptir, ama gerçek kadın utanmazın tekidir. Aşkı, Freudcu bir yaklaşımla ve kadınlarla doğal ilişki kurmaktan aciz ruh hastası karakterlerin gözüyle bakarak irdelemek Hidâyet’in ve Alevî’nin toplumun ve geleneğin örtüsüyle kuşatılmış İranlı kadının çehresini tam olarak çizememelerine neden olur. Bûf-i Kûr’un anlatıcısı kadını parça parça etmekten başka bir çare bulamaz. Çeşmhâyeş’te Üstat Mâkân, bir tür siyasî bilgelikle Ferengîs’in mecazî aşkından sakınır. Ardından onun gözlerini resmederek varlığının sırrını kavramaya çalışır ve elbette başarısız kalır. Bu eğilimler daha sonraları da öncü edebiyatta devam eder. Berre-yi Gomşode-yi Râ’î (Çobanın Kayıp Kuzusu)’nin anlatıcısı da bir kadının elini görerek onun ruhuna yol bulmaya çalışır. Aslında, Alevî ve Golşîrî de Hidâyet’in kadın konusundaki tabirine (utanmaz ve saydam) sadık kalırlar. Bu konuya daha sonra değineceğiz. Halkın beğenisini kazanan eserlerde, algılama yetersizliği, okuyucuların içgüdülerinden yararlanma ile karışır ve saçma sapan tasvirler ortaya çıkarır. Öncü öykücülüğün duygusal bilince içgüdüsel heyecandan daha çok önem verdiği 1320 Şehrîver’i (Ağustos 1941) sonrası yıllarda, düşüş dönemini yaşamakta olan toplumsal roman, batılı romanlardan etkilenerek İran’ın toplumsal ve kültürel konumuna uygun düşmeyen aşkların ve ilişkilerin anlatımıyla dolar. Bu tür eserlerin yazarları, kadını cinsel bir meta olarak gösterir ve kendi okuyucularının yoksunluklarını kötüye kullanarak cinsellik sorununu zamanın en devamlı sorunu olarak ortaya atar ve zevkleri yalancı heyecanları okumaya alıştırırlar. Eğlendirici eserlerin okuyucuları, siyasî ve ekonomik krizlerden yorgun düşerek kaçacak bir yer ararlar. Tefrika yazarı onlara inen darbeyi eserlerindeki karakterler üzerindeki kayıtsız şartsız umutsuzluk şeklinde yansıtır. “Kuşkusuz belirli her dönemde kimi özel meseleler vurgulanır, bu meselelerden bazıları öne çıkar, bazıları da görmezden gelinirler. Bütün tarih boyunca, bu vurgular daima farklılık gösterirler.” Saçmacı edebiyat ihtilal sonrası yıllarda gelişir, öyle ki genişleme alanı öncü edebiyata kadar uzanır. Aslında bu tür edebiyat, toplumsal başarısızlıkların her zamankinden daha çok yıkıcı olduğu ve bunalım baskısının bütün düşüncelerin ve yeteneklerin ortaya çıkış yolunu kapadığı dönemlerde, yaygınlık kazanır. Gerçekle çatışan edebiyat “halkın mutsuzluğundan kaynaklanan bir sabırsızlık, kötü ahlaklılık, bıkkınlık ve yorgunluk mecrasında” gelişir. Bu insanlar ellerinden bir şey gelmediğinin farkındadırlar, hoşnutluklarının veya isteklerinin olaylar üzerinde en küçük etkisi bile yoktur. Bu aradaki çalışmaların en ham şekli saçmacı yazmadır, ancak istenilen ve arzulanan düzeyde olmasa da o kadar ham olmayan başka yazma formları da vardır. Bu kayıtsız şartsız hiççilik ve vurdumduymazlık, hayata duyduğu güveni yitirmiş, kendisini mevcut yeni duruma uydurma konusunda başı dönmüş bir kuşağın halinin anlatımıdır. Bu kuşak “hayatı ölüm terazisinde tartarak onun değerini inkar eden, ama aynı zamanda günlük hayatın bayağılıklarına tevessül ederek ölüm korkusunu kendi yüzüne vurmamaya çalışan bir kuşaktır.” Bir geçiş döneminde değerlerin yerinden oynaması, alkolün, uyuşturucu maddelerin ve bedensel heveslerin hayatın tek anlamı olarak işlenmesine uygun ortam hazırlar. Bu eğilimlerin baş göstermesi, çevrelerinde aşkın bir değer göremediklerinden içinde bulundukları ânı ganimet sayan, hiçbir şeye bağlı kalmayan ve günlük hayata gömülen aydınların içsel kargaşasının göstergesidir. Yenilgiden doğan ahlâkî boşluk ve ideal inançların değersizleşmesi, pek çok gücün saçma sapan şeyler arasında heder olmasına yol açar. Bu hayatta, mutluluğun, cinsel heyecanın, duygusal ve kurtarıcı aşkın sağlam bir yeri yoktur. Heder olmuş bir kuşak, lakaytlıkla utancını unutmaya, yenilginin intikamını kendisinden almaya ve bütün gücünü kendi kendini yok etme yolunda kullanmaya çalışır. İbrâhîm-i Gulistân’ın Şikâr-i Sâye (Gölge Avı, 1334/1955) adlı eserindeki öykü karakterleri, siyasette başarısızlığa uğrayıp bedensel lezzete sığınır ancak orada da aradıklarını bulamaz ve hiçliği avlamaya giderler. Behmen-i Feresî (d. 1312/1933) de Gulistân gibi, öykü formu üzerinde değişik şeyler deneyen bir öykü yazarıdır. Feresî, öykülerini İrânâbâd (1339/1960) ve Kitâb-i Hefte dergilerinde yayımlar. Bu öyküler sonradan Zîr-i Dendân-i Seg (Köpeğin Dişi Altında, 1343/1964) adlı mecmuayı oluştururlar. Bu yazara göre, öykü formu bireysel sözleri söylemek için bir araçtır; bu durum onu, öykü kurgulamak, karakter yaratmak ve öykülerinde sağlam bir yol meydana getirmekten uzaklaştırır. Aslında yazarın “ben”i, başka şeylere fırsat bırakmaz ve öyküyü kendi düşüncelerine kurban eder. Bu öyküleri anlatan adamın hiçbir yerde kökü yoktur, daima misafirlik halinde kendisinden ve çevresindekilerden kaçmaktadır. “Pât” adlı öyküde münzevi anlatıcı, satrançta pat olmuş bir taş gibidir, ne ileri gidebilmektedir ne de geri. Bu sonucu sıfır olan bir oyundur ve anlatıcının çabalarının sonuçsuz kalışının tanığıdır: “Pat, yani tehdit edilmeksizin bir yere kımıldayamamamız.” Bu durum dönemin aydınlarının, bu ağzı açık sesi çıkmazların halinin vasfıdır. Feresî’nin öyküleri dönemin uzun süren umutsuzluğunu sergilemektedir. Bu öykülerin kahramanları, sinirli, saygısız ve kendi içlerine kapanmışlardı; ya kafelerde vakit öldüren (“Bend” adlı öykü) ya da caddelerde fahişelerle oyalanan (“Seng-i Rengî” adlı öykü) başı dönmüş kişilerdir. “Ustuhân Sûhtehâ” (Köksüzler) iki kuşak arasındaki çatışmanın öyküsüdür. Baba hâlâ eski ideallerini kafasında devam ettirmektedir, ancak oğul çıkmaza girmiştir: “Artık bizim, sizin hoşgörünüze sahip olmamız mümkün değil. Aslında umut ne demek: Hayalsizlik. Siyaset, arzu hepsi de boşmuş; herkes sadece paraya vefa gösteriyormuş.” Feresî, toplumsal umutsuzluktan kurtulmak için, sekse ve cinsel özgürlüğe yönelir. “Mihmân” (Konuk) adlı öyküde, evli bir kadınla bir adamın (Deştî ve Dervîş’i andıran) yasak aşkı, belirsiz ve dili tutuk bir ahenkle anlatılır. Öykü adamın zihninde şekillenir, ilişkiler zamanla aydınlığa kavuşur. Olaylar gizemli ve düşsel bir mekanda geçer ve öykü şairane ve istiari bir atmosfere bürünür. Kadın konusunda içgüdüsel bir bakışa sahip olan Feresî, “Sûzen” (İğne) adlı öyküde şöyle der: “Kadın, yani çıplaklık.” Bu öykü sonuçta birbiriyle kesişen iki farklı rotada ilerler. Birincisi, rüyasında evli bir kadın olan Humâ ile sinemaya gittiğini gören Resûl’ün zihninde. Düşsel bir nedensizlik öykünün bu bölümünün temelini oluşturur. İkincisi, rüyanın içinde anlatılan, orduda zayıfların öldürülmesi ve mali yolsuzluklar gibi gerçekçi meselelerdir. “Mihmân”, nasıl şimdiki ve geçmiş zamanın devamlılığı üzerine kurulmuşsa, uykunun yani rüyanın ve uyanıklığın paralelliği ve kesişmesi de “Sûzen”i inşa eder. Öykünün aslında birbirinden ayrı duran iki bölümünü birleştiren şey Resûl’ün aşk ve rüya, genç subayın ise yolsuzluk konusundaki şaşkınlığıdır. İrec-i Karîb de “Ân Zen” (O Kadın, Kitâb-i Hefte, 1341/1962) adlı öyküsünde, bu aşk üçgenine eğilir. Yedi yıl sonra hapisten çıkan adam, her şeye karşı şikayet duygusu içindedir. Etrafını soğuk ve natüralist bir bakışla görür. Kadın adama aşık olur. Adam da kadını sevmekte, ancak belli etmemektedir. Karîb’in öyküsünün teması da cinsel özgürlük ve günahtır. Bu arada, Nigîn ve Temâşâ dergilerinde de kimi öyküleri basılır. Abbâs-i Pehlevân (d. 1316/1937), benzerleri o yılların haftalık dergilerinde çokça basılan aceleci öykülerini Şeb-i Arûsî-yi Babam (Babamın Düğün Gecesi, 1340/1961) adlı öykü mecmuasında bir araya getirir. Bu öykülerin düzenli bir planı olmayıp boşboğaz bir gazete nesriyle yazılmışlardır.Yazarı bunları yazmaya iten ana neden, cinsel içgüdüdür. Anlatıcı “Şeb-i Arûsî-yi Babam” adlı öyküde, kapı aralığından gördüğü olayların etkisiyle buluğa erer. Gulâmhuseyn-i Hayyir (d. 1307/1928) de Der Râh-i Şeytân (Şeytanın Yolunda, 1340/1961) ve Esb-i Sefîd (Beyaz At, 1341/1962) de cinsel ilişkileri pervasızca tasvir eder. Bih Âzîn’in Nakş-i Perend’inde bulunan parçalardaki içgüdüsel susamışlık, çirkin yazılara ve insandan şikayetçi olmaya dönüşür. Mehîn-i Tevellulî “Nâme-yi Yeldâ” (Sencâk-i Morvârîd, 1338/1959) adlı öyküde, cinsel coşkusu bitip tükenmek bilmeyen arzulu bir kadını tasvir eder. Hamîd-i Rehnumâ’nın (d. 1298/1919) Şekû (1337/1958)’sundaki öyküler İran’ın güneyinde geçer. Hepsinin konusu kadınlarla erkeklerin cinsel ilişkileri etrafında döner. Nâsır-i Hodâyâr’ın daha çok psikanalitik bir bahis olan “Dohterî ve Arûsekhâyeş” (Bir Kız ve Bebekleri, 1339/1960)’inde cinsel içgüdünün uyanışı, öykünün kahramanını ölümden kurtarır. Ahmed-i Mahmûd “Hasret” adlı öyküsünde, üvey kızına sahip olmaya çalışan yaşlı bir çingenenin şehvanî düşlerini tasvir eder. “Bîhûdegî” (Boşunalık)’de de annelik duygularına sırt çeviren ve fahişe olan bir kadını anlatır. “Deryâ Henûz Ârâm-est” adlı öykünün planı, sapkın bir ilişki temellinde şekillenir. Baba Mukaddem’in “Omr-i Deh Rûze” (On Günlük Ömür) adlı öyküsündeki kız ve oğlan, çıplaklık ve kayıtsızlık içinde on gün geçirdikten sonra kendilerini denize atıp boğulurlar. Cinsel içgüdüler, Mîr Sâdıkî’nin öykülerindeki insanların davranışlarının şekillenmesinde belirgin bir yere sahiptir. Bunlara ek olarak, yollu kadın ve erkeklerin hayatı, yasak aşkları, cinayetleri ve intiharları hakkında pek çok tefrika da yazılmıştır. Bayağı öykülerin çevrilmesi de bu tür eserlerin hacmini artırır. Bu eserlerde, gerçek bir sevginin sesi duyulmaz. Şiddetin ve tecavüzün çeşitli tasvirleri çizilir. Kadınlar, utanmaz arlanmaz, erkekler de tecavüzcü ve hasta olarak tasvir edilirler ve akıl dışı güçler, çıplak içgüdüler, şiddet ve hayvanlık övgü konusu olur. Bu tür eğilimler, Ali Asgar Hâc Seyyid-i Cevâdî’nin öykülerinde de göze çarpar. Yazarın Avrupa’daki deneyimlerinin ürünü olan bu öykülerin ortamı ve karakterleri Avrupaî’dir ve doğulu bir öğrencinin başına gelebilecek meselelerin ardında dolaşırlar. “Tokme-yi Berk”te (Elektrik Düğmesi) psikanalize göz ucuyla bir bakışla, genç bir erkeğin kadınlarla ilişki kurmadaki sıkıntısı göz önüne alınır. “Silvana”da (Endîşe ve Honer, 1333/1954) doğulu bir genç kendisinin zannettiği bir kızı başkasının kucağında görür. Bu öykülere umutsuz bir tarz kazandıran ıstırap dolu bir içe kapanış, “Pencerehâ-yi Kûr” (Kör Pencereler) adlı öyküde (aynı adlı mecmuadan, 1333/1954), uğursuz bir tınıya dönüşür. Albert, bir hastanede çürümekte olan savaş artığı bir adamdır. Oda arkadaşının öldüğü o gece, geçmişi hatırlar, savaş öncesi güzellikleri ve cephe hatıralarını. Ancak bütün kurtuluş pencerelerini kapalı görünce, bir tür zihinsel ve tarihsel unutkanlığa yakalanır. Yazar, Poşt be-Dîvâr (Duvara Dönük, 1341/1962) adlı öykü mecmuasında, karasevdalı atmosferler yaratarak Hidâyet’in Bûf-i Kûr’unu taklit etmeye çalışır. Ancak eseri, cinsel cinayet öykülerinin çizgisinden öteye geçemez. Bütün öyküleri, ortak bir atmosferde geçerler: Ruhsal ve cinsel yönden hasta olan münzevi ve hassas bir anlatıcı, kendi şaşkınlığını anlatır. Hayatın duvarları arkasında soluğu kesilen anlatıcı, niçin var olduğunu ve hedefinin ne olduğunu bilmez. Meçhul bir el (kaderin işareti) bütün insanları yerinden oynatır ve herkesi istemediği bir yere gönderir. Poşt be-Dîvâr’da, insanların hayatı Firdevsî Meydanı’ndaki bir gazete satıcısının kulübesinden bakılarak tasvir edilir. Zamanın değişmesi ve gazetelerin yayımlanmamasıyla kulübe bir genelevi yatağına dönüşür (ihtilal öncesi ve sonrası iki farklı toplumsal dönemin iğneleyici bir kinayesi), fahişeler köhnemiş bir tasvirle uzun uzadıya anlatılırlar. “Semenû” adlı öyküde, küçük bir çocuk ilk cinsel deneyimlerini anlatır. “Cestohîz-i Yek Meymûn” (Bir Maymunun Sıçrayışı)’da da bir delikanlı, küçük bir kız çocuğuyla yaşadığı cinsel deneyimi anlatır. Bu öykülerdeki adamlar hırslı, kadınlar utanmazdır. Anlatıcı, üvey annesini yabancı bir adamla yatakta görür ve tüyler ürperten tasvirler sunar ve sonunda cinnetli bir ortamda onu öldürür. Hâc Seyyid-i Cevâdî’nin “Defterçe-yi Kâr-i Pantiye” (Pantiye’nin Çalışma Defteri) adlı öyküdeki bütün çabası günlük kargaşaları karasevdalı bir şekilde abartmaktır. Alevî’nin “Tarihçe-yi Otak-i Men” (Odamın Tarihçesi)’inin başarısız bir taklidi olan bu öyküde, gurbetçi bir aydın nemli ve yıkık dökük bir evde bir oda kiralar. Yüreği o kadar daralmıştır ki “bir çukurda, karanlık, sessiz ve boğuk bir mağaranın arasında sürünmek ve ölmek” istemektedir. Kadın, her gece onun yanına gelen ve bir gece umutsuzluk, sarhoşluk ve cinnet halinde kızını öldüren Avrupalı deli ev sahibidir. Yazar, akıldışı sahneler ve korkunç kâbuslarla dolu ürkütücü bir atmosfer yaratmaya çalışmıştır. Ancak eseri, bu tür öykü yazımının ciddî örnekleriyle karşılaştırıldığında (örneğin Edgar Allen Poe ve Hidâyet’in eserleri) gevşek yapılı ve önemsiz görünmektedir. Hâc Seyyid-i Cevâdî, hasta adamların düşünce cehennemine ve onların korkunç düşler ve cinayet niyetleriyle dolu düşlerine yol bulamadığından, çalışması avam tabakasının beğendiği korku filmleri derekesine düşer. Kitaptaki en toplumsal öykü “Bele Boran”da, sonunda kendisinden daha uyanık bir kızın tuzağına düşen ve nikah masasına oturmak zorunda kalan çapkın bir doktorun hayatı boş laflarla anlatılır. Nûrullâh-i Harrâzî (Nûrî) öykülerinde, batılıların sınır tanımazlığıyla doğuluların ellerini ayaklarını bağlayan hayatını karşılaştırır ve özellikle “Prisila”da doğuyu olumsuzlayarak batıyı seçer. Nûrî, Kâşân’da dünyaya geldi. Yazarlığa Tevfîk dergisinde çalışarak başladı. “Prisila”yı yayımlayarak üne kavuştu. Sonra eğitim için Amerika’ya gidip oraya yerleşti. Gezilerinin hatıratı olan öykülerinde, insanların duygularını bayağılaşmış bir Freudculuk temelinde çözümler. Olayları Roma şehrinde geçen “Mest” (Sarhoş) adlı öyküde, bir kadınla bir adamın mutsuz ilişkisini irdeler. “Câdû-yi Louvre” (Louvre Büyücüsü)’da, bir adam Louvre Müzesi’nde bir tablo seyrederken, hayal âleminde geçmişe doğru gider ve bir dans meclisinde bir kadını kucaklar. Ancak kendine geldiğinde tabloya dokunduğunu ve öptüğünü görür. “Âmirza Mehdi Han”da, Turbet-i Hayderiye adlı uzak şehirde yaşayan bekâr bir memurun ruhsal ve cinsel sıkıntılarını ve yoksunluklarını çalışmasına konu edinir. Hûn-behâ (Kan Bahası, 1333/1954), Kavs o Kuzeh (Gökkuşağı, 1338/1959), Hâtırât-i Hodâ (Tanrının Hatırları, 1335/1956) ve Şeydâ-yi Bihbihân (Bihbihân’ın Çılgını, 1341/1962)’in yazarı Nûrî’nin bu eserleri, öykü yazımı teknikleri ve sanatları bakımından bir değere sahip olmayıp, imgelemden uzak, dipsiz bucaksız ve yorucu anlatılardan ibarettir. Nûrî, sapkınlığı insanlığın normal bir durumuymuş gibi göstermeye çalışmaktadır. Bu yüzden, eserlerinin çoğunda maceralar böyle meseleler etrafında dönerler: Bir kız çıplak adamların resimlerini çizmekten lezzet alır, bir adam hadım olur, yatma düşüncesinde olan bir kız bir otomobille çarpışır... Nûrî’nin son öykü mecmuası üzerinde Deştî’nin etkisi çok açıktır. “Şeydâ-yi Bihbihân”, âşığı otuz yıl boyunca sokaklarda avare eden mutsuz bir aşkın öyküsüdür. “Eşkhâ-yi Şest Sâlegî (Altmış Yaşın Gözyaşları)’de yaşlı bir öğretmen genç öğrencisine aşık olur. “Mîhek”te bir adamın sevgilisi, intikam almak için, adamın karısını bir fahişenin olarak buluşma yerine gönderir. Kitaptaki en güzel öykü olan “Zelzele” (Deprem)’de, yıkıntılar altında kalan bir kadın canlı kalma mücadelesi verir. Bu tür yazarlar, sıradışı olaylara yönelerek kendi zihinsel derinliklerini sergilemek isterken, gerçekte kendi manevî ve kültürel sersemliklerini ortaya koyarlar. Bu sersemlik bir eleştirmen tarafından şu şekilde nitelendirilmiştir: “Çöküş dönemlerinde, düşünce sahipleri çalışamaz olur, toplumun manevî kılavuzluğunu ellerinden yitirirler. Hayata yüz çevirir ve hiçliğin çığırtkanlığına soyunurlar, ya da hastalıklı bir hırsla şehvetlere ve lezzetlere el atarlar. Duyguların ardına düşer, hayatı inkar eder ve ölümden dem vururlar. Bunlar hayattan korkmaktadırlar. İşte biz şimdi böyle bir aşamadayız.” |