Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 03:55

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۰۵:۲۵

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       


Kur'an ve Sünnette Miras 2

     
güvercin
     
                                                                                                                                      Kur'an ve Sünnette Miras 1
     

        "Ölenin çocuğu varsa, bıraktığından ana-babasından her biri için altıda  bir hisse vardır... Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasının payı altıda  birdir." Ana-babayla ilgili hükmün çocuklara atfedilmesi,  bunların miras konusunda çocuklarla aynı tabakada yer aldıklarını  gösterir. Ayette geçen "ana-babası ona vâris olmuş ise" ifadesi, ölünün  mirasçısının yalnız onlar olduğu demektir. Ayette "Eğer çocuğu yoksa ve  sadece ana-babası ona vâris olmuş ise" ifadesinin ardından "Eğer ölenin  kardeşleri varsa" ifadesinin yer alması, kardeşlerin kız ve erkek  çocuklar tabakasına bitişik ikinci bir tabakada yer aldıklarını  gösterir. Kız ve erkek çocukların olduğu takdirde, kardeşler miras  alamazlar; ancak kardeşlerin varlığı, ananın üçte bir miras almasını  engeller.
              "Bu paylar, ölenin yaptığı vasiyet veya borcun düşülmesinden sonradır." İfadede  geçen vasiyetten insanların şu ayette kendisine çağrıldıkları şey  kastedilmiştir: "Birinize ölüm geldiği zaman, eğer geride bir mal  bırakacaksa, anasına, babasına ve yakınlarına... vasiyet etmek size  yazıldı..." (Bakara, 180) Borcun vasiyetten öncelikli olduğuna dair  hadislerde yapılan açıklamalar, üzerinde durduğumuz ayette vasiyetin  borçtan önce zikredilmesi hususuyla çelişmez. Çünkü, bazı zamanlar  önemsiz önemliden önce ifade edilir. Sebebine gelince, kimi zaman  önemli bir konuda sahip olduğu güçlü sebatı ve konumu itibarıyla, başka  bir konu hakkında ihtiyaç duyulan tekitli, vurgulayıcı türde açıklama  gibi yöntemlere gerek duyulmaz. Bir konu üzerinde tekit etmenin  yollarından biri de onun ifadede öne geçirilerek açıklanmasıdır. Buna  göre, "veya borç" ifadesi, ister istemez konuyu ileriye götürme ve ona  vardırma konumundadır.
            Bu açıklamadan, vasiyetin "yûsî  biha=yaptığı" ifadesiyle nitelendirilmesinin sebebi de açıklığa  kavuşmuş oldu. Çünkü, bu nitelendirme de tekidi ifade eder. Ayrıca,  ölüye saygı gösterilmesi ve yapmış olduğu vasiyet hakkında hürmetinin  gözetilmesi gerektiğine dair bir işarettir de. Yüce Allah bu hususta  şöyle buyurmuştur: Kim işittikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı  ancak onu değiştirenlerin boynunadır."
            "Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz."  Ayette hitap, bütün vârislere yöneliktir; yani kendi içlerinden  ölenlere mirasçı olmaları itibarıyla bütün mükelleflere hitap  edilmiştir. Bu ifade, baba ve oğulların mirasla ilgili paylarının  farklı oluşunun sırrına işaret etme ve "bilmezsiniz" şeklinde bir hitap  kullanılarak onları eğitme amaçlı söylenmiştir. Bu tür ifade tarzı,  bütün dillerde sıkça rastlanılan yaygın bir şeydir.
             Kaldı  ki, ayette gelecekte ölecekleri, baba ve oğullarına miras bırakacakları  göz önünde bulundurularak vâris olan ve vâris olmayan bü-tün insanlara  hitap yöneltilmiş olsaydı, "fayda bakımından daha yakın olduğu"  ifadesinin bir anlamı olmazdı. Çünkü, anlaşıldığı kadarıy-la ayette söz  konusu edilen faydalanmadan maksat, miras alınan mal ile yararlanmadır.  Bu da vereseyle ilgili bir husustur, ölen şahısla değil.
              Ayette babaların oğullardan öne geçirilerek ifade edilmesi, babalardan  faydalanmanın oğullara oranla daha erken gerçekleştiğine yönelik bir  işaret içerir. Buna şu ayet de örnek gösterilebilir: "Şüphe yok ki Safâ  ile Merve, Allah'ın nişanlarındandır." (Bakara, 158) Bu ayeti  açıklarken Peygamber Efendimizden (s.a.a) nakledilen şöyle bir rivayete  yer vermiştik: "Ben de Allah'ın başladığı yerden başlıyorum..."
            Akrabalık bağının doğurduğu sonuçlar göz önünde bulundurulur ve  akrabalara yönelik insanî duygular değerlendirilerek konuya  yaklaşılırsa, yine aynı sonuca varılır. Çünkü insanoğlu, oğlunu  ana-baba-sından daha fazla sever ve ona fazla ilgi gösterir; o  evladının hayat sürdürmesini kendi hayatının uzantısı görür, ama  ana-babasının bekasını kendi bekası görmez. Bu yüzden, ana-babayla oğul  ilişkisi, evlatla ana-baba ilişkisine nazaran daha güçlü ve varlıkları  birbirine daha yapışıktır. Mirastan faydalanma bu ilke üzerine kurulu  olduğuna göre, insan meselâ kendi babasına vâris olunca, kendi  evladının vârisi olduğu durumdan daha fazla miras alabilmesi gerekir.  İlk bakışta insan konunun tam tersine olduğu düşüncesine varsa da,  durum böyledir.
           Bu ayet, yani "Babalarınız ve oğullarınızdan  hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz."  ayeti, fıtrata dayalı başka İslâmî hükümlerde olduğu gibi, yüce  Allah'ın mirasla ilgili hükümleri de tekvinî ve dış olgular temeli  üzerine kurduğunu gösteren delilerden biridir.
             Ayrıca,  "Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah'ın insanları hangi fıtrat üzere  yaratmış ise, ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yok-tur. İşte  dosdoğru din budur." (Rum, 30) ayeti gibi kanun koymanın aslına yönelik  mutlak ifadeli açıklamalar içeren Kur'an ayetleri de mirasla ilgili  hükümlerin fıtrata dayalı olduğuna delâlet eder. Bu ayetlerin  açıklamasından sonra, İslâm şeriatında yaratış açısından hiçbir kök ve  dayanağı olmayan birtakım zorunluluk getiren hükümlere ve değişmeyen  miras paylarına yer verildiği nasıl düşünülebilir?
              "Babalarınız ve oğullarınızdan..." ifadesinden, çocuklardan olan  çocukların dede ve ninelere öncelik taşıdığı yönünde bir izlenim  edinilebilir. Çünkü, çocukların ve onların çocuklarının olmasıyla dede  ve nineler miras alamazlar.
              "Bunları Allah tarafından konulan farzlar olarak kabullenin..." Anlaşıldığı  kadarıyla, ayetin orijinalinde geçen "farîzaten" kelimesi, takdirî bir  fiil aracılığıyla mansup olmuştur. Cümlenin takdirî açılımı şöyledir:  "Huzû farîzaten=bir farz olarak tutun" veya "Elzimû farîzaten=bunlara  bir farz olarak bağlı kalın" veyahut bu iki fiilin benzeri anlam  taşıyan bir kelime takdir edilmiştir. Bu ifade, söz konusu taksim ve  payların belirlenmiş ve olduğu durumdan asla değişmeyecek şekilde  insanlara sunulduğunu vurgulayıcı bir tekitle açıklıyor.
               Bu ayet, bütün kısımlarıyla birinci dereceden miras alan ana-baba ve  çocukların paylarını açıklamaktadır. Ancak bazısını net bir şekilde,  bazısını da üstü kapalı olarak açıklamıştır. Ölenin çocukları varsa,  ana-babadan her birine altıda bir verilir. Ölenin çocuğu yoksa, eğer  sadece ana-babası ona vâris olursa, anaya üçte bir ve eğer ölenin  kardeşleri varsa, bu durumda ona altıda bir verilir. Bir kıza, malın  yarısı verilir. Başka vâris olmazsa, birkaç kıza malın üçte ikisi  verilir. Ölenin kızları ve erkek çocukları olursa, erkeğe iki kızın  payı kadar verilir. İki kızın hükmü, aynen kız ve erkek çocukların  hükmü gibidir. Yani onlara malın üçte ikisi verilir. Bunu, daha önce de  açıklamıştık. Bunlarla ilgili hükümler ayette net bir şekilde  açıklanmıştır.
            Hükümleri ayette üstü kapalı olarak  açıklananlara gelince; ölenin vârisi sadece bir erkek çocuğu olursa,  malın hepsi ona verilir. Bununla ilgili hüküm, erkek ve kızla ilgili  açıklanan şu ifadelerden anlaşılıyor: "Erkeğin payı iki kızın payı  kadardır." "Eğer yalnız bir kız ise, mirasın yarısı onundur." [Tek bir  kız mirasın yarısını alır, erkek de kızın iki katı aldığına göre, tek  olduğunda mirasın hepsini alır demektir.] Vârisler sadece, erkek  çocuklar olursa, payları eşittir. Bununla ilgili hüküm ise, "Erkeğin  payı iki kızın payı kadardır." ifadesinden anlaşılıyor. Ayet, özlü  anlatım açısından şaşırtıcı özelliğe sahiptir.
             Şunu da  bilmek gerekir ki: Malı miras olarak bırakma ve onunla mirasçıları  yararlandırma hususunda Peygamber Efendimizle (s.a.a) diğer insanlar  arasında hiçbir fark bulunmadığı, ayetin mutlak ifadeli oluşunun bir  gereğidir. Bu tür mutlak ve genel ifadenin bir benzerini, "Ana-babanın  ve yakınların geriye bıraktıklarından erkeklere bir pay  vardır;ana-babanın ve yakınların geriye bıraktıklarından kadınlara da  bir pay vardır..." ayetinde açıklamıştık. Birinin ileri sürdüğü  "Peygamberin (s.a.a) kendi diliyle açıklandığı için Kur'an'ın genel  nitelikli ifadeleri, onu kapsamaz." şeklindeki sözü ise, dinlemeye  değ-mez bir iddiadır.
            Evet, "Peygamber kendisinden miras  bırakır mı, yoksa onun bırakmış olduğu her şey sadaka mıdır?" hususunda  Şia ve Ehl-i Sünnet arasında görüş farklılığı vardır. Bu ihtilafa neden  olan şey, Ebu Bekir'in Fedek hadisesinde nakletmiş olduğu bir  rivayettir. Bu hususta araştırma yapmak, kitabımızın durumuyla  bağdaşmaz; dolayısıyla bu konuyu ele almak yerinde olmaz. Bilgi edinmek  isteyen ilgili kaynaklara başvurabilir.
              "Yaptıkları vasiyet  ve borç düşüldükten sonra, eşlerinizin eğer çocukları yoksa, geriye  bıraktıkları mirasın yarısı sizindir... çocuğunuz varsa, bıraktığınızın  sekizde biri onlarındır." Ayetin ifade ettiği anlam anlaşılır  ve açıktır. Ayette "nısf=yarısı" kelimesi, "ma tereke=geriye  bıraktıkları" ifadesine izafe edilmiştir. Ancak "rub'=dörtte bir"  ifadesinde böyle bir izafet yerine "er-rubu-u mimma terektum=geriye  bıraktığınızdan dörtte bir" şeklinde bir ifade kullanılmıştır. İzafe  olması gerekirken izafe edilmeyen bir kelime, açık veya takdir edilmiş  gizli "min" edatıyla tamamlamayı gerektirir. Bu tür yerlerde kullanılan  "min" edatı, iptida ve bir şeyden başlanıldığı anlamını ifade eder. Bu  anlam, bu edattan sonra yer alan şeyin öncesiyle ele alındığında  kendisinden başlanılan şeyin bir cüz'ü, uydusu ve onda kaybolmuşçasına  bir nitelikte olduğu durumla örtüşür. Bu da ancak, edatın sonrasının  kendisinden başlanılan şeye oranla az veya az gibi bir konumda olduğu  durumlarda olur. Bütünün altıda biri, dörtte biri ve üçte biri olduğu  durumlar gibi. Bütünün yarısı veya üçte ikisi gibi durumlarda, artık  böyle bir şey söz konusu olamaz.
            Bu yüzden yüce Allah  "altıda bir, üçte bir ve dörtte bir" gibi durumlarda kelimeyi bir diğer  kelimeye izafe etmemiş ve "es-sudsu mimma tereke=bıraktığından altıda  bir", "feli-ummih-is sulus=üçte bir anasınındır" ve "lekum-ur  rub'u=dörtte biri sizindir" buyurmuştur. Yarı ve üçte iki olan  durumlarda ise, bu kelimeleri bir diğer kelimeye izafe ederek şöyle  buyurmuştur: "Lekum nısfu ma tereke=geriye bıraktıklarının yarısı  sizindir" ve "felehunne sulusa ma tereke=ölünün geriye bıraktığının  üçte ikisi onlarındır." Bir yerde ise, "felehan nısfu=yarısı onundur"  buyurmuştur ki, burada "en-nısf" kelimesi "el" takısını tamlayanın  yerine kendisine almış ve aslında "nısfu ma tereke"dir.
             "Eğer  miras bırakan erkek veya kadının ana-babası ve çocuğu olmayıp (ana  tarafından) bir erkek veya bir kız kardeşi varsa... Allah bilendir,  halimdir." Ayetin orijinalinde geçen "kelâle" aslında "ihata ve  kuşatma" anlamında mastardır. Başı çevrelediğinden dolayı, başa  bırakılan taca "iklîl", parçalarını kuşatan bütüne "kull" ve ağırlığı,  üstlenen şahısı sardığı için başkasına yük olan kimseye "kell"  denilmiştir. Râgıp el-İsfahanî, el-Müfredat'ında şöyle belirtmiştir:  "Baba ve çocuk dışındaki vârislere "kelâle" denilir." Daha sonra şöyle  ekler: "Peygambere (s.a.a) kelâle hakkında sorulunca şöyle buyurdu:  "Ölüp de kendisinden sonra babası ve çocuğu olmayan kimsedir." Bu  hadiste kelâle, vârislere değil de ölen kimseye verilen bir isim olarak  ele alınmıştır. Her iki görüş de doğrudur. Çünkü kelâle mastardır; hem  vârisi, hem de miras bırakanı kapsar." Râgıp'tan alınan alıntı burada  sona erdi.
             Ben derim ki: Kelâlenin anlamıyla ilgili olarak  belirtilen şeylere göre, ayetin orijinalinde geçen "kane" fiilinin  nakıs=eksik fiil, "recu-lun" kelimesinin onun ismi, "yûresu" fiilinin  "reculen kelimesiyle ilintili sıfat ve "kelâleten" kelimesinin onun  haberi olduğunu söylemenin hiç-bir sakıncası yoktur. Buna göre şöyle  bir anlam elde etmiş oluruz: "Eğer ölen kimse, vârisin kelâlesi yani ne  babası ve ne de çocuğu olursa..."
             Burada başka bir  ihtimal de söz konusu olabilir: "Kane" fiili tam fiil, "reculun yûresu"  ise, onun faili=öznesi ve "kelâleten" kelimesi de hâl yerine geçerli  mastardır. Bu durumda da ölünün vârise kelâle olduğu yönünde bir anlam  çıkar karşımıza. Nakledildiğine göre Zeccac şöyle demiştir: "Fiili  "yûrisu" olarak okuyana göre, "kelâleten" kelimesi mef'uldür. "Yûresu"  okuyana göre ise, "kelâleten" hâl olduğundan dolayı mansuptur."
               Ayetin orijinalinde geçen "ğayre muzarr" hâl olduğu için mansup-tur.  "Muzarr" başkasına zarar vermek anlamına gelir. Anlaşıldığı kadarıyla  burada, ölünün borç alarak vârislere zarar vermesi kastedilmiştir;  şöyle ki, vârislere zarar vermek ve onları mirastan mahrum bırakmak  amacıyla kendini borçlu kılar. Veyahut hem borçlanarak, hem de geriye  kalan malın üçte birini aşacak miktarda vasiyette bulunarak vârislere  zarar vermektir.
      "İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır... onun için  alçaltıcı bir azap vardır." Ayetin orijinalinde geçen "hudûd=sınırlar"  kelimesi, "hadd"in çoğulu olup, iki şeyin birbirine karışmasını ve  aralarındaki ayrıcalıkların kalkmasını önleyecek olan engel ve duruma  denir. Meselâ ev ve bostan sınırı gibi. Burada kastedilen, mirasla  ilgili hükümler ve açıklanan feraiz, taksimlerdir. İki ayette, yüce  Allah miras konusunda Allah'a ve Resulüne itaat edene verilecek sevabı  ve itaat etmeyenin duçar olacağı sürekli ve alçaltıcı azabı açıklayarak  onun konumunu yüce kılmıştır.


Mirasla ilgili genel açıklama



Total Visit: 669
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.