| Kaçış: Toplumsal Efsaneler Yenilgi yükünün ağırlığı, geçmişin sıkıntısı ve geleceğe karşı duyulan ıstırap, bu dönem aydınlarını türlü kaçışlara davet eder. “Aydınlar, sorumsuzluğa duydukları özlemi ve yenilgi duygusundan kurtulma arzularını doyuracak bir geçmişe, ütopyaya, bilinçsiz zihne, hayalî, yabancı ve gizemli bir unsura, çocukluğa ve doğaya, çeşitli düşlere ve şathiyelere, yani tek kelimeyle türlü yaşam ve davranış biçimlerine sığınırlar.” Yenilgi kuşağı yazarı, temsilî ve mitolojik efsanelerle okuyucusunu teselli etmeye uğraşır. Bu yüzden, bu yıllarda ortaya çıkarılan eserlerin çoğu, biçim ve içerik çeşitliliğine rağmen, mevcut sistemi olumsuzlayan yapısal bir bütünlüğe sahiptir ve yazarlar bu sistemden kaçmaktadırlar. Efsanevî romantik edebiyata yöneliş, bu dönemde topluma egemen olan şartları eleştirmenin, uygunsuzluklardan kaçışın ve teselli arayışının yollarından birisidir. Çoğu yazar, aradıkları mükemmelliği efsanelerin dünyasında bulurlar. Mevcut gerçekliği yaratıcı bir şekilde canlandırmaya güçleri ve izinleri bulunmayan bu yazarlar, eserlerine bütünlük kazandırmak için, soyut kavramlara yönelirler. “Hayatın bütünlüğü arzusuyla yanıp yakılan bu romantik yazarlar, toplumsal yöntemlerin gerçek bütünlüğünü kavramaktan âcizdirler.” Örneğin Celâl-i Âl-i Ahmed, Nûn ve’l-Kalem adlı temsilinde yakın geçmişteki yenilginin ve onun şimdiki zamana etkisinin soyut bir değerlendirmesini yapar ve aynı üslubu Sergozeşt-i Kendûhâ’nın dilsiz ve sınırlı fablında da kullanır. Ancak özel bir dönemin nitelenmesi sınırında kalarak hayalî ve yükselen bir metin yaratma gücüne ulaşamaz. Önceki dönemin aksine, efsane, artık partilerin sözcülüğünün hizmetinde değildir. Hiçbir şeyin sandığı kadar basit olmadığını anlayan yazar, gönlünü, içinde ebedî insanlık değerlerinin her an değişen siyasal değerlerin yerini aldığı gizemli bir dünyaya bağlar. İmge ve mitoloji günlük gerçekliklerden daha fazla dikkate alınır, edebî yaratıcılık zihinsel bir dünya yaratma yolunda kullanılır. Gözle görülen dünyanın da tecellilerinden birisi olduğu kalıcı bir gerçekliğe duyulan özlem, “aşk, sıkıntı, ölüm vs.” gibi insanlığın her zamanki sorunlarını işlemesi ve anlamını yitirmiş olan dünyayı, hayal ve gizem büyüsüyle katlanılabilir hale getirsin diye, yazarı bu dünyanın ötesinde bir âleme yöneltir. Efsane, yabancılığı ve abartılı oluşu nedeniyle yazarların dikkatini çeker, temsili yazmak zihinsel derinliğin ve manevî olgunluğun bir işareti sayılır. Bu yüzden, temsilî öykü yazmamış olan pek az yazar bulabiliriz. Bununla birlikte ciddî anlamda toplumsal efsaneler yazmaya yönelen yazarlar, İhsân-i Taberî, Bih Âzîn, Erselân-i Pûriyâ, Rızâ Merzbân (Râz), Gulâmhuseyn-i Garîb ve Nâdir-i İbrâhîmi’den ibarettir. 20/40’lı yıllarda efsaneyi siyasî sözcülüğün hizmetine sokan ve bu yolla belirli bir siyasî akımı güçlendirmeye yönelen Taberî, bu yıllarda yönünü felsefî soyutlamalara çevirir. Eserleri arasında, şairane bir imgelem, romantik ve yarı klâsik bir nesirle Zerdüştî mitoloji temelinde yazılmış olan “Efsâne-yi Yûşt Feryân” (1336/1957)’ın adı anılabilir. Bu eser, yazarın önceki efsanelerinde bulunan saf iyimserlikten nasibini alamamıştır. İhtilalin şekavetini anlayan ve İran’dan kaçmak zorunda kalan Taberî, “insanlığın hayatının sonsuza dek aydınlık ve karanlıkla karışık olacağı” sonucuna varmıştır. Artık 1320/1340’lı yıllardaki efsaneler gibi aydınlık öyle kolayca dünyayı sarmamaktadır; umutsuzluk ve karanlık egemendir, zaman zaman bir yıldız bu karanlıkları yarıp geçse de çabucak biten bir bayramdır bu. Taberînin, yer yer şiir damarları bulunan ve eskimiş görünen nesri, Nâdir-i İbrâhîmi, Takî-yi Muderrisî ve başkaları gibi efsane ve mitoloji yazanları tarafından taklit edilmiştir. Çevre şartlarının ve siyasî ortamın değişmesiyle birlikte, Bih Âzîn de “Efsâne”de (Sadef, 1337) “zorlukların döneminin geldiği ve mutluluklara ulaşma yolunun sıkıntılardan geçmek olduğu” sonucuna varır: Öyküdeki ölü genç, genç kız onun irinli yaralarını emip gözyaşlarıyla yoğurduğu bitkisel ilacı yarasına sürdüğünde yeniden hayata döner. Nakş-i Perend’deki “İn Reh-i Dûr o Dirâz” (Şu Uzak mı Uzak Yol) adlı parçada da güneşin ışığı, yer altının karanlık ve korkunç dünyasından geçtiği zaman çınar ağacının köklerine yol bulur. Bih Âzîn, âmiyane efsaneleri yeni bir mesaj, renkli ve şairane bir nesirle yeniden yazar. Onun efsane mecmuaları “Mohre-yi Mâr” (Yılan Boncuğu, 1344/1965) ve “Şehr-i Hodâ” (Tanrı’nın Şehri, 1349/1970) sonraki onyılda yayımlanır. O, bu onyılın sonlarında, İran edebiyatında göz alıcı bir konuma sahiptir. Sadef dergisinin yazı kurulu üyesi olarak İran öykülerine egemen olan umutsuzluğa düşer ve Balzac, Shakespeare ve Romain Rolland gibi yazarların eserlerini çevirmeye yönelir. İntikâd-i Kitâb’ın çeşitli fasiküllerinde en önemli edebî eserler üzerine eleştiriler yazar. Ancak, edebî eserler ortaya koymak yönünde önemli bir ürünü yoktur, Nakş-i Perend’deki (1335/1956) bazı parçalar dışında, sadece Hânevâde-yi Emînzâdegân (Eminzadeler Ailesi) adlı toplumsal romanın iki bölümünü Sadef’te (Dey 1336/1957, Ferverdin 1337/1958) yayımlar. Nakş-i Perend, yazarın Fars diline hakimiyetine göstermek için kaleme aldığı bir tür edebî zevk denemesidir. Bih Âzîn, genç ve şöhret peşinde bir yazar gibi, ahenkli kelimeler ve şiirsel bir nesirle hayatı ve güzelliği niteleyen gazeller söylemektedir sanki. Ancak kendini sözcüklerle göstermeye çalışma, öykülerinin yapısını bozar. Özellikle de bunların çoğu eski şairlerin üslubunda bıktırıcı açıklamalarla doldurulmuştur. Bu eserlerde, insanî davranış, kendi yansımasının bir simgesini doğanın içinde bulur ve toplumsal gerçeklik doğal kavramlarla betimlenir: Engin bir ovadaki yalnız ve mağrur ağaç, direnişi gösterir; geceyi yıkayan yağmur, yeni doğan sabahta güneşi gözlemeye gidiş umudu verir; kuru çöl toplumsal çoraklığı temsil eder. Bu öykü mecmuasındaki bazı parçalar, duygusal yapı ve düşünce yoksulluğu yüzünden, Hicâzî ve Dervîş’in edebî parçalarına benzer bir şekilde ortaya çıkmışlardır. Bir tür lezzetçi (hedonist) psikolojiyle yazılmış olan bu parçalarda, mutsuz aşklar ve cinsel açlıklar ortaya konur. Ancak parçaların çoğunda, belirgin duygusal noktalar canlandırılarak doğanın güzelliği ve insanın hareketliliğinin övgüsü işlenir. Örneğin “Çeşme ve Deryâ” (Pınar ve Deniz)’da, öykünün anlatımı yoluyla, denize ulaşıp kuruluşa eren ırmak, “çoğulculuk idesi” olarak tebliğ edilir. “Kahraman” adlı slogancı parça, “geleceğe doğru” hareket fermanını içerir. Böylece her parça, insanının kaderi bağlamında bir hatıranın ve düşüncenin ya da felsefî bir temsilin açıklayıcısı olur. Bih Âzîn, “Be-sûy-i Merdom” (Halka Doğru) adlı temsilî öyküsünde de hayatı övmeye ve halkla bağ kurmaya yönelir. Ne var ki Nakş-i Perend’deki temsillere tek bir görüş hakim değildir. Yazar, safça bir umuda daldığı halde, umutsuzluğun ve başı dönmüşlüğün esiridir. Umutla umutsuzluk arasında asılıdır; bazen özgür iradeyi övmekte bazen de kadercilik vartasına düşmektedir. Bir eleştirmenin deyişiyle: “Bu parçalarda Bih Âzîn’in düşünceleri üzerinde açıkça Nietzche etkisi görülür. Onu topluma bütün bağlılığına rağmen yalnız bir halde buluruz. Topluma duyduğu sevgi onu halka doğru çeker, ama yine de kendisini yalnız bulur... Yazar tek bir dünya görüşüne sahip değildir, Nietzche’nin bireyciliğiyle Gorki’nin tarzında bir toplumculuk arasında gidip gelmektedir. Düşüncesinde ortaya çıkan çelişkiler, bazen bu çelişik eğilimlerin bir sonucudur.” Hânevâde-yi Emînzâdegân ise Balzac tarzında bir tür İnsanlık Komedisi ve toplumsal romanlar arasında yer alır. Öykü bizi, devrim yıllarının Reşt şehrine götürür: İzzetu’l-hâc –sonradan görme zengin ailelerden- köklü ve aristokrat Emînu’t-tuccâr ailesine gelin gider. Taze gelin zamanla gelenekçi kocasını yeni kılıklara sokar ve ailenin ağır ve tantanalı ortamında yeni bir değişim, coşku ve heyecan yaratmaya çalışır. Kayınvalidesi ve görümcesiyle ev içi kavgalara giriftar olduğu ve art arda gelen çocukları bütün zamanını aldığı halde, genç ve taze bir güç taşıdığından zamanla zorlukları arkada bırakır. İzzetu’l-hâc, başlangıçta aristokrat ailenin anılarını dinlemekten bıkkınlık duyar ve kendisini hakir görür. Çünkü soyu sopu belli değildir, ona duyulan saygı sadece harcadığı para içindir. Ama yavaş yavaş ailenin anılarına ortak olur, kendisini ailenin bir parçası olarak hissetmeye başlar. Daha da ötesi, yıkılmakta olan aristokrat bir ailede kudret kazanır. Bih Âzîn, kuramına, öyküden bir elbise giydirmiştir: Zaman içinde aristokrasinin yerini alan yeni yetme İranlı kapitalizmi, (ticarî mahiyeti dolayısıyla) köklü bir hareketlilikten yoksun olduğundan aristokrasiyle çatışmaz, güçlerine ortak olarak onların rengine bürünür, anılarını kendisine mal eder ve nihayet onların emellerini ve davranışlarını devam ettirir. Hânevâde-yi Emînzâdegân geniş temel üzerine kurulmuş bir romandır. Kuşkusuz bir romanı kendi bütünlüğü içinde değerlendirmek gerekir, oysa “bu eser tamamlanmamış bir romandır. Bununla birlikte, ağır ve eski nesir, olayların ve tiplerin canlandırılmak yerine rapor edilerek nitelenişi, bu romanı yapısal bir zaafa uğratmıştır. Erselân-i Pûriyâ (1307-1373/1928-1994), Âreş-i Şîvâtîr (1338/1959) adlı Avestâyî efsanesini piyes ve öykü şeklinde kaleme almıştır: İran şahı Menûçihr huzursuz ve kaygılıdır. Efrâsiyâb’a yenilmiş olduğundan başı eğik ama savaş düşüncesiyle doludur. Efrâsiyâb şöyle demiştir: “Rûyân dağına İranlı bir okçu gönderin, dağın tepesinden bir ok atsın, o ok her nereye düşerse, orası İran ile Turan’ın sınırı olacak.” İranlılar bu teklifi kabul etmişler ve şimdi usta bir okçu bulma düşüncesindedirler. Âreş dağın tepesinde çıkmak ve ok atmak için izin ister. Ulusun ileri gelenleri bazı tereddütlerden sonra kabul ederler. Âreş, İranlıların yenilgisi ve eteklerine yapışan o büyük felâket hakkında bir konuşma yapar. Ardından olağanüstü bir sevgi ve daima uyanık bir akılla “uzaklara uçan oka kendi canını üflemek” ve zalimleri yürekten yaralamak için oraya gider. Avestâyî tanrılar onun yardımına koşarlar; yazar, onları okuyucuya tanıtmak için bir fırsat bulur. Âreş işin sonundan emin bir halde yola adım atar. Bütün bir ömrün kuvvetini tek bir âna toplar: “İşte bizzat kendisi, tek ayağı üzerinde yerde duran bir yay kesilmişti.” Ok göğü yararak çok uzaklara gider, Âreşten geriye bir kül kalır. Pûriyâ, şairane ve hamasî bir nesirle, yenilginin ve müflisliğin çaresinin candan geçme ve özveri olduğunu bilir: “Sadece muzaffer bir ruh kendinden geçerek güçsüzlüklere galebe çalabilir.” Rızâ Merzbân (d. 1307/1928), 1320/1940’lı yılların sansasyonel efsanelerinin tarzında toplumsal efsaneler kaleme alan bir yazardır. Teppe-yi Sebz-pûş (Yeşil Örtülü Tepe, 1337/1958) adlı öykü mecmuası, kimileri sanatkârca yazılmış olan 23 parçadan oluşur. Geri kalanı zayıf bir yapıya ve gazete nesrine sahiptir. “Perîzâd-i Kicâktel” adlı efsane gönül alıcı ve hayal yaratıcıdır. Bütün gücünü ve ilhamını dağlardan alan dik başlı ve özgür yaratılışlı bir adamın macerasının anlatıldığı “Ukâb-i Kûhhâ-yi Kebûd” (Mor Dağların Kartalı) da halk ruhunu romantik bir şekilde övmeye yönelir. Ama onun en önemli gizemli efsanesi, 1347/1968’de çocuklar için bağımsız bir kitap halinde yayımlanan Tılısm-i Şehr-i Târîkî (Karanlık Şehrin Tılsımı), okuyucuyu kitabın sonuna dek cezbeye tutulmuş bir halde bırakan hamasî bir efsanedir. Bu efsane, içindeki her şeyin buz tuttuğu ve büyülendiği karanlığa gömülmüş bir çevreyi betimler. Ne var ki çok geçmeden, karanlıklar diyarının dışına çıkmanın ve güneşi geri döndürmenin yolunu bulma arayışı için bir çaba başlar. Hareketin esin kaynağı, Kâve adında yaşlı bir demircidir. Yolcular yola koyulur, zorluklar çeker, engellerle mücadele eder ve zamanla yolu açarlar. Bencil olanların yolu bir yere çıkmaz. Bir grup yolun ortasında kalır, bir grup serapların peşine düşer, bir başka grup da yolculuğun son aşamalarında, üzerinde kendi yüzlerinden başka hiçbir şey göremedikleri (bencillik göstergesi) aynalara ulaşırlar. Yolculuk, gerçeklik arayışında olanları imtihan eder, içlerinden sadece üç kişi aynada, yolu kendilerine açan geniş manzaralar görürler. Bunlar sonunda güneşe ulaşır ve karanlık şehrinin büyüsünü bozarlar. Attâr’ın Mantıku’t-Tayr’ı gibi klâsik metinlerin bu efsane üzerindeki etkisi açıktır. Ne var ki Mantıku’t-Tayr’da, olaylardan temsilî-mistik sonuçlar çıkarılmaktadır; örneğin Simurg’un vahdeti “varlık birliği felsefesinin” göstergesidir. Ancak Merzbân, efsanesini umut verici bir toplumsal sonuçla bitirir. Öykü, yazarın gazete dili nesrinden ve boş boğaz açıklamalarından zarar görmüştür. Sır efsanesi, Taberî ve Gorki’den etkilenişi göstermektedir. Ancak, Behrâm-i Sâdıkî’nin “Heft Gîsû-yi Hûnîn” (Sohen, 1339/1960) adıyla yazdığı efsane, efsane yazımında yeni konulu ve şaşırtıcı imgelemli bir üslûp gösterir. Bu öykünün yazarı, efsane yazarlarının alışılageldik üslubunca, soyut ve temsilî kahramanlarıyla gerçeklikten kaçmaz; aksine akıp gitmekte olan hayatın hiçliğini ve boşunalığını alaya almaya çalışır. Sâdıkî’nin efsanesi, kahramanını yitirmekten perva duymayan karmaşık bir dünyada, sıradan bir insanın değersiz hayatına karşı koyma rüyası olabilir: Yoksul ve kambur bir adam olan bücür Râdîvsâz’ın rüyası. O da Don Kişot gibi kahramanlık hevesine kapılmış, sevgilisinin gönlünü kazanmak ve o şehrin padişahının zümrüt tacını getirmek için Gevherpâş şehrinin yollarına koyulmuştur. Yolda, eski kıssaların kahramanları gibi, yazara eski efsaneleri alaya alma ve kendi döneminin sosyal tiplerini öyküye sokma imkânı sağlayan çeşitli olaylarla karşılaşır. Bücür, yolda, telsiz ve dürbüne sahip kuşları sayesinde her yeri göz altında tutan, bir amacı olan ya da mutluluğu düşünen her insanı öldüren dev Selman ile dev Karun’a yakalanır. Dev Karun, ömürlerinin bilmem kaç yılını, çeşitli kolejlerde demokrasi ve benzeri yalanların eğitimini almakla geçirmiş yönetime bağımlı aydınlara benzer. Dev Selman ise, egemenliğin belirgin ve açık şiddet yönünü gösterir. Alışılageldik efsane yazarları, nasıl bugünü geçmişe taşıyarak, yiğitlikleri ve umutları, umudunu yitirmiş olanların yüzüne vurmaya çalışmışlarsa, Sâdıkî de olayların ve durumların gerçek mahiyetini göstermek yönünde geçmişi bugüne getirir. O, çalışmalarına derinlemesine kök salmış olan mizah ve eleştiriyle, efsanevi umutların sahteliğini göz önüne serer. Örneğin bücür, devlerin zindanında –Emir Erselân ve Huseyn-i Kurd- gibi âmiyane kıssaların, felâkete uğramış bir halde esir düşmüş kahramanlarını görür. Hile ve tedbirle devleri yok ederek kıssanın kahramanlarını kurtarır. Ancak hiç kimse, zavallı bir bücürden başka bir şey olmayan onu dikkate almaz. Sadece devlerin adamlarından birisi bücüre yardım etme düşüncesine kapılır, ama o da umutsuzluk ayeti okumaktan başka bir yapmaz. Bücür, bu tür ikircikli bağlantılı aydınlar hakkında şunları söyler: “Acaba gönül aldatıcı felsefeleri, kaygısızlıklarının, rahat ve baş ağrısız hayatlarının bir sonucu değil mi?” Bu efsanede küçük bir insan, âmiyane kıssaların kahramanlarının konumuna geçer; zaten mizahı ve başarısızlığı yaratan da bu kendi yerinde olmayıştır. Bücür, gerçekleştirdiği önemli işlere rağmen bir kurbanlıktan başka bir şey değildir. Sâdıkî, “Dâstân berây-i Kûdekân” (Çocuklar İçin Öykü, Sohen, 1336/1957) adlı öyküde de gerçekliğin çeşitli yönlerini çocukça oyunlar kalıbında alaya almak için efsane alemine yönelir. Bu efsanede, horozlar kuşkucu, kediler filozoftur; sadece farelerin yemesi için işe yarayan kitaplarında hayatın hiçliğini yazarlar. Aşık horozlar ve tavuklar, insanların aşıkane konuşmalarındaki maskaralıkları canlandırırlar. Nâdir-i İbrâhîmi (d. 1315/1936) de eşyayı ve hayvanları insanlaştırarak sosyal bir kavrama işaret eder. Onun ilk kitabı, Hâneî berây-i Şeb’de (Gece İçin Bir Ev, 1341/1962), iki kısım öykü vardır: Fabllar ve temsilî felsefe yapmalar. İbrâhîmi, “Âreş der Kalemrov-i Terdîd” (Kuşku İçindeki Âreş, 1342/1963) ve “Mesâbâ ve Ru’yâ-yi Gâcerât”ta (Mesâbâ ve Gâcerat Rüyası, 1343/1964) Tevratî ve klâsik bir nesirle, hayvan kıssalarının, temsilî felsefe yapmalarının ve metaforik (istiari) parçaların yazarıdır. 1332/1953 ihtilali sonrası yılların yenilgi ve umutsuzluk psikolojisiyle yazılmış olan bu öyküler, bir öyküde umuttan ve insanî iradeden söz ederken ötekinde umutsuzluğu ve kaderciliği aşılayan genç bir yazarın düşünce karışıklığını gösterirler. “Dogâne” (İkili) adlı öyküde, zalimlerin elleri, komşunun bahçesindeki günebakanların fidanlarını sökerler. Ancak anlatıcı ve komşu fidanları yeniden dikerler. Gerçek kavramlarının daha ötesinde bir anlama işaret eden konuşmalar, öyküye istiari bir özellik kazandırır. Yazar “Dîvbâd” (Kasırga)’da, yıkıcı bir rüzgara karşı direnen zayıf bir bitkinin öyküsünü anlatarak umudu seslendirir. “12+1”, “Hodâ Hâfız Dastayevski” (Hoşçakal Dostoyevski) ve “Rûzî ki İmân Mutevellid Mîşeved” (İmanın Doğduğu Gün) adlı öykülerde, özgür iradeyi överek köhnemiş gelenekleri olumsuzlar. Umutsuzluk ve yenilgi, “Bed-nâm” (Kötü Adlı) adlı öyküde cesur kurt öldüğü sırada ortaya çıkar ya da “İlâhî İlâhî”de öykünün öncü kuşu avlandığı sırada. Nâdîr-i İbrâhîmî, “Âreş der Kalemrov-i Terdîd”de kendi döneminin aydınlarının toplumsal yenilgisini istiari bir şekilde anlatmak için bitkiler ve hayvanlar alemini bırakır. Ekmek derdinde, sıradan bir insan olan Âreş, yola adım atar ama yalnız olduğu için yenilgiye uğrar, oku kırar ve ağlamaya başlar. “Medâ’in-i Ru’yâ” (Düş Şehirleri) adlı öyküde, insanlar, toplumlarına egemen olan korkudan kaçmak ister, ama sığınacak bir yer bulamazlar. Mesâbâ, Mesâbât şehrinden Gâcerât şehrine kaçar; Gâcere de Gâcerât’tan Mesâbâ’ya. Bu ikisi, yolda birbirleriyle karşılaşırlar, birbirlerinin gittikleri yerden haberdar olunca, geldikleri şehre geri dönerler: “Nereye kaçılabilir?” “Efsâne-yi Bârân” (Yağmur Efsanesi)’da talih, gökyüzündeki yıldızların heyetiyle insanların yanına gelir, ama hiç kimse gökyüzüne teveccüh etmediğinden, onlardan yüz çevirir. İbrâhîmi, fabllarda hayvanlar hakkındaki kinayelerin perde arkasından, toplumsal kötülükleri nitelemeye yönelir. “Hânevâde-yi Bozorg” (Büyük Aile) adlı öyküde, kafeste esir bulunan bir kuş, yakında boğazlanacak olan bir başka kuşa hayatını anlatır (Gol-ârâ’nın “Bozî” adlı öyküsünde olduğu gibi.) “Doşnâm” (Küfür) adlı öykü, aslana küfür ettiği için ormandan kovulan, hiçbir yere sığınamayıp sonunda bir arabanın tekerleği altında kalarak ölen bir sincabın macerasıdır. Kitaptaki en iyi öykü olan “Doşnâm” laf kalabalığı yapmadan, öykünün asli eksenini devam ettirerek toplumsal bir konuyu, özlü bir şekilde ve felsefe yapmadan anlatır. Bu öykü, İbrâhîmi’nin fabl yazmadaki yeteneğini gösterir. “Kebûter-i Çâhî be-Hâne-et Ber-gerd” (Kuyu Güvercini Evine Geri Dön) adlı öyküde, eşinin ardı sıra her yeri dolaşan bir güvercin, onu başka bir güvercinle birlikte uçarken bulur. Umutsuz güvercin, yorgun bedenini rüzgara bırakır. Bu öyküde ortaya atılan, hareketin ve arayışın boşunalığı, bu dönem edebiyatının işlediği konulardandır. Eprâm-i Şehîdî’nin öyküsü “Mûş o Pestû” (Fare ve Kiler, Peyâm-i Novîn, 1340/1961)’da dar ve karanlık bir kilerden kaçmayı arzulayan bir fare, günlerce tünel kazar. Ama bir yere ulaşamayınca kilere geri döner. Böyle bir umutsuzluk, Pizişkniyâ’nın “Pervâz” (Uçuş) adlı güzel öyküsünün de temasıdır. Abbâs-i Hekîm de “Mecmû’a-yi Gol-i Rîvâs” (1339/1960) adlı kitaptaki “Kebûter” (Güvercin) adlı öyküsünde, hayatları sürekli bir ıstırap tarafından tehdit edilen güvercinleri tasvir eder. İrec-i Pizişkniyâ (1310-1341/1931-1962) hayvanların gözüyle birkaç güzel efsane yazar. O, esprili, doğa dostu bir insandı. Ondan geriye sadece “Hergûşhâ” (Tavşanlar, 1335/1956) adlı öykü mecmuasıyla, edebî dergilerdeki birkaç dağınık öykü kalmıştır. “Nev-zâd”da (Yeni Doğan, Sohen, 1341/1962) çocuklarının doğumunu bekleyen iki babanın farklı psikolojilerini resmederek, yoksulluğun en insanî duyguları bile nasıl başkalaştırdığını gösterir. “Hergûşhâ”, iki küçük tavşanın gözünden rivayet edilir. Pizişkniyâ, avdan duyduğu nefreti duygusal ve güzel bir sahneyle gösterir. “Pervâz” adlı öyküde, kafesten kurtulan bir kanarya, sevinç içinde uçmaya başlar. Gece oluncaya kadar uçar. Yorgun ve korku içinde olduğu halde, karanlıkta sığınacak bir yer bulamaz. Bir çatıya konmak isterse de kediden korkar. Sonunda, kafesine geri dönme arzusu içinde kendisini rüzgara bırakır. Kuş yenilgiye uğramış ve kurtuluş temsilî umutsuzlukla sonuçlanmıştır. Pizişkniyâ şöyle inanır: “Öykü, bir hikâye anlatmalı... Günümüz öykücüleri konusunda işin üzülecek yanı şudur ki el değmemiş bir tema bulmak yerine, yeni bir şey yaratmak isterler.” Temayı fazlaca dikkate alış, Pizişkniyâ’nın öykülerinin biçimine ilgisiz kalmasına yol açıyordu. Öyle ki onları çok zaman işlemeden bastırıyordu. Öyküleri sade ve süsten uzaktı. Acı bir mizah ve yeni bir bakışla, hayvanlar âlemini betimlerken aslında insanları göz önüne alıyordu. Yetenekli bir fabl yazarı olduğunu kanıtlayan İbrâhîmi, yaygın entelektüellik taslamalara kapılarak, Tevrat ile “Yekulya ve Tenhâyî-yi Û” (Yekulya ve Onun Yalnızlığı) adlı eseri taklit etmek suretiyle temsilî öyküler yazmaya yönelir. Vehimli bir ortamda geçen ve gerçeklikten kaçan bu öykülerde yazar, karakterlerini hastalıklı ve karasevdalı konumlara sokmaya çaba harcar. Laf ebeliği dolu bu öyküleri geliştiren ve bir yere varmasını sağlayan her hangi bir olay yoktur. İbrâhîmi’nin temsilî öykülerini kuran, ne klâsik ne de günümüz nesrine benzeyen sıkıcı bir nesirle yazılmış filozofça konuşmalardır. Yazarın, yabancılık ve ölüm, hayat çölünde âciz kalan ve çıkış yolu olmayan felâkete uğramış bir ulus, anahtarcının felsefî sözlerinden ve anahtarın gülüşünden deliren bir memur, kadere inanarak yıkılan bir irade gibi ilgi duyduğu konuların hepsi onun saçmacı (absürd) ve karamsar bakışını yansıtır. Felsefî kurtuluş da “gelecek” ve “güneş” gibi tekrar edile gelen genellemelerden ibarettir. “Hâneî berây-i Şeb” (Geceye Bir Ev) adlı öyküde, ölüm ve soğuk kokusu saçan kandilsiz gecelerden yorgun düşmüş bir balıkçı, güneşi avlamaya gider. Ama şarkısında sadece hüzünden söz ettiği için eli boş geri döner. Defalarca uğraştan sonra, umut dolu bir şarkı okuyarak güneşi avlamayı başarır ve insanlara: “Karanlığı evlerinizin kilerinden denize dökün. Burada artık gece olmayacak.” der. Ama bu romantik öyküdeki iyimserlik, kitabın öteki öykülerindeki kötümserlikten daha az değildir, çünkü aptalca ve tarihsel gerçekliklere ilgisizdir. Ahmed-i Şâmlû da temsilî efsanelerinde umutsuz ve ölüm düşüncesindedir. “Rîşehâ-yi Hakîkî der Çend Efsâne” (Birkaç Efsanenin Gerçek Kökleri, 1334/1955)’de ecinniler hakkındaki eski efsanelerin arasından toplumda olup bitenleri araştırır. “Bütün ağaçlar kurudu. Pınarlar tümden çamura çökeleğe dönüştü. Temizlik efsane oldu, efsanelerse hepten unutulmaya yüz tuttu. İnsan berbat kokan bir çöpe, memleket de baştan sona kokuşmuş bir mezbeleye döndü.” Şâmlû, “Derhâ ve Dîvâr-i Bozorg-i Çin” (Kapılar ve Büyük Çin Seddi)’de, kurtuluş ve çıkmaz konusunda oyunumsu felsefî temsillere yönelir. Ama onun en iyi eseri olan “3 Sâ’at ve 22 Dakîka be-Subh”un (Sabah 3:22, Sadef, 1336/1957) Kafka benzeri bir atmosferi vardır: “Onlar”, âni bir şekilde gece yarıları yazarın evinde ortaya çıkarlar. Anlatıcı zihninde, “onların” geliş sebebini araştırır; ama hayretten başka bir şey bulamaz. Sonunda, anlatıcı da “onlara” karışır. “Onlar” kimdir? Güvenlik memurları mı, yoksa kader memurları mı? Temsil üstü kapalı bir şekilde anlatılır ve birkaç anlama birden gelir. “Savaş Horozu Grubu” (Gurûh-i Horûs-i Cengî), ihtilal sonrası yıllarda sanatsal çalışmalarını Apadana Sanat Merkezi’nde yoğunlaştırır. Apadana’nın iki, Honer-i Nov’un da bir sayısı (1335/1956) cep boyutunda yayımlanır. Bu dergilerdeki İranlı öyküleri Gulâmhuseyn-i Garîb yazmıştır. Bu yazıların “Perende-yi Şigoft” (Hayret Kuşu) gibi bir bölüğü, bir takım edebî parçalardan öte bir şey olmamakla birlikte, bazıları dönemin ruhunu yansıtan efsanelerdir. “Çerâ be-Hâb Refteî Ey Şemşîr?” (Niye Uykuya Daldın Ey Kılıç?), artık savaşamayan süvarilerin ve rengi atmış kılıçların trajedisidir. Garîb, “Suruş-i Hışm” (Öfke Meleği)’da, “yavaş yavaş kan dalgaları arasında söndü” diyerek, “bir kez daha, çöldeki köpeklerin sesinin uğultusunda kaybolan bir dünyada, sevginin egemenliğini haber versin” diye kafasında soylu bir atlının gelişini kurar. “Horûs-i Garîb” (Yabancı Horoz) adlı efsane, bu unutulmuş ormanın uyanması umuduyla öten bir horozun gözüyle anlatılır. Onun sesinde garip bir heyecan vardır ve üzerine yitirilmiş kuşakların cinnet ilacı dökülmüştür. Soğumuş küller arasındaki közlerin hatırası, uykudakileri uyanmaya ve ateş yakmaya çağıran bu ses, zamanla yazarın gözünde çekiciliğini yitirir. Garîb, “Kıssa-gûy-i Meydân-i Por-âftâb” (Güneşli Meydanın Masalcısı, 1340/1961)’da hiçliğin kökünü batıda, çareyi ise antik İran’a dönmekte görür. Hayaller, düşler ve kâbuslar, bu öykülerin biçimlenişinde önemli bir işleve sahiptir. Öyküdeki olaylara, yazarın eserini şaşırtıcı kılma hevesinden kaynaklanan bir tür “nedensizlik” egemendir. Garîb’in öykülerindeki kahraman, halkı, geçmişte ve antik İran’da bulunan bir güneşe ulaşan büyük bir yola doğru davet eder. Ruhsal ve duygusal karmaşadan duyulan romantik bezginlik, yazarda Zerdüştî doğuya geri dönme arzusu uyandırır. “Hâne-yi Dihkân” (Köylü Evi) adlı öykünün kahramanı, bir aslanı uyandırmak üzere kayıp ormanlara giden yolcusuz bir gemiye biner. Bir kılavuz yardımıyla karanlıklardan kurtulup yeni bir dünyaya ayak basmak ve tehlikeleri geride bırakıp güvenli bir yer olarak Mubed’in evine ulaşmak isteyen bir yolcudur. |