Kur'ân-ı Kerim'in temel öğretilerinden biri düşünmeye davetidir; yaratılış sırlarını anlayabilmek için Allah'ın yarattığı varlıklar hakkında düşünmek, sorumluluklarını doğru olarak yerine getirmek için insanın kendi hal ve amelleri hakkında düşünmesi, insan topluluklarının yaşamı bağlamındaki ilâhî yasaları tanımak ve anlamak için geçmiş milletlerin tarih ve yaşantıları hakkında düşünmek. Yüzeysel ve dağınık olarak düşünmek kolay bir iştir, ancak bunun bir yarar ve ürünü olmayacaktır. Dakik araştırmalara, deneylere ve hesaplamalara dayalı olarak bilimsel düşünüş veya en azından düşünürlerin fikrî eserlerini tam bir dikkatle incelemek ise zor bir iştir, fakat çok faydalıdır ve insanın ruhu için çok önemli, çok büyük bir sermayedir. İslâm dini, bir yanda temel rükün ve alt yapı olarak tevhidi seçmiştir. Tevhit, insan beynine ulaşmış en üstün, en yüce ve aynı zamanda da çok dikkat ve incelik gerektiren bir düşüncedir. Öte yandan da bu dinin temel inançları ve özellikle de bütün inançların temeli olan tevhit inancı hususunda taklit etmeyi reddetmiş ve araştırmayı gerekli kılmıştır. Öyleyse bu din; düşünmeyi, akletmeyi, araştırmayı ve incelemeyi farz kılmalı ve ayetlerinin önemli bir bölümünü bu konuya tahsis etmelidir. Gerçek şu ki İslâm dini tam da bunu yapmıştır. Kur'ân-ı Kerim, düşünmenin konu ve niteliğini mutlak ve muğlâk bırakmamıştır; hangi konular üzerinde düşünülmesi gerektiğine genel olarak dikkat çekmiştir. Mesela Bakara Suresi'nin 164. ayetinde araştırma yapılması için bazı konular belirlenmiş ve insanların ciddiyetle ve azimle bu konular hakkında düşünmeleri istenmiştir. Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde... Ayetin bu bölümünde gökler ve yeryüzü hakkında, gece ve gündüz hakkında araştırma yapılması istenmiştir. Bu araştırma sonucunda yıldızların, saman yollarının... düzeni öğrenilecektir; yeryüzü, tabakaları, özellikleri hakkında bilgiler edinilecektir; her yirmi dört saatte yeryüzünün güneşe oranla durumunun tamamen değişmesine, gece ve gündüzün ortaya çıkmasına neden olan etken tanınacaktır. Bu konular etrafında araştırma yapmakla astronomi ve jeoloji bilimleri elde edilir. İnsanlara fayda vermek üzere denizde yürüyüp giden gemide... İnsan, deniz suyu üzerinde hareket eden gemilerden faydalanır, yolculuk yapar, ilim ve marifetini arttırır, bu yolla ticaret yapar ve kendisine verilen bu yetenekten yararlanır. Deniz, gemi, geminin batmaması, bu yolla insanın faydalanması... İşte bunların tümü belli bir ölçü, hesap, yasa ve düzen üzere işler. İnsan, ancak bu alanlarda araştırma yapmakla onları öğrenir. Allah'ın, gökten yağmur yağdırarak yeryüzünü, ölümünden sonra diriltmesinde... Yüce Allah gökten yere yağmur indirir ve onunla ölü toprağı diriltir. Bu yağmurda binlerce sır gizlidir. Ancak düşünen, araştırma yapan ve düşünce gücünü bu yolda kullanan insanlar bu sırlardan haberdar olurlar; atmosfer, atmosfer cisimlerin, yağmurun özelliklerini ve bitkiler hakkında bilgi sahibi olurlar. Yelleri dilediği gibi estirip değiştirmesinde, gökle yer arasında emrine münkad olan bulutta... Rüzgârların esmesinde, bulutların gökle yer arasında hareket etmesinde yüce Allah'ın yaratıcılık ve hikmetinden ayetler vardır. Ancak akıl sahipleri, düşünenler ve araştırma yapanlar bu ayet ve nişanelerden faydalanırlar. Düşünün ki hiç görmediğiniz biri bir kitap yazmış ve size bir mektup göndererek, "Beni tam anlamıyla tanımak istiyorsanız benim kitabımı ve özellikle de falanca bölümlerini dikkatlice araştırın." demiştir. Açıktır ki bu durumda sözü edilen kitabı ve özellikle de belirlenmiş bölümlerini dikkatle, bir üstattan yardım alarak, lügat kitaplarına müracaat ederek, kitabın yazıldığı dili öğrenerek kitabı okur ve görmediğimiz yazarı bu yolla tanırız. Yine açıktır ki kitabın ön ve arka cildine bakarak yazarı tanıyamayacağız. Geometri, astronomi, jeoloji, biyoloji, ruh bilimi, meteoroloji uzmanlarının elde ettiği bilimler alanında dakik bilimsel araştırmadan yoksun olarak ve yüzeysel bir biçimde varlık âlemlerini incelemek, bir kitabın ön ve arka kapağını incelemek gibi bir şeydir ve insanın bir şeyler anlayabilmesi için yeterli değildir. Gerçekte düşünme, insanın kafasındaki bilgi birikimlerini analiz etmektir. Düşünme, önce insan zihninde oluşan kazanımlarda gezinti yapmaktır. Bu, insanın suda bir taraftan bir diğer tarafa yüzmesi gibi bir iştir. Bu da demektir ki insan, düşünce işini gerçekleştirebilmek için öncelikle bir birikime sahip olmalıdır. Bu, insanın yüzebilmek için öncelikle suya ihtiyaç duymasına benzer. Bir çiçeğin kök, gövde, yaprak, beslenme, soluma, büyüme, gelişme, üreme... gibi özelliklerini bilen bir insan o çiçek hakkında düşünebilir ve onda kullanılan kudret, hikmet, ilim, tedbir ve ölçüyü anlayabilir. Çiçeğin bir tek hacmini ve şeklini gören, ancak yaratılış sırlarından hiçbir şey bilmeyen bir insan, bu çiçeğin âleme hüküm süren tedbir ve takdir ile bağlantısını anlamaya kadir olamayacaktır. Düşünmenin sermayesi bilgidir. Uzmanlar şöyle demişlerdir: Bir şeyi emretmek, onun mukaddimesini de emretmektir. O hâlde bilgi ve birikim olmaksızın düşünme gerçekleşmeyeceğine göre, düşünme hakkındaki emir, aynı zamanda düşünmenin sermayesi olan varlıklar hakkında doğru bilgi edinme hakkında da geçerlidir. Anlatmak istediğim şudur: Kur'ân-ı Kerim, insanları düşünmeye teşvik etmekle kalmamış, düşünmenin konu ve alanını da bu ve diğer birçok ayette belirlemiştir. Esefle belirtmek gerekir ki İslâm tarihinde gerçekleşen bazı olaylar sonucunda Müslümanlar, kutsal kitapları Kur'ân'ın buyurduğunun tam aksi yönünde hareket ettiler. Kur'anî öğretilerin ruhuna vakıf olan az bir grup ise hangi konu ve alanlarda düşünmeleri gerektiğini bildiklerinden dolayı sorumluluklarının gereği yönünde hareket ettiler. İşte bu grup, bugün Müslümanların ve hatta insanlığın iftiharlarındandır. Ancak Müslümanların büyük çoğunluğu Kur'ân-ı Kerim'in belirlediği yönden sapmış ve Kur'anî teşvikin olmadığı ve hatta abes, anlamsız ve faydasız olduğu gerekçesiyle Kur'ân tarafından yasaklanan konularda araştırma ve tartışmaya girişmişlerdi. Oysaki Kur'ân'a iman eden bir insan, bilimsel veya dinî şeklinde olsa bile abes, sonuçsuz ve faydasız tartışmalardan sakınmalıdır. Kur'ân-ı Kerim, müminin özelliklerinden birini şöyle açıklamıştır: Ve öyle kişilerdir onlar ki boş şeylerden yüz çevirirler. Kelam âlimlerinin kitaplarını ve -asırlarca düşünceleri meşgul etmiş, uğrunda servetler harcanmış ve beyin güçleri heder edilmiş- tartışma konularını inceleyen ve onları Kur'ân ile karşılaştıran kimse, bu konuların Kur'ân tarafından düşünülmesi teşvik edilen konularla hiçbir uygunluğunun olmadığını ve hatta hiçbir ilişkisinin olmadığını görecektir. İnsanlar, bu temelsiz ve boş uğraşlar uğrunda yıllarını heder etmiş ve Kur'ân-ı Kerim'in düşünülmesini istediği konular ise ilgisizlik kurbanı olmuştur. Nitekim bazı insanlar, bu yükü omuzlamış ve bu dünyada alınları açık ve başları dik olmuştur. Olanca esef ve eziklik içinde semavî kitabımızın teşvik ettiği dersleri bu yüce insanlardan öğrenmeliyiz. Önceden de değindiğim gibi insan, bu âlemin varlıkları hakkında ne kadar çok dikkat ederse, âlemin parçaları ve azaları arasında bir düzen, bir birliktelik ve bir uyum görecektir; her varlık ve her zerrenin bir güç ve bir hareketi olmakla birlikte kendi başına bırakılmadığını, diğer varlıklarla uyum ve bağlantı halinde olduğunu, bu bütün içinde her zerrenin bir hedef ve görevi olduğunu anlayacaktır. Bu bakımdan bütün âlem bir tek hükmündedir. Kur'ân-ı Kerim'de Allah'ın varlık ve birliğinin delili birdir; Allah'ın varlığını kanıtlayan delil, aynen birliğini de kanıtlamaktadır. Genel olarak filozoflar, Allah'ın ispat ve tevhit konularını birbirinden ayrı olarak işlemiş ve kelam âlimleri de bu hususta filozoflara uymuştur. Fakat Kur'ân-ı Kerim'de durum böyle değildir. Kur'ân-ı Kerim bir yerde yaratıcının, vacibu'l-vücudun, kendi varlığıyla var olan ve varlığı başka bir varlığa dayanmayan zatın varlığını bir delille kanıtlarken başka bir yerde de yaratıcının, vacibu'l-vücudun ve kendi varlığıyla var olan zatın "bir" olduğunu başka bir delille kanıtlamış değildir. Bu, çok ilginç bir noktadır. Kur'ân mantığında Allah öyle bir şekilde tanıtılmıştır ki onun için sayı ve ikinci varsayılamaz. Kur'ân'ın bazı ayetlerinde bu gerçeğe işaret edilmiştir. Müminler Emiri Ali (a.s), Nehcü'l-Belâğa'da bu noktayı tamamen açıklamıştır. Bu, Kur'ân'ın mucize olduğunu açıkça gösteren Kur'anî büyük öğretilerden biridir. İmam Ali (a.s) bu mucizeyi açıklamıştır ve bu mucizeyi açıklamanın kendisi de bir başka mucizedir. Müminler Emiri Ali'ye (a.s) sordular: "Sizin yanınızda vahiyden bir şey var mıdır (yani size vahiy geliyor mu)?" İmam Ali (a.s), bu soruyu şöyle cevapladı: Hayır, andolsun tohumu yarana ve canlıyı yaratana. Allah, sadece kitabı Kur'ân'ı anlama (yeteneği) bahşetmiştir kuluna. İmam Ali (a.s) bu cümlede, kutsî vücudundan gelen ulvî öğretilerin Kur'ân'ı ve anlamını anlamaya dayandığını buyurmaktadır. Yaratılışta öyle bir düzen vardır ki, varlıklar arasında uyum görülmektedir ve âlemin öğeleri bütünü bir tek gövde oluşturmuştur. Bir bütünün parçaları arasında uyum ve birliğin olması da, olmaması da mümkündür. Bunu bir örnekle açıklayacağım: Koyun sürüsü bir bütündür, bu bütünü oluşturan öğeler arasında bağlılık ve uyum yoktur; koyunların her biri kendi başına kendisi için yol yürür, kendisi için ot yer, kendisi için yatar ve bir bütün olarak tek bir yapı oluşturmazlar. Koyunlar arasındaki uyum, çobanın onları hareket ettireceği kadardır. Ancak her koyunun beden yapısı milyonlarca ve milyarlarca canlı hücreden oluşmuştur. Bu hücrelerin bir kısmı, koyunun deri dokusunu oluşturmuş ve diğer azaları güvenlik sorumluluğunu üstlenmişlerdir. Hücrelerin bir kısmı adale yapısını, bir kısmı kalp yapısını, bir kısmı göz yapısını... Bütün hücreler farklı işler yapmakla birlikte, kendi varlık aşamasında değişik bir sorumluluk ve amacı takip etmekle birlikte, hiçbir grup diğer grupların varlığından haberdar olmamakla birlikte (kan hücresi, et hücresinin varlığından haberdar değildir; et hücresi, sinir ve deri hücresinin varlığından haberdar değildir) hiçbiri bir bütünün idare ve hizmetinde olduğundan habersizdir. O tek bütün ise bir koyundur ve onun bir ruhu ve bir hayatı vardır. O tek koyun bütününün daha tümel bir hedefi vardır ve hücrelerin her grubunun hedefi, daha kapsamlı ve daha genel hedefin bir öğesi, bir basamağı ve bir aracıdır. Takvalılar önderi İmam Ali (a.s), mübarek Ramazan ayının on dokuzuncu gecesinde vuruldu. Bu münasebetle bu akşamki konuşmamı, İmam Ali (a.s) hakkındaki birkaç cümle ile bitireceğim. Yüce Allah Resulü (a.s), Müminler Emiri Ali'nin (a.s) katiline "sonra gelenlerin en katı kalplisi" lakabını vermişti. Yüce Allah Resulü (s.a.a) belli bir amaçla bu lakabı vermişti. İmam Ali'nin (a.s) şehit edilmesiyle İslâm dünyasına telafi edilemez büyük bir darbe inmişti. Büyük insanların varlığı her zaman için faydalıdır, ancak bazen sosyal açıdan çok özel bir konumda olduklarından dolayı o dönemdeki varlıkları daha hayatî bir boyut alır. Bir sosyal şahsiyet, bazen öyle bir konumdadır ki büyük bir milletin kaderini elinde bulundurur ve bazen öyle özel anlar ortaya çıkar ki o anlarda onun yok olması, bir kişinin yok olması değildir; hakkın, bir sistemin ve bir yolun yok olmasıdır. İmam Ali (a.s) hayatta iken şöyle buyurmuştu: Ben hayatta olduğum sürece insanlar iki safta hac yaparlar, fakat ben öldükten sonra tek safta hac edeceklerdir. İmam Ali'nin (a.s) şehit edilmesinden sonra da böyle oldu ve tek saf oluşturuldu. İşte bu nedenle İmam Ali'nin (a.s) şehit edilmesi, Allah katındaki kutsîlik ve yücelik makamı bir yana, Müslüman halk için etkisi ebediyen tarihte kalacak büyük bir kayıp oldu. Abdurrahman b. Mülcem Haricîlerden idi; hem İmam Ali'yi (a.s) ve hem de Muaviye'yi tekfir edenlerdendi. Haricîler, hem İmam Ali'yi (a.s) ve hem de Muaviye'yi, Amr b. As ile birlikte öldürmek istiyorlardı. Üç kişi Mekke'de bir araya gelerek İmam Ali'yi (a.s), Muaviye'yi ve Amr b. As'ı aynı gecede öldürmeye karar verdiler. Bu üç kişiden biri Abdurrahman b. Mülcem-i Muradî idi. Amr b. As'ı öldürmekle görevli olan kişi, mescide gidip onu beklemeye koyuldu. Fakat o gece Amr b. As mescide gelmemiş ve yerine Harice (Mısır kadısı) adında birini göndermişti. Harice namaza durmuş ve tanınmadan öldürülmüştü. Muaviye'yi öldürmekle görevlendirilen kişi, darbesini indirmiş fakat öldürememişti. Sadece Abdurrahman b. Mülcem amacına ulaşmıştı. İmam Ali'nin (a.s) şehit edilmesinin doğal sonucu, çok tehlikeli bir grubun yönetimi ele alması olmuştu. İslâm tarihi böylesini hiç görmemişti. Gerçekten çok hassas bir dönemdi. Ne İmam Ali'nin (a.s) muhalifleriyle mücadelesi ve ne de öldürülmesi, bir kişinin mücadelesi ve öldürülmesi değildi. Gerçekte bu mücadele ve bu savaş, inanç ve yol savaşıydı; yordam ve yöntem savaşıydı; peygamberlerin ve evliyaların yönetim tarzı ile firavunların ve zalimlerin yönetim tarzının savaşıydı; tevhit ile şirk savaşıydı ve adalet ile zulüm savaşıydı. Bu nedenle de İmam Ali'nin (a.s) defnedilmesiyle birlikte birçok şeyler de defnedilmişti. |