Diriltme ve öldürme konusu, her zaman insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk eden konulardan biri olmuştur. Kur'ân-ı Kerim bu konuyu büyük ilâhî ayetlerden biri olarak anımsamıştır; bazı ayetler uygulanmakta olan bu yasayı, Allah'ın kutsî zatının ayeti olarak açıklamıştır. Geçen iki konuşmada ele aldığımız Bakara Suresi'nin 164. ayeti bu guruptaki ayetlerdendir. Bazı ayetler de, bir yaratılışın başka bir yaratılışa dönüşümü ve büyük kıyametin bir yansıması olabilecek küçük kıyamet şeklinde dikkat çekmiştir. Bu grupta yer alan ayetlerden biri şöyledir: Ve Allah, öyle bir mabuttur ki rüzgârları yollar da bulutu sürer, derken ölü şehri yağmurla suya kandırırız da ölümünden sonra yeryüzünü diriltiriz onunla, işte ölülerin diriltilmesi de böyledir. Bunun bir başka örneği şu ayettir: Ve gökten de kutlu bir yağmur yağdırmadayız da o sayede bağlar, bahçeler ve biçilecek taneler, yeşertip bitirmedeyiz. Ve hurma ağaçları ki boy atıp uzar ve meyveleri, birbirine bitişmiş, âdeta istiflenmiştir. Kullara rızk olarak ve o yağmurla ölü şehri diriltiriz, işte kabirden çıkış da böyledir. Bazı ayetlerde de her iki konuya temas edilmiştir. Bu grupta yer alan ayetlerin örneği şöyledir: Ve yeryüzünü kupkuru görürsün, fakat ona yağmur yağdırdığımız zaman harekete gelir, kabarır ve çeşitli, çifter-çifter güzelim nebatlar bitirir. Bu da, şüphe yok ki Allah'ın gerçek oluşundandır ve şüphe yok ki O, ölüyü de diriltir ve şüphe yok ki O'nun, her şeye gücü yeter. Bu bağlamda bir diğer ayetler grubu da vardır. Şöyle ki: Esas itibariyle Kur'ân-ı Kerim yüce Allah'ı hayat veren ve hayatı alan (muhyî ve mumît) sıfatıyla tanıtmaya ve hayat vericilik sıfatını Allah'a özgü bir sıfat kılmaya önem vermiştir. Bu noktaya vurgu yapan birçok ayet vardır ve bu ayetleri buraya taşımamızı gerektirecek bir durum yoktur. Bu bağlamda önemli olan şey, bu alandaki Kur'ân mantığıyla tanışmamızdır. Bizim dikkat etmemiz gereken nokta şudur: Dirim ve ölüm yasası, tevhidin ayeti ve yüce Allah'ın ezelî kudretinin nişanesidir. Yani herkesin gözü önünde gerçekleşen ölüm ve dirim, yüce Allah'ın melekutî yansımalarından biridir. Dirim ve hayatla ilgili konuların büyük bir bölümü bugün bile insan için meçhul ve muamma niteliklidir. Bir taraftan zerrenin bağrına ulaşan, bir diğer taraftan uzaya yol bulan ve belki bir gün yeryüzünden yararlandığı gibi yıldızları, ayı ve güneşi teshir edip yararlanacak olan insan, bir hayat zerresinin gizemli sırları ve esrarengiz yapısı karşısında çaresiz kalmıştır. Günümüz bilim adamlarından biri şöyle demiştir: Yeryüzünün, gezegenlerin ve hatta bütün evrenin yaratılışından daha üstün ve daha önemli olan şeyin ne olduğunu biliyor musunuz? Bu, hayatı teşkil eden ve kökenini oluşturan protoplazma adındaki çok küçük zerreciktir. Bu soruyu yönelttikten ve bir cümle ile cevabını verdikten sonra protoplazmanın ilginç ve esrarengiz durumu ve daha ilginç faaliyetleri hakkında açıklamalar yapmıştır. Gerçi hayat ve dirim hakkındaki birçok konular aydınlığa kavuşmamış ve çözümlenememiştir; ancak bununla birlikte, bizim faydalanabileceğimiz nispeten basit ve çok faydalı bir derstir. Biz şu kadarını anlayabiliyoruz ki hayat ve dirim, çok yüce ve çok üstün bir ufuktan madde karanlığına yansıyan bir nur ve ışıktır. Madde, kendi zatında hayattan yoksun ve ölüdür; ancak belirli şartlarda hayat ışığının ona yansımasına istidat kazanır. Ufku, madde ve özellikleri ufkundan daha yüce olan bu ışık, maddeye yansıyarak onu etkisi, tasarrufu ve kendine özel yasaları altında tutar. Madde ve cisim ötesinde olan bu yüce ve üstün ufuk, cansız maddeye yansımaları, yansımasını geri alması, genişletmesi, daraltması, diriltmesi ve öldürmesi açık bir kanıttır. Bu açık kanıt karşısında insan, düşüncesini madde ve cisimle sınırlı ve kısıtlı tutmamalıdır. Tevhit ve ilahiyat açısından konuya bakıldığında madde ve hayatın birbiriyle farkı yoktur; her ikisi de Allah'ın güçlü eliyle yaratılmış ve varlıkları yüce Hakka bağlıdır. Ancak düşüncelerini sınırlandıran, bakışları cisim ve özellikleri duvarının ötesine ulaşamayan kimseler bilmelidirler ki, varlık âlemi cisimle ve özellikleriyle sınırlı değildir ve eseri cisimlere ulaşan daha yüce bir ufuk vardır. Varlık âlemi cisim kabuğuyla sınırlı değildir; bu âlemin batınında, bu âlemi kuşatan âlemler vardır. Özel koşullarda canlılık bulma istidadına gelen maddeye bu âlemlerden bir ışık iner, hayat yansıması gerçekleşir. Bu durumda ölü madde gövdesinde hayat ışığı görürsünüz, ölen ve dirilen maddenin akıcı ve hareket eden cevheri arasında değişmez bir hayat bağı görürsünüz. O hâlde, hem kendi zatında ölü olan bir şey vardır ve hem de kendi zatında diri olan bir şey; hem kendi zatında değişken ve kalıcı olmayan bir şey vardır ve hem de kendi zatında değişmez ve kalıcı olan bir şey. Halg ra çun ab dan saf u zûlâl Ender u taban sıfat-ı zu'l-celâl İlmişan u adlişan u lutfuşan Çun sitare çerheş ber ab-ı revan Ab mubeddel şod der in cu çend bar Eks-i mah u eks-i ehter ber garar Garnha begozeşt u in garn nuyi est Mah an mah est u an an ab nist. Yaratılışı bir su bil, berrak ve zülal Onun batınında yansır sıfat-ı zü'l-celal İlimleri, adaletleri ve lütufları Aksi suya yansıyan gökteki yıldız gibi Kaç defa su bu ortamda değişti Hep kaldı ayın sureti, yıldızın sureti Asırlar geçti ve bu, yeni bir asır Su o su değil ve ay o aydır Belki de bazıları, maddenin özelliklerinden birinin hayat olduğunu ve onun, madde yetkinliğine eklenmiş bir yetkinlik olmadığını zannedebilir. Bu şüphenin cevabı, derin bir bilimsel araştırmayı gerektirir. Şimdilik buna cevap olarak şunu söyleyebilirim: Şu kadarını anlayabiliriz ki hiçbir maddî unsur kendi başına hayata ve hayat özelliğine sahip değildir. İki veya daha çok unsurun birleşmesi durumunda olabilecek en fazla şey, her unsurun sahip olduğundan başkalarına da vermesi ve sahip olamadığını başkalarına da verememesidir. Birkaç unsurun karşılıklı etkileşimi sonrasında ortaya çıkabilecek en fazla şey onların tümünün, her birinin sahip olduğu şeyin ötesine taşmayan genel bir özellik bulmaları ve ortalama bir nitelik kazanmalarıdır. Bilim adamlarının -özellikle de yeni bilim adamlarının- araştırmalarına göre, hayatın sahip olduğu esrarengiz özellikler ile maddenin özellikleri arasında hiçbir benzerlik yoktur. Yeni bilim adamlarından biri şöyle demiştir: Madde ancak, kendi düzen ve yasaları uyarınca hareket eder ve onun dışında bir şey yapmaz. Maddenin kendiliğinden inisiyatif gücü olmaz. Hayat ise inisiyatif ve girişimcilik gücüne sahiptir, her an yeni suretler ve yeni varlıklar ortaya çıkarır. Hayat maddenin özelliğine tâbi ve mahkûm değil, bilakis maddeye hâkim ve egemendir. Yukarıda görüşünü aktardığım bilim adamı, bu hususta da şöyle demiştir: Hayat ve dirim, -tek hücreli varlıklar şeklinde veya balıklar, haşereler, memeliler, kuşlar ve insan gibi- farklı şekillerinde doğa unsurlarına hakim olarak onları kendi asıl bileşimlerinden çıkarıp yeni bir durum ve bileşime zorlar. Bugün bilim adamlarının geneli şu görüştedir: Hayat cevheri kalıp ve sınır bakımından madde zarfına tâbi ise de çoğu yönden maddeye galip ve hâkimdir. Hayat her yönden maddeye tâbi değildir ve maddenin özelliklerinden biri de değildir. Hayat, maddenin tamamen yoksun olduğu tecelli ve yansımalara sahiptir. Hayatın ortaya çıkmasıyla birlikte, öncesinde asla olmayan canlılık ve hareketler ortaya çıkar; tasarım ve mühendislik ortaya çıkar; güzellik ortaya çıkar; algı ve idrak ortaya çıkar; istek, beğeni, aşk ortaya çıkar; suret ve tedbir ortaya çıkar; hiçbir surette ruhsuz maddede örneği olmayan şeyler ortaya çıkar. Bütün âlem yüce yaratıcı Allah'ın cemal ve kemal aynasıdır. Ruh yoksunu madde de varlıktan aldığı pay oranında yüce Hakkın kudret aynasıdır. Cihan-ı mir'at husn-i şahid-i mast Fe-şahid vechehu fi kulli mir'at. Bize şahit olanın güzellik aynası âlem İşte onun yüzünü her aynada eyle gözlem. Hayat, maddeye üstünlüğü ve yetkinliği oranında ilim, hüküm ve hikmet sahibi Yaratıcı hakkında tanıklık eder. Hatırlatmam gereken bir diğer nokta da şudur: Bildiğimiz ve gördüğümüz üzere Kur'ân-ı Kerim dirim ve ölüm düzen ve yasasıyla istidlal etmiştir; bu değişmez yasayı bir kenara bırakıp da az rastlanır şeylerle istidlal etmemiştir. Uygulanmakta olan bu düzen ve yasa, yeryüzünün her yıl dirilmesi, nütfeden ceninin oluşması ve kemal yönünde gelişmesi her an yeni yaratılıştır; bunlar her an için gaybden gelen feyiz ve lütuflardır. Uzağa gitmenin hiç lüzumu yok, bu işin hakikatine odaklanın da yüce Allah'ı sürekli yaratıcılık, sürekli var ve kamil edecilik tecellisinde görün. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: Andolsun ki biz insanı, balçık mayasından yarattık. Sonra onu, sağlam bir karar yurdunda bir katre su kıldık. Sonra o bir katre suyu kan pıhtısı haline getirdik, derken kan pıhtısını bir parça et hâline soktuk, derken ette kemikler yarattık, derken kemiklere et giydirdik, sonra da onu başka bir yaratılışla meydana getirdik; ne yücedir şanı yaratıcıların en güzeli Allah'ın. Kur'ân-ı Kerim bu cari düzenin herkesçe görülen bir şey olduğuna dikkat çekmiştir. Doğadaki bu olağan düzen, yaratış ve var ediş düzenidir. Bu düzene odaklanmamız, bizi madde ötesi bir ufukla tanıştıracaktır. Yani Kur'ân-ı Kerim, beşerî bilgi ve birikimlerin menfi boyutundan değil, müspet boyutundan Allah'ı tanıtmaktadır. Bu alandaki Kur'anî öğretilerin öneminin tamamen aydınlanması için bu konuyu biraz açıklayalım. Bazı insanlar, kendi meçhulleri arasında Allah'ı aramayı alışkanlık haline getirmişlerdir. Yani bazı insanlar, karşılaşıp da çözemedikleri bir muammayı tabiat ötesine döndürür ve onunla ilintilendirirler. Bazı insanlara, yedikleri ekmeğin bu hale nasıl geldiğini sorsanız, şöyle diyecekler: Önce un idi, fırına gelip hamur oldu ve tandırda pişirildi. – Peki nasıl un oldu? – Buğday idi, değirmende öğütüldü ve un haline geldi. – Buğday nasıl oluştu? – Çiftçi onu ekti ve o da yerden yeşerdi. Sonra çiftçi onu biçti ve döverek samandan ayırdı. – Buğday nasıl yerden bitti? – Yağmur yağdı, güneş ışınlarını yansıttı ve yeşerdi. – Yağmurun yağması nasıl gerçekleşti? – Artık onu Allah yağdırdı. Sanki Allah, bu aşamaya gelinceye kadar devrede yoktu da bu aşamada devreye girdi. Allah hakkında böyle bir düşünce yanlış ve saptırıcıdır, hatta küfürdür. Böyle düşünen insan, Allah'ı yarattıklarının birine benzetmiş ve onu, bu âlemdeki sebep ve nedenlerden biri farz etmiş olur. Oysaki yüce Allah, bütün nedenlerin ötesinde ve bütün nedenleri var edendir. Bu tür düşünüşlerde adeta Allah ile maddî sebepler arasında iş bölümü yapılmıştır; sanki bir işin bir kısmını Allah ve diğer kısmını ise maddî sebepler gerçekleştirmiştir. Güya diğer aşamalara Allah, Allah'ın işi olan bulut getirme ve ondan yağmur yağdırma işine de diğer sebepler karışmamıştır. Eğer, "Hayır, yağmurun yağmasının ve bulutun hareketinin de bu sebepler türünden bir sebebi vardır." diyecek olsanız, artık onun düşüncesinde Allah'a yer yoktur. Doğal zahirî -ekmeği pişirmek, buğdayı öğütmek, tohum ekmek, yeri sürmek ve yağmurun yağması gibi- nedenleri gördüğü yere kadar Allah'ı karıştırmaz; fakat doğal zahirî nedenleri görmediği noktadan itibaren Allah'ı işe karıştırır. Yani Allah'ı kendi meçhulleri arasında arar. Tabiat ötesi bir depodur adeta ve biz bütün meçhullerimizi, bilmediğimiz her şeyi oraya havale ediyoruz. Madde ve tabiat nedenleri safında yer alan bir Allah, gerçek Allah değildir. Kur'ân'ın tanıttığı Allah böyle değildir. Kur'ân'ın öğretileri uyarınca, tevhit konusunda böyle düşünmek şirk ve küfürdür. Kur'ân'ın tanıttığı Allah, her şeyle birlikte ve her yerdedir. O'nun olmadığı bir yer yoktur; bütün varlıklara ve nedenlere eşit seviyededir. Düzenli sebep ve nedenler dizisi O'nun zatıyla vardır, işlemektedir. Yüzeysel düşünceli normal insanlar, zahirî sebepleri görmedikleri yerde ve kendi meçhullerinde Allah'ı ararlar. Ancak Kur'ân dirim ve ölüm konusunda, bu sabit ve mevcut düzen konusunda, bu mevcut ve sabit düzende hayat ufkunun madde ufkundan daha üstün olduğu konusunda, ruhsuz madde kalıbına hayatın bir ışık olarak yansıdığı konusunda, maddeyi kapsayan bir kemal olduğu konusunda, hayat üzerinde maddenin faillik boyutu olmayıp sadece kabul boyutu olduğu konusunda elimizden tutarak bizi âlemin melekût ufkuna ve batınına yaklaştırır. Bu açıklama ve bu düşünce tarzı uyarınca hayat; nerede olursa olsun, hangi maddede ortaya çıkarsa çıksın, hangi koşullarda var olursa olsun (gerek ilk yaşam şeklinde, gerek tedricî ve tekâmül şeklinde, gerek bir canlıdan başka bir canlının üremesi şeklinde, gerek hayat şartlarının başka bir şekilde ortaya çıkma şeklinde, gerek hayat koşullarını sağlayan insan olsun -insanın hayat koşullarını tamamen sağlamaya kadir olması durumunda- ve gerekse olmasın), işte bütün bu hal ve durumlarda hayat Allah'tan bir feyiz ve nurdur. Bu nur, istidat ve koşulların sağlanması durumunda maddeyi kapsar. Bilgisi ve araştırması olmayan bazı insanlar, sürekli olarak Allah'ı kendi meçhulleri ve bilmedikleri şeyler arasında aradıklarından dolayı -ki bu tevhit için en büyük tehlikedir- hayat ve ilahiyat konusunda hayatın yeryüzünde nasıl başladığını araştırırlar. Çünkü bilim bir yandan, her canlının kaynağının bir başka canlı olduğunu, şimdiye kadar -hatta tek hücreli- bir canlının cansız bir maddeden üremediğini ve öte yandan da yeryüzünde hiçbir canlının var olmadığı ve olamayacağı bir günün olduğunu bildirmiştir. Konu alanındaki uzmanlar, milyarlarca yıl önce yeryüzünün, hiçbir canlının var olmasına imkân tanımayacak kadar sıcak olduğu ve yeryüzü kabuğunun soğuduğu milyonlarca yıl sonrasına kadar yeryüzünde alet konumundaki maddeden başka hiçbir şey olmadığı inancındadırlar. Öyleyse yeryüzünde hayat nasıl ortaya çıktı? Bu da insan için bir başka meçhuldür. Allah'ı kendi meçhulleri arasında arayanlar şöyle demişlerdir: Bu, normal yolla yorumlanamaz; hayatın başlangıcı Allah'tandır. Meşhur dirim bilimci ve felsefî evrim ekolünün kurucusu Darwin, -her ne kadar onun felsefesi başkaları tarafından kötüye kullanılarak Yaratıcıyı inkâr vesilesi kılındı ise de- Allah'a inanan ve dindar bir Hristiyandır. Darwin, canlıların ve farklı türlerin birbirinden türemesini açıklarken, önce birkaç canlı türünün veya en azından bir canlı türünün yeryüzünde olduğunu ve bunun başka bir canlıdan türemediğini hatırlatarak şöyle demiştir: İlk canlı türü ilâhî üfleme ile var olmuş, yaratılmıştır. İlk canlının, bütün canlılar silsilesi gibi ilâhî üfleme ile var olduğunda şüphe yoktur; ancak Darwin, sadece ilk canlının yaratılmasının ve işin başlangıcının Allah'ın görevi olduğunu, bunun devamında ise maddenin kendiliğinden dirimi sonraki nesillere aktarmaya kadir olduğunu zannetmiştir. Oysaki işin başı da, sonu da, ortası da aynıdır; dirim her zaman ve her durumda -gerek başlangıçta ve gerekse tekâmülde- ilâhî üfürüştür, nefhadır. Mübarek Secde Suresi'nin bir ayeti, insanların babası Âdem'in (a.s) ilâhî üfürüşle var olduğu gibi her insan ferdinin bu nefha ile var olduklarını şöyle buyurmaktadır: Öylesine mabut ki her şeyin yaratılışını güzel ve tam yerinde yapmıştır da insanı da balçıktan yaratmaya koyulmuştur. Sonra onun soyunu, duru bir sudan, aşağılık bir su katresinden yaratmıştır. Sonra da onu tamamlamıştır, ona kabiliyet vermiştir ve ona ruhundan üfürmüştür ve size kulak, gözler ve gönüller halk etmiştir; ne de az şükredersiniz. A'raf Suresi'nin konuyla ilintili bir ayeti de şöyledir: Andolsun ki sizi yarattık, sonra bir sûret, bir şekil verdik size, sonra da meleklere, Âdem'e secde edin dedik, hemen secdeye kapandılar, yalnız İblis secde edenlere katılmadı. Bu ayette, kendisine secde edilmesi istenen kimse, başka ayetlerde ruhun üfürülüş nispetinin kendisine verildiği kimsedir. Ayrıca Kur'ân'ın diğer bazı ayetleri, sadece ilk insanın ilâhî nefha ile yaratılmadığını ortaya koymaktadır. Kur'ân-ı Kerim, Hz. Âdem'in (a.s) yaratılışını tevhit kanıtı (insan hayatını böyle var eden Allah'ın Allah'lığını itiraf) olarak değil, bir başka eğitsel amaçla beyan etmiştir. Kur'ân-ı Kerim, Hz. Âdem'in (a.s) yaratılışını özel bir nitelikte açıklamıştır. Biyoloji uzmanlarının teorileri gerçek ve canlı türlerinin türeme yasası kesin farz edilse bile, ansızın büyük bir değişimin gerçekleşmesi sonucunda kısa bir sürede bir toprak kütlesinin normal bir insana dönüşmesini yadsıyacak bir delil, bir kanıt mevcut değildir. Yani asırlar ve nesiller boyunca oluşması gereken aşamaların, başka koşullar altında -ki bu, varlığa hüküm süren yasalara da aykırı değildir. Çünkü varlık yasalarında bir hareketin hızlanması ve yavaşlaması, koşul ve durumların değişmesiyle değişir.- hızla oluşmasını veya bunun aksinin gerçekleşmesini, mesela bir hareketi çok yavaşlatarak belli şartlar altında çocukluk, gençlik veya yaşlılık döneminin daha çok uzatılmasını engelleyen bir kanıt yoktur. Kur'ân-ı Kerim tevhit alanında hayatın başlangıç konusuna tutunmamış ve hayatı böyle -gerek tek hücreden ve gerekse milyonluk hücreli tek varlıktan- başlattığı dolayısıyla Allah'ı tanıyın, dememiştir. Kur'ân-ı Kerim, insanların babası Âdem'in (a.s) öyküsünü başka bir amaçla açıklamıştır. Belki de çok az öyküde rastlanabilir inceliklere sahip olan bu öykünün anlatılması, bazı öğretilere dikkat çekme amaçlıdır. Bu öykünün dikkat çektiği bazı hususlar şöyledir: – İnsanın makamı çok yücedir. – İlâhî isimlerle eğitilme aşamasına gelen insana melekler secde eder. – Şeytanın düşmanlığı konusunda insanı uyarır. – İnsan, içinde oluşan vesveselere uyması durumunda ilerleme ve yücelme kaydedemeyecektir. – Şeytan büyüklenmek için gelmiştir ve bir büyüklenmekle de ilâhî dergâhtan uzaklaştırılmış, kovulmuştur. – Hırs ve tamahın tehlikelerine ve Allah'ın emirlerine uymama sonucunda yüce makamlardan düşeceği hakkında insanı uyarmıştır. – İnsan için en yüce makam ve istidattan ibaret olan Allah'a halifelik makamına dikkat çekmiştir. – Bir dizi ahlâkî ve irfanî öğretilere yer vermiştir. Hz. Âdem'in (a.s) yaratılışı şöyle açıklanmıştır: Hani Rabbin meleklere, ben yeryüzünde mutlaka bir halife yaratacağım demişti. Demişlerdi ki: Orada bozgunculuk edecek ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? Biz, sana hamd ederek noksan sıfatlardan arılığını söylemede, seni kutsamadayız ya; ben, sizin bilmediğinizi bilirim demişti. Âdem'e bütün adları bildirmişti de meleklere o adlarla anılan şeyleri gösterip hadi demişti, doğrucuysanız bunların adlarını haber verin. Demişlerdi ki: Noksan sıfatlardan seni arı biliriz, bize bildirdiğin şeylerden başka bilgimiz yok. Şüphe yok ki sen, her şeyi bilirsin, hüküm ve hikmet sahibisin. Demişti ki: Ey Âdem onlara, yaratıkları adlarıyla haber ver, Âdem, her şeyi adlı adınca haber verince demişti ki: Ben size demedim mi, göklerdeki gizli şeyleri de bilirim, yeryüzünde ki gizli şeyleri de. Açığa vurduğunuzu da bilirim, gizlediğinizi de. |