Salı 22 Mayıs 2012 - 16:12

الثلاثاء ٢ رجب ١٤٣٣

سه شنبه ۲ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۷:۴۲

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

Bahar ve Kıyamet

Diriltme ve öldürme konusu, her zaman insanı düşünmeye ve  araştırmaya sevk eden konulardan biri olmuştur. Kur'ân-ı Kerim bu konuyu büyük ilâhî  ayetlerden biri olarak anımsamıştır; bazı ayetler uygulanmakta olan bu yasayı,  Allah'ın kutsî zatının ayeti olarak açıklamıştır. Geçen iki konuşmada ele  aldığımız Bakara Suresi'nin 164. ayeti bu guruptaki ayetlerdendir.
        Bazı ayetler de, bir yaratılışın başka bir yaratılışa dönüşümü  ve büyük kıyametin bir yansıması olabilecek küçük kıyamet şeklinde dikkat  çekmiştir. Bu grupta yer alan ayetlerden biri şöyledir:
        Ve Allah, öyle bir mabuttur ki rüzgârları yollar da bulutu  sürer, derken ölü şehri yağmurla suya kandırırız da ölümünden sonra yeryüzünü  diriltiriz onunla, işte ölülerin diriltilmesi de böyledir.
        Bunun bir başka örneği şu ayettir:
        Ve gökten de kutlu bir yağmur yağdırmadayız da o sayede bağlar,  bahçeler ve biçilecek taneler, yeşertip bitirmedeyiz. Ve hurma ağaçları ki boy  atıp uzar ve meyveleri, birbirine bitişmiş, âdeta istiflenmiştir. Kullara rızk  olarak ve o yağmurla ölü şehri diriltiriz, işte kabirden çıkış da böyledir.
        Bazı ayetlerde de  her iki konuya temas edilmiştir. Bu grupta yer alan ayetlerin örneği şöyledir:
        Ve yeryüzünü kupkuru görürsün, fakat ona yağmur yağdırdığımız  zaman harekete gelir, kabarır ve çeşitli, çifter-çifter güzelim nebatlar  bitirir. Bu da, şüphe yok ki Allah'ın gerçek oluşundandır ve şüphe yok ki O,  ölüyü de diriltir ve şüphe yok ki O'nun, her şeye gücü yeter.
        Bu bağlamda bir diğer ayetler grubu da vardır. Şöyle ki:  Esas itibariyle Kur'ân-ı Kerim yüce Allah'ı hayat veren ve hayatı alan (muhyî  ve mumît) sıfatıyla tanıtmaya ve hayat vericilik sıfatını Allah'a özgü bir  sıfat kılmaya önem vermiştir. Bu noktaya vurgu yapan birçok ayet vardır ve bu  ayetleri buraya taşımamızı gerektirecek bir durum yoktur. Bu bağlamda önemli olan  şey, bu alandaki Kur'ân mantığıyla tanışmamızdır.
        Bizim dikkat etmemiz gereken nokta şudur: Dirim ve ölüm  yasası, tevhidin ayeti ve yüce Allah'ın ezelî kudretinin nişanesidir. Yani  herkesin gözü önünde gerçekleşen ölüm ve dirim, yüce Allah'ın melekutî  yansımalarından biridir.
        Dirim ve hayatla ilgili konuların büyük bir bölümü bugün  bile insan için meçhul ve muamma niteliklidir. Bir taraftan zerrenin bağrına  ulaşan, bir diğer taraftan uzaya yol bulan ve belki bir gün yeryüzünden  yararlandığı gibi yıldızları, ayı ve güneşi teshir edip yararlanacak olan  insan, bir hayat zerresinin gizemli sırları ve esrarengiz yapısı karşısında çaresiz  kalmıştır.
        Günümüz bilim adamlarından biri şöyle demiştir: Yeryüzünün,  gezegenlerin ve hatta bütün evrenin yaratılışından daha üstün ve daha önemli  olan şeyin ne olduğunu biliyor musunuz? Bu, hayatı teşkil eden ve kökenini  oluşturan protoplazma adındaki çok küçük zerreciktir.
        Bu soruyu yönelttikten ve bir cümle ile cevabını verdikten  sonra protoplazmanın ilginç ve esrarengiz durumu ve daha ilginç faaliyetleri  hakkında açıklamalar yapmıştır.
        Gerçi hayat ve dirim hakkındaki birçok konular aydınlığa  kavuşmamış ve çözümlenememiştir; ancak bununla birlikte, bizim  faydalanabileceğimiz nispeten basit ve çok faydalı bir derstir.

Hayat, Maddeden Üstün Bir Gerçektir

Biz şu kadarını anlayabiliyoruz ki hayat ve dirim, çok yüce  ve çok üstün bir ufuktan madde karanlığına yansıyan bir nur ve ışıktır. Madde,  kendi zatında hayattan yoksun ve ölüdür; ancak belirli şartlarda hayat ışığının  ona yansımasına istidat kazanır. Ufku, madde ve özellikleri ufkundan daha yüce  olan bu ışık, maddeye yansıyarak onu etkisi, tasarrufu ve kendine özel yasaları  altında tutar. Madde ve cisim ötesinde olan bu yüce ve üstün ufuk, cansız  maddeye yansımaları, yansımasını geri alması, genişletmesi, daraltması,  diriltmesi ve öldürmesi açık bir kanıttır. Bu açık kanıt karşısında insan,  düşüncesini madde ve cisimle sınırlı ve kısıtlı tutmamalıdır.
        Tevhit ve ilahiyat açısından konuya bakıldığında madde ve  hayatın birbiriyle farkı yoktur; her ikisi de Allah'ın güçlü eliyle yaratılmış  ve varlıkları yüce Hakka bağlıdır. Ancak düşüncelerini sınırlandıran, bakışları  cisim ve özellikleri duvarının ötesine ulaşamayan kimseler bilmelidirler ki,  varlık âlemi cisimle ve özellikleriyle sınırlı değildir ve eseri cisimlere  ulaşan daha yüce bir ufuk vardır. Varlık âlemi cisim kabuğuyla sınırlı  değildir; bu âlemin batınında, bu âlemi kuşatan âlemler vardır. Özel koşullarda  canlılık bulma istidadına gelen maddeye bu âlemlerden bir ışık iner, hayat  yansıması gerçekleşir. Bu durumda ölü madde gövdesinde hayat ışığı görürsünüz,  ölen ve dirilen maddenin akıcı ve hareket eden cevheri arasında değişmez bir  hayat bağı görürsünüz. O hâlde, hem kendi zatında ölü olan bir şey vardır ve  hem de kendi zatında diri olan bir şey; hem kendi zatında değişken ve kalıcı  olmayan bir şey vardır ve hem de kendi zatında değişmez ve kalıcı olan bir şey.
        Halg ra çun ab dan saf u zûlâl
        Ender u taban sıfat-ı zu'l-celâl
        İlmişan u adlişan u lutfuşan
        Çun sitare çerheş ber ab-ı revan
        Ab mubeddel şod  der in cu çend bar
        Eks-i mah u eks-i ehter ber garar
        Garnha begozeşt  u in garn nuyi est
        Mah an mah est u an an ab nist.
        Yaratılışı bir su bil, berrak ve zülal
        Onun batınında yansır sıfat-ı zü'l-celal
        İlimleri, adaletleri ve lütufları
        Aksi suya yansıyan gökteki yıldız gibi
        Kaç defa su bu ortamda değişti
        Hep kaldı ayın sureti, yıldızın sureti
        Asırlar geçti ve bu, yeni bir asır
        Su o su değil ve ay o aydır

Hayat Maddenin Özelliği Midir?

Belki de bazıları, maddenin özelliklerinden birinin hayat  olduğunu ve onun, madde yetkinliğine eklenmiş bir yetkinlik olmadığını  zannedebilir.
        Bu şüphenin cevabı, derin bir bilimsel araştırmayı gerektirir.  Şimdilik buna cevap olarak şunu söyleyebilirim: Şu kadarını anlayabiliriz ki  hiçbir maddî unsur kendi başına hayata ve hayat özelliğine sahip değildir. İki  veya daha çok unsurun birleşmesi durumunda olabilecek en fazla şey, her unsurun  sahip olduğundan başkalarına da vermesi ve sahip olamadığını başkalarına da  verememesidir. Birkaç unsurun karşılıklı etkileşimi sonrasında ortaya  çıkabilecek en fazla şey onların tümünün, her birinin sahip olduğu şeyin  ötesine taşmayan genel bir özellik bulmaları ve ortalama bir nitelik kazanmalarıdır.  Bilim adamlarının -özellikle de yeni bilim adamlarının- araştırmalarına göre,  hayatın sahip olduğu esrarengiz özellikler ile maddenin özellikleri arasında  hiçbir benzerlik yoktur.
        Yeni bilim adamlarından biri şöyle demiştir:
        Madde ancak, kendi düzen ve yasaları uyarınca hareket eder ve  onun dışında bir şey yapmaz. Maddenin kendiliğinden inisiyatif gücü olmaz.  Hayat ise inisiyatif ve girişimcilik gücüne sahiptir, her an yeni suretler ve  yeni varlıklar ortaya çıkarır.
        Hayat maddenin özelliğine tâbi ve mahkûm değil, bilakis  maddeye hâkim ve egemendir. Yukarıda görüşünü aktardığım bilim adamı, bu  hususta da şöyle demiştir:
        Hayat ve dirim, -tek hücreli varlıklar şeklinde veya balıklar,  haşereler, memeliler, kuşlar ve insan gibi- farklı şekillerinde doğa  unsurlarına hakim olarak onları kendi asıl bileşimlerinden çıkarıp yeni bir durum  ve bileşime zorlar.
        Bugün bilim adamlarının geneli şu görüştedir: Hayat cevheri  kalıp ve sınır bakımından madde zarfına tâbi ise de çoğu yönden maddeye galip  ve hâkimdir. Hayat her yönden maddeye tâbi değildir ve maddenin özelliklerinden  biri de değildir. Hayat, maddenin tamamen yoksun olduğu tecelli ve yansımalara  sahiptir. Hayatın ortaya çıkmasıyla birlikte, öncesinde asla olmayan canlılık  ve hareketler ortaya çıkar; tasarım ve mühendislik ortaya çıkar; güzellik  ortaya çıkar; algı ve idrak ortaya çıkar; istek, beğeni, aşk ortaya çıkar; suret  ve tedbir ortaya çıkar; hiçbir surette ruhsuz maddede örneği olmayan şeyler  ortaya çıkar. Bütün âlem yüce yaratıcı Allah'ın cemal ve kemal aynasıdır. Ruh  yoksunu madde de varlıktan aldığı pay oranında yüce Hakkın kudret aynasıdır.
        Cihan-ı  mir'at husn-i şahid-i  mast
        Fe-şahid  vechehu fi kulli mir'at.
        Bize şahit olanın güzellik aynası âlem
        İşte onun yüzünü her aynada eyle gözlem.
        Hayat, maddeye üstünlüğü ve yetkinliği oranında ilim, hüküm  ve hikmet sahibi Yaratıcı hakkında tanıklık eder.

Mevcut Düzen ve Yasa

Hatırlatmam gereken bir diğer nokta da şudur: Bildiğimiz ve  gördüğümüz üzere Kur'ân-ı Kerim dirim ve ölüm düzen ve yasasıyla istidlal  etmiştir; bu değişmez yasayı bir kenara bırakıp da az rastlanır şeylerle  istidlal etmemiştir. Uygulanmakta olan bu düzen ve yasa, yeryüzünün her yıl  dirilmesi, nütfeden ceninin oluşması ve kemal yönünde gelişmesi her an yeni  yaratılıştır; bunlar her an için gaybden gelen feyiz ve lütuflardır. Uzağa  gitmenin hiç lüzumu yok, bu işin hakikatine odaklanın da yüce Allah'ı sürekli  yaratıcılık, sürekli var ve kamil edecilik tecellisinde görün. Kur'ân-ı Kerim  şöyle buyurmaktadır:
        Andolsun ki biz insanı,  balçık mayasından yarattık. Sonra onu, sağlam bir karar yurdunda bir katre su  kıldık. Sonra o bir katre suyu kan pıhtısı haline getirdik, derken kan  pıhtısını bir parça et hâline soktuk, derken ette kemikler yarattık, derken kemiklere  et giydirdik, sonra da onu başka bir yaratılışla meydana getirdik; ne yücedir  şanı yaratıcıların en güzeli Allah'ın.
        Kur'ân-ı Kerim bu  cari düzenin herkesçe görülen bir şey olduğuna dikkat çekmiştir. Doğadaki bu  olağan düzen, yaratış ve var ediş düzenidir. Bu düzene odaklanmamız, bizi madde  ötesi bir ufukla tanıştıracaktır. Yani Kur'ân-ı Kerim, beşerî bilgi ve birikimlerin menfi boyutundan  değil, müspet boyutundan Allah'ı tanıtmaktadır. Bu alandaki Kur'anî öğretilerin  öneminin tamamen aydınlanması için bu konuyu biraz açıklayalım.

Allah'ı  Bilinmeyenlerde Değil, Bilinenlerde Aramak

Bazı insanlar,  kendi meçhulleri arasında Allah'ı aramayı alışkanlık haline getirmişlerdir. Yani bazı insanlar, karşılaşıp da çözemedikleri bir muammayı tabiat ötesine  döndürür ve onunla ilintilendirirler. Bazı insanlara, yedikleri ekmeğin bu hale  nasıl geldiğini sorsanız, şöyle diyecekler: Önce un idi, fırına gelip hamur  oldu ve tandırda pişirildi.
        – Peki nasıl un  oldu?
        – Buğday idi,  değirmende öğütüldü ve un haline geldi.
        – Buğday nasıl  oluştu?
        – Çiftçi onu ekti  ve o da yerden yeşerdi. Sonra çiftçi onu biçti ve döverek samandan ayırdı.
        – Buğday nasıl  yerden bitti?
        – Yağmur yağdı,  güneş ışınlarını yansıttı ve yeşerdi.
        – Yağmurun yağması  nasıl gerçekleşti?
        – Artık onu Allah  yağdırdı.
        Sanki Allah, bu  aşamaya gelinceye kadar devrede yoktu da bu aşamada devreye girdi.
        Allah hakkında  böyle bir düşünce yanlış ve saptırıcıdır, hatta küfürdür. Böyle düşünen insan,  Allah'ı yarattıklarının birine benzetmiş ve onu, bu âlemdeki sebep ve nedenlerden  biri farz etmiş olur. Oysaki yüce Allah, bütün nedenlerin ötesinde ve bütün  nedenleri var edendir.
        Bu tür düşünüşlerde  adeta Allah ile maddî sebepler arasında iş bölümü yapılmıştır; sanki bir işin  bir kısmını Allah ve diğer kısmını ise maddî sebepler gerçekleştirmiştir. Güya  diğer aşamalara Allah, Allah'ın işi olan bulut getirme ve ondan yağmur yağdırma  işine de diğer sebepler karışmamıştır. Eğer, "Hayır, yağmurun yağmasının  ve bulutun hareketinin de bu sebepler türünden bir sebebi vardır." diyecek  olsanız, artık onun düşüncesinde Allah'a yer yoktur.
        Doğal zahirî  -ekmeği pişirmek, buğdayı öğütmek, tohum ekmek, yeri sürmek ve yağmurun yağması  gibi- nedenleri gördüğü yere kadar Allah'ı karıştırmaz; fakat doğal zahirî  nedenleri görmediği noktadan itibaren Allah'ı işe karıştırır. Yani Allah'ı  kendi meçhulleri arasında arar. Tabiat ötesi bir depodur adeta ve biz bütün  meçhullerimizi, bilmediğimiz her şeyi oraya havale ediyoruz.
        Madde ve tabiat  nedenleri safında yer alan bir Allah, gerçek Allah değildir. Kur'ân'ın  tanıttığı Allah böyle değildir. Kur'ân'ın öğretileri uyarınca, tevhit konusunda  böyle düşünmek şirk ve küfürdür. Kur'ân'ın tanıttığı Allah, her şeyle birlikte  ve her yerdedir. O'nun olmadığı bir yer yoktur; bütün varlıklara ve nedenlere  eşit seviyededir. Düzenli sebep ve nedenler dizisi O'nun zatıyla vardır,  işlemektedir.
        Yüzeysel düşünceli  normal insanlar, zahirî sebepleri görmedikleri yerde ve kendi meçhullerinde  Allah'ı ararlar. Ancak Kur'ân dirim ve ölüm konusunda, bu sabit ve mevcut düzen  konusunda, bu mevcut ve sabit düzende hayat ufkunun madde ufkundan daha üstün  olduğu konusunda, ruhsuz madde kalıbına hayatın bir ışık olarak yansıdığı konusunda,  maddeyi kapsayan bir kemal olduğu konusunda, hayat üzerinde maddenin faillik  boyutu olmayıp sadece kabul boyutu olduğu konusunda elimizden tutarak bizi âlemin  melekût ufkuna ve batınına yaklaştırır.
        Bu açıklama ve bu  düşünce tarzı uyarınca hayat; nerede olursa olsun, hangi maddede ortaya çıkarsa  çıksın, hangi koşullarda var olursa olsun (gerek ilk yaşam şeklinde, gerek  tedricî ve tekâmül şeklinde, gerek bir canlıdan başka bir canlının üremesi  şeklinde, gerek hayat şartlarının başka bir şekilde ortaya çıkma şeklinde,  gerek hayat koşullarını sağlayan insan olsun -insanın hayat koşullarını tamamen  sağlamaya kadir olması durumunda- ve gerekse olmasın), işte bütün bu hal ve  durumlarda hayat Allah'tan bir feyiz ve nurdur. Bu nur, istidat ve koşulların  sağlanması durumunda maddeyi kapsar.

Hayatın  Başlangıç Konusu

Bilgisi ve araştırması  olmayan bazı insanlar, sürekli olarak Allah'ı kendi meçhulleri ve bilmedikleri  şeyler arasında aradıklarından dolayı -ki bu tevhit için en büyük tehlikedir-  hayat ve ilahiyat konusunda hayatın yeryüzünde nasıl başladığını araştırırlar.  Çünkü bilim bir yandan, her canlının kaynağının bir başka canlı olduğunu,  şimdiye kadar -hatta tek hücreli- bir canlının cansız bir maddeden üremediğini  ve öte yandan da yeryüzünde hiçbir canlının var olmadığı ve olamayacağı bir  günün olduğunu bildirmiştir. Konu alanındaki uzmanlar, milyarlarca yıl önce  yeryüzünün, hiçbir canlının var olmasına imkân tanımayacak kadar sıcak olduğu  ve yeryüzü kabuğunun soğuduğu milyonlarca yıl sonrasına kadar yeryüzünde alet  konumundaki maddeden başka hiçbir şey olmadığı inancındadırlar. Öyleyse  yeryüzünde hayat nasıl ortaya çıktı? Bu da insan için bir başka meçhuldür. Allah'ı  kendi meçhulleri arasında arayanlar şöyle demişlerdir: Bu, normal yolla  yorumlanamaz; hayatın başlangıcı Allah'tandır.

Darwin ve  İlk Yaratılış

Meşhur dirim  bilimci ve felsefî evrim ekolünün kurucusu Darwin, -her ne kadar onun felsefesi  başkaları tarafından kötüye kullanılarak Yaratıcıyı inkâr vesilesi kılındı ise  de- Allah'a inanan ve dindar bir Hristiyandır. Darwin, canlıların ve farklı  türlerin birbirinden türemesini açıklarken, önce birkaç canlı türünün veya en  azından bir canlı türünün yeryüzünde olduğunu ve bunun başka bir canlıdan  türemediğini hatırlatarak şöyle demiştir: İlk canlı türü ilâhî üfleme ile var  olmuş, yaratılmıştır.
        İlk canlının, bütün  canlılar silsilesi gibi ilâhî üfleme ile var olduğunda şüphe yoktur; ancak  Darwin, sadece ilk canlının yaratılmasının ve işin başlangıcının Allah'ın  görevi olduğunu, bunun devamında ise maddenin kendiliğinden dirimi sonraki  nesillere aktarmaya kadir olduğunu zannetmiştir. Oysaki işin başı da, sonu da,  ortası da aynıdır; dirim her zaman ve her durumda -gerek başlangıçta ve gerekse  tekâmülde- ilâhî üfürüştür, nefhadır.
        Mübarek Secde Suresi'nin  bir ayeti, insanların babası Âdem'in (a.s) ilâhî üfürüşle var olduğu gibi her  insan ferdinin bu nefha ile var olduklarını şöyle buyurmaktadır:
        Öylesine mabut ki her şeyin yaratılışını güzel ve tam yerinde  yapmıştır da insanı da balçıktan yaratmaya koyulmuştur. Sonra onun soyunu, duru  bir sudan, aşağılık bir su katresinden yaratmıştır. Sonra da onu tamamlamıştır,  ona kabiliyet vermiştir ve ona ruhundan üfürmüştür ve size kulak, gözler ve  gönüller halk etmiştir; ne de az şükredersiniz.
        A'raf Suresi'nin konuyla ilintili bir ayeti de şöyledir:
        Andolsun ki sizi yarattık, sonra bir sûret, bir şekil verdik  size, sonra da meleklere, Âdem'e secde edin dedik, hemen secdeye kapandılar,  yalnız İblis secde edenlere katılmadı.
        Bu ayette, kendisine  secde edilmesi istenen kimse, başka ayetlerde ruhun üfürülüş nispetinin  kendisine verildiği kimsedir. Ayrıca Kur'ân'ın diğer bazı ayetleri, sadece ilk  insanın ilâhî nefha ile yaratılmadığını ortaya koymaktadır.

Kur'ân'da Âdem'in  (a.s) Öyküsü

Kur'ân-ı Kerim, Hz.  Âdem'in (a.s) yaratılışını tevhit kanıtı (insan hayatını böyle var eden Allah'ın  Allah'lığını itiraf) olarak değil, bir başka eğitsel amaçla beyan etmiştir. Kur'ân-ı  Kerim, Hz. Âdem'in (a.s) yaratılışını özel bir nitelikte açıklamıştır. Biyoloji  uzmanlarının teorileri gerçek ve canlı türlerinin türeme yasası kesin farz edilse  bile, ansızın büyük bir değişimin gerçekleşmesi sonucunda kısa bir sürede bir  toprak kütlesinin normal bir insana dönüşmesini yadsıyacak bir delil, bir kanıt  mevcut değildir. Yani asırlar ve nesiller boyunca oluşması gereken aşamaların,  başka koşullar altında -ki bu, varlığa hüküm süren yasalara da aykırı değildir.  Çünkü varlık yasalarında bir hareketin hızlanması ve yavaşlaması, koşul ve  durumların değişmesiyle değişir.- hızla oluşmasını veya bunun aksinin  gerçekleşmesini, mesela bir hareketi çok yavaşlatarak belli şartlar altında  çocukluk, gençlik veya yaşlılık döneminin daha çok uzatılmasını engelleyen bir  kanıt yoktur.
        Kur'ân-ı Kerim  tevhit alanında hayatın başlangıç konusuna tutunmamış ve hayatı böyle -gerek  tek hücreden ve gerekse milyonluk hücreli tek varlıktan- başlattığı dolayısıyla  Allah'ı tanıyın, dememiştir. Kur'ân-ı Kerim, insanların babası Âdem'in (a.s)  öyküsünü başka bir amaçla açıklamıştır. Belki de çok az öyküde rastlanabilir  inceliklere sahip olan bu öykünün anlatılması, bazı öğretilere dikkat çekme  amaçlıdır.
        Bu öykünün dikkat  çektiği bazı hususlar şöyledir:
        – İnsanın makamı  çok yücedir.
        – İlâhî isimlerle  eğitilme aşamasına gelen insana melekler secde eder.
        – Şeytanın  düşmanlığı konusunda insanı uyarır.
        – İnsan, içinde  oluşan vesveselere uyması durumunda ilerleme ve yücelme kaydedemeyecektir.
        – Şeytan  büyüklenmek için gelmiştir ve bir büyüklenmekle de ilâhî dergâhtan  uzaklaştırılmış, kovulmuştur.
        – Hırs ve tamahın  tehlikelerine ve Allah'ın emirlerine uymama sonucunda yüce makamlardan düşeceği  hakkında insanı uyarmıştır.
        – İnsan için en  yüce makam ve istidattan ibaret olan Allah'a halifelik makamına dikkat  çekmiştir.
        – Bir dizi ahlâkî  ve irfanî öğretilere yer vermiştir.
        Hz. Âdem'in (a.s)  yaratılışı şöyle açıklanmıştır:
        Hani Rabbin meleklere, ben yeryüzünde mutlaka bir halife  yaratacağım demişti. Demişlerdi ki: Orada bozgunculuk edecek ve kan dökecek  birini mi yaratacaksın? Biz, sana hamd ederek noksan sıfatlardan arılığını  söylemede, seni kutsamadayız ya; ben, sizin bilmediğinizi bilirim demişti.  Âdem'e bütün adları bildirmişti de meleklere o adlarla anılan şeyleri gösterip  hadi demişti, doğrucuysanız bunların adlarını haber verin. Demişlerdi ki:  Noksan sıfatlardan seni arı biliriz, bize bildirdiğin şeylerden başka bilgimiz  yok. Şüphe yok ki sen, her şeyi bilirsin, hüküm ve hikmet sahibisin. Demişti  ki: Ey Âdem onlara, yaratıkları adlarıyla haber ver, Âdem, her şeyi adlı adınca  haber verince demişti ki: Ben size demedim mi, göklerdeki gizli şeyleri de  bilirim, yeryüzünde ki gizli şeyleri de. Açığa vurduğunuzu da bilirim, gizlediğinizi  de.

Total Visit: 311
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.