|
4 KISA ÖYKÜ Meşrutiyet sonrası yıllar 1300/1920’lere dek, edebî basının açılım sağladığı, günün gerekleri doğrultusunda siyasetten koparak yönünü sözcük tartışmalarına çevirdiği ve edebî derneklerin kurulduğu yıllardır. Kâve (1295/1916), Bahâr (1289/1910 ve 1299/1920), Dânişkede (1295/ 1916) ve Armağân (1298/1919) bu dönemde yayımlanan çeşitli dergiler arasındadır. Bu dergiler, klâsik edebiyat ve Avrupalı eserlerin çevirileri ko-nusunda eleştiriler yayımlayarak düşünsel ve edebî akımların gelişimi ü-zerinde etkili olurlar. Ancak bu dönemin en önemli edebiyat kuramcıları, Takî-yi Rif’at ve Muhammed Ali-yi Cemâlzâde idiler. Cemâlzâde Kâve dergisiyle çalışıyor-du; Rif’at ise Teceddud gazetesinde ve Âzâdistân (1299/1920) dergisinde edebî yenileşme bayrağını kaldırmış gelenekçilerle çatışıyordu. Yeni şiirin ilk örnekleri de bu yayınlarda basılıyordu. Meşrutiyetin iniş çıkışlarını görmüş, meşrutiyetçi düşünürlerin hoş görüşlülüğünü bir yana bırakmış olan bu dönemin aydınları, gözlerinin önünde “yıkılma ve çöküş” kâbusları gören “ıstıraplı ve kaygılı” bir kuşağın içinden çıkmıştır. Bu yüzden, yeni konular peşinde dolaşır ve hayatı yeniden anlamlandırmak ister. “Meşrutiyetin başlangıcındaki heyecan dolu yıllar, edebiyatı sadece siyasî yönden iki muhalif cepheye ayırdı ve o zamanlar henüz edebî ve sanatsal meseleler ortaya çıkmamıştı. Ancak bu kez hareket ve isyan nispeten daha derin, daha köklüydü ve daha temel meselelere el atmıştı.” Rif’at ve Tebriz Mahfili’nin öteki üyeleri –Lâhûtî, Şems-i Kismâyî, Ca’fer-i Hâmeneî- İran’ın toplumsal ve siyasî durumunu kabullenmedikleri gibi mevcut edebî durumu da kabul etmiyorlardı: “Bundan altı yüz yıl öncesinin edebiyatına geri dönüş akıllıca bir edebî taktik olsa da, söz konusu edebiyatla yaşıt olan yüzyılların uygarlığına, ülke yönetim biçimine, ve toplumsal yaşam düzeneklerine geri dönmek de kabul edilebilir devrimci ve uygar bir taktiktir.” Rif’at, Dânişkede dergisinin muhafazakârlarıyla edebî yenileşme konusunu tartışırken şöyle der: “Meşrutiyet devrimi gibi bir siyasî devrimin en kesin doğrudan sonucu edebî bir devrimdir. Kendi zamanımızın çocukları olmalıyız. Genel savaşların top ve tüfek sesi, damarlarımızda Sa’dî ve çağdaşlarının ılımlı, ölçülü, donuk ve eski dilinin yapamadığı –çünkü onlar heyecanı ya yatıştırır ya da tercüme ederler- bir heyecan uyandırır. Bizim Sa’dî’nin çağının gerek duymadığı ihtiyaçlarımız var. Biz Sa’dî’nin tasavvur etmekten bile âciz olduğu ulusal ve siyasî muhalif akımların darbeleriyle karşı karşıyayız.” Rif’at, gelenekçi edebiyatçıların kültür alanındaki iktidarına savaş açarak toplumun ihtiyaçlarına dayanan yeni bir edebî anlayış tarzı ortaya koyar. O, edebî yenilikçiler manifestosunda şöyle der: “Sevgili Kardeşlerim, biz edebî bir devrimin en zor anlarını yaşıyoruz. İstediğimiz şey edebiyat âleminde, yani düşünce ve sanat dünyasında bir yenilenme çağı vücuda getirmekten daha az bir şey değildir. Köhnemiş, eskimiş ama egemen olan bir durumu alıp yerine henüz var olmayan ve egemenliği gerçekleşmemiş yeni bir durumu yerleştirme isteğimiz, bizim ve hemfikirlerimizin başarısına ve üstünlüğüne bağlıdır.” Rif’at, “eski edebiyat meşrutiyetten başı dönmüş mustarip neslin ihtiyacına cevap veremez” der: “Hasta ve mustaribiz. Derdimizin ve ıstırabımızın devası, ecdadımızı yaşlandıran bu şiirlerde değildir.” O, Fransız ve Türk edebiyatının etkisiyle, yeni neslin ihtiyaçlarına cevap verecek yeni bir edebiyat ister, yeni duygu ve düşünceleri ortaya koyabilecek yeni edebî şekiller üzerinde düşünür. Çünkü “dünya sürekli olarak değişim ve gelişim halindedir ve dünyanın yenilenmesine ayak uydurarak ilerlemek gerekir.” Önemli olan konu, Rif’at’ın o zaman için oldukça yeni sayılan edebî “biçim, dil ve üslup” konusundaki yaklaşımıdır. O, meşrutiyet döneminin pozitivist gerçekçilik sınırından öteye geçer ve sanatçının hayal gücünün kültür ve siyasetin değişiminde rolü olduğuna inanır. Takî-yi Rif’at, İran edebî eleştirisinin öncülerindendir. Ancak Tebriz özgürlükçülerinin 1299/1920’de Şeyh Muhammed-i Hıyâbânî’nin önderliğinde önce ayaklanıp sonra yenilmeleri üzerine kendi edebî görüşlerini geliştirme imkanı bulamadı ve Şehrîver 1299/Eylül 1320’de intihar etti. Rif’at şairdi, şiirle ilgileniyordu. Ama Cemâlzâde Yekî Bûd Yekî Nebûd’un önsözünde, edebî yenileşme konusunu öykücülük alanında geliştirdi. O, öncelikle İran’ın edebî geri kalmışlığına değinir: “İran’ımızda ne yazık ki öncekilerin tarzının dışında adım atmanın genellikle edebiyatı tahrip ettiği kabul edilmiştir; İran’ın dünyaca meşhur olan siyasî baskısının özü edebiyat konusunda da görülür. Şu anlamda ki yazar eline kalem aldığında gözü sadece fazıllar ve edipler üzerindedir ve asla başkalarına iltifat etmez ve edebî demokrasi çevresinde dolaşmaz.” Halbuki “ilerleme ipinin ucunu ele geçiren bütün uygar ülkelerde sade, açık ve halk ta-rafından anlaşılır bir inşa öteki inşaların önüne geçer. Yazarlar sürekli olarak olabildiğince halkın çarşı pazarda kullandığı yaygın halk dilini genel geçer tabirler ve ıstılahlarla edebî bir kılığa sokarak sanatsal inceliklerle süsleyip kağıda dökerler.” Sonra romandan söz ederek “bugün batı edebiyatının en önemli rüknünü oluşturur” dedikten sonra şu noktaya ulaşır: “İran’da da bu meselenin ana yönü inşanın öykü ve roman caddesine düşmüş olmasıdır.” Sonra romanın öğretici ve propagandacı faydalarını açıklayarak onun toplumun çeşitli sınıflarını birbirine bağlamadaki rolünü vurgular: “Roman, milletlerin ve kavimlerin kendilerine özgü ahlâkî durumlarını ve seciyelerini göstermek için en uygun aynadır.” Ancak romanın en önemli yararını, milletin diline ait olan yararı olarak görmektedir: “Roman ve öykü kitabı, dil için, sözlük kitaplarından bile daha iyi bir hazine olacaktır.” Cemâlzâde, Rif’at gibi, Fars edebiyatının ıslahını yeni edebî türlerin kullanılmasına bağlı görür: “Bugün için İran edebiyatının gelişmesinin en iyi yolu, o ülkenin ediplerinin ve fazıllarının, nesir ve nazım gibi edebiyatın bütün şubeleri, özellikle bugün çoğu ülke edebiyatının aynası haline gelmiş olan öyküsel nesir üzerinde çalışmaları ve sıradan halkın sözcüklerini ve deyimlerini dillerine sokmalarıdır. Böylece yavaş yavaş bizim edebiyatımız da bir parlaklığa, letafete ve güzelliğe kavuşacak ve eski edebiyatımız gibi her İranlının övünç sebebi olacaktır.” İlk kısa öyküler, ilk toplumsal romanlardan birkaç yıl önce yayımlanırlar. Esasen 1300/1920’li yılların başları, çağdaş İran edebiyatında değişik görünümlerin ortaya çıktığı belirleyici yıllardır. Bir yazar şöyle der: “Bazı zamanlar, olayların tarihî mantığı ve tarihî diyalektik delillerle kayıtlıdırlar. Bu tür zamanları tarih cevherinin bitişme noktaları saymak gerekir.” 1300/1921 yılı böyle bir bitişme noktasıdır. Bu dönemde Müşfik-i Kâzimî’nin Tahrân-i Mehûf”u gibi ilk toplumsal romanlar, Hasan-i Mukaddem’in Ca’fer Han ez Fireng Ber-geşte’si gibi yeni piyesler, Nîmâ Yûşîc’in “Efsâne”si gibi yeni tarz şiirler, Muhammed Ali-yi Cemâl-zâde’nin “Yekî Bûd Yekî Nebûd”u gibi kısa öyküler, zamanın toplumsal ve kültürel gereklerine cevap vermek üzere ortaya çıkarlar. Bu eserler bir yandan meşrutiyet döneminin toplumsal-kültürel çalışmalarının ürünü, öte yandan daha sonraki yenilik arayışlarının kılavuzudurlar. Kısa öykü hızla gelişir; konusu ve teknik yenilikleri bakımından tarihî roman ve toplumsal roman gibi türleri geride bırakır ve Cemâlzâde ve Hidâyet’in eserleriyle ileri doğru bir atılım yapar. Elbette kısa öykü ortaya çıktığı ilk yıllarda, edebiyatçılardan ve aydınlardan fazla ilgi görmez. Cemâlzâde’nin “Yekî Bûd Yekî Nebûd”dan alınan aşağıdaki cümlesi onun öykü yazmaktan duyduğu utancı göstermektedir: “[Bu öyküleri] kafamı günlük uğraşlar ve ciddi incelemeler dışında biraz olsun oyalamak ve konuşulan günümüz Farsçasının bir örneği olmak üzere yazdım.” Ce-mâlzâde kısa öykünün adını hiçbir zaman anmaz ve sürekli olarak romandan söz eder. Bu durum, çok eser yazmanın ve klâsik eserler üzerine bilgince araştırmaların yaygın olduğu o yıllarda, kısa öykünün ne denli itibarsız ve tanınmamış olduğunu göstermektedir. Sâdık-i Hidâyet kısa öykü yazmaya gösterilen ilgisizliği mizahî bir görüşle şöyle ifade etmektedir: “Yazarlığın sınırı insanın yaratılışından beri inceleme, tarih, çeviri ve ahlak konuları ile sınırlanmıştır, bu konuların dışında bir konudan söz eden, kendisini yazar olarak görmek isteyen herkesin başını dağlaması gerekmektedir.” Dr. Ra’dî, Akademi üyeleri karşısında yaptığı bir konuşmada, o toplantıda bulunanlara roman ve tiyatro gibi yeni türlerin de edebiyatın bir parçası olarak kabul ettirmeye çalışır. Ancak kısa öykü, çağdaş İran edebiyatındaki makamına kavuşur ve kısa zamanda dikkate değer bir değişim ve çeşitlilik kazanır. İlk romanların tutunamayışının ve okuyucuların kısa öyküye ilgi göstermelerinin nedenlerinden birisi de, roman yazarlarının kabul edilebilir karakterler ve gerçek olaylar yaratamamalarıydı. Bunun gibi, asıl mesleği yazmak olmayan İranlı yazar, roman yazmaya zaman harcamak yerine, kısa öykü yazmaya yöneldi. Üstelik kısa öykü basmak hacimli romanları basmaktan daha kolaydı. Kısa öykü yazmayı basit bir iş olarak gören pek çok kişinin, çok kısa sürede okuyucuların belleğinden silindiler ve edebiyat tarihinde hiçbir yer edinemediler. Ancak Cemâlzâde, Hidâyet ve Alevî gibi yazarlar, öykü yazımı tekniklerine ve toplumsal ilişkilere yeni bir yön kazandırarak daha geniş halk kitlelerinin sesini duyururlar. İlk toplumsal romanların, günlük hayatı işleme bakımından tarihî romana nispetle daha ileri bir adım atmış oldukları gibi, kısa öykü tarihî romandaki dalkavukça böbürlenme ve ilk toplumsal romanlardaki aşırı duygusallık yerine, bireysel ve toplumsal yetersizlikleri ölçülü yapıda bir eleştiri ile dile getirir, gerçekle daha derinlemesine meşgul olur. Cemâlzâde’nin önemi daha çok ilk ve öncü olmasındadır, Hidâyet’in değeri ise onun, İranlı hayatının en gizli kalmış yönlerini canlandırmada ve İran kısa öykücülüğünü ileri götürmede oynadığı hayret verici roldedir. İran öykü edebiyatını inceleyince, 1340/1960’lı, hatta bazı konularda daha sonraki yıllara dek Hidâyet’in eserlerinden bir şekilde etkilenmemiş pek az kısa ya da uzun öykü yazılmış olduğunu anlıyoruz. Öykücülük, edebî biçimin değişimden başka, yazım dilini sadeleştirmekte de önemli bir etkide bulunur. Yazar, öyküsünün halkın hayatının bir aynası olmasını istediğinden, hayatın dilinden başka bir şeyle meramını dile getiremez. Ne var ki halk deyimlerini ve argo kelimeleri fazlasıyla dikkate almak, ilk kısa öyküleri abartılı bir nesre sahip kılar. Örneğin “Yekî Bûd Yekî Nebûd”da öykü, bazen halk kültürüne feda edilmiştir. Cemâlzâde öykü formundan, halk deyimlerini ve atasözlerini toplamak için bir araç olarak yararlanmıştır: “Öykü ve roman kitabı dil için en iyi hazine olacaktır, [bu durum] bir milletin çeşitli gruplarının ve sınıflarının sesini kaydedecek kutu olabilir.” Cemâlzâde’den önce Mirza Habîb-i İsfahânî (1212-1272/1833-1893), Sergozeşt-i Hâci Baba-yi İsfahânî (1284/1905) adlı eserini halk deyimlerinden ve geleneklerinden oluşan bir hazine olarak sunmayı başarır. Bu eserde, çeşitli tiplerin başından geçen olaylar anlatılarak, Kaçarlar dönemi başlarındaki İran halkının hayatını canlı bir şekilde ve sade bir dille tasvir eder. Mirza Habîb, okuyucunun eski hayata duyduğu nefreti, tatlı bir alaycılıkla kışkırtır. Romanın aslını, Kaçarlı Fethali Şah zamanında İngiltere’nin resmi bir memuru olan James Morier, Giles Blas’nın etkisinde yazmış ve İstanbul’a sürgüne gönderilmiş bir aydın olan Mirza Habîb, benzersiz bir ustalıkla Farsçaya çevirmiştir. Aslında Mirza Habîb, okunmaya değer çevirisiyle bu eseri yeniden yazmış ve sömürgeci bir öyküyü sömürü karşıtı bir öyküye dönüştürmüştür. Yazarın edebî dil, çeşitli halk sınıflarının yaşam ve inanç şekilleri konusundaki bilgisi, onun çevirisinin Fars nesrinin şaheserleri arasında yer almasına neden olmuştur. Roman, türlü türlü maceralar yaşadıktan sonra Kaçarlılar sarayına giren ve okuyucuları saraylıların kokuşmuşluğu, rüşvet yiyicilikleri ve iç karartıcı halleri ile tanıştıran ve sonunda kendisi de halk düşmanlarının arasına katılan bir tellağın öyküsüdür. Mirza Habîb kendi zamanına egemen olan zulüm ve eziyete savaş açmaya, halkın nasıl aldatıldığını ve hurafelere nasıl inanıldığını amansız bir mizahla dile getirmeye çalışmaktadır. Mirza Habîb, Avrupaî bir piyesi Farsçaya çeviren ilk çevirmendir. Moliere’in Gozâriş-i Merdom-gorîz’ini çevirir ve h. 1248’de İstanbul’da bastırır. Mirza Habîb’in ardından, Fars edebiyatının yenilikçi öncülerinden birisi olarak Ali Ekber-i Dihhodâ (1258-1335/1879-1956)’nın adını anmak gerekir. Onun mizahının Cemâlzâde ve Hidâyet üzerindeki etkisi, örneğin “Vilingârî” ve “Vağvağ Sâhâb”da çok açıktır. O, çarşı pazar konuşmalarını kayda geçirmede çok duyarlı, sade halkın hayatının ve sıkıntılarının inceliklerini gözlemlemede çok dikkatliydi. Dihhodâ, kısa mizahî parçalar yazmada öylesine bir maharet gösterir ki onun yazım tarzı yıllarca, hiçbirisi bu konuda onun derecesine erişemeyen pek çok yazar tarafından ilgi görüp taklit edilir. Dihhodâ öykü yazarı değildi, yazdıkları gazete tarzına sahip oluşları yüzünden, kısa öykünün gereği olan genişliğe ulaşamamıştı. Onun “Kanderûn” adlı öyküye en yakın eseri, Sur-i İsrafil’in 27. ve 28. sayılarında basılmıştır. Dihhodâ, 1286/1970’den itibaren Sur-i İsrafil’de yazdığı “Çerend o Perend”lerinde günün meselelerini, üslûp, sadelik ve tatlı dili bakımından o zaman dek Fars dilinde benzeri olmayan hikâyeler şeklinde anlatıyordu. “Çerend o Perend”lerin keskin görüşlü anlatıcısı, Ubeyd-i Zâkânî’nin mizahı gibi zalimleri ve asalakları yakan, halka ümit verip gönüllerini alan bir mizahla konuları ortaya koyar. Dihhodâ, mizahî ve beklenmedik bir sonuca ulaşmaya zemin hazırlamakta ustadır. Giriş kısmı bazen bir atasözüdür ve asıl konu o atasözü için verilen bir örnektir; bazen de ayrıntılı bir anlatım tarzıyla son bulan bir tür sözcüklerle oy-namadır. Dihhodâ, gazetenin bürosuna gelen bir mektup, Dehov’un kendi benzeriyle veya öteki şahsiyetlerle konuşması gibi yöntemler yoluyla me-ramını eda eder. Anlatıcı, kimi zaman onun diliyle hurafelerin eleştirildiği avamdan bir kadın, kimi zaman da ağaların ve hükümetin zulmünden bezmiş bir çiftçidir. Ancak çok zaman, meşrutiyet döneminin kısa süreli özgürlüğünden yararlanarak istibdadın ve hurafelerin cehalet ve tembellik içinde boğulmuş halk kitlelerinin yıkılmış ruhları üzerindeki baskısına karşı amansız bir savaş açan gazeteci Dehov’u görürüz. Dihhodâ’nın söy-levsel dili ve keskin mizahı meşrutiyetin siyasî ve kültürel atmosferinin mirasıdır. Aslında, meşrutiyetin demokratikliği onun yazılarına, okuması yazması az insanlar için yazmak ve okumuşların anlaşılmaz dilini alaya alma şeklinde yansır. İran asıllı bir Kafkas yazarı olan Celîl-i Muhammedkulizâde’nin (1247-1310/1868-1931) eserlerinin Dihhodâ’nın öyküsel yazılarını etkilediği görülmektedir. Köy öğretmeni olan Muhammedkulizâde ilk kısa ve uzun öyküleriyle piyeslerini 1267/1888 yılından itibaren yazmaya başladı. Öyküleri konularını köylülerin hayatından alır. “Mordehâ” adlı piyeste taassupla mücadele, Karye-yi Danabaş adlı romanda kadınların uğradığı zulümler bu eserlerin merkezî çekirdeğini oluştururlar. O, İran halkının hayatını çok iyi tanıyordu. Ancak 1285/1906’da Molla Nasruddîn adlı derginin çıktığı zamanın öncesine dek, eserleri yalnızca Kafkas sahasına yayılmaktaydı. Bu haftalık derginin yayımlanması ve onun meşrutiyetçileri candan desteklemesi ile birlikte, eserleri İran’da da pek çok taraftar buldu. Bu eserler içinde özellikle, Bakü’ye göç eden İranlı işçiler hakkındaki “Âzâdî der İrân” (İran’da Özgürlük) adlı öyküyle, İranlı köylülerin Rıza Şah dönemindeki meşakkatli hayatına ayrılmış olan “Tesbîh-i Han” (Hanın Tespihi) adlı öykünün adı anılabilir. Muhammedkulizâde’nin eserleri, Farsça kısa öykülerin ortaya çıkması için uygun bir ortam oluşmasında etkili bir role sahipti. Onun Dihhodâ üzerindeki etkisi hakkında şöyle denilmiştir: “Muhammedkulizâde ile Dihhodâ’nın yazdıkları arasındaki benzerlik, yalnızca konu birliğinde değildi; sanatsal üslup ve tarzda, tip ve karakter yaratmada, uygun bir mekan ve ortam seçiminde, öykünün yapısını süslemede, konuyu geliştirme ve sonuç çıkarmada da olağanüstü bir benzerlik taşıyorlardı. Her iki yazar da toplumsal meselelerden söz ederken, konuya mesele ile hiç ilgisi olmayan uzak yerlerden, cüzi ve önemsiz ayrıntılardan başlarlar.” Hasan-i Mukaddem de Cemâlzâde ile aynı sıralarda birkaç kısa öykü yazdı. O, Tahran’da aristokrat bir ailede dünyaya geldi. Çocukluğunda İsviçre’ye gidip siyasî bilimler bölümünden lisans diploması aldı. Dışişleri Bakanlığı memuru ve 1301/1922’de kurulan “Encumen-i İrân-i Cevân”ın kurucularındandı. Derneğin üyeleri, Avrupa’da okumuş ve genellikle öğ-retmen ya da devlet memuru kimselerdi. Hurafeci doğulu yaşamının lakaytlığını eleştirerek batı tarzı bir yaşamı yaymaya çalışıyorlardı. İranlı kadınların tatsız durumu konusunda duyarlıydılar. Bu duyarlılığın sanatsal örnekleri arasında Muşfik-i Kâzimî’nin Tahrân-i Mehûf’u ile Hasan-i Mukaddem’in kısa öyküleri zikredilebilir. Mukaddem, ahlâkî sapkınlıklar, yozlaşma ve tutucu gelenekçilikle savaşmak amacıyla Fransızca birkaç roman ve kısa öykü yazdı. “Hinduvâne” (Karpuz) adındaki ilk öyküsü 1295/1916’te İstanbul’da yayımlandı. Kitap severlerin bu mizahî esere gös-terdiği ilgi, Hasan-i Mukaddem (Ali Novruz)’i “Nergis”, “Şâhzâde Hânûm-i Tâcî” (Taçlı Şehzade Hanım), “Zen-i Hâci Âkâ” (Hacı Efendinin Karısı) ve “Hikâyet” (Öykü) gibi öyküler yazmaya yöneltti. Bir piyes dokusuna sahip olan “Hikâyet”, anlatıcıyla bavulunu taşıyan hamal çocuk arasındaki konuşmalarla şekillenmiştir. Mukaddem sade bir nesirle, 1300/1920’lerin Tahran’ındaki yaygın yoksulluğu, cehaleti ve hastalığı resmeder. “Şâhzâde Hânûm-i Tâcî” Kaçar sarayındaki kadınların kayıtsızlığını ve onların kocalarının hamiyetsizliği hakkındadır. “Zen-i Hâci Âkâ” yaşlı bir hacı efendinin hanımı olup özgür kalıncaya kadar canının istediği her şeyi yapan eğlence düşkünü bir kadının öyküsüdür. Mukaddem öykücülüğü ciddiye almadı, sanat gücünün çoğunu piyes yazmakta kullandı. Ancak Muhammed Ali-yi Cemâlzâde (1271-1376/1892-1997), bilinçli bir girişim ve yönelişle Avrupaî öykü tekniklerini kullandı; klâsik İran öykücülüğü geleneklerinden de yararlandı. İlk Farsça kısa öyküleri meydana getirdi ve Dihhodâ’nın karikatürize insanlarını öykü tipleri haline getirdi. Onun Yekî Bûd Yekî Nebûd (1300/1921) adlı ilk öykü mecmuası, gerçekçi İran edebiyatının başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Bu kitap 1293-1300/1914-1921 yılları arasında yazılmış altı öyküden oluşur. Cemâlzâde her öyküsünde, akıcı bir nesirle sosyal bir tipin tasvirine yöneldi; toplumsal rehaveti ve eski düşünceliliği, hüzün dolu bir mizahla betimledi. O, öykü dilini konuşma diline yaklaştırmaya çalışsa da çoğu zaman gevezeliğe düşer ve yazılarını aşırı şekilde amiyane sözcüklerle doldurur. Cemâlzâde’nin nesri henüz tamamen öykü dili değildir, vaaz ve söylev nesrinin etkisi nesri etkisi yazılarında belirgindir. Yani yazar olayları ve kişileri içsel ve yansız bir şekilde betimlemek yerine, öğretici açıklamalara ve yorumlara girişir. Yekî Bûd Yekî Nebûd öykü nesrinin henüz insanların iç dünyalarını canlandırma gücüne erişemediğini ve yine meşrutiyet nesrinin daha haber yazma havasında olduğunu gösterir. Tâlibof, Merâgâî, Dihhodâ ve Cemâlzâde’nin meşrutiyet atmosferinde ortaya çıkmış olan eserleri rapor edici ve söylevsel bir nesre sahiptir. Cemâlzâde’nin eserlerinin önemi, sadece Rıza Han saltanatıyla başlayan kültürel kopukluk öncesindeki meşrutiyet dönemi edebiyatının son halkası olmasında değil, aynı zamanda edebiyatta yeni bir tarzın (kısa öykü) şekillenmesi sürecinde bir dönüm noktası mesabesinde olmasındadır. Cemâlzâde, meşrutiyet dönemi yazarlarının aksine, “hayalî edebiyatı gerçek öykülerin kapsamı altına teslim etmeye çalışmaz. Edebî eser ve onun salt imgesel özelliğinin sanatsal yönü konusundaki bu bilinç, hiç kuşkusuz edebî bir dönemin erişkinliğini ve olgunluğunu anlatmaktadır.” Cemâlzâde sade yazmanın gerekliliğini, “Fârsî Şeker-est” (Farsça Şekerdir) adlı en ünlü eserinin ana teması olarak seçer. Burada, meşrutiyet dönemi öykülerinde olduğu gibi, yazar Avrupa’dan gelir. Toplumun genel manzarasını (yoksulluk ve baskı) hamalların ve dilekçe yazıcılarını kişiliğinde gösterir. Yazdığı bir dilekçedeki eleştiri yüzünden hapse düşer. Orada, okur yazarlığı olmayan kahveci çırağı Ramazan, Avrupaî bir beyefendi ile bir de şeyh hazretleri bulunmaktadır. Öyküdeki insanların her biri, toplumsal bir tipi temsil ederler ve konuşma tarzlarından belli olurlar. Avrupaî beyefendi ile şeyhi, yenilikçi ve gelenekçi aydınların birer temsilcisi saymak mümkündür. Her ikisi de, kendi durumunu anlamaya çalışan Ramazan’ın anlamadığı bir dille konuşurlar. Yazar sonunda Ramazan’ın yanına gider ve onunla anlayabileceği bir dille konuşur. Cemâlzâde bir yandan gelenekçileri eleştirirken, bir yandan da batı uygarlığını kayıtsız şartsız almaya inananlarla alay eder ve batı uygarlığının İran’ın toplumsal ve kültürel özelliklerine uyarlaması gerektiğine inanan ve öyküyü anlatan kişinin karakterini tercih eder. Yazı dilini halk diline yaklaştırarak halkla bir bağ kurmak isteyen Cemâlzâde, sonraki öykülerinde bu idealine bağlı kalmayı başaramadı ve nesrinde kullandığı süslemelerle ilk hedefinden uzaklaştı. “Fârsî Şeker-est”te birkaç sosyal tip bir araya gelip, yazarın göz önünde tuttuğu sonuç ortaya çıksın diye bir konu üzerinde tartışırlar. Bu öykü, bilinçsiz İranlı halk kitlelerinin meşrutiyet devrimi sonrasının ilk yıllarındaki durumunu gösterir. İstibdat zindanında esir olan bu insanlar, düşünce liderlerinin, “halkın isteklerinden nitelik bakımından farklı ve semeresi meşrutiyetin bir sonuca ulaşamaması olan” isteklerinin farkına varamamışlardır. “Recûl-i Siyâsî” (Siyasî Adam) adlı öykü, meşrutiyetin ideallerinin başarısızlığının ve fırsatçıların gerçek devrimcilerin yerine geçişinin bir tasviridir. Cemâlzâde anarşinin devrimci düzenin yerini nasıl aldığını göstermektedir. Böyle bir tasvirle Tahrân-i Mehûf ve Zîbâ’da da karşılaşırız. “Bile Dîg Bile Çoğonder” (Böyle Kazana Böyle Pancar) adlı öykü “Hâci Baba”nın bir çıkarımıdır. Anlatıcı, Avrupa’da bir hamama gider ve bir zamanlar müsteşar olarak İran’a gitmiş ve büyük bir itibara sahip olmuş bir tellakla sohbete koyulur. “Vilânu’d-devle” trajik bir sonu olan evsiz barksız, hasta bir bireyin betimlemesidir. “Derd-i Dil-i Mollâ Kurbân Ali” (Molla Kurban Ali’nin Gönül Derdi) mollanın mesleğine ters düşen rezil edici bir aşkın kuruntusunu işler. “Dûstî-yi Hâle Herse” kitaptaki en biçimli öykü olarak kabul edilebilir. Anlatıcı Kirmânşâh seferinde bir gençle tanışır. Genç, yaralı Rus Kazak’ını karlar altından çıkarıp mutlak bir ölümden kurtarır. Ancak Kazak, paraya tamah ederek Kazakların grubuna ulaştığında genci öldürtür. Cemâlzâde ilk öykülerinde, sesleri, tarihî romanlardaki at kişnemeleri ve komutanların kılıç şakırtıları ile ilk toplumsal roman anlatıcılarının ahlâkî ah vah edişleri arasında kaybolmuş olan halkın sesini duyurmayı başarır. Cemâlzâde, Rıza Şah döneminde sustu ve başka bir eser yayımlamadı. Başka yazarlar kısa öykü yazmaya yöneldiler. Öykü konularını ve formunu geliştirerek, okunmaya değer eserler meydana getirdiler. Bunlar arasında özellikle eserleri Efsâne dergisinin fasiküllerinde yayımlanan, Şîn Pertev, Sa’îd-i Nefîsî, Nîmâ Yûşîc ve Hidâyet’in isimleri anılabilir. Kısa öykü sahasında, Sa’îd-i Nefîsî (1274-1345/1995-1966) Fars edebiyatında dikkate değer bir şeyler ortaya koyan ilk kimselerdendir. Onun bu alanda sunduğu ilk ünlü örnek “Hâne-yi Pederî” (Baba Evi) adını taşıyordu ve daha sonraları Sitâregân-i Siyâh (Siyah Yıldızlar, 1317/1938) adlı mecmuada yer aldı, ama aslında 1295/1916 yılına aitti. Roman olarak adlandırılan ilk deneyimi “Firengis” (1310/1931) adlı öyküsünden ibaretti ve yazım tarzı Goethe’nin Werther’i ve Rousseau’nun Héloise’sının üslûbunu andırıyordu, yani içinde şu boş ve anlamsız romantik heyecanlar ve coşkular vardı. Nefîsî, öykücülüğe devam etmedi; tarihle ve araştırmalarla uğraşması ona yeni şeyler yaratma fırsatı vermedi. Sadece kişisel bir nefreti ve öcü ömrünün sonlarında onu Nîme Râh-i Bihişt (Cennetin Yarı Yolu, 1331/1952) adında aynı zamanda satirik olan ve bazı sınıfların kusurlarını perdesiz bir şekilde tavsif eden romanımsı bir kitap yazmaya zorladı. Yine kısa tarihî öykülerden oluşan bir mecmua olan Mâh-i Nahşeb (1328/1949)’de yayımlandı. Tarihî makaleyle kısa öykü arasında bir şeydi. Nefîsî’nin son romanı Âteşhâ-yi Nihufte (Gizli Ateşler, 1339/ 1960) Tahrân-i Musavver dergisinde tefrika edildi. Nefîsî’nin öyküleri, yayımlandıkları zamanda sade yazım örneği olarak ünlenmişti. Ali-yi İsfendiyârî [Nîmâ Yûşîc] (1276-1338/1897-1959) da felsefî ve toplumsal öze sahip birkaç roman ve öykü yazdı. 1301/1922 tarihli bir mektubunda Berâd, Hasenek Vezir-i Gazne (Şafak-i Sorh, 1305/1926) ve Kabristân-i Şâh Bahâr adlı romanlarından söz eder. Aydin adlı romanını soyluluk hakkında yazar ve bir bölümünü Şafak-i Sorh’ta (1304/1925) yayımlar. “Olaylar Kafkasya’da geçmektedir ve macera, bir hizmetçinin ünlü bir Gürcü kadın olan hanımefendisi Sara ile yaşadığı aşk üzerinedir.” 1305/1926 yılında romanı yazmaya başlaması hakkında “onun planı ve konusu biraz vahşice ve kentlilerin istedikleri şeylere aykırıdır” der. 1309/1930 tarihli bir mektubunda: “Merkad-i Âkâ”dan daha iyi, hiçbirisi uzun olmayan sekiz roman yazdım.” diye yazar. Ne var ki Nîmâ, parasızlık, moralsizlik ve geçim sıkıntısı yüzünden eserlerini basmayı başaramaz. Berâd’ı 1304/1925 yılında sıkıntılı, hasta, yorgun ve öfkeli olduğu bir anda yırtıp atar. 1311/1932’de hüzünlü ve karasevdalı küçük bir öyküsünü yakar. “Sadece bugünkü düşüncelerimle Kabristân-i Şâh Bahâr gibi bir esere sahip olmak ve onda başkaları da yas tutsunlar diye dokuz yüz yıllık sahte ölülere ağıt yakmak istemiyordum.” Aydin romanını da 1308/1929 yılında kaybeder. Merkad-i Âkâ adlı romanını 1309/1930 yılında Efsâne mecmuasının içinde yayımlar. Ayrıca öykülerinde oluşan Kendûhâ-yi Şikeste (Kırık Kovanlar, 1350/1971) adın-da bir mecmua daha yayımlanır. Merkad-i Âkâ, Nîmâ’nın cehalete ve hurafeciliğe karşı duyduğu derin nefreti göstermektedir. Eserindeki hiciv o denli iğneleyici ve perdesizdir ki yazar ister istemez öyküsünün zamanını 14. yüzyıla taşımıştır. Merkad-i Âkâ, Rıza Şah zamanındaki İran köylerinin yoksulluk ve hurafelerle başkalaşıma uğramış çehresini gerçekçi bir şekilde betimleyen ilk öykülerdendir. Nîmâ, kuzey İran’daki köylülerin hayatlarını, psikolojilerini ve i-nançlarını çok iyi tanıdığından öykünün ana karakterinin canlı bir tasvirini ortaya koyar. Settâr, ailesinin durumunu düzeltme çabaları bir türlü sonuca ulaşmayan yoksul bir pirinç çiftçisidir ve sonuçta gelenekçilerle mücadele ederken ölür. Nîmâ’nın mizahı, Çehof’un mizahı gibi, neşeli bir dışa ama hüzünlü bir içe sahiptir. Settâr’ın eski düşüncelilerle kavgası, zaman zaman okuyucuyu güldürür; bu yeninin eskiyle kavgasında haklı oluşundan kaynaklanan bir gülmedir. Ama aynı zamanda, bunun geri kalmış bir toplumun hüzün verici bir gerçekliği olduğunu da hatırından çıkarmaz. Nîmâ’nın, Settâr’ın boş ümitlerini ve gerçekte başına gelenleri yan yana koyarak ortaya koyduğu mizahın keskin ucu, cahilliğin kara perdelerini da aralar. Hüzünlü yazmakla arası olmayan ve faydalı söylemeyi ve faydalı yazmayı gerekli sayan aydın görüşlü Nîmâ şöyle der: “Artık yalvara yakara, âcizlik içinde, zalimlerin kalbini merhamete getirme zamanı geçti. Şimdi bunların yerine, öfke, yenme isteği, intikam duygusu ve temel bir düşünce, araç olarak kullanılmaktadır.” “Der Tûl-i Râh” (Yol Boyunca) adlı öykünün önemi, onun manzara çizimindedir. O dönemde, çirkin natüralist tasvirler ve bezginlik verici edebî betimlemeler pek çok İran öyküsünün atmosferini karartmış ve bunaltıcı hale getirmişti. Bununla birlikte Nîmâ’nın betimlemeleri heyecan verici ve güzeldir; hayata karşı umut yüklü, yüksek bir görüş sergilemektedir. 1303/1924’te şöyle der: “Nesrimiz şairane hayallerle dolu ve tabiatın aynası olmalıdır.” Nîmâ’nın rengarenk, aydınlık dolu, ses getiren manzaraları İran edebiyatı üzerinde yeni bir hava oluşturur. Nîmâ’nın öykünün genel planı ve karakterlerinin ruh halleri ile uyumlu olan tabiat tasvirleri yapmacık ve edebî değildir. Tabiatın betimlenmesi etkin bir role sahiptir, insanların davranışlarının yorumlanmasına yarar, öykünün içeriğini anlatmada etkilidir ve insanların işlevi için ortam hazırlar. Kerîm-i Kişâverz (1279-1365/1900-1986) de “Âdemhâ ve Mâcerahâ-yi Kûçe-yi Nov” (İnsanlar ve Yeni Mahallenin Maceraları, 1312/1933) adlı öyküsünde, o dönemin kalıplaşmış öykülerindeki ortamdan farklı bir atmosfer yaratır. Tahran sosyetesinin nazik hayatındaki önemli mazmunları seçen yazarların aksine, Yezd şehrindeki yoksul bir mahalle halkının gündelik hayatını öyküsüne konu edinir. Bu insanların sade ve heyecansız hayat tarzlarının aralığından, toplumsal durumlarını canlı bir şekilde tasvir eder. Örneğin yabancı malların ve makinelerin gelmesinin etkisiyle güçsüz üreticilerin nasıl kayba uğradığını, halkın âdetlerini, törelerini ve kültürünü resmeder. Bu şekilde, o “yeni mahalle”, sınırlı sayıdaki evleriyle toplumun genelinin simgesi olarak gösterilir. Kişâverz, maceralarla dolu öyküsünü Yezd halkının diliyle anlatarak ona bölgesel bir değer kazandırır. Öykünün merkezindeki olay, halkın bilgisizliğini kötüye kullanarak onları aldatan insanları ifşa etmek hedeflenerek yazılmıştır. Kişâverz de Nîmâ gibi, yalnızca felâketleri ifade etmekle yetinmeyip, Dinsiz Hasan (Leb Hendakî Bey adlı bir ruhanînin yardımıyla Rüknü’ş-Şeri’a’ların karşısına dikilen bir demirci) adlı isyancı bir karakteri öyküye sokarak toplumsal adaletin kurulmasına duyduğu derin özlemi de gösterir. Kerîm-i Kişâverz, bir köylü kızının mütecaviz Ruslara karşı direnişini yurtsever bir tarzda anlatan “Hâb” (Uyku) adındaki ilk kısa öyküsünü 1298/1919 yılında Reşt’te çıkan Ferheng dergisinde yayımladı. Nîmâ Yûşîc ve Dr. Fâtıma Seyyâh, yirmi yıllık diktatörlük döneminde oluşan edebiyatta, edebî eleştiri alanındaki öncülükleriyle öykünün genel durumunun anlaşılmasının en muteber tanıklardır. Seyyâh, bu dönem nesrinin özelliklerini teorik ve sanatsal olmak üzere iki boyutta incelemekte ve düzenli bir dünya görüşünün bulunmamasının yazarların üsluplarındaki çok yönlülüğe neden olduğuna inanmaktadır: “Aynı yazarın eserlerinde çeşitli hareket çizgileri görülmektedir, örneğin gerçekçilik romantizmle, natüralizm idealizmle iç içe geçip karışmaktadır.” Sanatsal bakımdan da “Nesrimizde bir birleştirme ve ayrıştırma zaafı, eserin bütününde tam bir birlik bulunmaması, gereksiz fazlalıklar ve zorlamalar, konu seçiminde klâsik şiirlerin etkisi ve ahlâkî yönde öğütlere baş vurulması gibi hususlar açıkça görülmektedir.” Nîmâ ise şu görüşe sahiptir: “Çağdaş edebiyat yığını içinde, bunca çe-viriden sonra ben henüz bilimsel ve sanatsal ilkelere uygun, duyguları ve umutları yenileyecek, istenilen esaslı bir sonuca ulaşamadım. Bildiğim ve tanıdığım kadarıyla çağdaş yazarlarımızdan hiçbirisi, 19. yüzyılın ünlü temsilcilerini toplumun içine soktuğu parazit yazarların zehirli etkisinden kendilerini kurtaramamışlardır.” Nîmâ 1307/1928 yılında, edebî eserlerin çoğunu, düşünce ve konu bakımından değersiz, yazım ve estetik yönünden zayıf saymakta ve bu durumun sebebini, bu dönem yazarlarının düşünce ve inançlarının, “değişimci edebiyat yandaşlarının hedefi olan kesin ve somut ilkeler” ile ilişki kuramamasında görmektedir. 1311/1932’de şöyle yazar: “Günümüz İ-ran’ında, toplumcu yazar ve şair, bilgili, erdemli ve sınıfsal cesarete sahip bir yazar ve şair pek az bulunur.” Nîmâ, bu dönem eserlerinin çoğunu “öldürmese bile, toplumun uzuvlarını felce ve hastalığa uğratan” tehlikeli birer zehir saymaktadır. “Bazen elime tesadüfen birkaç satırını okuduğum öyle şeyler geçiyor ki yeni ortaya çıkan bu kitapların çoğundaki düşünce ve konu basitliğine, kompozisyon zaafına ve anlamlarına gülüp geçiyorum. Bu yazılar hep yapmacık şeyler, hiçbirisi de doğal sanattan ve aşktan söz etmiyorlar.” Bir diktatör meşrutiyet devriminin bütün kazanımlarını halkın elinden çalar. Kültürel ve edebî bakımdan ülkeyi içinde okumaya değer az sayıda öykünün birbirinden uzak düşmüş vahalar gibi göründüğü kupkuru bir çöle döndürür. Galip çıkan edebiyat heyecanlı aşk ve tarih öyküleriyle halkı uyuşturur ve egemen durumla uzlaşmanın propagandasını yapar. İşte Sâdık-i Hidâyet, ilk öykü mecmuası Zinde be-gûr (1309/1930)’u bu kültür çölünde yayımlar. Hidâyet, Nîmâ’nın mektuplarından birisinde haklarında şunları söylediği yazarlardandır: “Son zamanlarda İran edebiyatında az çok bir zevk ve yetenekle ortaya çıkan başka bir grup, Avrupa edebiyatını inceleyerek hangi yöntemlerle yazmaları gerektiğini kavramışlardır.” Ancak o korku ve bayağılık döneminde Hidâyet’in ne malî ve ruhî güvencesi vardı ne de okuyucusu; kitaplarını bin bir zahmetle bastırıyordu. İşte bu yüzden Pehlevice öğrenmek bahanesiyle Hindistan yollarına düştü. “Pehlevice bahaneydi; Şimdi herkes falanca Pehlevice okumak için Hindistan’a gitti diye alay ediyorlar. Kaçmak niyetindeydim, fırsat çıktı Hindistan’a gittim. Pehleviceyi de bahane ettim... Bûf-i Kûr’u bastırmaya gitmiştim... Doğrusu bu. Ama olmadı, bin bir güçlük içinde elli nüshayı teksirle çoğalttım.” - O halde Bûf-i Kûr’u Hindistan’a gitmeden önce mi yazmıştınız? - Onu yazalı bir süre olmuştu. Aslında çalışma Paris’te bitmişti. Bastıracak imkanım olmuyordu. Sansür Tahran’ı zindana çevirmişti. Hatta Hindistan’a giderken ola ki gümrükte elimden alırlar da başıma iş açılır diye ödüm kopuyordu. Meşrutiyet dönemi romanın maceraları toplum ve siyaset alanında geçer, ancak Bûf-i Kûr romanın Rıza Şah saltanatı zamanında daha kişisel ve daha içsel olduğunun göstergesidir. Bu kara dönemde, toplumsal işlere karışmaktan dışlanmış aydın, insanın içindeki belirsizlikleri deşelemeye ve “ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralara” yönelir. Bûf-i Kûr, yine, İranlı romanın içsel değişiminin göstergesidir. Öncü roman, sosyo-politik rapor etme (meşrutiyet edebiyatında), eski aşk ve savaş rivayetlerini cilâlama (tarihî romanda) ve gösterişli reformist öğütler verme (ilk toplumsal romanda) aşamasını geçip çağdaş insanın “gönül şiirine” yönelir. Fars romanı yıllar süren bir değişimin ardından, daha sade ve daha özlü bir hale gelerek yeni yöntemlere ve amaçlara ulaşır. |