Çarsamba 8 Şubat 2012 - 16:06

الأربعاء ١٦ ربيع الأول ١٤٣٣

چهارشنبه ۱۹ بهمن ۱۳۹۰ - ۱۷:۳۶

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
 
     

KEHF SURESİ

     

Mekkîdir, yüzon âyettir.     

(İbn-i  Abbas'a göre yalnız 28. âyeti Medenîdir. İçinde, zamanındaki padişahın emrine  uymadıkları için zulmünden kaçıp mağaraya sığınan kişilerin kıssası  bulunduğundan mağara anlamına gelen kehf adıyla adlanmıştır.)

Rahman ve rahîm Allah Adıyla     

1- Hamt Allah'a ki kuluna kitap indirdi ve o kitapta hiçbir eğrilik, ifrat veya  tefrit yoktur.     

2- Dosdoğru bir kitaptır, katından kâfirlere çetin bir azâp olduğunu haber verip  onları korkutmak ve inanıp iyi işlerde bulunanları da onlara güzel bir mükâfât  olduğunu söyleyip müjdelemek için indirdi.     

3- O mükâfât yurdunda ebedî kalacaktır onlar.     

4- Ve Allah, kendisine oğul edindi diyenleri korkutmak için indirdi.                    

5- Ne onların  bir bilgisi var, ne atalarının; ağızlarından çıkan söz, ne de büyük söz. Onlar,  ancak yalan söylüyorlar.     

6- Şu  Kur'ân'a inanmadıkları ve senden yüz çevirdikleri için üzülüp hayıflanarak kendini  helâk mi edeceksin?     

7- Biz,  gerçekten de insanların hangisi daha iyi ve güzel iş işleyecek, bunu sınamak  için yeryüzünde ne varsa, yere biz ziynet olarak halkettik onu.     

8- Ve biz, elbette yeryüzünde ne varsa hepsini kupkuru toprak haline getiririz  sonunda.     

9- Kehf ve Rakıym ashâbının ahvâlini, delillerimiz içinde şaşılacak bir delil mi  sandın?[1]     

10- Hani  o zaman o yiğitler, mağaraya sığınmışlardı da Rabbimiz demişlerdi, katından bir  rahmet ihsân et bize ve işimizin başarıyla doğruluğa ulaşması için sebepler  hazırla bize.[2]     

11- Onları  bir uykuya daldırdık, yıllarca hiçbir şey duymadılar.     

12- Sonra  da iki taraftan hangisi, onların ne kadar yatıp kaldıklarını hesâb edip ayırt  edecek, bilelim diye tekrar onları uyandırdık.     

13- Onların  ahvâlini gerçek olarak sana haber veriyor, hikâye ediyoruz. Şüphe yok ki onlar,  Rablerine inanmışlardı ve biz de hidâyetlerini arttırmıştık onların.     

14- Ve  kalplerini gerçeğe bağladık kalkıp da Rabbimiz, göklerin ve yeryüzünün  Rabbidir, ondan başka bir mabuda tapmayız biz ve andolsun ki böyle bir şey  söyledik mi gerçekten uzaklaşmış oluruz dedikleri zaman.     

15- Ve  şu kavmimiz, ondan başka mabut kabûl etti, bâri bu hususta açık bir delilleri  olsaydı, kimdir yalan yere Allah'a iftirâ edenden daha zâlim dedikleri zaman.     

16- Ve  mâdemki dediler, onlardan ayrıldınız ve Allah'tan başkasına ibâdet  etmeyeceksiniz, sığının mağaraya da Rabbiniz, rahmetiyle bir genişlik versin  size ve işinizde de kolaylık sebepleri hazırlasın size.     

17- Bir  görseydin, güneş doğunca ışığı, mağaralarının  içine değil de sağ tarafına vurmadaydı, batarken de sol tarafına ve onlar, mağaranın geniş bir yerindeydiler ve bu, Allah'ın  delillerindendir. Allah, kimi doğru yola sevk ederse odur doğru yolu bulan ve  kimi saptırırsa artık ona, kesin olarak doğru yolu gösterecek bir dost  bulamazsın.     

18- Onları  uyanık sanırsın, halbuki uyuyor onlar ve biz onları sağ ve sol taraflarına  çevirip durmadayız ve köpekleri de mağaranın girilecek yerinde, ön ayaklarını  yere uzatmış, yatmada. Hallerini anlasaydın mutlaka onlardan kaçardın ve  mutlaka onların halinden korku dolardı içine.     

19- Onları  uyuttuğumuz gibi birbirlerine sormaları için öylece de uyandırdık ve içlerinden  biri, ne kadar kaldık burada dedi. Bir gün uyumuşuz, yahut günün bir kısmını  uykuyla geçirmişiz dediler ve Rabbiniz, daha iyi bilir dediler, ne kadar  kaldığınızı, hele şimdi birinizi şu gümüş parayla şehre yollayın da  yiyeceklerin hangisi daha temizse bir miktar alsın, bir rızık getirsin size,  ancak çok ihtiyatlı davransın ve hiçbir kimse sizi duyup anlamasın.     

20- Çünkü  anlarlar, duyarlarsa ya taşlarlar sizi, yahut da dinlerine döndürürler ve artık  kesin olarak kurtulamazsınız onlardan.     

21- İşte  böylece Allah'ın vaadinin hak ve gerçek olduğunu ve gerçekten de kıyâmetin  kopacağını ve onda hiçbir şüphe bulunmadığını bilmeleri için, tam bu hususlarda  birbirleriyle çekişip dururlarken, insanları haberdâr ettik de müşrikler  dediler ki: Onların bulunduğu yere bir yapı yapın, halktan gizli kalsınlar.  Halbuki Rableri, onların ahvâlini daha iyi bilir. Hallerine vâkıf olanlarsa  onların bulundukları mağaranın önüne mutlaka bir mescit yapmalıyız dediler.     

22- Diyecekler  ki onlar üçtü, dördüncüleri, köpekleri ve beş tâneydi onlar, altıncıları  köpekleri; fakat bu sözler, ortada olmayan hedefe boşuna taş atmak ve  diyecekler ki yedi taneydi onlar, sekizincileri köpekleri. De ki: Onların  sayısını Rabbim daha iyi bilir, onları pek az kişi bilir ancak. Artık sen de  onlar hakkında sana açıkladığımıza râzı ol da fazla münâkaşaya, mübâ-haseye girişme ve onlara dâir kitap hakkında bir hüküm  dilemeye kalkışma.     

23- Ve  hiçbir şey hakkında da bunu mutlaka yarın yapacağım deme.     

24- Ancak  Allah dilerse yaparım de ve birşeyi unutunca Rabbini an ve de ki: Umarım,  Rabbim, beni bundan daha ziyade hayra ve doğruya yakın birşeye erdirir ve  başarı verir bana.

25- Onlar,  mağaralarında üç yüz yıl yatıp kaldılar ve bu yıllara dokuz yıl daha kattılar.     

26- De  ki: Ne kadar yatıp kaldıklarını Allah daha iyi bilir; onundur göklerdeki ve  yeryüzündeki gizli şeyler, tam görüştür onun görüşü ve tam duyuştur duyuşu.  Ondan başka bir dost ve yardımcı da yoktur onlara ve hükmüne hiçbir kimseyi  ortak etmez.     

27- Rabbinin  kitabından sana vahy-edileni oku sözlerini değiştirecek yoktur ve ondan başka  sığınacak bir kimseyi de bulamazsın.     

28- Sabah,  akşam, rızâsını dileyerek Rablerine dua edenlerle berâber sabret ve dünya  yaşayışının ziynetini dileyenlere uyup ayırma gözlerini onlardan ve bizi  anmamaları için gönüllerine gaflet verdiğimiz heva ve heveslerine uymuş ve işi  hadden aşıp taşmış kişiye itâat etme.

     

29- Ve  de ki: Kur’ân Rabbinizden hak ve gerçek  olarak inmiştir, artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin. Şüphe yok ki biz,  zâlimlere öyle bir ateş hazırladık ki etrafındaki duvarlar, onları çepeçevre  kuşatır, susayıp su istedikleri zaman irin  gibi bir su sunulur onlara ve bu su,     

yüzlerini bile yakıp kavurur, ne de kötü bir sudur  ve orası, ne de kötü dayanılacak, oturulacak yerdir.     

30- İnanan  ve iyi işlerde bulunanlara gelince: Şüphe yok ki biz, iyi işlerde bulunanların,  güzel hareket edenlerin ecrini zâyi etmeyiz.     

31- Öyle  kişilerdir onlar ki onlarındır ebedî Adn cennetleri, kıyılarından ırmaklar  akar, orada altın bilezikler takınarak süsleneceklerdir ve ince ve kalın ipekli  yeşil elbiseler giyineceklerdir, orada tahtlarda oturacaklardır ve ne hoş ve  güzel bir mükâfattır bu ve o tahtlar, ne de güzel dayanılacak, oturulacak  yerlerdir.     

32- Onlara  iki adamı örnek getir: Onların birine iki üzüm bağı vermiş, bağların çevresini  hurma ağaçlarıyla çevirmiş ve iki bağın arasını da ekinlik haline getirmiştik.     

33- Bu  iki bağ, dâimâ mahsûl verirdi, veriminde noksan bulunmazdı, iki bağın arasında  da bir ırmak akıtmıştık.     

34- Daha başka da  gelirleri vardı da konuşurken arkadaşına dedi ki: Ben malca da senden üstünüm,  evlât ve ayalce de.     

35- Ve  bağına girdi, kendi kendisine de zulmetmedeydi, dedi ki: Şu nâil olduğum mal ve  menalin zevâl bulup tükeneceğini hiç mi ummam.     

36- Ve  kıyâmetin kopacağını da ummam ama Rabbimin tapısına gönderilmiş olsam bile  mutlaka bundan daha da iyi nîmetler bulurum.     

37- Onunla  konuşurken arkadaşı da seni dedi, topraktan, sonra bir damla sudan yaratıp  bundan sonra da tam, âzası düzgün bir insan haline getireni inkâr mı ediyorsun?     

38- Fakat  ben, Rabbim olan Allah'ı inkâr etmem ve Rabbime hiçbir varlığı eş tutmam.     

39- Bağına  girdiğin zaman Allah, neyi dilerse o olur, kuvvet, ancak Allah'ındır deseydin  ya. Beni malca, evlâtça senden düşkün gördün ama.     

40- Umarım  ki Rabbim, bana seninkinden daha hayırlı bir bağ verir, senin bağına da  yıldırımlar yollar gökten de kaypak, kaygan bir toprak oluverir bağın.     

41- Yahut  da suyu öylesine çekilir ki onu arayıp bulmaya bile gücün yetmez.     

42- Derken  serveti mahvoldu da çardakları çökmüş, yerle bir olmuş bağında ellerini  uğuşturarak keşke Rabbime hiçbir varlığı eş, ortak olarak tanımasaydım demeye  başladı.  [3]     

43- Ona Allah'tan başka yardım edecek bir topluluk olmadığı  gibi onun da bu zararı gidermeye bir kudreti yoktu.     

44- İşte  bu makamda yardım ve nusret, ancak Allah'ındır ve ona itâat, hem mükâfat  bakımından daha hayılıdır, hem son bakımından daha hayırlı.     

45- Onlara  örnek getir: Dünyâ yaşayışı, gökten yağdırdığımız yağmura benzer, yeryüzünün  nebatlarını sular, bünyelerine girer de onları yeşertir, yetiştirir, derken  nebatlar kurur, ufalanır, yeller de onları savurur gider ve Allah'ın her şeye  gücü yeter, hiçbir şeyden âciz değildir o.     

46- Mal  ve oğullar, dünyâ yaşayışının ziynetidir. Ebedî olarak kalan hayır ve hasenâtsa  hem mükâfat bakımından Rabbinin katında daha hayırlıdır, hem sonucu bakımından  daha hayırlı.     

47- Ve  o gün dağları yerinden sökeriz ve görürsün ki yeryüzü dümdüz olmuş ve onları  diriltiriz, haşrederiz, hiçbir tanesini bırakmayız.     

48- Hepsi  de saf-saf Rabbine arz edilir, andolsun ki der, önce nasıl yarattıysak sizi  öylece geldiniz tapımıza; size muayyen bir zaman tâyin etmedik mi sandınız?     

49- Kitap ortaya  konmuştur, suçluları görürsün ki o kitapta yazılı olan şeyler yüzünden korku  içinde ve eyvahlar olsun bize derler, ne biçim kitap bu, ne küçük bir şey  bırakmış, ne büyük, hepsini de sayıp dökmüş ve ne yaptılarsa hepsini de  karşılarında bulurlar ve Rabbin hiçbir kimseye zulmetmez.  [4]     

50- An o zamânı  hani biz meleklere, secde edin Âdem'e demiştik de İblis'ten başka hepsi secde  etmişti, o, cin cinsindendi de Rabbinin emrinden çıkmıştı. Beni bırakıp da onu  ve soyunu, dost mu ediniyorsunuz, halbuki onlar, size düşmandır; Allah'ı  bırakıp Şeytanı dost edinmek, zâlimler için ne de kötü bir değişme muâmelesidir  bu. [5]     

51- Ne  göklerle yerin yaratılışına tanık ettik onları, ne kendilerinin yaratılışına.  İnsanları doğru yoldan saptıranları da yardımcı edinmem.     

52- Ve o gün  bana eş ve ortak sandıklarınızı çağırın der de çağırırlar ama onlar icâbet  etmez ve aralarına cehennemde derin bir uçurum koymuşuzdur.     

53- Ve suçlular  cehennemi görürler de içine düşeceklerini anlarlar ama oradan savuşup gidecek  bir yer bulamazlar.

54- Andolsun  ki biz bu Kur'ân'da, insanlara her çeşit örneği tekrar-tekrar açıkça  anlatmadayız ve insan, her mahlûktan daha fazla mücâdelecidir.     

55- İnsanları,  kendilerine hidâyet geldikten, doğru yol bildirildikten sonra da inanmaktan ve  Rablerinden yar-lıganma dilemekten meneden şey, ancak evvelkiler hakkındaki  yolun, yor-damın, dünyâda helâk edilişin gelmesini, yahut da apaçık bir sûrette  âhiret azâbının gelip çatmasını bekleyiş.     

56- Ve  biz, peygamberleri ancak müjdeci, korkutucu olarak göndeririz. Kâfir olanlar,  hakkı bâtılla gidermek için çalışırlar, çekişirler, âyetlerimizi ve kendilerine  verilen korkulu haberleri alaya alırlar.     

57- Rabbinin  âyetleriyle kendisine öğütler verildiği halde onlardan yüz çeviren ve elleriyle  hazırladığı şeyi unutan kişiden daha zâlim kimdir ki? Gerçekten de biz, onların  anlamamaları için gönüllerine perdeler gerdik ve kulaklarını ağırlaştırdık ve  onları doğru yola çağırsan da imkân yok doğru yola gelmez onlar. [6]     

58- Ve  Rabbin, suçları örter, rahmet sâhibidir. Kazandıklarına karşılık onları helâk  ediverse çabucak azâp ederdi; fakat onlara vaadedilmiş mukadder bir zaman var, o  zaman geldi mi, ondan başka sığınacak hiçbir makam bulamazlar.     

59- İşte  zulmettikleri için helâk ettiğimiz bunca şehir ve biz, onların helâki için de  mukadder bir zaman tâyin etmiştik.     

60- An  o zamânı ki Mûsâ, genç arkadaşına, ben demişti, iki denizin kavuştuğu yeredek  durmadan, dinlenmeden gideceğim, yahut da yıllarca bu uğurda uğraşacağım.189     

61- İki  denizin kavuştuğu yere vardıkları zaman balıklarını unutmuşlardı; balık, denize  atlamış, dalıp bir yol tutmuş gitmişti.     

62- Oradan  geçtikten sonra Mûsâ, genç arkadaşına kuşluk yemeğimizi getir dedi, gerçekten  de şu yolculuk, yordu bizi.     

63- Arkadaşı,  gördün mü dedi, kayanın üstünde oturduğumuz zaman balığı unutmuştum; onu bana  unutturan ve sana söylememe mâni olan da ancak Şey-tan'dır; balık, şaşılacak  bir sûrette denizde bir yoldur tuttu, dalıp gitti.     

64- Mûsâ,  buydu aradığımız işte dedi ve kendi izlerini izleyerek geri döndüler.     

65- Derken  kullarımızdan bir kulu buldular ki biz, katımızdan ona rahmet ihsân etmiştik ve  katımızdan ilim belletmiştik. [7]     

66- Mûsâ,  ona, sana öğretilen gerçek bilgiden bana da öğretmen şartıyla sana uyayım mı  dedi.     

67- O,  sen dedi, benimle berâber bulunmaya dayanamazsın.     

68- İç  yüzünü kavramana imkân olmayan birşeye nasıl sabredebilirsin ki?     

69- Mûsâ,  Allah dilerse dedi, görürsün, sabredeceğim ve hiçbir hususta sana isyân  etmeyeceğim.     

70- O,  bana uyarsan dedi, sana ona âit bir söz söyleyinceyedek hiçbir şey sorma bana.     

71- Derken  kalkıp yola düştüler, nihâyet bir gemiye bindiler, o zât, gemiyi deldi. Mûsâ,  içindekileri boğmak için mi gemiyi deldin dedi, andolsun ki pek kötü bir iş  yaptın.     

72- O  zât, demedim mi dedi, gerçekten de sen, benimle berâber bulunmaya dayanamazsın.     

73- Mûsâ,  unuttum dedi, bu yüzden azarlama beni ve şu arkadaşlığımızda ağır bir yük  yükleme bana.     

74- Gene  yola düştüler, derken bir erkek çocuğa rastladılar, o zât, çocuğu öldürdü. Mûsâ  bir cana kıymamışken tuttun, tertemiz birisini öldürdün, andolsun ki pek kötü  ve menedilmiş bir şey yaptın sen dedi.     

75- O,  demedim miydi sana dedi, gerçekten de sen, benimle berâber bulunmaya  dayanamazsın.     

76- Mûsâ,  bundan sonra dedi, sana bir şey sorarsam benimle arkadaş olma artık, bir daha  bir şey sorarsam benden ayrılmada gerçekten de mâzursun.     

77- Gene  yola düştüler. Bir şehre geldiler, halkından yemek istedilerse de onları  konuklayıp doyuran bir tek kişi bile çıkmadı. Orada bir duvar buldular,  yıkılmak üzereydi. O zât, duvarı doğrulttu. Mûsâ, dileseydin dedi, bu hizmete  karşılık bir ücret alırdın. [8][9]     

78- O  zât, işte dedi, seninle benim aramda artık ayrılık bu. Sabredemediğin şeylerin  iç yüzünü haber vereyim sana.     

79- Gemi,  denizde çalışan yoksul kimselerindi, onu kusurlu bir hale getirmek istedim,  çünkü ilerde bir padişah var, bütün gemileri zaptetmede.     

80- Çocuğa  gelince: Anası, babası inanmış kimseler. Bu çocuğun, onları azgınlığa ve  kâfirliğe sevketmesinden korktuk da öldürdük.     

81- Rablerinin  onlara, bu çocuğun yerine temizlikte daha ileri, merhametçe daha duygulu bir  çocuğu vermesini diledik.     

82- Duvarsa,  şehirdeki iki yetim çocuğundu ve altında, onlara âit bir defîne vardı, babaları  da temiz bir adamdı. Rabbin, onların ergenlik çağına gelmelerini ve  defînelerini çıkarıp elde etmelerini diledi. Bunları kendiliğimden yapmadım.  İşte sabredemediğin şeylerin iç yüzü.     

83- Sana  Zülkarneyn'i sorarlar. De ki: Ona âit haberleri de okuyalım size.192     

84- Biz,  gerçekten de onu yeryüzünde yerleştirip yüceltmiştik, her şeyin  yoluna-yoradamına âit ne bilgi varsa vermiştik ona.     

85- O,  batıya doğru bir yol tutmuştu.     

86- Nihâyet  güneşin battığı yere gelince görmüştü ki güneş, kara bir balçığa batmada ve  orada bir topluluğa rastladı. Dedik ki: Ey Zülkarneyn, istersen azaplandırırsın  bunları, istersen iyilik edersin onlara.193     

87- Dedi  ki: Zulmedeni azaplandırırız, sonra da  Rabbinin tapısına götürülür de Rabbi, onu şiddetli bir azâba uğratır.     

88- Fakat  inanan ve iyi iş işleyene güzel bir karşılık var ve biz ona emirlerimizden  kolay olanını emredecek, o çeşit emirler vereceğiz.     

89- Sonra,  bir yol daha tuttu.     

90- Da  gide-gide güneşin doğduğu yere vardı, orada öyle bir topluluk buldu ki onların  güneşten başka hiçbir elbisesi yoktu, öyle bir topluluğa doğmadaydı güneş  orada.                 [10]                                    [11]                 

     

91- Böyleydi  işte bu, gerçekten de nesi var, nesi yoksa bilgimiz hepsine şâmildir, hepsinden  de haberdarız.

     

92- Sonra  gene bir yol tuttu.

     

93- Tâ  iki setin arasına vardı, onların yanında bir topluluk buldu ki hemen hiçbir söz  anlamıyorlardı.[12]     

94- Dediler  ki: Ey Zülkarneyn, Ye'cuc'la Me'cuc, yeryüzünde bozgunculuk yapan tâifelerdir,  onlarla bizim aramıza bir set yapmak şartıyle sana mallarımızdan versek râzı  olur musun, yapar mısın? [13]     

95- Rabbimin  bana verdiği devlet ve servet, daha hayırlıdır bana dedi, siz bana emeğinizle  yardım edin de aranıza bir sed yapayım.     

96- Siz  bana demir parçaları getirin. Dağların iki tarafı birbirine müsâvî olunca  üfleyin dedi. Onu ateş haline sokunca da getirin de dedi, üstüne erimiş bakır  dökeyim. [14]     

97- Artık  bu seti aşmaya da güçleri yetmez, delmiye de güçleri yetmez.

98- Bu  dedi, Rabbimin rahmetinden bir lütuf. Rabbimin vaadettiği zaman gelince bu seti  dümdüz yapar, yerle bir eder ve Rabbimin vaadi de gerçektir.     

99- O  gün deniz gibi dalgalanır, dalga-dalga birbirlerine karışır onlar ve sûr  üfürülür de onların hepsini toplarız.     

100- Ve  o gün kâfirlere, cehennemi öyle bir gösteririz ki.     

101- Onların  delillerimi görüp beni anmak husûsunda gözleri perdelenmişti ve Kur'ân'ı  dinlemeye tahammülleri yoktu onların.     

102- Kâfir  olanlar, benden başka ve kullarımdan, kendilerine yardımcı edindiklerini mi  sandılar? Biz, kâfirlere, konak yeri olarak cehennemi hazırladık.     

103- De  ki: İşledikleri işler bakımından en fazla ziyan edenler kimlerdir, haber  vereyim mi size?     

104- Onlardır  en fazla ziyan edenler ki dünyâ yaşayışında bütün çalışmaları boşa gider,  halbuki onlar, gerçekten de kendilerinin iyilik ettiklerini, iyi işlerde  bulunduklarını sanırlardı.     

105- Onlardır  kâfir olanlar Rable-rinin delillerine ve ona ulaşacaklarını inkâr edenler,  bütün yaptıkları boşa gitmiştir ve biz, kıyâmet günü onları hiçbir ölçüye  vurmayız, onlara hiçbir değer vermeyiz.     

106- Bu,  cezâları olan cehennemdir kâfir olduklarından ve delillerimle peygamberlerimi  alaya aldıklarından dolayı.     

107- İnanıp  iyi işlerde bulunanların konak yerleriyse Firdevs cennetleridir.     

108- Orada  ebedî olarak kalırlar ve oradan ayrılmak da istemezler.     

109- De  ki: Deniz mürekkep olsa tükenir, yazılmaz Rabbimin sözleri tükenmeden, hattâ o  deniz kadar bir deniz daha eklense gene tükenir, yazılamaz.     

110- De  ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım, bana vahyedildiki mâbûdunuz ancak ve  ancak bir mâbuttur, arttık Rabbiyle buluşmayı uman iyi işlerde bulunsun ve  Rabbinin kulluğunda hiçbir kimseyi eş tutmasın.



                        [1]                      ) İshak oğlu  Muhammed'in, Cübeyr oğlu Said'in ve İkrime'nin vasıtasiyle İbn-i Abbas'tan  gelen rivâyete göre Kureyş uluları, Medine Yahûdilerinin bilginlerine haber  göndererek... (Devamı, sonnot No:37)

                        [2]                      ) Umeyr oğlu  Ubeyd'e göre Ashâb-ı Kehf, Dikyanus adlı bir hükümdarın zamanında Efesus'ta  yaşamıştır. Bu hükümdar Mecusî imiş. Ashâb-ı  Kehf, Hıristiyanlığı kabul ettikleri için  zulme uğramışlar ve bir mağaraya sığınmışlardır (Mecma, 2, 90).

                        [3]                      ) Bu iki  adamın, İsrailoğullarından olduğu rivâyet edilmiştir.

                        [4]                      ) Bahsedilen  kitap, herkesin dünyada yaptığı işlerin yazılı olduğu amel defteridir.

                        [5]                      ) Kur’ân'ın  birçok âyetlerinde meleklerle berâber anılan Şeytan'ın, cin taifesinden olduğu,  cins bakımından melek olmadığı bildirilmektedir. Cin, Arapçada bir şeyi  duyurmayacak derecede örtmek anlamına gelir. (Devamı, sonnot  No:38)

                        [6]                      ) Mûsâ'nın  genç arkadaşı Nun oğlu Yûşâ'dır. Müfessirlere göre Yûşâ Peygamber, Hz. Yakup'un  soyundandır.

                        [7]                      ) Bu zatın,  Hızr olduğunda hemen hemen ittifak vardır. Hızır’ın Belya adlı bir zat olduğu  söylenmiştir. Buhârî'de, kuru otların üstüne oturduğu vakit otların yeşerdiği ve  bu yüzden Hızır adıyla anıldığı rivâyeti vardır (al-Tecrid, Kitâbu Bed'il-  halk, 2, 41). (Devamı, sonnot No:39)

                        [8]                      ) Bu şehir,  İbn-i Abbas'a göre Antakya'dır. Eyle ve Nasıra diyenler de vardır.

                        [9]                      ) Zül-karneyn,  iki boynuzlu anlamına gelir. Doğuyu, Batıyı fetheden bir peygamber olduğunu  söyleyenler bulunduğu gibi adâlet sahibi bir padişah olduğunu söyleyenler de  vardır. Başında, boynuza benzer iki çıkıntı bulunduğu, yahut yeryüzünün  batısıyla doğusunu zaptettiği için Zül-karneyn dendiği rivâyet edilmiştir. Ana  ve baba tarafından soyca yüce bulunduğundan bu adla anılmıştır diyenler de  vardır. Zül-karneyn'i, İskender olarak kabul edenler yanılmışlardır. (Devamı, sonnot No:40)

                        [10]                      ) Kuruş'un  Lidya'yı zaptına işarettir (Aynı kitap, s. 53-54).

                        [11]                      ) Bakterya  (Belh)’daki göçebe ve yoksul boylar (Aynı kitap, s. 56).

                        [12]                      ) Hazar  deniziyle Karadeniz arasındaki Kafkas dağları (Aynı kitap, s. 57-58).

                        [13]                      ) Ye'cuc'la  Me'cuc, Kur’ân'da bir kere burada, bir kere de 21. sûrenin 96. âyetinde anılır. (Devamı, sonnot No:41)

                        [14]                      ) Hazer ve Karadeniz  arasındaki Kafkas dağlarının geçit yerinde yapılan ve hâlâ artıkları... (Devamı, sonnot No:42)

 

Total Visit: 271
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.